Meşhergâh

EY ŞEHR-İ RAMAZAN!
ÖZLENEN KUTLU ZAMAN!

BİZİ BİZE SEN BULDUR,
BİZİ SAHİBİMİZLE BULUŞTUR.

RAMAZANIN VE ORUCUN ANLAMI VE ÖNEMİ drmavi

16 Mayıs 2018 Çarşamba günü, Ramazan kutlu zamanlarının başlama günü…

Deyim yerindeyse kadri büyük büyük buluşmanın gerçekleşeceği Kadir Gecesinin aramaya başlanacağı gün…

“Her geleni Hızır her geceyi Kadir bil!” dermiş büyüklerimiz. Kendilerini kaybeden insanların çok şeyler bulabilecekleri bu feyizli günler, ümid ederiz ki bizleri bulduğu gibi bırakıp gitmesin. Rabbimizin katında kadrü kıymetimizi yüceltsin..

1-Ramazan, zamanlar içinde, madenler içindeki altın gibidir.

Bütün madde alemi ve maddenin hareketiyle meydana gelen bütün zaman parçaları, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin teşhir alanıdır. O’na ayna olması yönüyle bütün cisimler ve zamanlar değerlidir, değerli olmada müsavidir.

Ne var ki hayvan bitki hatta melek gibi varlıkların yanında insanın Allah’a aynalık yönüyle anlam ve değerinin farklı olması gibi, bizimle ilgili olarak bazı mekanlar da zaman dilimleri de diğerlerine göre farklı değer kazanırlar.

Bütün isimlerinin yanında azam isimlerin ve hepsinin başında Allah c.c. isminin, varlıklar arasında insanların insanlar arasında büyük zatların, onların içinde Peygamberlerin, ülül-azm olanların ve nihayet Peygamber Efendimizin, Kitaplar içinde kutsal olanların onların arasında Kur’an’ın, melekler içinde dört büyük melaikenin, bütün binalar içinde Kabetullah’ın, madenler arasında altının farklı ve üstün anlam ve değerleri olduğu gibi çağlar asırlar yıllar aylar günler hatta an’lar arasında bile benzerlerine göre bir üstünlük söz konusu olacaktır.

Kainat içine aldığı Nur’u Muhammedi ile başka bir anlam kazanır, toprak parçaları içinde, O Kainatın Efendisinin pak bedenini misafir eden toprak farklı muamele görür “Ravda-i Mutahhara” ismini alır.

Her Peygamberin yaşadığı ve insanlığa medeniyet ışığı sunduğu dönemler farklıdır. Allah Rasulünün yaşadığı asır ise “Saadet” ünvanını kazanır. Kadınlar içinde bile ayetin ifadesiyle Hz. Meryem Betül’e “En Hayırlı Kadın” ifadesi kullanılır. (3/42)

Ramazan zamanları neden farklıdır?

Bir madenin içine altın katılır ve katkı oranı artarsa o madenin değeri de artar. Zamanlar da içinde barındırdıkları değerlerle değer kazanırlar.

ZARF-MAZRÛF: Mazruf, zarfın içine konan nesnedir. Zarf ise bilindiği gibi zati önemli bir değeri bulunmayan ve çoğu zaman yırtılıp çöpe atılan bir kağıt parçasdır. Ancak bu basitliğine rağmen bazen olağanüstü denebilecek önemde bilgi ve belgeleri servetleri hazineleri bile taşıdığı olur ve bu içindeki değerlerden dolayı onlar gibi muamele görür ve değer kazanır. Tıpkı inciye yatak yorgan olan o basit iki kabukcuk, hazinelere analık yapan eski sandıkcık ve sonsuzluğa bizi uçuracak cevherimizi ruhumuzu taşıyan eskiyip gömlek gibi atılacak ve çürüyecek cesedcik gibi…

İşte Ramazan ayı da diğer zamanlardan farklı olarak bağrında, bin aydan kıymetli olarak ayette dile getirilen (kadir süresi) ve o da içinde Kur’an’ı barındıran “Kadir Gecesi” ni barındırmaktadır. Kadir gecesinin kadrü kıymeti de Kur’an’ı taşımasındandır. Kur’an’ın içine girdiği Kadir zarfı aynı zamanda Ramazan içinde bir mazruf olarak durmaktadır. Tıpkı Cebrail gibi Kadir gecesi, Allah’dan gelen vahyi insan olarak Kadri Yüce Nebiler Nebisine zaman olarak Kadri Büyük Ramazan’a teslim etmekte, nuruyla onların sinesini aydınlatmaktadır.

Bu açıdan Ramazan, insanın iç ve dış dünyasıyla farklılaştığı gerçek bir “Aydınlanma Zamanı”dır. Eşi bulunmaz kutlu zamanın altın kapısını tıklatıp göklerle göktekilerle kucaklaşma fırsatıdır.

Oruç da, insanın yeme içme gafletiyle, Kur’an’ın feyzinden Ramazanın bereketinden mahrum olmaması ve Ramazanın kutlu zamanıyla buluşmasını sağlayıp Rahmana yaklaştırması adına önemli bir misyon yüklenmiştir.

2-Ramazan Allah’ın hususi iltifatının ve Rahmetinin yoğunlaştığı zamanları kapsar

Bu zaman dilimlerinde Cenab-ı Hakk’ın iltifatı şahanesi en yakın ve Rahmeti sağanak halini aldığı anları ihtiva eder. Bu günlerde Kur’an’ın inişi gibi lutuf ve Rahmet esintileri en çaplı şekilde gelir ve adeta üzerine yağacak baş arar, gönül bakar.

CÜLÛSÜ HÜMÂYÛN VE ULÛFE:

Önceki kelime padişahların tahta oturuşunu sonraki de her oturuş yıl dönümünde bahşişler dağıtmasını ifade etmektedir. Ve bu dönemlerde her zamankinden çok ihsanlarda bulunulur. Teşbihte hata olmasın, Cenab-ı Hak kullarına her an ihsanda ve lutuflarda bulunur, her an tevbeleri kabul eder.

Fakat bu sözünü ettiğimiz zaman dilimlerinde yönelişin yoğunluğuna ve derinliğine göre daha bir geniş ve kesif bir mahiyet kazanır. Konunun diğer boyutunda da şu vardır: Bir sultanın umum halkına bir konuşması teveccühü iltifatı vardır bir de hususi olarak huzuruna alarak konuşması perdelerin kaldırılması ve özel iletişimi vardır. Tıpkı Nebilerle vahy ile kelam ve Nebiler Nebisi ile Mirac’da kelam gibi…

Hayatımızda çok özel buluşmalar, konuşmalar hemdem olmalar vuslatlar vardır ya da olmuştur. Namahrem olanlarından Rabbim muhafaza buyursun. İnsanın hasretle yolunu gözlediği sevdiklerine vuslattan izdivaçlara, büyük bildiği kimselerin yolunu hasretle bekleyip sonra görüp diz dize gelmesinden, Hacca gidip rüyalardaki iştiyakı bilfiil yaşamaya kadar.

Ramazan zamanları işte bu Halık-Mahluk, Abid-Mabud hususi buluşmasının, insanın farklı bir buudlaşmasının hususi mevsimidir.

3-Ramazan ahiretin karlı bir ticaret pazarı verimli bir tarlası gibidir.

Bu kutlu mevsim öyle bir mevsimdir ki adeta toprağa ne atsanız boşa gitmemekte bir on bire yüz bire bin bire yedi bin milyonlar sevap verilir. Her bir tesbih bir cennet ağacı halinde orada karşınıza dikiliverir. Tıpkı toprağa attığımız bir çekirdeğin tohumun nüvenin kuru çelimsiz çürümüş haliyle çatlayıp binler çekirdek ve mevve veren ağaçlar gibi, çeşitli lezzetli yiyeceğimizi pişiren toprak kazanı gibi.

BİR ÖMÜRLÜK SEVAP BİR GECEDE:

Ulufe dağıtılması örneğinde olduğu gibi bu hasat mevsiminde bulunan Kadir gecesi Kadir süresinde “Bin ay” dan hayırlı olarak değerlendirilmekte ve o gecede melaikenin bin bir güzelliklerle fevc fevc nüzul ettiği belirtilmektedir. Bin ay 80 yıla tekabül ediyor.

Peygamber Efendimiz, eski milletlerden 80 yıllık hayatı boyunca hep hak yolunda koşturan birisini anlatınca, buna gıpta eden ve nasıl öyle olabiliriz diyen Sahabiye verdiği cevapta, bu gecenin bu değerine ve değerlendirilmesine dikkat çekmektedir.

4-Ramazan senelik ruh bakımı rehabilitasyonu terapi ve tedavisi zamanıdır.

Ruh mekanizmalarımız olan kalp vicdan akıl bilinç bilinçaltı ve özellikle nefis ve ona hizmet eden organlarımız komple bir bakıma alınır bu ışık tedavisi uygulanan dönemde. Esas hedef de “Ene” dediğimiz ben, benlik, ego, nefis!… Sene boyunca kendimizi kendimizden koparmışızdır, farklı bakışla da kendimizi sadece kendimize nefsaniliğin kollarına bırakmışızdır.

Dünyanın fani ve çoğu zararlı geçici güzelliklerine kapılmışız ruhumuzun paçasını kaptırmışızdır. Kendimizin farkındalığından yoksunuzdur. Nesneler hep objemiz olmuş, kendi benimizi benimizden ötesini obje yapmayı unutmuşuzdur. Ramazanda insan bedeninde kaybettiği ben’ini bulur. Bulmasında açlık Rahmeti yardımcı olur. Çünkü artık lezzet teknesi zevk torbası bedeninden mahrumdur.

Dışa açılan pencereler kapanır içe doğru orjinal pencereler açılır irtibatlar kurulur. Ben’i ona bir ayna ve anahtar olur, bu ayda alabildiğine yere yaklaşmış Rahmete uzanır, turfanda nur gibi gelir

Rahmet tabibi O’nu bulur. Ramazan, makas gibi kollarını açar, on bir aylık bir gidişe dur! der: Ne yapıyorsun sen? Nereye gidiyorsun? Sen kendinin sen ne yaptığının farkında mısın? Bu ne hal? Tepeden tırnağa beslenme ve güzellik uzmanı, zevk ve eğlence harmanı kesilmişsin! Ne yazık ki ruhunla kalbinle gökyüzünle sonsuz güzelliklerle irtibatını kesmişsin! Bütün dünyanın yükü altında ruhun depresyona girmiş, problemlerin düğümlenmiş, günah paletleri altında ezilmişsin!

Namaz gibi Orucuyla da Ramazan kötülüklerin kötülükleri ve günahları isteyen nefsin önüne bir set çeker, kötü gidiş varsa ona son verir, Helal yeme içmeleri ve cinsel davranışları askıya aldırır, gayrı meşrusu zaten otomatik olarak durur.

Obur nefse zorunlu perhiz uygulatır, ambargo koydurur yerinde ültimatom çektirir, yüzünü yerlere getirir. Ruhun eteğinden çeker, biraz da bu tarafa bu tarafa! ikazında bulunur.

Cismin derece-i hayatından çık da biraz kalbine bak! ölüm sonrası geleceğini düşün! uyarısında bulunur, uyandırır insanı, fırsatı kaçırma şu altın kapıyı tıklat! der ve bunun platformunu hazırlar. İnsanlar sene boyunca katılaşan iç dünyalarını yumuşatma billurlaştırma imkanını yakalar, ruhlarında teraküm etmiş birikmiş günah is pas ve kirlerinden de arınma zeminini bulurlar. Bu bir aylık manevi varidat ve dersler on bir ay boyunca adeta ruhta bir revizyon gerçekleştirmekte, yenilemekte, neşat ve zindelik kazandırabilmektedir.

Kuşkusuz sene boyunca Namaz gibi Kuran okuma gibi, pt-per oruçları gibi, haftalık sohbetler ve hizmetlerde güzel arkadaşlar arasında bulunma gibi durumları da metafizik gerilimin korunması adına lüzumlu görmek gerekmektedir.

5-Ramazan nimetlerin kıymetini anlama şükretme Allah’a yakınlaşma zamanıdır.

İnsan elinde çok ve sık bulunduğunda nimetlerin kıymetini tam anlayamaz. Mahrumiyetler elimizdeki nimetlerin değerinin farkında olmamızı sağlar. Alıştığımız sevdiğimiz nimetlerden mahrum kaldığımızda dikkatimiz, arzu heves ve isteğimiz o nimetlere bir başka yoğunlaşır.

Hastalandığımızda sağlığımızı geri isteriz doktorlara koşar ilaçlar alırız, zaruri hallerde neşter altına yatarız. Mum ışığında boyunu aşkın eserler yazanların devrinde değiliz ama elektrikler kesildiğinde nasıl mum! mum! diye feryat eder karanlıktan bizi çıkaracak bir damlacık ışık kovalarız.

Nefis ve nefsin hoşuna giden yeme içmeler cinsellikler eğlence ve hazlar aslında birer perdedir. Bunlara yoğunlaştıkça bu perdeler kesafet kazanır kalınlaşır duvarlaşırlar, ruha ruh yoluyla ruhaniliğe Rahman ile beraberliğe uzanan yolu tıkarlar. Yere urganlarla bağlanan ve ağırlıkları olan balonun yükselememesi gibi insan zamanla bedenleşir, yere yerleşir, çekim gücünün bağımlısı haline gelir, yücelere yolculuktan uzak dört duvar etten ibaret bir dünyada sığlaşır köleleşir.

Ramazanda nefse ait maddi zevklerin önü kesilir ve mahrumiyetle nimetlerin ama esas nimet verenin farkında olma platformu hazırlanır. Artık ruh ve beden her gün aldığı ve zaman zaman beğenmediği o nimetlerin en azından, en kurusundan ve tatsız olanından bile müstesna bir lezzet almaya başlar. Dikkat kesilir. Bunları bir veren var! der, minnettarlığını ifade etmek ister. İçinden gele gele karanlıkta mum ışığı arayan insan gibi “elhamdülillah!” der “Verdiklerin için binler şükür sana ya Rabbi!”.

Ve hem çehresini hem ruhunun vechesini O Nur kaynağına çevirir. Şükür, hem Rahmana amudi uzanan yolun peçelerini kaldırılmaya bütün perdeleri birer birer şeffaflaştırmaya vesile olan çaplı bir adımdır, hem de verilenleri ziyadeleştiren bir bereket kaynağı.

6-Ramazan istiğna gömleğini giyme Samediyete aynalık yapma hususi halidir.

Cenab-ı Hakkın ahlakı ile ahlaklanma diye bir hadis vardır ve insanın Allah’ın güzel isimlerini temsil etmesi. Birer şeref madalyası gibi onları taşıması. İnsanın Rahman suretinde yaratılması yani onda Rahmanın sıfat ve isimlerinin tecelli etmesi şeklinde açıklamalar vardır. İnsan bütün esmanın tam bir noktai mihrakiyesi-odak noktası durumundadır. Allah isimlerinin birer numunesini insana lutfetmiştir.

Subuti sıfatlar bunu anlatır. O görür bize göz vermiştir, işitir kulak vermiştir, konuşur dil vermiştir gibi…Bunun yanında Rabbimiz cömerttir, cömert olmalıyız, sabırlıdır sabırlı olmalıyız, affedicidir affedici olmalıyız gibi yaklaşım da doğrudur.

İnsan sıkça aynaya bakar ve kendi güzelliği ile iftihar eder. Kendini sever ve beğenir. Kendi doğal güzelliğine yeni güzellikler ilave etmek için de makyajlar yapar bakımı için zaman ve servet ayırır. Bazen ölçüyü kaçırdığı olur güzelliğinin hakiki sahibini unutur da benden güzeli var mı söyle ayna dediği olur.

Aslında her ayna Rabbimizin simamıza bastığı isimlerinin mühürlerini okumada çok güzel bir aracı olabilir. İnsan, ben aynaya bakıp nasıl güzelliğimi görüp seviyorsam, Rabbim de yüzüme bakıp tecelli eden güzel isimlerini ve önemlisi onların tarafımdan güzel temsil edilmesini sever diye düşünebilir farklı bir iç huzuru yakalayabilir.

Adeta Rabbi onu güzellik vermekle sevindirdiği gibi o da bu güzelliği onun adına güzel temsil etmekle rabbini (mukaddes haliyle) sevindirmiş olabilir. Ramazan, bu düşüncenin ufuklaştığı adeta muşahhaslaştığı bir fırsatı sunar bize oruç sayesinde.

İhlas süresinde ifade edildiği gibi “Samed” hiç bir şeye muhtaç olmama demektir. İnsan ise daima tartışmasız doğumundan ölümüne kadar ve ölümünden sonra da hep muhtaç durumdadır. İnsan ve ölümlü oluşunun muktezası yaşayabilmesi için öncelikle yemeye içmeye muhtaçtır.

Meleklerden insanı ayıran nokta da burasıdır. Yemesi içmesi cinsel yönünün oluşu. Fakat oruç tuttuğunda insan adeta meleklere benzemiş olur. Kendisine helal olan eşine ve ekmeğine suyuna bile elini uzatmaz incelmiş ruhuyla, yoğunlaşmış manevi boyutuyla, berraklaşmış latifleşmiş ruhuyla özellikle iftar saatlerinde öyle bir hali kendisinde hisseder.

AÇLIK AŞKI drmavi
HİÇ BİR AÇLIĞA AŞK DUYMAYI DENEDİNİZ Mİ?

Gelin aşkımıza sahip çıkalım
Yaz aşkları vardır bir gecelik aşklar veya
Kimi aşklar nezih masumiyetli
Kimileri ruh tablosundan yoksun boş beden çerçeveli
Bizim tasavvuf iklimimizde Allah aşkı vardı Hak aşıkları yanardı
Aşk karın doyurmuyor dendi o bile mazide kaldı
Hakiki aşkların yerini heyhat hep mecazi aşklar aldı
Aşkımızı yaban ellerden istirdad etmeli
Açlıkla bile aşk nasıl olur tüm toklara belletmeli
Aşk uğruna ne deryalar aşılmış çöller geçilmiş dağlar delinmiş

Nefis öyle bir deniz derya sarp kaya ki karşısında çelik iradeler erimiş Nice pehlivanları yere sermiş çam gibi adamları devirmiş Açlık öyle bir intisap ve güç ki kainatlara meydan okutmuş Nefesi Melek nefesine karışmış ateş olmuş nefsi yakmış

*****Açlık neden var? Susuzluk? İsterseniz şehvet hissi neden var da diyelim?

“İnsanlık varlık neden var? sorusuna cevap varsa, buna da öylece bir cevap var!

“Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler-tanısınlar diye yarattım”

Demek bu insani duygular -ki yerinde nimet yerinde nıkmet olabiliyor bunlar- O’nu istemek için var!

Acıkmak susamak arzulamak… Ve yana yakıla peşine düşüp aramak bulmak ve onlarla…. O’nunla doymak için var!

*****Nefsimiz neden bu kadar güçlü!

Neden bunca şeye hep iştahlı hep aç böyle?

Bakın size nefsimize bakışta onu anlamada tanımada ve de hayra doru yönlendirmede son derece çarpıcı bir bakış açısı.

Çünkü nefsi var eden sınırsız güçlü.

Çünkü O’nun hazineleri güzelikleri nimetleri lutuflarının haddi hesabı yok!

Çünkü cennet gibi sonsuz nimetlerin bulunduğu sonsuz bir hayat nefsi bekliyor!

Böyle olunca buna denk düşebilecek bir cazibe merkezi gerekiyor insanda.

İnsana öyle bir sınırsız arzu kaynağı verilmeli ki sınırsızı arzulasın peşinden koşsun!

Böyle olmaz da güneş bırakılıp ışık böceklerinin ardına düşülürse mumlara mum olunursa, sonsuza endeksli nefis sermayesi çarçur edilmiş olacak. Tıpkı Paşaya verilen çaplı sermayenin çobanlıkta harcanması gibi.

İşte aşk derecesindeki açlıktır ki kalbi vicdanı uyarır insanın aklını başına getirir ve peşin ücrete meftun fani lezzetlere aldanabilen nefsi uyarır sütten keser aklını başına getirir esas arzulanması gerekenin yolunda yürütür.

*****Hz.Adem Havva Şeytan nefis ve dört tarz açlık….

Cenab-ı Hak ilk insanı diğer varlıklardan farklı olarak yarattığında ruhsal bedensel duygusal düşünsel yapılarıyla bütün yönleriyle bir şekilde açlık hissetmeye elverişli bir varlık olarak yarattı denebilir. Bunların veriliş amacı konusu sorulsa her aklı selim diyecektir ki, bütün bu açlıkların veriliş hikmeti, bütün bu açlıkları bu dünyada rızasına uygun şekillerde gideren ve gerçek anlamda ve ebediyyen giderecek onu esastan doyuracak olan Allahü Tealaya hesabına değerlendirmek içindir çünkü “İtminan-ı kalp kalplerin gerçek doyması zikrullah!” iledir diyecektir.

1-Yeme içme açısından insanın açlığı, cennetteki yiyeceklerle giderildiği anlaşılabilir ki Ayet yeyin için fakat şu ağaca yaklaşmayın demişti. Bu ağaç bir yiyecek türü olabilir mi olabilir. Elma buğday incir vb. şeklinde ayette bir açıklama yok.

2-Cinsellik açısından insanın açlık hissetmesi söz konusu ise şayet, Cennette insanın karşı cinsi de yaratılmış olmakta ve yaklaşılması yasaklanan ağaç da -Allah doğrusunu bilir- soy ağacı üreme ağacı cinsellik ağacı olarak anlaşılabilir. Yaklaşma yasağı acaba kadının muayyen günleri miydi olağan günleri miydi bunu da bilemiyoruz. Şunu da eklemeli ki bu yasak ihlali, eylemin gerçekleşmesinden çok kuran ifadesiyle tadmaktan ibaretti, bu belki bir temas yasağı durumundaydı, belki de bu davranış kaçınılmaz insani yapının aşılması zor bir refleksiydi (İnsanın eşine değme yasağı olan durumları düşünün; birisi de Şafi mezhebine göre abdestli haldir. Hz.Ademin imtihanı o duruma göre belki de çölde susuz kalmışın yanmışın bir damlaya el uzatmasıydı kimbilir! Kimbilir cennetteki o sırf lahuti atmosferde bulunmanın büyüsü ve abdesti o dokunuşla bozulmuştu!)

3-İktidar ve saltanat açısından insanda bir başka açlık noktası vardı. Yasak ağaca yaklaşma sonucu böyle bir sınırsız devlet ve saltanata sahip olma beklentisi olabilirdi. Ayetten anlaşıldığına göre şeytan bu yönüyle de Adem ve Havvaya yaklaşmış o yasak meyva neyse onu tattıklarında ebedi saltanata ereceklerini fısıldamıştı.

4-Dünya açlığı. Hz.Adem üstleneceği misyonu sahip olduğu bilgi ve becerilerini ancak dünyaya geldiğinde ve neslini çoğaltabileceğini biliyor ve bunu belki arzu ediyordu. Yine ayetin remiz ifadesiyle O yasak delici olma konusunda şeytan gibi azimli kararlı israrlı durumda değildi. Enfes bir yorumda dendiği gibi neslinden Muhammedin geleceğini bilseydi -ki cennetin kapısında Mumammed S.A.V. ismini görüp onun hürmetine affet! dediği anlatılır- o ağacın kabuklarını bile yerdi!… Şeytanın açlığına ve hırsına gelince bu açlıklar onun iştahını kabartıyordu, insanı çözmüştü açlık boşluklarını görmüştü bu aralıklardan sızıp onu vuracağından kuşkusu yoktu.

Nitekim Allaha karşı isyan edip istiklalini ilan ettikten sonra yemin etmişti dünyada insanları birbirine düşürecek günahlara sokacak cehenneme gitmeleri için ne gerekiyorsa yapacaktı. Ve bu insan şeytan savaşları ancak dünyada olacaktı. Bu sebeple ki taraf da Hak namına ve İnkar namına hesaplaşma yeri olarak dünyayı açlık derecesinde şiddetle arzuluyorlardı. Biri Medeniyet kuracaktı diğeri edeniyet!
Habil medenice düşünecekti Kabil denice ve şeytan ilk katil nişanını ona takacaktı.

İnsanın bu dört yönü dört önemli boşluğu idi. Ya da şeytanın en önemli dört savaş cephesi. Hayatı dünyadan ibaret saydırmak, hayatı yeme içme cinsellik ve iktidar savaşları olarak göstermek insan üzerinde şeytanın en önemli icraat alanlarıydı.

İşte Açlık konusuna Aşk ile yaklaşmamızın ana sebebi budur. Şu açlık aşkına sahip olabilsek inanın bu dört cephedeki savaşı da lehimize çevirebilir, şeytani cepheye karşı zafer üstüne zafer elde edebiliriz. Bu dört açlıktan her hangi birisine karşı yenik düşersek diğerlerine karşı da zaafımız yenilgilerimiz artabilecek demektir.

Açlık açlığı çekecek insanı yutar hale gelecektir. Söz gelimi midemiz açken mi tokken mi cinsel açlıkla savaşabiliriz. Açlıktan iki büklüm olmuş bir insan ne kadar çevresine karşı kibir kokan bir iktidar gösterisinde bulunabilir. Saltanat sevdasına kendini kaptırmış da da bütün açlıklarını dizginleyebilmiş kaç tarihi şahsiyet vardır!!! Ayaklarının altında servetler Tarıkbin Ziyad geldi aklınıza hemen değil mi?.. Onun açlık duyduğu aşkı sevdası neydi ki?

***** Açlık, aşk duyulacak bir şey mi ki? Kuru açlık aşkı karın doyurur mu?

Müspet-istenen ve menfi-istenmeyen açlık…

Farklı açlık durumları olabilmekte. Yoga açlığı ruhban açlığı açlık grevi cinsel açlık vb…

Efendimiz denge insanıdır denge için gelmiştir bütün Nebiler gibi… Yogaların rahiplerin veya grevcilerin yaptığı gibi emanet nefsi aç bırakıp telef etmek caiz değildir intihar hükmüne bile geçebilir.

Bir Sahabenin evlendiği günün akşamı namaza durması namazı bırakmaması gündüz oruc tutması eşine yönelmemesi karşısında onu karşısına alıp uyarılarda bulunmuş ve her hak sahibine hakkını vermesi gereğini anlatmıştır.

Öte yandan bilinen bir olaydır servetinin tamamını vermek isteyene üçte biri yeter çocuklarını aç bırakman doğru değil demiştir Allah Rasulü.

*****Şimdi konunun farklı boyutuna bakalım:

Gün gelir ki Ebu Bekirce elde avuçtakinin tamamı sarfedilebilir. Farzlar üstü farz konumuyla umumi seferberlik yaparcasına dine hizmetin gerekli olduğu dönemler vardır. O zaman verilen kırkta bire cimrilerin zekatı dendiği olabilir üçte bire rıza gösterene mahşerde sorgulanabileceği uyarısında bulunabilir.

Yine aynı şekilde Gün gelir ki tok olanlar aç olanlardan önde sevap ve fazilette ilerde olabilirler. Nasıl mı? O çok oruç tutan Sahabe yaşlılık döneminde zaafiyeti artınca hayıflanmıştır keşke Allah Rasulünün farklı tavsiyesini dinleseydim diye. Bir sefer esnasında ramazandır kimileri dayanırım diye orucunu açmamıştır Bazı Sahabe de oruçlarını açmış yemiş güçlenmişler ve en önde faaliyet göstermişlerdi. Allah Rasulü bugün oruç tutmayanlar oruç tutanların sevabını aldı götürdü buyurmuştur.

Meselelere dengeli bakarsak açlık aşkı sanırız yerine oturur yerinde anlaşılır.

Bu arada bir hırka bir lokma meselesine de değinmekte yarar var.

Belli amaçlı ve belli bir tasavvufi neşve ile belli bir dönemin deyim yerindeyse manevi sloganı olarak literatüre kaydı düşen bu mefhumun, hakikatli yönü olduğu kadar sathi nazarla bakanlar için özellikle mahzurlu mesajlar içeren tarafı da yok değildir kanımızca.

Nasıl ki az yeme az uyuma az konuşma gibi gönül insanlarından tevarüs eden hoş hayat ölçüsü mefhumlar vardır, bu kavram da nefsin arzularıyla yaka paça olma, Allaha yürüyüş yolunda aradaki engelleri kaldırma adına iç cihad anlamında bir anlam ifade edebilir; ne var ki günümüz cemaat zamanıdır anlayışından yola çıkarak reklamcılığın marketçiliğin lezzetli mutfak programlarının ve de yarışmaların önü alınmaz haline geldiği günümüzde, hele Müslümanlık mesajı adına bir lokma bir hırka yeter size ölçüsüyle insanların karşısına çıkmak en azından dinin evrenselliğini anlamamak din adına tepki toplamak demektir.

Dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta da Açlığı giderelim derken tokluğa erme ötesine geçip mideyi fesada götürecek şekilde tıka basa doldurma eylemidir ki Allah Rasulü bu konuya Allahın en sevmediği kap dolu midedir buyurarak dikkat çekmekte ve üçte birinin yiyeceğe üçte birinin suya üçte birinin boşluğa ayrılması ölçüsünü getirmektedir.

Beden ruhun madde mananın rağmına gelişir boy atar. Bedene gösterilen ihtimamdaki aşırılık bilinmelidir ki ruhu küstürmekte ruhun ruhlar alemiyle ilgisini kesmekte… Açlık ne kadar manaya yaklaştırıyorsa tokluk da o kadar maddeye esir hale getirebilir ruhumuzu uçuracak kanatları güdük hale getirebilir.

*****Kuran-İslam aç bırakan değil aç doyurandır.

Kuran açlık konusuna şöyle yaklaşır: 1-Açlığın çizdiği hudutlara riayetle helal dairede giderilmesi 2-Helal dairede de olsa israfa girilmemesi 3-Rızık verme açlıktan ölmeme ilahi taahhüd altında fakat insanın vazifesini yapması ve suistimal etmemesiyle ilintili bu 4-Açlığı gideren unutulmamalı şükürle mukabele edilmeli ki ziyadeleşsin 5-Başka açlar gözetilmeli Cenabı Hakkın her mahlukun rızkını ihtiyaç zamanında ve miktarınca gönderdiğini hepimiz bilir inanırız. O kadar ki Sina çölünde beni İsraile yerden su fışkırtan Allah semadan maide indirmiş pişmiş tavukla helva göndermiş insanları doyurmuştu.

Kudsi hadislerde aç doyurma öyle çarpıcı şekilde ele alır ki duymayan yoktur: -Kulum ben açtım beni doyurmadın -Aman ya Rabbi sen nasıl aç olursun? -Falan komşun açtı onu doyursaydın beni doyurmuş olacaktın! şeklinde müteşabihat ifadeli beyanlar vardır.

Efendimizin Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir sözü ne kadar manidardır. Yine mesela Hadislerde ibadetli de olsa bir insanın bir kediyi aç bırakmasının vebal getireceği ateş tehdidiyle anlatılırken, günahkar da olsa bir insanın bir köpeğe su içirmesinin sevap getireceği cennet taltifiyle ele alınır.

Peygamberimiz azdıran zenginlikten isyan ettiren fakirlikten sana sığınırım buyurur.

Efendimiz, şartlara göre davranarak, fert aile ve toplumun açlık içinde yaşamasına izin vermemiş en etkili tedbirleri zamanında almıştır. Tabi ki öncelikle ve özellikle ruhlara girmiş kalpleri işlemiş ve zihinleri bu işe hazır hale getirmiştir. Ve her istediğini evveliyetle kendi yaşamıştır. O kadar ki ganimetten kendisine ayetin ifadesiyle beşte birlik bir pay ayrılmış olmasına rağmen, geleni verdiği gibi içten de veriyor verdiklerinin yerine bazen taş bağlıyor bazen oturarak namaz kılabiliyordu.

Ensar Muhacirin kardeşliği bu konuda çok önemli misal teşkil eder. İsteyerek sahip olduklarını kardeşleriyle paylaşmak istiyorlardı.

Bununla yetinilmiyor herkes çalışmaya üretmeye teşvik ediliyordu. Mesela bir Sahabenin yok şartlarda bile bir ip bir balta sahibi olmasını odun kesip satmasını sağlıyordu.

Ve öyle bir gün gelimişti ki Sahabe: Biz çevremizde verecek kimse bulamazdık zekatları uzağa gönderirdik demişlerdir.

Hz.Ömer yıllarca çalışıp elden ayaktan düşenlere aylık bağlatıyor, açlık sebebiyle hırsızlık yapana ceza uygulatmıyordu. Osmanlı vakıfları imarethaneleri ise dünyaya örnek olmuştur.

Bir kent düşünün açlarla dolu. (Kent kavramını yakıştırabiliyorsanız mesela Darfur deyin)

Bir kent düşünün sadece toklarla dolu (Paris mi dersiniz Londra mı Las Vegas mı)

Bir kent düşünün açları doyuran toklarla dolu (Kent bulmada zorlandınız değil mi?)

Bir de bir kent düşünün ki açları doyuran açlarla dolu (Ütopya mı dersiniz benzeri göklerde bulunur mu dersiniz!..)

Üç örnek kafidir, bu son kent iki kez kurulmuştur Hz.Davudun Kurduğu Kudüs gibi…

Ebu Hüreyre açtır, Ramazan oruçtur, Allah Rasulü açları birer Sahabiye ısmarlamıştır Ebu Hüreyre kalmıştır, kendi evinde de bir şey kalmamıştır. Ebu Talha rast gelir ona verir. Evde çocuklar açtır uyutulur. Hanım kandil yakar karanlıkça atmosferde kaşık çorba tasına boş gelir gider aç açına ta ki aç Ebu Hüreyre doysun denir. Sabah vakti göklerden ayet gelir Onlar kendileri aç muhtaç iken açları doyururlar…

Bir muharebe sonucu üç sahabe ardı ardına son nefeslerini verirken kendilerine uzatılan bir damla suyu yakınlarında son nefeslerini vermek üzere olan arkadaşlarına havale ederler. Su elde kalır ruhlar semada sulanmaya dururlar. Açlık aşkı aç bırakır aç doyurtur.

Ve günümüzde yurtların anası bir yurtta gece vakti koridorda bir battaniyeye sarılmış da soğukda, bir muallimin kıvrılmış yattığı görülür ve sebebi sorulur; gelen hazırlık öğrencilerine yatağımı vermiştim der ferih fahur; aç kalıp lokmasını da vermez mi? Aç iken kardeşini nefsine tercih edene Cenab-ı Hak ebedi lokmalar vermez mi?..

*****Müslümanlar 10 yıllık sıcak ve uzun günlerde oruç tutma gibi ciddi sınanacakları bir sürece girdi. Ve Hz.Musa’nın Şuayb yanındaki dönem gibi… Eshab-ı Kehf’in mağarada beklemesi gibi, sanki Mekke Habeşistan dönemleri benzeri… Bu yaz çile mevsimi 10 yıl kadar sonra bahar mevsimine bahar açlığına ya da bahar aşkına dönüşecek…

Aslında bahar kıştan sonra gelir; zorluktan sonra kolaylığa erilir. Çile döneminden sonra ferahlık ve fetih günleri görülür. Öyle görünüyor ki önümüzdeki bu sıcak uzun açlık günleri müslümanları göklerde hazırlanan dünya çapındaki şenlik günlerine hazırlayacak… Meleklerle birlikte açlık çekenler de sevinecek…

*****Yaklaşan oruç ve açlık günleri, sıcak ve uzun günlere denk gelmesi sebebiyle akla geldikçe daha şimdiden bir tedirginlik meydana getirmesi kimileri için söz konusu olabiliyorsa, bunun önü nasıl alınabilir?

Olmayan günler için acı çekmek de neden denir geçilir ama bir de:

Açlığa açlık duyulur mu? Açlığa aşık olunur mu? Açlık sevilir mi, özlenerek gözlenir mi? diyerek farklı açılar yakalamaya çalışalım deriz.

Hele o açlık halimizde yemeğe karşı duyduğumuz iştahı ve önü alınamaz gençlik arzularına karşı duyulan arzuyu açlığa karşı duyar hale gelebilmek mümkün mü?

Renklere tabiat güzelliklerine, kimilerinin karşı cinse olan göz kulak dil gönül akışları ve yönelişleri ölçüsünde Açlığa karşı bir iştiyak hissi bir cezbe hali yakalanabilir mi?

Meleğin hissedemeyeceği bir duygu açlık duygusu; insana özel!… Belki de bu sebeple melek oruçlunun sevabını yazacak kalem bulamıyor bulsa da hesabını yapamıyor Rabbi Rahim sadece rapor et sevabını ben kendim yazacağım diyor.

Çünkü fevkalade bir duygusal tercih söz konusu!… İnsanın vazgeçemeyeceği türde lezzet tad iştah şehvet aşk duygularının yönleri bir başka amaca çevriliyor.

Açlık seviliyor Aç kal diyenden ötürü! Ve bu tam bir sadakat içinde yalnızken de sürdürülüyor.

O’ndan ötürü “Aç kal imsak yap!” “Tok ol iftar yap!” komutlarına ram olunuyor.

Açlık seviliyor çünkü açlık beşeri beşeriyetten soyutluyor ve İlahi aşkla buluşturuyor!

Meleğin duygu olarak algılayamayacağı bir duygu cinsellik duygusu, o da insana özel!

Ve evlenmeye gücü yetmeyenlerin oruç tutmalarının tavsiye edilmesinin ardındaki bu “Açlık aşkına” davet bu sayede daha iyi anlaşılabiliyor. Sevdalını sever gibi açlığa sevdalı ol! Meryem gibi tebettül et!

Farklı şekillerde açtım ama onları aştım sana kaçtım de ya Rabbi! Açlık aslında nedir biliyor musunuz?

Rabbimizle aramızdaki en kesif perdeleri ve aşılması zor duvarları eritmek engelleri aşmak, sanki onunla yüz yüze kalmaktır namaz arefesi…

*****30 günlük Ramazan açlığı 335 günlük belki bir ömürlük açlık aşkına model…

Her günü kadir bil dedikleri gibi her ayı ramazan bil neden denmesin?

Diğer klasik bir yaklaşım şekli Rabbimiz sadece Ramazanda değil her zaman Rabbimiz her zaman ibadete layık. Ve ruhumuz da bir ömür boyu O’na yönelmeye muhtaç.

Bir farkla ki Ramazanda yeme içme ve ilişkinin meşrusundan da uzaklaşıyor, dezavantaj gibi görünen bu açlık durumlarını aslında manevi yükselişimiz adına avantaja çeviriyoruz.

Ramazan sonrası ise bu durum zorlaşıyor çünkü açlık gibi bir avantajı kaybediyoruz. Bu durumda Ramazan dışındaki Rabbe yöneliş daha mı bir değer kazanmış oluyor. Diğer günlerin açlığı Ramazan oruç açlığından daha mı üstün hale geliyor. Çünkü herkes yerken yeme izni varken açlık çekebilmek apayrı bir irade ve sabır gücü istiyor.

Bu tıpkı Sahabe gördü de inandı biz görmeden inandık onlardan daha mı değerliyiz? Tabi ki hayır! Bunun gibi Bin aydan kıymetli olan Kadir gecesini zarf gibi içinde barındıran Ramazan diğer aylarla herhalde kıyaslanamaz.

Ne var ki Siz arkadaşlarımsınız hitabına mazhar olan Sahabe sonrası gelen İkincilere kardeşlerim taltifi yapıldığı gibi, Ramazan dışında açlık aşkıyla davrananlar da herhalde en azından Ramazanlaşmış Ramazan rengine bürünmüş olacaklardır. Belki de en azından oruç zırhına bürünmüş olmadan o açlık aşkıyla negfis cephelerinde verdikleri mukaddes savaş sebebiyle Ramazan orucunu az kıskandırmış olacaklardır

*****Açlığı seven aşkını ona saklayan, oburca yeme içme isteğini de şehvet duygusunu da kolayca bastırabilir kontrol altına alabilir ve onlarsız yapamam duygusunu kolayca aşabilir

Bir de Efendimizin işaret ettiği gibi bu iki iştahın yönü Namaza çevrilirse!

El pençe divanında huzur içinde açlığın gerçek tadı hissedilebilirse (O Hz.Ali ki namaza başlamadan önce maşukuyla buluşma heyecanı yaşayan bir genç gibi heyecana tutulur sararır ve bütünleştiği o namaz aşkının tutsaklığı içinde ayağına saplanmış okun çıkarılmasını hissetmez. Ve bu noktada O Sahabi daha bir başka anlaşılıyordu; gerdek aşkıyla baş başa kalınca el pençe divana durmuş muttasıl oruç aşkını tercih etmiş Nebi uyarısıyla Davud orucunda karar kılmıştı…)

İnsan adeta melek kesilir yeme içme ve cinsellikten uzak bedenden soyutlanmış ruh itminanına doyumuna ulaşmış olur; şehidin bedeninin eza çektiğini zannettiğimiz noktada ruhunun neşat içinde pervaz edip uçması gibi….

*****Ve… Ne güzel Rabbim bu aç halimle senin isminin mazharı oldum. Samediyet gömleğine büründüm der! Bir başka aşk yaşar….

Açlık aşkı!….

Açlık! Seni çok seviyorum iyi ki varsın, iyi ki beni benden bedenimden benliğimden uzaklaştırıyorsun özgürleştiriyorsun sonsuzluğa kulaç attırıyor Sahibime yaklaştırıyorsun der!

Zira Kuran dilinde “Açlık”, beraberinde korku ile maldan candan alınmakla sınanacağımız ve sonunda sabır müjdesi olarak “Rabbimiden geldik O’na döneceğiz” şeklindeki vuslat haberi ile taltife mazhar bir durum olarak ele alınmakta, açlıktan karnı içine geçmiş aşıkların aşklarının simalarına vurduğu vurgulanmakta…

Zira “Açlık” Hüzün Nebisini, aşığı olduğu namazında bile onu yanlız bırakmayan yerinde kasığında sarmalanan taşlara inkılab eden Nübüvvet ahlakıydı.

Çünkü “Açlık” aşığının ağzında, meleğin cennet revhu reyhanı tüten semalardan yere inip de burnunu dayayıp arayacağı bir ağız kokusu halinde temessül ediyordu.

İnsanlar kimi zaman şikayette bulunur teessüf ederler; “Açlıktan nefesim kokuyor!” derler. Bir bilseler, Melekler zaviyesinden meseleye bir bakabilseler!..

Evet bütün önü alınamaz nefis açlıklarına karşı tek alternatif çözüm; açlık, açlığa duyulan o aşk!..

Risale-i Nur’da geçer ki: Cenab-ı Hak nefse Sen kimsin ben kimim? diye sordu. O da Sen sensin ben benim dedi. Ateş cezası aldı ve bu tekrar etti. Üçüncüde aç bırakıldı. Aklı başına gelmiş olacak ki Sen Rabbimsin ben kulunum dedi. Demek ki Açlık aşk hatta aşk ötesi bir şey. Şefkat gibi ki aşkın beklediği karşılığı beklemiyor. Hem sonludan arındırıyor uzaklaştırıyor hem de sonsuza yaklaştırıyor.

*****Açlık olmalı hayatımızda…

Tevbe olmalı hayatımızda ta ki günahlarımızı silsin Teheccüd olmalı gecelerimizde ta ki kabir karanlığımızı tenvir etsin Gözyaşı olmalı gözlerimizde ta cehennem alevlerini sütrelesin Abdest olmalı ibadet dışı hallerimizde bile ki nefeslerimizi de tesbihe çevirsin Sadakalarımız olsun ki belaları def etsin Her hatamızın ardından bir iyiliğimiz olsun ki o iyiliğimiz hatamızın yerine geçsin Ayakta geçen hizmet günlerimiz olmalı olmalı ki oturduğumuz nice günlere de hizmet rengini versin Açlık olmalı hayatımızda… Olmalı ki nefsimizi dizginlesin, Açlık aşka dönüşsün ki Allaha yürüyen yolda o da mübarekleşsin

*****(Şimdiden sabah kahvaltısından veya akşam yemek vaktinden önceki açlık halinizi üç beş dakika bir değerlendirmeyi deneyiniz!

Hani derler ya korkularınızdan kaçmayınız yüzleşiniz! Açlığınızı midenizden alıp gözlerinizin önüne getiriniz beyninizin derinliklerine götürünüz kalbinizin girizgahlarında dolaştırınız. Onu öfke kaynağı stress unsuru huzursuz ve rahatsız eden bir olgu olarak değil de sanki yiyeceğiniz yemeğiniz gibi lezzetli bir varlık halinde temessül ettirip konuşunuz onu konuşturunuz… Bir an önce ondan kurtulunması gereken sanki bir işkence aracı değil de bir arkadaş bir yoldaş olarak tanımaya dost olmaya çalışınız… Hususiyetle o halinizle tefekkürün ayrı buudda tadını fark ediniz… Hatta ona tebessüm ediniz. Mütebessim çehrenizi sonra hüzünle harmanlayınız.

Olmaz mı olur; hem de nurun ala nur olur; bir kaç damla göz yaşınızla da açlığınızı taçlandırınız…Çevrenizdekiler sorarsa aşkımla buluştum onunla söyleşiyorum deyiniz!…

Bakın bir de şöyle hissetmeye ne dersiniz? Açlık sizi yokladığında anne karnındaki çocuk gibi size bir tekme attığında: “Ah! Aşkım beni aradı!” deyip gözlerinizi kapayıp O’nu düşünmeye!… Kimilerinin nelerden keyifler almasına mukabil o açlık yoklamasının, içinize ötelerden esip gelen bir rahmani meltem şeklinde yayıldığını hissetmeye…

Aşk dakikalarını kim uzatmak istemez ki!…

Tıpkı Hz.Musa gibi. Cenab-ı Hak, Ey Musa elindeki nedir? diye sorunca, Kelimullah olan Hz.Musa İlahi huzurdaki bu konuşmayı olabildiğince uzatmş, Asanın özelliklerini onunla yaptığı işleri anlatmıştı. Rabiatül Adviyye-Adeviyye vakit gece olunca aşıklar maşuklarına ben Rabbime deyip ibadete dururdu. Mevlananın şeb-i arusunu-düğün gecesini Rabbe kavuşma olarak anlattığı bilinmektedir. Ve Nebiler Nebisinin uzattıkça uzattığı o gece namazlarını anlatabilmek için Hz.Aişe Validemizi konuşturalım: Bir kıyamı bir rukuu bir secdesi vardı ki güzelliğini ne sen sor ne ben söyleyeyim…

Aşk dakikalarını kim uzatmak istemez ki!… Ve oraya gidince bugünkü açlıklara aşklara bedel orda yeyin için rızam sizin hitabına mazhar olmayı!

*****Ve ramazana 3 gün kala size çok ama çok önemli hayati bir tavsiye.

Asla ama asla bu aşkınızdan vazgeçmeyin; ölürüm de vazgeçmem deyin!

Hatta o kadar ki objektif olmasa da; tokluklar ve hatta cürümler içinde zaman zaman bata çıka da yürüseniz yine de şeytan inadına inat deyiniz; o secdeden kaçtı ben kaçmayacağım bu yaralı halimle Atam Babam Adem gibi yine de secdeye varacağım deyiniz, O’nun buğu buğu Rahmet kokan açlık kapısından vazgeçmeyiniz; ille de oruç ille de açlık ille de aşk deyiniz!…

Bir deneyelim bakalım bize neler fısıldayacak bu açlık!… Bir de o oruçtaki açlık!..)

kurannuru 05.08.2009 İzmir

SECDE AŞKI – İLK TERAVİH drmavi
HİÇ BİR SECDEDE AŞKINIZI İLAN ETTİNİZ Mİ?

Ne de tatlıydın 20 rekat 40 secde sen ilk teravih ilk sahur akşamında…

Oruç açlığına dayanamama riski karşısında Açlık aşkı alternatif olarak sunulmuştu.

Aynı durum her akşam kılması kimilerine ağır gelebilecek 13 rekat yatsı ile beraber kılınacak 20 rekat teravih için de söz konusu olabilirdi.

Hamlaşmış bedenlerin bir kaç koşu karşısında yoruluvermesi nefes nefese kalması gibi yine Ağustos sıcağında bir ay boyunca kılınacak teravihler de kimi -bu satırları yazan gibi- ham ruhlara ağır gelebilirdi; geldi de!..

Daha başlarda çoğu cemaat ter siliyordu tekbir öncesi…

Sanki bir akabe bir tepe vardı nefsin önünde 33 rekat 66 secde nasıl bitecek dedi nefis bu sıcak nemli havada…

Sanki o açlık aşkı orda da imdada yetişivermişti; aynı yöntem uygulanabilirdi,

Namaz aşkı neden olmasındı;

Secde aşkı diye bir ad neden konmasındı!

Aşık maşuk buluşması benzetmesi baş ile seccade arasında neden kurulmasındı!

Nasıl ki diyoruz, Rabbim isyan ve günahlar bana yakışıyor ama Rabbim Affetmek de sana yakışıyor.

Aynı şeyi secde duygusuyla düşünebiliriz. İnsan olarak Rabbimize secde bize yakışıyor, Rabbimiz secdemize ne kadar da layık bulunuyor.

1-Rabbim sen secde edilmeye ne de layıksın!

Teravih olsun başka namaz olsun hele özellikle geceyi sevenler için teheccüd olsun; ne tatlı ruh kamçısıdır bu düşünceye dalma sonra dalgalanmalar halinde duygulanma…

Rabbim Sen secde edilmeye ne de layıksın!

Secdem sen beni Rabbim tek yaklaştıransın!

Nebiler Nebisinin fem-i güherinde ifade edilir: “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde halidir”.

Ve büyük zatların değerlendirmesi: “Secde halinde öyle an yakalanır ki işte cennet deseler insan girmek istemez!”.

İnanın, sadece şu düşünceyi zihnimizde mayalayabilsek ruhumuzda çimlendirebilsek, en mübtedi ruh halimizde bile, bir 20 değil belki beş 20 teravihlik bir şevk ve arzu uyandırdığı müşahede edilecektir.

Aşağıdaki düşünmeler ve duygulanmalar da ruhta namaza ve teravihe karşı hahiş teessüsünde müessir olacaktır.

2-Şeytanın nefis aşkına karşı inadına secde aşkı.

Secde, yolların ayrımında bir duruştur. İnsan ötesi varlıklar Melek ve Cin atası olan şeytan, secde ile birbirinden ayrılmış. Secde itaat aşkının kibir de isyan kahrının nişanesi olmuş.

Secdeden kaçma şeytan tavrı şeytani bir boykot eylemi. Hiç bir sebep olmasa insan sırf şeytandan kendini ayırmak soyutlamak cephesini belirlemek için inadına secde etmeli, secdede israr etmeli. Secdeyi her varlığa; nefsimize ve bütün sevdiklerimize tercih etmeli.

3-Geçmiş nimetlere karşı nasıl şükür ve secde etmem!

Rabbim karşılıksız ve peşin öylesine nimetlerle serfiraz kıldı ki beni, borcumu ödeyebilmek için başımı hiç secdeden kaldırmasam yine az şey yapmış olurum.

4-Gelecek nimetler ve cennet için nasıl dua ve secde etmem!

Şu kısacık ömür sermayesi ile sonsuz cennet gençliğini kazanabilmek için yine ne kadar secde etsem azdır.

5-Günahlarımızın affı ve cehennemden kurtulmak için nasıl iki büklüm secdeye varmam!

İbadetler ve secde günahları temizler, yur yıkar pak eder. Ve insan nasıl ki oruçlu iken bedenden uzaklaşmışlığı ile meleğe benziyorsa, secdesiyle de meleklere benzemektedir.

6-Geçmiş deneyimleri ve geleceği düşünmek.

Geçen sene oruç tutanlar şunu düşünebilir: Tuttum ne kaybettim aksine sevap kazandım. Tuttuğum oruçların sıkıntısının yerine manevi bir lezzet ve iç rahatlığı kaldı; iyi ki tutmuşum diyorum! Yine aynı duyguları yaşayabilirim. Tekrar başarabilirim diye düşünmeli.

Geçen sene oruç tutmayanlar da şunu düşünebilir: Tutmadım ne kazandım, aksine inancım gereği bir farzı terk ettim Allahın rızasından uzaklaşıyorum.

Hem tutan arkadaşlarımdan neyim eksik, onlar hatta küçüklerim bile nasıl bunu başarabiliyorsa ben de başarabilirim inşallah diye düşünmeli.

Teravihin ve diğer namazların nefsimize ağır gelebileceğini hissettiğimiz her noktada sadece ilk maddeye konsantre olmak bile yeterli olacaktır. Diğerleri de belki kimi serkeş nefislere farklı etkiler de yapabilecektir inşallah.

zihinden kalbe Mir’at-Adese15
KUR’AN SAHİPSİZ Mİ? 10.05.2018 drmavi

BİZ KUR’AN’A SAHİP ÇIKAMADIK,
KİMSESİZ BIRAKTIK.

O’NUN ZATEN KİMSE’Sİ VARDI;
BİZ KİMSESİZ KALDIK!

Kur’an’ı değiştirin! diyenler…
Kur’an sahipli…

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

Ayet: “Kur’an’ı biz indirdik elbette onu yine biz koruyacağız.” Hicr/9

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا

Ayet: “Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı bir kenara bırakıp unuttu yabancılaştı büsbütün terkettiler sahipsiz bıraktılar.” Furkan/30

Hadis: “Kıyamet gününde havuz başında sizden yanıma gelenleri bekleyeceğim. Ancak bazı kimseler bana gelmekten alıkonulacaktır.” Ben; “Ey Rabbim! Bunlar bendendir, benim ümmetimdendir.” diyeceğim. (o zaman melekler tarafından) “Onların senden sonra neler yaptıklarını biliyor musun? Vallahi onlar gerisin geriye dinden döndüler” denilecektir.”(Buharî, Rikak,53; Müslim, Fezail,28)

Ortaçağ boyunca engizisyonlarıyla insanlara zulüm yapan, kilise otoritesini ve elleriyle tahrif ettikleri İncili, Fransız ihtilaliyle hayattan uzaklaştıran Avrupalılar, kendilerinin ürettikleri ve adına İslamî terörizm diyerek referans, aslında hedef gösterdikleri Kur’an’a karşı menfur niyetlerini yönelterek; “Değiştirin şu ayetleri!” diyebiliyorlar!

İki soru?

1-Kendi güçlerinden mi cesaret alıyorlar?

2-Kur’an’ı anlayıp yaşayarak temsil edemeyen ve evren kitabındaki İlahi sanatın dilleri bilimleri en az onlar kadar kavrayıp sa’y etmeyen ve de onca Nebi ile çizilen o vahdette buluşamayan Müslüman milletlerin zaafiyetlerinden mi cür’etleniyorlar?

Diğer bir süâl:

“Allah Kur’an’ı nasılsa koruyacak (Hicr/9) nurunu inanmayanlara rağmen tamamlayacak! (Saf/8) İnananları üstün kılacak!” (Ali İmran/139) Endişe duymaya gerek mi var?”

Var!.. Çünkü, Allah koruyacak tamamlayacak üstün tutacak; tutacak ama bunu “Ricâl ve Nisânın hasbî gayreti” üzerine yapacak.

Derviş: “Dede himmet!” demiş. O da dönüp ona: “Evlat gayret!” demiş!

Çünkü bakın! O Kur’an ne diyor:

اللّهِ إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ
ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّرًا نِّعْمَةً أَنْعَمَهَا عَلَى قَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنفُسِهِمْ وَأَنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ 

“(Eski toplumlardaki, ayetlerden yüz çevirmeleri ve günahları sebebiyle zelil olmuş milletler gibi) Hiç bir toplum yoktur ki nefislerinde olanı değiştirmedikçe Allah onlara olan muamelesini (Galibiyet veya mağlubiyet hükmünü, verdiği nimetleri üstünlüğü, ya da zillet içindeki hallerini) değiştirmez” Ra’d/11, Enfal/53

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ فَأَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ إِنَّا جَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِن تَدْعُهُمْ إِلَى الْهُدَى فَلَن يَهْتَدُوا إِذًا أَبَدًا

Ayet: “Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır! Biz onların kalplerine, bunu anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik. Sen onları hidayete çağırsan da artık ebediyen hidayete eremeyeceklerdir.” Kehf/57

Kur’anı evimize koyduk okumadık. Okuduk ama derinliğine ruhumuzda hissedip kalbimizde ve zihnimizde derinleşemedik, hayatımıza davranışlarımıza yansıtamadık. Bireysel ve kitleler halinde temsil edemedik. Evimize koyduk kapalı tuttuk içine giremedik gönlümüze koyamadık. Okumadık okuduk anlamadık, anladık nefsimize göre yorumladık, yorumladığımızı da muhlisane yaşamadık, onu ruhuyla tebliğ edemedik. Ona saygıyı başımıza bir örtü bir takke koyarak dinleyerek merasimler yaparak göstermekle sınırlı tuttuk. Biz onu yaşatamadık o da bizi varis olarak yaşatmadı.
Gönlümüze indiremediğimiz ve hayat olarak yaşayamadığımız için onu, onun gibi evrenselleştiremedik, beşere, ruhuna uygun hayat olarak sunamadık.

Biz ona makamına uygun sahip çıkamadık, onu kimsesiz bıraktık.
O’nun zaten Kimse’si vardı; biz kimsesiz kaldık!

Hz.Ömer okuyunca içindeki buzlar erimiş boşalan o içini topyekün Kur’an’ın adalet ve doğruluk mesajları doldurmuştu. “Ömer’li Hayat!” da bir başka temsilli hayat olmuştu. Osmanlı, Saadet Asrı’na bulunduğu uzaklıktaki konumuna mütenasip mümessilliğini el-Hak nisbeten gösterebilmişti.

Cinler de Kur’an’la tanışınca “Ne müstesna bir kelam işittik iman ettik!” demiş kendi çevrelerine onu taşımışlardı.

“Ey Muhammed! Hani biz cinlerden bir grubu Kur’ân’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Onlar Kur’ân’ı dinlemek için hazır bulundukları zaman birbirlerine “susun” dediler. Kur’ân’ın okunması bitince de birer uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.” Ahkaf/29

Ve ayet, dünyada Kur’an’a sahip çıkanlara Sahib-i Kur’an orada sahip çıkacak, Kur’an’sız kalanlar unutulacak diyor.

وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى
قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنتُ بَصِيرًا
قَالَ كَذَلِكَ أَتَتْكَ آيَاتُنَا فَنَسِيتَهَا وَكَذَلِكَ الْيَوْمَ تُنسَى

“Kim benim Kitab’ımdan (Kuran’dan) yüz çevirirse, şüphesiz onun için sıkıntıyla dolu bir hayat vardır, kıyamet günü de onu kör olarak meydana çıkarırız.
O der ki: “Rabbim, beni neden kör dirilttin, ben gören biri idim?”
Allah buyurur: “Ayetlerimiz sana geldiğinde sen böyle unutmuştun; bugün de sen aynı şekilde unutuluyorsun.” Taha, 124-126

Bir de Kur’an, kendini ortada bırakmayan sahiplenen milletleri, milletler içindeki kitleleri tanımlarken bakın nasıl portreler çiziyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ    .

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda mücadele ederler ve hiç bir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” Maide/54

Anlaşılıyor ki Kur’an, kendindeki vasıflara sahip çıkıp temsil edecek mümessillerini intizar etmekte!..

zihinden kalbe Mir’at-Adese14
HAYAT ÜZERİNE 18.03.2018 drmavi

“BEN YORULDUM HAYAT”(!)
YORULMADIM SANA İNAT
SEN MUHYÎ’DEN GELEN TAT
MEŞHERGÂHTA İLAHÎ SANAT

UYÛNU SÂHİREYE NÜZHETGÂH
VESİLE-İ TEKEMMÜL TALİMGÂH
NEFİSLERE CENNET TİCÂRETGÂH
EZELDEN EBEDE TEK GÜZERGÂH

HILKAT-İ KÂİNÂTIN BİLİNCİ
NEBÎLER Kİ DERTTE BİRİNCİ
GÖKTEN DÜŞEN YEKTÂ İNCİ
EBEDE PEY BAYRAM SEVİNCİ

HAYATTAN EN ÇOK ŞİKAYET EDENLER KENDİLERİNE AİT SORUMLULUKLARI HAYATA YÜKLEYEN VE HEP ONDAN BEKLENTİYE GİRENLER.

HAYATTA BİR ŞEKİLDE ÇEKEN KÜSEN VE HEP ACI HEP KAHIR DİYENLER HAYATIN KENDİLERİNE PEŞİN KARŞILIKSIZ VERDİKLERİNİ, DERTLERİN  HİKMETLERİNİ VE EBEDEN VERECEKLERİNİ GÖRMEYENLER.

HAYATTAN HER ŞEKİLDE FÜTÛRSUZCA KÂM ALAN DİĞERGÂMLIK BİLMEYEN ÇAKIRKEYİF TENPERVERLER EBEDİ HAYATLARINI BURADA TÜKETENLER

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اسْتَجٖيبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيٖيكُمْ وَاعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهٖ وَاَنَّهُ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Ayet: “Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resûlüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” Enfal/24

 الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ

Ayet: “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” Mülk/2

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Ayet: “Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı!” Ankebut/64

“HAYAT” Allah’ın subûtî sıfatıdır. Yani zâtî; (Vücûd Kıdem Bekâ Vahdâniyet Muhâlefetün lil-Havâdis ve Kıyâm binefsihi gibi) kendisinden başkasında örneği bulunmayanlardan değil. Bknz >> ihlas suresi

Kuşkusuz biz “Hayat” dan şikayet ederken “Hayy” ve Hayatın sahibi olan Allah’tan şikayet etme niyetiyle yapmıyoruz bunu. Nitekim bir valiye kızmış olsak bile Allah’ın “VÂLΔ ismine kızmayı düşünmüş olmuyoruz. Bunun gibi “MÜMÎT” kavramını kullanarak O’nu hatta Azrail’i hedef almıyor aradaki zahirî perde sebeplere yoğunlaşıyor iradeleri ve ihmalleri sorguluyoruz. Sonunda vade dolmuş takdir böyleymiş demeyi de ihmal etmiyor sonra da hayatın akışına uymaya çalışıyoruz..

Böyle bir konu açmamıza sebep olan şey aslında her insanın paydası ortak noktası olan bir şey! Bedenimizden ruhumuzdan çevremizden, ekonomik ve sosyal olaylardan olumsuz etkilendiğimiz konulardan, bizi aşan konularda doğanın seyrinden zaman zaman rahatsızlığımızı ifade etmiş oluyoruz. Bazen şikayete vardırabiliyor kimi zaman da hem kendimize hem de çevremize zarar verebilecek boyutlara ulaşabiliyoruz. Psikolojiler alt üst yuvalar paramparça huzurlar tepe taklak olabiliyor.

Memleket içi ve yakın çevresinde iki üç asırdır yaşadıklarımızı düşünelim. Bu coğrafyada ve kültürde kavlanmış harlanmaya hazır kuşağın insanlarıyız. Arabesk akımlar ve söylemler de tuz biber olunca “Ben yoruldum hayat” lar hemen bir damarı yakalıveriyor; hemen her bireyde canlanmaya hazır pusmuş bekleyen o melankolik damarı…

Kur’an eczahanesinde olmaz mıydı hiç damardan yananlara verilecek bir reçete? Derken… diye düşünürken bu şarkı sözü dilde tebellür etti, gitmiyordu inat etti… Bel bükük içte hicran yük… Ben yoruldum artık dedi dil, sus dedi oradan gönül! Ya Hayy de! İnşirahla inşirahlan! Bu gerek! Elem neşrah leke sadrek! Dedi mürde gönüllere gülerek!..

Peygamberlerin hepsi insan ve hayat için birer hayat kaynağıdır. Hepsi hayat mürşid ve muallimi.

Hz.Yakup nasıl da hayat ve evlat hasret ateşiyle yanmış yıllarca. Hasta haliyle Hz.Eyüp. 950 yıllık çileli hayatıyla Nuh’un örneği yok. Hayata hiç bir zaman ben yoruldum diye şikayet etmemiş, o son damlada acil yardım talebinde bulunmuş o damla tufana denk düşmüş.

Hz.İbrahim hayatın yakan ateşini zaten çöllerde yaşamış yudumlamış hep yanmış.
Yanmışa ateş ne yapmış.
Mevlası ateşi serin selamet kılmış.
İbrahim hep hem yanmış hem koşmuş!
İbrahim oraya git!
İbrahim buraya gel!
İbrahim eşini bebeğini çöle bırak!
İbrahim arkana bakmadan vazifene bak!
İbrahim çöle dön bina yap!
İbrahim oğlunu kurban et!
İbrahim putperestlikle mücadele et!
İbrahim hadi ateşe gir!

Biz hayatın hayat sunan Peygamberlerini hiç okuyup içselleştirmiyoruz gerçek hayattan ebedi hayattan uzak başımıza ördüğümüz kendi hayatımızdan yakınıyoruz.

Peygamberimizin bu konudaki tutumu etüd edimeli modellenmeli. O Makâm-ı Mahmûd’da bir Habîb-i Mahbûb olduğu halde 23 yıllık Nübüvvet hayatında çekmediği çile kalmamış gibidir.

Mekke’de müşrikler Ebû Cehil Ebû Lehepler, Medine’de münafık ve yahudiler, ittifak halinde hepsinden boykot kumpas ve hücumlar…

Aile, dost ve arkadaş çevresinden, toplumundan gelen problemler. Hicret gibi çetin sorunlar. Her alanda uzman gibi; Nübüvvetin konuları dini tebliğler, liderlik, devlet başkanlığı, komutanlık ordu işleri, hakimlik, ekonomik konular, toplum alanları ihtiyaçları ve sorunları baş danışmanlık, ülkeler kabileler arası diplomasi, din temsilcileriyle meşguliyetler…

Ailevi uğraşlar, yakınlarından vefatlar, Ümmetin derdiyle gece namazda sabahlamalar, bir küçük hücrede yarı aç tam aç günler, bir kilim bir döşek bir kaç kap kacak hayatında hastalık çekerek ebede göç etmeler.

Sadece şu ardı ardına yaşanan 3 olay kafi gelecektir. 

3 yıl Boykot yılında Müslümanlar her haktan mahrum bırakılmış yarı açık hapishane hayatı yaşadılar ve bazen yerde buldukları bir deri parçasıyla hayata tutunmaya çalışıyorlardı. Hayat acılarının toplumsallaştığı bir aşamaydı.

Hüzün senesinde Efendimiz, içerdeki dinamiği hayat sütunu eşi Hz.Haticeyi dışardaki payandası ve tek müdafii amcası Ebu Talib’i kaybediyordu. Hayat acılarının aileyi vurduğu kalbi yakıp kavurduğu aşamaydı.

Taif yolundaki hayat!. Hayatta ne olursa olsun, kulluk görevi de Nübüvvet misyonu da, hayatın nefes zincirinin son halkasına gelinceye, hayat ışığı tahtaya dayanıncaya kadar sürdürülmeliydi.  Işık Taif’e taşındı sunuldu, hüsn-ü kabul görmedi. Hakaret etti kovdular, yetmedi çocukları ve ayak takımını kullanıp yollarına gül dökülesi ayaklarını taşladılar. Hayat acılarından ve kendinden geçmenin hayat sahibine yönelip hayatı acılaştıranlar için dua etmenin ibretli aşamasıydı.

Hayattan ve mücrimlerden değil, istiğfarla halinden şikayette bulundu; içlerinde kalıp dayansa anlatsa mıydım demek istiyordu. Bir de melek gelip emret cezalandırayım teklifinde bulununca: “İstemem! Arkalarından inançlı ibadetli nesillerin gelmesini isterim” demişti.

Hayatımın en zor günüydü demişti her zora dayanan Nebi. Hayat unutmaz bir gün yaptığın iyiliğin karşılığını verir derler. En zor günlerin atiyyesi de o derece büyük olur. İkram-ı İlahi üst üste gelmişti. Yusuf memleketlisi Addas onu tanımış hayatı nurlanmıştı. Bazen hayatta bir insana iman taşımak için taşlanmak bile gerekebilirdi. Yolda Nusaybin cinleri Nebiyi dinlemiş onlar da iman sahibi olmuşlardı.

Döndüğü Mekke’de Taif’ten farksız hayat çileleri yine onu bekliyordu. Ama bir şey daha vardı; Hicret öncesi yerde çekilen bu hayat acılarına karşı adeta gökte ödül töreni düzenlenecekti. Nasıl alkış tutacaktı melekler kim bilir? Muhammed’e (S.A.V.) hoş-âmedî خوش آمدی edeceklerdi. Cemalullah ile müşerref olacaktı.

Acılar diyarı yeryüzünde olduğu gibi ödüller diyarı göklerde de Ümmetini düşünecek; Amenerrasulü ile başlayan ayetleri, namazı, affı, cennete girmeyi; semadan ayrı bir hayat nefesi ihyâ soluğu taşıyacak ve sunacaktı vefalı Nebi.

Hayattan şikayet etme, eza edenlere ve kadere küsme, çekilip acılarını yaşama hatta hayatına kastedenlere dönüp hesap sorma gibi davranışlar O’ndan uzaktı. (Zatına yapılanları affeder hukukullaha ve hukuku ıbadullaha giren konularda “Kızım Fatıma da yapsa!” duruşunu sergilerdi.)

O “Hesab” insanı değil “Belağ” insanıydı. (Ra’d/40) Ne hayat rahatlığı ne de intikam hesapları içinde oldu. Kur’an O’na bunu söylemişti. O Kur’an’ı hayat olarak yaşayandı. Hiç O hayatından şikayet mi ederdi? Hayatta ise insan, kalbi hayatı da sönmemişse, hayatta olanlara -bırakın hayatları söndürmeyi- hayat taşımak zorundaydı.

HAYAT şu 3 yönüyle sevilmeli kıymeti bilinmeli

1-Allah’ın güzel isimlerinin tecellisine en saf parlak şeffaf kirsiz tertemiz ayna. (Çirkin acı görülen her şeyde çok iyi güzel semereli yüz vardır. Ayrıca hayatı kirleten kötü hayat yaşayanlardır. Acı görülenler ebedi hayat yatırımlarıdır. Bknz. >> https://kurannuru.wordpress.com/farkliyaratilisbela/)

2-Hayat, ahiretin tarlası ticaret pazarı eğitim alanı. Kısacık ömürde iman ibadet ve iyiliklerle, hayatta başa gelecek sıkıntılara sabır ve vazifelerle sonsuz cenneti kazanma fırsatı.

3-Hayattaki kötülükler acılar dertler zulümler vb. olumsuzu olumluya çirkinliği güzelliğe kötülüğü iyiliğe çevirme mücadelesi verme insanı en cevval aktif hale getirme adına avantaj ve fırsatlardır. Şeytan ondan kaçıp Rahman’a sığınma, günah iradenin kavgasını verip sevaplara yönelme bulaşınca tövbe ile arınma, açlık nimetin hastalık sıhhatin başarısızlık başarı için çalışmanın değerini anlama vb… işlevini görürler. Günahlar kötülükler konusunda baş mazeret  olarak baş vurulan nefis bile enfes bir hayır kaynağı olabilir aslında. Herkesin kendinde gördüğü veya başkasının gördüğü kötü bir karakteri iyi anlaşılsa yöntemince yaklaşılsa nasıl olumlu potansiyel olabileceği görülür. Bu yüzden çocuklarda görülen çoğu olumsuz davranışlar uzmanına müracaat edilerek zamanla olumluya çevrilebildiği rahatlıkla gözlenir. Hayatın bunca zorlukları acıları olmasaydı bunca bilim dalları ve de teknoloji gelişir miydi?

Hayatta zulüm kötülük acılar ağır basıyorsa öbür kefesinde iyiler ya yok ya da iyi çalışmıyorlar demektir.

İnşirah sayfasına bakınız. Hayatın zorluklarıyla nasıl baş edilebileceği ve yüklerinin insanın sırtından nasıl kaldırılıp ruha huzur ve genişlik verileceğinin ipuçlarını yakalamaya ve uygulamaya çalışınız. 

Son ayette dendiği gibi, hep Sohbet-i Canan’da, iş üzerine iş takibinde, arada boşluk bırakmamacasına, “Ben yoruldum hayat!” demeye fırsat bulamadan, “Hel min mezîd” kuşağında, “Meğer ben ölmüşüm!” dediğinizin farkına varabilecek şekilde, Hak yolunda faal olma mesajını çıkarınız.
Bir de şu sayfaya bakınız! https://kurannuru.wordpress.com/iccanlilik/

drmavi diğer yazılar yazilardrmavi-1/ yazilardrmavi-2/

NAYİKALBİM EN ÇOK İZLENENLER Twitter ve facebook’ta

https://twitter.com/kurannuru
https://www.facebook.com/kurannuru

http://www.dailymotion.com/nayikalbim

PYLAYLİST LİSE DİN KÜLTÜRÜ ÜNİTELERİ TAMAMI
(Fon müzikli ve Sesli anlatımla)
 
(9.Sınıf enstürümantal)

zihinden kalbe Mir’at-Adese13
ZİHİN VE KALPLERDE İCTİHAD 14.03.2018 enis celis

ÇİMENLERDE FİLLER YETİŞİR Mİ KARANFİLLER
SAHNELERDE FİLİMLER HEP SEFİLLER
HEP YOKLUK; İNANÇ YOK ENERJİ YOK DENGE YOK YOK KUŞLAR
OLMAZSA KUŞLAR BU FİLLERLE NASIL AŞILIR BÜTÜN BU YOKUŞLAR

يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ “O gün ne servetler (Servetle edinilen güçler) ne de evlat (nüfus nüfûz ve çokluk) fayda verir. Ancak (Tam teslim ve kirlerden salim olmuş, sulh yolunda selâmete ermiş) SELİM KALP fayda verir. Şuara/89

ESAS İCTİHAD KALP ZİHİN VE NEFİSLERDE OLANIDIR. TIPKI CİHAD GİBİ.

Ayet: “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ”

“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın! Siz doğru yoldaysanız sapıtanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Yaptıklarınızı size haber verecektir.” (Maide/105)

Hadis: “إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأمْوَالِكُمْ وَلـكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأعْمَالِكُمْ”

“Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9; Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539)

DAMLA ÖRNEĞİ:

Damla ilginç bir benzetmedir. Kuran bilebildiğimiz iki yerde işaret eder. “Ağaçlar kalem olsa denizler mürekkep (damlalarına) dönüşse durmadan yazsalar Allah’ın kelamları tükenmez” der. (Kehf/109, Lokman/27) Bir hadiste de ayette anlatılan olay anlatıldıktan sonra Hızır Musa’ya şöyle der: “Bak! Benim ve senin ilmin ve diğer mahlukatın ilmi, Allah’in ilminden, su kuşun denizden eksilttiği (Damla) kadar eksiltir.” Buhari, Tefsir, Kehf 2, 3, 4, ilim 16, 19, 44, icare 7, Surut 12, Bed’u’l-Halk 11, Enbiya 27, Tevhid 31; Muslim, Fedail 170, (2380); Tirmizi, Tefsir, Kehf, (3148); Ebu Davud, Sünnet 17, (4705, 4706, 4707). Bu örnekten yola çıkarak İnsanların ve hayvanların bütün şefkatini bir damlaya Allah’ın şefkatini sınırsız deryaya benzetebiliriz. Bütün güzellerin güzelliklerin toplam güzelliğini de sınırsız güzelliğin yanına kor sen de damlasın deriz.

Bir de damla çeşitlerinden söz ederiz. Tepemize damlayan yağmur-rahmet damlasından, rahmet tulumbacıklarından gönderilen süt damlasına, alınlardan sa’y ve emekle damlayan ter damlasından şehit kan damlasına kadar bahisler açar müzakere ederiz. Şehit kanıyla atbaşı yarışan ağır basan alimin mürekkep damlasına vurgu yapan hadis-i şerifi de hatırlarız. Cehennemi söndüren Allah saygısından ve ümmet derdinden dolayı dökülen gözyaşı damlasıyla da mest sermest hüzün çiçeklerimiz açar Rahmet deryalarına dalarız.

BİR DAMLA SUYA DÜŞER. Merkezden içten dışa küçükten büyüğe doğru gittikçe genişleyen daireler oluşur. Sen daima en dış daireye en uzak olansın. Ama daima en dış daire senin bütün dairelerini kapsar. Senin elzemin en yakın kalp dairendir.

Burada önemli olan ilk merkezî dairenin salâhı, resâhati, muhtevası, elvânı sanat ve zerafetidir. Diğer en önemlisi de merkezin bu ve diğer halaka ve dairelerle olan ilişki ve irtibatıdır. İlk doğru düğmenin doğru yerde yer alması gibi, doğru ve güzel başlayan münasebetler, ilkten sona kadar sağlıklı şekilde sürecek demektir.

Bu örnekten sonra: Kalp dairesi zihin dairesi nefis dairesi bilinçaltı hafıza merkezi ve beden dairesi; Eş, Aile, akraba komşu sokak mahalle bölge ülke toplum yakın coğrafya uzak coğrafya insanlık dünya gezegenler galaksiler ve öteler… böyle gider durursunuz.

Konu iki hadis-i şerifle şöyle bağlanabilir: “Vücutta öyle bir et parçası (Kalp) vardır ki o iyi (Selim ve Mutmain) olursa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o fesada uğrar bozulursa bütün vücut (toplum ve insanlık) bozulur.” Buhari/39

“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” Buhârî, Edeb, 27.

İCTİHAD YAPILIR MI DİYE SORULMAZ.
KIYAMETE KADAR YAŞAYACAK EVRENSEL BİR DİN İCTİHADSIZ OLMAZ.
MESELE, KİMİN-KİMLERİN HANGİ LİYAKAT VE MİSYONLA, HANGİ ALANLARDA HANGİ BELGE VE BİLGİLERLE, NE ZAMAN NASIL VE HANGİ AMAÇLA YAPTIĞIDIR.

Ana ilkeleri ayet ve hadislerle verilen tarihi ulema cehdiyle tafsil edilen İslâmiyet, statik ve doğmatik değil, dinamik bir dindir. Yeni şartlara göre yeni konularda yeni ulema tarafından yeni izahlar elzemdir. Fıkıh mevzuunda da ortaya çıkan yeni meseleler hakkında içtihad etmek gerekir.

“Tam bir teslimiyetle Allah’a yönelen, ihlâsla ibâdet ederek bâtıl dinleri bırakıp İbrahim’in dini olan İslâma uyan kimseden din yönüyle daha güzel kim vardır?” (Nisa/83,125) “… İlimde derinleşmiş olanlar, “O’na inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler.” (Ali İmran/3) gibi ayetlerin bu konuya dikkat çektiği ifade edilir.

Kur’an ve Hadislerden bir konuda hüküm çıkarmaya ictihad denir hüküm çıkarana müctehid. Manevi alanlarda tamir ve yenileme yapılmasına tecdid, Dinde olmayan hurafe ve bid’atleri temizleyen, Kur’ân ve Sünnet prensiplerini ihya edenlere de müceddid denmiş.

Bazı uzak ve yakın tarihi kişilerin müceddid olduğu ifade edilir isimler verilir. Bediuzzaman müceddidlikte “Şahs-ı manevi” kavramına dikkat çeker: “Her asırda dine ve imana tam hizmet eden müceddidler geldikleri gibi, bu acip ve komitecilik ve şahs-ı mânevî-i dalâletin tecavüzü zamanında bir şahs-ı mânevî müceddid olmak lâzım gelir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, YAN, İstanbul, 1999 s. 498)

İSTER O ALANDA İCTİHAD VE TECDİD İSTER BU KONUDA İCTİHAD VE TECDİD!
İSTER ŞU KİŞİ İSTER BU KİŞİ İSTERSE TOPTAN ŞAHS-I MANEVÎSİ,
İSTER O ÜLKEDE İSTER BU ÜLKEDE ORAYA ÖZGÜ BİR ENCÜMEN-İ DANİŞİ,
İSTERSE DE ÜMMETİN DÜNYADA MANEVİ TEMSİLCİSİ BİR HEY’ET-İ ÂLÎSİ

İLLE DE TECDÎD-İ KALBÎ-VİCDANÎ İLLE DE TECDÎD-İ ZİHNÎ-FİKRÎ

İCTİHADIN YAPILMASINDA NE GİBİ ŞARTLAR VE ENGELLER VAR – HANGİ ALANLARDA İCTİHADA İHTİYAÇ VAR. AHLAK, EMNİYET GÜVEN VE DOĞRULUK

Peygamber Efendimiz’e Peygamberlik gelmeden önce “EMANET” sıfatı tecelli etmişti. “Emin” ismi hem de sonraki hasımları tarafından verilmişti.

Güzel ahlak, doğruluk toprağında ve zemininde anlam ve neşv-ü nemâ bulur, kalıcı semere verir ve numune-i misal ve imtisal olur. Tersten okursanız güzel ahlaka sahip olan insan doğru ve güvenilir insan demektir.

Bu nebi doğruluğu güven telkin edici hassasiyeti Raşit Halifelerde de görülür. Hz.Ebu Bekir doğruluk üzerinde duracağı konusunda cemaatini murakıp yapar; eğrilirsem doğrultun der. Zoraki kabul ettirilen maaşının zaruret miktarından fazlasını testi içinde biriktirip sonraki halifeye beytül-male devreder.
Hz.Ömer bir hayvana gelebilecek bir zarardan bile kendisinin sorumlu olacağını ifade ve ilan eder. Devletin mumudur diye selam kelamını cevaplamaz kendi mumunu yakıp aleyküm selam der.

Hz.Yusuf, ahlaki tutumlarıyla bir iffet ve doğruluk abidesidir aynı zamanda yönetimde iş görmeden önce doğru emin güvenilir olduğunu cümle aleme tescil ettirir.

Hz.Musa, su başında Hz.Şuayb’ın kızlarına yardımcı olmuş koyunları sulamıştı. Bu kısa sürede çizdiği güç ve güven imajı onun Hz.Şuayb’ın yanında 10 yıl kalmasına ve kızlarından biriyle izdivacına referans olmuş Tûr-ı Sinâ’da Nübüvvetle taçlandırılmıştı.

Zamanının dünya tek’i olan, servetlere karadaki havadaki hayvanata hatta madde ötesi varlıklara ve onlarla denizlere de hükmeden Hz.Süleyman, zamanında başka melik olmadığından melike’ye irşad amaçlı, muhsinane nazikane tutumuyla gücünü hatırlatmış, servetlere ve güce bakışını: “Seni anmak ve duyurmak için ya Rabbi!” diyerek hafızalara kazınmıştı.

Günümüzde bırakın sıradan dini söylemli teröristleşen grupları, süper güç denen ülkelere baktığımızda güçleri oranında güven telkin etmedikleri açık şekilde gözlenir.

Dinin amacı, Kur’an’ın hedefi insanlara üç şekilde huzur kazandırmaktır.

1-Zihnini ve kalbini doğrudan etkileyen, kötü çirkin ve zararlı negatif davranışlardan arındırmak uzak tutarak onu koruma altına almak.

2-Zihnini ve kalbini doğrudan etkileyen, ibadetlere ve iyi güzel faydalı pozitif davranışlara yönlendirerek onun mutlu ve huzurlu yaşamasını sağlamak.

3-İman sahibi yapmak imanını koruyup güçlendirmek, böylece cehennemden uzak sonsuz cennet hayatını kazandırmak.

Durum bu olunca her cehd her cihad ve her ictihad bu hedef ve amaçlara vesile olduğu, hizmet ettiği oranda makul makbul olacak ve hılkatin ruhuna uygun semere verecektir.

İCTİHAD KAPISI AÇIK DA OLSA ŞU ZAMANDA MANİLERİ VAR

1 – DIŞTA DALALET HÜCUMDA İKEN YENİ DİNİ TARTIŞMALAR AÇMAK İÇTE ZAAFİYET OLUŞTURUR

Nasıl ki kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem, nasıl büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı anında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp duvarlarında muharriplerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

2 – ZİHİN VE KALBİN ZARURÎ İHTİYAÇLARI OLAN İMANÎ KONULARA ODAKLANMALI ONLAR ÖNCELENMELİ VE İHYA EDİLMELİDİR

Konuyu özetleyen iki basit örnek vardır. Denizde fırtına ve dalgalar arasında batma tehlikesi geçiren gemi tayfasının ellerinde fırçalar direkleri boyamakla uğraşması ya da acile getirilmiş şah damarından kan kaybeden ölümcül bir kazazedenin burun kemiği ve estetiğiyle ilgilenmek ne kadar makul ve vicdanidir. Ahsen husne ehem mühimme tercih edilmelidir.

İçtihada konu teşkil eden nazariyattan önce, içtihad gerektirmeyen ve kesinlik ifade eden dinin temel konuları üzerinde yoğunlaşmanın gerekliliği. Yani dinin temel ve zaruri konuları insanlar tarafından terke uğramışken, dinin detay ve öncelikli olmayan konularını onlara ders vermek ya da o alanda enerji harcamak yanlış olur.

Dinin zaruriyatı ki, içtihad onlara giremez; çünkü kat’î ve muayyendirler. Hem, o zaruriyat kut ve gıda hükmündedirler, şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikamesine ve ihyasına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyat kısmında ve selefin içtihâdât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp heveskârâne yeni içtihadlar yapmak, bid’atkârâne bir hıyanettir. (Risale-i Nur 27.Söz)

3 – KAHT-I RİCÂL! KUR’AN’IN VE ÇAĞIN İLİMLERİNE VAKIF MÜMEYYİZ DİMAĞLARIN YOKLUĞU. Dünyaya fenlere siyaset ve felsefeye teveccüh
Her zamanın insanlarınca kıymetli addedilerek efkârı celb eden cazibedar bir meta mergubdur. Meselâ, bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigal ve dünya hayatını temin etmektir. Selef-i Salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı Semâvât ve Arz’ın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur’ân ile kapatılmayacak derecede açılan ahiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi.

Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalpler, ruhlar marziyat-ı İlâhiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için, istidad ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün ahvâl ve vukuat ve muhaverattan ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidadlar vücuda gelirdi. Şimdi ise fikir ve kalplerin teşettütü, inayet ve himmetlerin zaafiyeti, insanların siyaset ve felsefeye iptilâ ve rağbetleri yüzünden bütün istidadlar fünun-u hâzıra ve hayat-ı dünyeviyeye müteveccihtir. Ahkâm-ı diniyeye sarf edilecek müstakim bir içtihad yoktur. Mesnevi-i Nuriye, s. 103

Bakınız
http://www.bediuzzamansaidnursi.org/icerik/bedi%C3%BCzzaman-ve-i%C3%A7tihad-meselesi
http://www.sorularlarisale.com/makale/13505/ictihad

drmavi diğer yazılar yazilardrmavi-1/ yazilardrmavi-2/

zihinden kalbe Mir’at-Adese-11
KUR’AN AÇISINDAN HÜZÜN-AĞLAMAK VE GÜLMEK
11.04.2017 enis celis

AĞLAYAN AĞLATMAZ!…
AĞLATANIN ÇOK OLDUĞU YERDE AĞLAYAN,
AĞLAYANIN ÇOK OLDUĞU YERDE VİCDAN,
İNSAF ADALET VE İZ’AN YOK DEMEKTİR.

Her yaş ve başta insan üzülür hüzün duyar gözyaşı döker ağlar. Kimi zaman sevinçten bazen acılardan feryat eder çığlık atar. Doğumla yüksek bir tonda başlayan bu süreç ölümle ayrı bir yüksek tonda sonlanır.

İnsanlar sevinç ve üzüntüye ağlama ve gülmeye farklı; Beşerî bedenî dünyevî uhrevî ruhî kalbî zihnî vicdanî hissî gibi anlamlar yükler; Ekonomi, iş, sağlık aile sorunları, gönül işleri, ayrılıklar, cezaî olaylar, arzî semavî felaketler, kazalar ölümler, başarılar, hayat boyunca doğum evlenme gibi acı ve mutlu günler için sebepler ve yorumlar sıralar.

“Sizi en çok sevindiren ve güldüren üzen ve ağlatan varlık olay ve durumlar nelerdir?” diye röportajlar ve anketler yapılsa her halde her insanın üzerinde duracağı müşterek insanî konular, en popüler cevaplar oluşuverecek, yer yer de farklı inanç mizaç, felsefe kültür ve yaşantıların sonucu olarak, güncel gelişmelerin de etkisiyle değişik bakış açıları kendini gösterecektir.

Bu farklı duygu dalgalanmaları ilk insan yapısıyla beraber varlıkta iki kutup halinde kendini gösterir.

Adem öncesi ortaya konacak bir insan modelinin müzakeresi yapılırken, en çok sevdikleri secde takdirine layık böyle güzide bir varlık şaheseri karşısında beşaşet duyan, geleceğinde kan görmeleri karşısında da hüzünlenen melek, bir kutbu tutacaktı.

Kibriyle ilahi fermana kafa tutan, en çok nefret ettiği secde ile kendine takdir istenen ve rakip gördüğü insana nefret duyan, geleceğinde ona kan döktürmek, insanoğlunun dökülecek kanını içmek için de ant içen; sevincini kin ve intikamda, beşeri de ağlatmada yaşayan iblis, diğer kutupta yer alacaktı.

Ve hem melek hem de iblis için bahse konu olan Adem, ilk sevincini tattığı cennet ortamında tasarlamadan işlediği hatası sonucu ilk hüznünü de yaşayacaktı. Bir de evladının evladına kardeşin kardeşe karşı işlediği o cinayet sebebiyle kimbilir nasıl ağlayacaktı baba Hz.Adem!

Dünya ahirete nisbeten denî yer!.. Her insan burada âh-u enîn eder. Nice serâzâd keyif yaşayanlar orada inler. Burada ağlayan niceleri de orada ebedi güler.

KUR’AN -HÜZÜN AĞLAMA VE GÜLME KONUSUNA NASIL YAKLAŞIR (Kavram olarak belirlenebilen kadarıyla)

Her varlığı, varlığın her halini yaratan Rabbimize yönelir her halimizde O’nunla olmaya çalışır rızasını gözetiriz. Güldürünce şükreder şımarmayız. Ağlatınca sorumluluğumuzu düşünür sabırla dua eder, gereğini samimi yapar ecrini O’ndan bekleriz.

وَأَنَّهُ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَى وَأَنَّهُ هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَا

“Doğrusu güldüren de ağlatan da O’dur. Öldüren de dirilten de O’dur!” Necm/43-44

Hüzün gözyaşı ve ağlamayı Peygamberlerden öğrendik. Onları kendimize rehber edindik. Gâh Yakup gibi hüzün yaşadık gâh ağladık. Onların yolu olan Sırat-ı Müstakim’de yürüt ya Rabbi!

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ مِن ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِن ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَن خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا

“İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Ya’kub)’in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.” Meryem/58

وَقَالَ يَا أَسَفَى عَلَى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظِيمٌ … قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللّهِ

“Yakup “Ah Yusuf!” diye diye hüznünden ağlaya ağlaya gözleri görmez oldu ve (bu suç işleyen evlatlarına karşı hissettiklerinin ve Yusuf’un acısını) içinde yaşar oldu” “Allah’a yemin olsun ki,” dediler, “Aradan bunca zaman geçti, halâ Yusuf’u dilinden düşürmüyorsun. Bu gidişle ya kederinden eriyip gidecek, yahut da öleceksin!”
Yakup: “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” Yusuf/84-86

Firavun ve firavun karakterli zalimlerin ölümüne gökler ağlamamıştı. Demek ki Musa ve Musa karakterli insanların ölümü yeri göğü hüzünlendiriyor. Karakterimizi musa gibi eyle ya Rabbi!

فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاء وَالْأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنظَرِينَ

“Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.” Duhan/29

Peygamberlerin getirdiği hakikatlara inanan ve tabi olanlardan eyle bizi, vahyî değerleri ve müslümanları hafife alan ve istihza edenlerden eyleme! Eyleme ki gülenlerin mekanı olan cennete girenlerden olalım!

فَلَمَّا جَاءهُم بِآيَاتِنَا إِذَا هُم مِّنْهَا يَضْحَكُونَ

“(Musa, Firavun ve çevresine) Onlara âyetlerimizi getirince, bunlara gülüvermişlerdi.” Zuhruf/47

إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كَانُواْ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ

“(Cennete giremeyen) Mücrimler, şüphesiz, (Dünyada iken) inanmış olanlara gülerlerdi.” Mutaffifin/29

فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُواْ مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ

“İşte o gün (ahirette) de iman edenler kâfirlere gülerler.” Mutaffifin/34

Kur’anî gerçeklere yabancılaşmışız uzak duruyoruz; hem ağlama nedir bilmiyoruz hem de gaflet içinde duyarsız gülüp eğlenip duruyoruz.

 أَفَمِنْ هَذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَ وَأَنتُمْ سَامِدُونَ

“Şimdi siz bu söze (Kur’an’a) mı şaşıyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz! Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!” Necm/59-61

Onca yaptıklarımıza karşı hâlâ endişesiz çakırkeyif yaşıyor gülüyor, hüzünle yaşayan yeryüzü sakinlerini görüyor, hüzün ve gözyaşı nedir bilmiyoruz.

فَلْيَضْحَكُواْ قَلِيلاً وَلْيَبْكُواْ كَثِيرًا جَزَاء بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ

“Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar! Tevbe/82

Ruh ölümü kuşağında, kalplerimiz inceliğini kaybetti kaskatı oldu adeta taş kesildi. Taşlar bile çağlayanlara dönüşürken gafletten gözlerimiz kurudu tek damla kalmadı.

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الأَنْهَارُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاء وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

“Sonra kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.” Bakara/74

Kur’an’ı duyduk gördük dokunduk okuduk da ama irfanına eremedik. Ruhumuzla içine girip kalbimizi inceltip gözyaşlarını ceyhûn edemedik; Hakk’ın şahitleri olarak yeryüzünde onu taşıyıp temsil edemedik.

وَإِذَا سَمِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَى الرَّسُولِ تَرَى أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُواْ مِنَ الْحَقِّ يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ

“Resûle indirileni duydukları zaman, irfanına erdikleri gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: «Rabbimiz! İman ettik, bizi (hakka) şahit olanlarla beraber yaz.” Maide/83

Namazı huşû içinde kılamadık, gözyaşlarıyla secdeye kapanamadık, Kur’an’ı gırtlağımızdan aşağıya indiremedik, hayatımıza hayat kılamadık.

وَيَخِرُّونَ لِلأَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَزِيدُهُمْ خُشُوعًا

Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar. Bu (Saygılı tutum Secde ve Kur’an) onların saygısını artırır.” İsra/109

Timsah gözyaşları döktük, kardeş bildiklerimize tuzaklar kurduk, mürâîlikle duygu sömürüsü yaptık, ağlamalarla en yakındakilerimizi kandırmaya çalıştık, yalan söyledik. Yusuf kardeşleri gibi af talep ediyoruz ya Rabbi!

 ذَهَبُواْ بِهِ وَأَجْمَعُواْ أَن يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ … وَجَاؤُواْ أَبَاهُمْ عِشَاء يَبْكُونَ … فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ  

“Yusuf’u götürüp de kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdikleri zaman…”   “Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.” “Onu kurt yemiş! (dediler)” Yusuf/15-17

Ya Rabbi dilediğini aziz dilediğini zelil ettiğin, ölüden diriyi diriden ölüyü çıkarttığın, Meryem’e babasız evlat İsa’yı verdiğin gibi, yaşlı halleriyle Hz.İbrahim ve eşine de Melekler misafir olmuş endişelerini gidermiş ve bir evlatla, Peygamber nesliyle; İshak ve Yakup ile müjdelemişlerdi. Onlar da sevinmiş gülüvermişlerdi. Sevdiğin kullarını da sevindir güldür ya Rabbi!

وَامْرَأَتُهُ قَآئِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِإِسْحَقَ وَمِن وَرَاء إِسْحَقَ يَعْقُوبَ

“(Melekler insan suretinde gelip müjdeler getirdiğinde) O esnada (İbrahim’in) hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak’ı, İshak’ın ardından da Ya’kub’u müjdeledik” Hud/71

Bizleri Nebiler gibi hayvanlara karşı bile merhametli ve iyilik yapanlardan, elimizdeki nimetlere şükredenlerden, onları insanlara yararlı iyi işlerde kullanan iyi kul olanlardan eyle ya Rabbi! 

حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِي النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

“Nihayet Karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi.” Neml/18

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِّن قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

“(Süleyman) onun sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki: Ey Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat.” Neml/19

Bazı yüzlerin bembeyaz bazılarının da simsiyah olduğu o günde, bizleri korku ve hüzünlerden uzak eyle, yüzümüzü abdest ve secde ile nurlanmışlardan, beşaşet içinde ebedî gülenlerden, Cemalini de seyredenlerden eyle ya Rabbi!

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُّسْفِرَةٌ ضَاحِكَةٌ مُّسْتَبْشِرَةٌ

“O gün bir takım yüzler parlak, güler yüzlü ve sevinçlidir.” Abese/38-39

(Cennette nimetlerle karşılaşanlar şöyle) derler: Bizden hüznü gideren Allah’a hamdolsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir. Fatır/34

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ


Hadis: “Çok gülmeyin, çünkü çok gülmek kalbi öldürür.” (Kütüb-i Sitte, hadis no: 7281, c. 17, s. 584)

Hadis: Abdullah İbni Şıhhîr radıyallahu anh şöyle demiştir:
Bir keresinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gitmiştim. Namaz kılıyor ve ağlamaktan dolayı göğsünden kaynayan kazan sesi gibi sesler geliyordu.
Ebû Dâvûd, Salât 158. Ayrıca bk. Nesâî, Sehv 18

Hadis: “Eğer benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.” (Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Küsûf 1)

Hadis: “İki göze ateş dokunmaz. Allah korkusundan dolayı ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet bekleyen göz.(Dârimî, Cihad 15; Nesâî, Cihad 11)

Hadis: Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah korkusuyla gözyaşı döken kişi, sağılmış süt memeye dönmedikce cehenneme girmez. Cihad tozu ile cehennem dumanı asla bir araya gelmez. “
Tirmizî, Fezâilu’l-cihâd 8; Zühd 9. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 8; İbni Mâce, Cihâd 9

Hadis: Enes İbni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir benzerini daha önce asla duymadığım pek etkili bir hitâbede bulundu ve şöyle buyurdu:
“Eğer siz, benim bildiklerimi bilseydiniz, mutlaka az güler, çok ağlardınız. “
Enes, bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbı, yüzlerini kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladılar, demiştir.
Buhârî, Küsûf 2, Tefsîru sûre (5), 12, Nikâh 107, Rikak 27, Eymân 3; Müslim, Salât 112, Küsûf 1, Fezâil 134. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 9; Nesâî, Sehv 103, Küsûf 11. 23; İbni Mâce, Zühd 19

 Hadis: Abdullah İbni Mes’ûd radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
– “Bana Kur’an oku!” buyurdu. Ben:
– Ey Allah’ın Resûlü, Kur’an sana indirilmişken ben mi sana Kur’an okuyayım? dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
– “Kur’an’ı başkasından dinlemekten pek hoşlanırım” buyurdu.
Bunun üzerine ben kendilerine Nisâ sûresini okumaya başladım. ” “Her ümmetten bir şâhit getirip seni de bütün bunlara şâhit tuttuğumuz zaman onların durumu nice olur?” anlamındaki âyete [Nisâ sûresi (4), 41] geldiğimde:
– “Şimdilik yeter!” buyurdu. Bir de baktım Resûlullah, iki gözü iki çeşme ağlıyordu.
Buhârî, Tefsîru sûre (4), 9, Fezâilü’l- Kur’ân 33, 34; Müslim, Müsâfirîn 247. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İlim 13; Tirmizî, Tefsir 5

Hadis “Oruçlunun iki sevinci vardır; biri iftarı anındaki sevinci, di­ğeri de Rabbine kavuştuğu anki sevincidir.” Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 164.

Yalnız kaldığımızda yalnız olmadığımızı hatırlayarak O’nunla hüzünlenmek, yapamasak da hüzünleniyor gibi yapmak, zorlanmak kıvranmak iki büklüm olmak; başka şeyler yerine kendimizi hüzne alıştırmak. Tebessümlerimizin bir ucuna bile bir hüzün deseni yerleştirir hale gelebilmek.

Bilmeli ki O’nunla hüzün, Şerhtir inşirahtır; Nây eder kalbin, Nemlenir gözün, Nurlanır yüzün.

Hüzün nice günahlara eşsiz silici iksir gibidir.

Gösterişten uzak gözyaşı ne kadar makbulse, gözyaşı olmasa da Hakk’ta hasbî sabit- kadem olmak ve sadakat en az o kadar önemlidir. Sıddîkiyet Nübüvvete en yakın mertebedir. Hz.Ebu Bekir hem Sıddîk idi hem de ince müşfik yüreğiyle gözü yaşlı biriydi.

Gözyaşı ve hüzün ihlasla hayat ve anlam bulur, tebessümle taçlanır, sadakatla mukaddesleşir, cehennemi söndürür cennete yol ve kapı olur.

drmavi diğer yazılar yazilardrmavi-1/ yazilardrmavi-2/

 zihinden kalbe Mir’at-Adese 10
EYYÂMULLAH-ALLAH’IN GÜNLERİ ve İNSANLARIN GÜNLERİ
12.02.2017 enis celis

ALLAH’IN ALDIKLARI HEP VERDİKLERİDİR
ALLAH’IN VERECEKLERİ ALDIKLARI NİSBETİNCEDİR
O’NUN NİSBETİ BİNCEDİR
ZAMANI HİKMETİ’İNCEDİR

“Eyyâm”: Arapçada günler demektir.
“Eyyamcı”: Gününü gün eden. Çıkarına güne ve güçlüye göre dönen.

*Günler* Günlük dilimizde kullandığımız kavramlar-deyimler-sözler
Bu günler de geçer, hey gidi günler, ne günler gördük, ne günlere kaldık, gençlik günleri, eski günlerdeki gibi, tarihi günler, sayılı günler, cezaevi askerlik tatil günleri; özellikle de doğum ve ölüm günleri gibi…

Kur’an’da 123 kez geçen “Eyyâm” kavramı, kainatın yaratılış günleri-evreleri (7/54, 11/7, 25/59) ve insanların günlük ibadet ve işlerinin anlatılmasında zaman dilimleri olarak zikredildiği gibi tarihi olaylar ve ahiret sorgulamasıyla ilgili olarak da kullanılmaktadır.“Eyyâmullah” kavramı ise Kuranda iki ayette geçmektedir.

1-“Eyyamullah” geçmiş nimet ve nikmet-felaket günleri anlamında.

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللّهِ

“Musâyı, ‘Kavmini zulûmâttan nûra çıkar ve onlara Allah günleriyle öğüt ver!’ diye gönderdik” İbrahim/5 (H.Yazır meali)

فَهَلْ يَنتَظِرُونَ إِلاَّ مِثْلَ أَيَّامِ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِهِمْ قُلْ فَانتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ

“Kendilerinden önce geçenlerin başlarına gelen günlerden (olaylardan) başka bir şey mi bekliyorlar? ‘Bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim’ de.” Yunus/102 (Diyanet vakfı meali)

2-“Eyyâmullah” gelecek ceza günleri anlamında.

قُل لِّلَّذِينَ آمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لا يَرْجُون أَيَّامَ اللَّهِ لِيَجْزِيَ قَوْمًا بِما كَانُوا يَكْسِبُونَ

“İman edenlere söyle: Allah’ın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Çünkü Allah her toplumu, yaptığına göre cezalandıracaktır.” Casiye/14 (Diyanet vakfı meali)

“Eyyâm” Bir kader hükmü, bir kainat yasası ve bir sosyal süreç ilkesi olarak zafer ve acı günleri anlamında.
İbni Haldun gibi sosyologlar, toplumları da bir insana benzetirler. İnsan gibi, devletlerin de büyüme, gelişme, ihtiyarlayıp çökme devirlerden söz ederler.

Tarih ilmi, her toplum ve devlet için farklı süreçlerde; kuruluş yükseliş duraklama ve çöküş diye devr-i daimleri not düşer.

Süreçlerin uzun kısalığı ve verimliliği iç dinamiklere bağlıdır bu ayrı bir konudur. Bir cümle ile özetlenecekse; Allah ve Rasulünün değer verdiği (Evrensel) sıfatlara sahip olan (herhangi bir inançtaki) milletler süreçleri yönetirler denebilir. (Baknz. çöküşyükselişdiriliş sayfası)

إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ

“Eğer siz (Uhud’da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir’de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.” Ali İmran/140 (Diyanet vakfı meali)

Peygamberler için “Günler” belirleyebilir miyiz?” diye düşünecek olursak şu ve benzeri cümleler sanırız yadırganmaz.

Hz.Nuh‘un, “Deli!” ithamlarıyla her gün eza eden toplumundan çektiklerine karşı, tükenme durumundaki beşeriyetiyle: “Ben mağlûb acil yardım!” (Kamer/10) şeklindeki yakarışı, 950 yıllık ömrünün içindeki çile tufan ve necat günleri.

Hz.İbrahim‘in ateşler içine atıldığı , Hz.İsmail’in adak ilan edildiği sonra kurbanlıkla ve Kabe inşasıyla şereflendirildikleri; Hz.Yakub’un Yusuf’a hasret çektiği gömleğini sürme diye çektiği; Hz.Musa’nın isyankar kavmiyle çöllerde 40 yıl geçirdiği, Hz.Eyyüb’ün hastalıklardan Hz.Yunus’un dev dalgalardan halâs ettiği, Hz.Zekeriya ve Hz.Yahya’nın katledildiği, Hz.İsa’nın çarmıha gerilmek istendiği Makam-ı semaya alındığı; kimi acı kimi neşat günleri.

Hz.Yusuf’un da günleri vardı.
-Müşfik Nebi Baba evinden en yakınları kardeşleri tarafından uzaklaştırılıp gömleksiz kuyuya atıldığı gün.
-Dünya güzeli bir çocuk olarak ama üç beş düşük bedelle saraya satıldığı gün.
-Züleyha karşısında; “Saray hayatı sizin olsun!” deyip güzellere dünya güzelliklerine, o gömleğiyle sırtını döndüğü “Maâzallâh!” günü.
-Hapishanede yaşadığı ve çevresini aydınlattığı günler! (5-10 yıl)
-Masumiyetinin ilanı ve yönetimde hikmetli icraatlarıyla ünlendiği günler.
-Ve babasının gözlerini açtığı, ailesiyle buluştuğu, secdeye kapanan kardeşlerine “Size kınama yok! Allah sizi bağışlasın!” diye dua ile mukabelede bulunduğu günler! (Oku Yusuf suresi)

Peygamberimizin hayatı zaten baştan aşağı; O Nur insan gibi, imanla şereflendikçe, gökteki yıldızlar gibi nuranîleşen insanlarla dolu günlerle dopdolu. Ne var ki Mevlid-Doğum günü, ilk vahiy ve tebliğ günleri, Hüzün ve çile günleri, Mirac ve Hicret günü, Bedir Uhud Hendek Huneyn, Hüdeybiye ve Mekke Fethi ile “Rafîk-i âlâ günlerini hatırlatabiliriz.

Ve “Bizim günlerimiz!”

– Her Müslümanın “Bir anımı anlatayım!” diye hafıza merkezinden gelen bir sinyali alıp dile getirmeye çalıştığı o bir günü! Ya da arşivin en uzağına itmeye bastırmaya unutmaya çalıştığımız hacâlet uyaran günlerimiz.
– Nefsânî kaç günümüz Rahmânî kaç günümüz gelip geçmiş; hafızamızda yer etmiş. Etmiş de hangisi, her tedâî ve çağrışımda “Beni anlat!” diye dilimizin ucuna gelivermiş.
– Her günümüz Allah günleri…
– Allah’ın lutuflarının, nimetlerinin başımızdan aşağıya yağdığı adeta ulûfe günleri.
Aynı zamanda  ihsan sahibini görüyor gibi olma ufkuna yükselme ve bütün kullarına muhsinâne davranmakla sınandığımız günler!..
– Hani deriz sendeki Allah’a ait olanları bir de kendine ait olanları ayır listele. Bize düşen pay sıfır olacaktır.
– Yine deriz aciz fakir bir hiç iken Allah’a intisap iman ve ibadetle varlığımız sonsuz bir anlam ve değer kazanacaktır.
– Yine biliriz ki ihlaslı bir okuyuş bir anlatış bir tavır ve davranış Allah katında 700 ve fazlası sevaba dönüşüverir. Basit adetler ibadet oluverir.
– İnsan öyle anlar saatler günler yaşar ki; halinde tavrında, selamında kelamında, sözünde ve gözünde daima Allah’a ait manalar lemeân eder, Nebiler sultanı gibi Rahman’a tam bir ayna haline dönüşür.
– Onun zaman dilimlerinde nefis ve şeytana ait bir pay bir boşluk bulunmaz, 24 saatini Allah’a ait manalar doldurur.
– O, onun gören gözü, konuşan dili, tutan eli olur.
– Kulun lekesiz kadirli bu günü, hasbi tertemiz Allah’a sunulur; o gün, Allah boyasıyla boyanmış, Allah nuru ile nurlanmış; Allah günü olmuş olur.
– Gün o gün olur. Gör ne gün olur. (Alvarlı Efe’den iktibasen: Mevla bizi affede bayram o bayram olur, gör ne güzel gün olur.)
– Hatırla! Var mı senin böyle bir günün? Hele varsa günah ve zulümat yüklü onca ünün!
– Ayette belirtildiği gibi zulumâttan nura, dertlerden huzura, milletçe sürura ulaşmanın yolu, Musa gibi müsbete aydınlığa mütercim olmaktan, Allah’ın hoşnut olduğu günleri yaşamak ve yaşatmaktan, O’nun sonsuz günlerine yönelerek, fani günleri bâkîleştirmekten geçer.

drmavi diğer yazılar yazilardrmavi-1/ yazilardrmavi-2/

zihinden kalbe Mir’at-Adese 12
ISTIRAP VE DERTLERE HASTALIK VE BELALARA ÖZLÜ BAKIŞ
( Öz özet ama çok yönlü ve derin yorum) 22.11.2017 enis celis

LİSÂN-I HÂL
O HÂL BU HÂL
KUBH-U HÜSNÜHÂL
O’NDANDIR HER HÂL
O HÂLE SEN MAHÂL

O’NSUZ HÂL MUHÂL
O’NUNLA OL HEMHÂL
O HÂLİNDİR ARZUHÂL
EN HASBÎ HASBİHÂL

SOHBET-İ CÂNÂNDIR O HÂL
LEYL-İ NÛR HÂLELİ ZÜHÂL
NEHÂRIN O BAHARDA NİHÂL
YİNE BESTELENİR GÜLNİHÂL

Allahım! Katındaki en makbûl en mahbûb hâl ile hâllendir.

“لا تحزن إن الله معنا”

Tasalanma Allah bizimle beraberdir. (Tevbe/40)

“يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ وَأَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَّكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ وَإِن تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ”

“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının tedbirli olun. Ama affeder, kusurlarını örter hoşgörülü ve iyi davranırsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Tegabün/14)

DERT-HASTALIK. İRADEMİZİN PAYI VAR KENDİMİZE YÖNELMELİ
İnsanın kendini irdelemesine sorgulamasına eleştirmesine, hata ve kusurlarını görmesine; sonucunda da tövbe istiğfar ve dualarla Hakka yönelmesine, samimi yakarışlarla kalbinin incelmesine, ruhta huzur bulmasına vesile olur.

DERT-HASTALIK GÖRÜNEN ACI BİR YÜZE ASLINDA GÖRÜNMEYEN PEK ÇOK GÜZEL YÜZE SAHİPTİR
Bilinmelidir ki eşya ve hadiselerde her varlık ve olayda bir zahiri dış yüz vardır bir de iç. Denir; sana bakan yönü bir iken Allah’a bakan yönü bindir.
Kader konusunda da; insan görünen bir sebebe takılır ve hata da edebilir. Oysa kaderin derin kapsamlı bakışları ince anlamlı tecellileri vardır ve adalet rahmet ve hikmetle hükmeder. Biri hırsızlık yapmamıştır hırsızlıktan hüküm giyer. Vakıada ise söz gelimi bilinmeyen  bir zulmü vardır. Bu sebeple halk dilinde “Kimsenin yanında kalmaz veya alma mazlumun ahını…” denir.
Dışarıda görünen, göze takılan bir sebep anlam amaç sonuç varsa aslında görünmeyen fark edilemeyen pek çok yönü her yönünde sayısız mana ve hikmetleri bulunmaktadır.
Bir ayet güzel bir bakış açısı kazandırır: “Güzel ve hayırlı gördüğünde şer olabilir. Şer kötü görürsün ondan hayır çıkar” (Bakar/216).
Yine halka mal olmuştur: “Vardır bunda da bir hayır-hikmet, Allah hayra çıkarsın” deriz.
Ne güzel veciz bir söz: “Çirkin ve kötü görünen her şeyde bir vechi-Rahmet cihet-i Nimet vardır”.

DERT-HASTALIK, HAYAT VE AMAÇ FARKINDALIĞINI SAĞLAR GAFLETİ PARÇALAR
İnsana varlıkların üstünde en mükemmel duyu, duygular ve ebede yakışır bir sermaye verildiği halde; sağlıklı kişi hasta, zengin kimse fakir, genç olan yaşlı, mutlu iken dertli hale geliyor, geçmiş ve geleceğin dertleri peşini bırakmıyor, ömür sermayesi tükeniyor, her doğan ölüyor.
Belli ki insan dünyada keyif sürmek için başıboş amaçsız bulunmuyor. Ebedi saadetini kazanması gerekiyor.
Eğer zorluk hastalık hüzün olmazsa, sağlık servet ve zevkler gaflet verir, dünyayı hoş ahireti boş gösterir. Ölümü kabri hesabı unutur. O ömür sermayesini boş yere tüketir.
Bu noktada hastalık ve acılar sadık nâsih ve mürşid olur, uyandırır: “Ölümsüz ve başıboş değilsin, vazifeni unutma, hayatın elindeyken uyan, gideceğin yere hazırlan!” der.
Dünya fani insan fani; o fani bu faniyi bir gün kapı dışarı edecek, mümkün mü aksi? O seni terk etmeden kalben sen onu terk etmeye bak.
İşte dertlerin ölümsüz olmadığını ve Sahibini hatırlatıyor, ebede yönelik vazifelerin konusunda sana yardım ediyor; seni sana bırakmıyor intibaha getiriyor.
Hem ümitsizlikten hem de gaflete dalmaktan kurtarmak ve kulunu korku-ümit dengesinde tutmak için Allah eceli gizli tutmuş.
Mümin her an ukbaya yönelik ve duyarlı olmalı. İşte bunu sağlayan dert ve hastalıklar hem ölümü hatırlatır hem gafleti dağıtır hem de ahirete hazırlatır. Dert hastalık süresince belki de ebedi seneleri cenneti kazanır.
Seni uyarana ebedî gelecek hazırlayana şikayet değil şükret!

DERT-HASTALIK, HAYATIN FAYDASIZ GEÇMESİNİ ÖNLER SEMERELENDİRİR
Hayat sermayesi, rahat gaflet zevkü sefa ve lezzetler icinde hem çabuk hem de semeresiz tükenir gider.
Hastalıklar ve sıkıntılar, günleri saatleri hatta dakikaları hem genişletip uzatıyor hem de iki dünyada da çok yönlü kârlı faydalarıyla meyvelendiriyor. Şikayet değil şükret.

DERT-HASTALIK DAKİKALARI İBADET SAYILIR
Şartların zorluk gönlün derinlik derecesine göre, meşakkatli dakikalar, ibadet dakikaları, saatleri, hatta günleri olarak kabul edilebilir.
İbadet, müsbet anlamda olur; namaz oruç gibi.
Menfî anlamda ise haramları terk etmek ya da hastalık bela ve musibetlere karşı sabretmek şeklinde olur. Kuşkusuz bu, irademizi ve vazifemizi yapma sorumluluğumuzu kaldırmaz.
Ayrıca ağır hastalık zamanında Farzı mümkün olduğu kadar yerine getiren tevekküllü bir hastanın nafilelerin yerini, o hastalık hali tutabilir, boşluğunu doldurabilir. Şikayet değil şükret.

DERT-HASTALIK, DUA İÇİNDİR. DUA DERT-HASTALIK İÇİN DEĞİL.
Yani sen dua et diye o dert ve hastalık tenezzül buyuruluyor, bir fırsat lutfediliyor.
O dert ve hastalık duaya sebep oluyor.
Duanın bizzat kendisi hasbi bir ubudiyet olduğuna göre, dert ve hastalık süresince en halis kullukla başbaşa kalıyorsun.
Bu durumda derdim hastalığım kalksın diye dua etmek aslında ibadet vaktim olan duam kalksın anlamına geliyor.
Kendi dertli halli dua etmelerin kalksın diye dua etmiş oluyorsun.
Ne kadar uzun dert ve hastalık varsa o kadar o uzun duanı dinleyenle kabul edenle başbaşa kalmış oluyorsun.
O sanki bende kal der gibi tecelli ediyor.
Seninle kalmak istemiyorum deme durumuna düşmüş oluyorsun.
Hep O’nda kalmak istemez misin?
Adeta Hz.Musa’nın Rabbiyle söyleşini uzatmak için elindeki bir Asa’nın belki bin hikmetini açıklama coşkusunu yaşaması gibi.
Konu yanlış anlaşılmamalı.
Dert hastalık istenmez ve derman arama şifa için dua etme Dinin emridir.
Bilindiği gibi Allahümme işfi ve enteşşafi…. duası gibi.
Hem beden hem de ruh sağlığı ve temizliği adına şu dua da manidardır. Allahümme inni üridel afve vel-afiyete. Hem af hem Afiyet istiyorum ya Rabbi!
Burada amaç derinlerdeki Halık ile derin ihlas bağını kurabilme hassasiyetine ve şekva edercesine ve hikmetini düşünmeden israrla bir an önce istediğinin gerçekleşmesini isteme durumuna dikkat çekmektir.
Nitekim demez miyiz; Allah her duayı işitir cevap verir kabul eder ve verir.
Ama hikmetiyle ya aynen kabul eder verir ya da farklı şekilde en layık olanı verir.
Veya hemen istediğini verir ya da orta ve uzun vadede, sana en muvafık olanı seçer verir.
Ya da burada değil ebedi alemde verir. Kendi duanı kendin kaldırmak istemeyeceğine göre anla ki (Zahiren kabul edilmemiş verilmemiş görsen bile) esas karşılık ahirette verilir.
Dert ve hastalığın, duanın vakti olduğunu bil.
Duanın neticesinin illa acilen şifa olması gerektiği fikrini zihninden sil.
Ferahlık ve şifa gelirse onu da Rahman’ın fazlından bil!

DERT-HASTALIK, İHLAS İKSİRİ-DUA MAYASI GİBİDİR
Ramazan orucu zengine açlığı hem de yapmacıksız tattırır.
Hastalık ve dertler, kibir riya gaflet gibi duyguları sıyırır alır. Acizlik ve zayıflık, hasbi rol alır.
İçten samimi yakarış başlar. Ve insan belki de o güne kadar bu kadar yürekten Mevlasına böyle acizlik ve çaresizlik diliyle yakarışa geçemediğinin farkına ve tadına varır.
Ayet “Eğer duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var” der. Bu hassas halinle kabul kuşağına yükselmiş oluyorsun.
Dert ve hastalık, acz ve zaaf diliyle kabule en yakın halis bir duanın esas sebebidir.
Zorluk ve meşakkat oranında karşılık var sabret. Şikayet değil şükret.

DERT-HASTALIK NEDEN ŞİKAYETE KONU EDİLMEMELİ
İnsanın bedeninde ve dünyasındaki hiç bir şeyde mülkiyet hakkı yok ki ondan şikayet etsin. Her şeyin tek sahibi ve Maliki Allah’tır. Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.
Şikayet, hakkın verilmediği veya elinden alındığında olur. Hangi şeyi sen var ettin ki sahipleniyor yokluğunda tepki gösteriyorsun. Sana peşin ve karşılıksız verilen her şey Rahman’dan birer lutuf ve ihsan. Ve de sonsuz cenneti kazandıracak birer ikram.
Geçmişte verilenlerin hakkını tam verdin mi, Allah’ın hakkını verdin mi, şükrünü ve vazifeni ifa ettin mi ki şikayetinle dert ve hastalıkların avantajını aleyhine çeviriyorsun?
Sahip olduğun yararlandığın onca nimet dururken, eksilen ertelenen görünüşte zarara dönüşen bir iki tanesiyle şikayet ediyor küsüyor uzaklaşıyorsun.
Üç şerefeli minare örneğindeki gibi kendini orta şerefede kabul et.
Nimetler noktasında daha çok aşağıya; senden daha az nimete sahip olanlara bak.
Dert ve hastalıklar noktasında daha çok yukarıya; senden daha çok bela ve musibete maruz kalanlara bak.
Bunların aksi pozisyon alırsan, esas o zaman esas dert ve musibete düşmüş olursun.
Dertlerine izin ver vazifesini yapmasına müsade et sabır ve dua ile ona ve onu takdir buyurana câr-u ahbab ol!
Senin hakkın şekva değil şükürdür, sabırdır. Mülk sahibine teşekkür ve tevekküldür.

DERT- HASTALIK, MEVLA’NIN GÜZEL İSİMLERİYLE SENDE İŞLEDİĞİNİ GÖSTERİR.
İki bakış açısı var:
Birincisi:
– Allah’ın güzel isimleri vardır. Güzelin aynası güzeldir.
Güzelin güzelliklerini gösteren ayna güzelleşir.
Esma’ya en mükemmel ayna insandır.
Bu sebeple o en güzel ayna insanın başına o güzelden ne gelse, güzel olduğu gibi; hayatın başına dahi ne gelse, hakikat noktasında güzeldir. Çünki güzel olan o Esma-ül Hüsnanın güzel nakışlarını gösterir
– Sanki sen bir modelsin. Mülk sahibi vücudunda sahip oldukların üzerinde tasarrufta bulunuyor. Sana farklı renkler sanat estetik ve menevi biçimler kazandırıyor. Seninle kimsenin olamayacağı kadar yakın ve alakadar oluyor.
Dereceler rütbeler veriyor şeref madalyaları nişanlar takıyor.
Sen akan bir nehir durmadan sende Esma nakışları cilveleniyor.
Açlık çektiğinde nimetlendiğinde “Rezzâk” seni doyuruyor.
Hasta olduğunda ‘Şâfî” ismiyle imdadına koşuyor.
Günah ızdırabında kıvranırken Tevvâb”, “Gaffar” isimleriyle huzur veriyor.
Daraldığında kaygılandığında elemlere gömüldüğünde “Bâsıt” ismiyle gönlüne ferahlık ve huzur gönderiyor.
Zulüm ve haksızlıklara maruz kaldığında “Adl” isminin kanatları altına alıp “Sabûr” ve “Veliyy’ ismiyle sekîne veriyor, hangi halde isen o hal içinde “Hakîm” ismiyle sana ne kaderler hikmetten perdeler örüyor.
Şikayeti bırakıp şükretsen, o perdeyi aralasan bir,
Ne sevimli hikmetler, Duruyor göreceksin bir bir.
İkincisi:
– Tekdüze sağlık içinde geçen hayatın aynalık yönü eksik kalır, kıymeti düşer ve lezzeti tam anlaşılmadığı gibi sıkıntı dolu acı bir hayata dönüşür. Sıkıntı ise sefahete açılan kapı gibidir.
– Değişimler içindeki monoton olmayan aktif hayatta ise, donuk duygular canlanır, zorluklarla mücadele edilir, ömrün kıymeti hissedilir, lezzeti ortaya çıkar.
– İstirahat döşeğinde yaşayan işsiz zengin biriyle, sıkıntılı uğraşlar içinde çalışan bilinçli yoksul birini etüd edersen bu farkı görebilirsin.

DERT- HASTALIK, MEVLA’NIN RAHMETİNİN SENİ HUSUSİ ZİYARETİNE VE KUCAKLAMASINA VESİLE SAYILABİLİR
Bunu (Manası Allah’tan lafzı Nebi’den gelen) bu kudsî vb. hadis-i şeriflerden çıkarabiliyoruz. Bilindiği gibi “Nerede olursanız o sizinledir, içinizden geçenleri bilir, şah damarınızdan yakındır, kişi ile kalbi arasına girer” gibi ayetler de vardır.

“Allah Teâlâ kıyamet günü buyurur:
-‘Ey Âdemoğlu! Hastalandım beni ziyaret etmedin.’ Âdemoğlu
-‘Ya rab! Seni nasıl ziyaret edebilirim. Sen âlemlerin rabbisin.’ diyecek. Allah ona
-‘Bilmiyor muydun, filan kulum hasta oldu, sen ise onu ziyaret etmedin. Bilmiyor muydun, onu ziyaret etmiş olsaydın, beni onun yanında bulurdun.
-‘Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim ama beni doyurmadın.’ buyuracak. Âdemoğlu ise
-‘Ya rabbi! Seni nasıl doyurabilirdim ki? Sen âlemlerin rabbisin?’ diyecek. Allah şöyle buyuracak:
-‘Bilmiyor musun, falan kulum senden yiyecek istedi de onu doyurmadın. Bilmiyor muydun ki, onu doyurmuş olsaydın, onu benim nezdimde bulacaktın. Ey Âdemoğlu!
-Senden su istedim, bana su ikram etmedin?’ Âdemoğlu
-‘Ya rabbi! Sana nasıl su ikram edebilirdim ki? Sen âlemlerin rabbisin?’ cevabını verir. Allah da ona şöyle buyurur:
-‘Falan kulum senden su istedi. Ancak sen ona su vermedin. Ona su ikram etmiş olsaydın, bunu benim nezdimde bulacaktın.” (Muslim, Birr, h. no: 43).

MÜTEŞABİHAT: “Allah’ın eli” “Allah’ın yüzü” gibi Kur’an’da geçen ifadelere “Müteşabihât” denir. Allah, olmuş ve olma ihtimali olan, akla ve hayale gelen her şeyden başkadır, şey olmadığı için hiç bir şeye benzemez, örneği bulunmadığı için hiç bir şeye benzetilemez. Bu ifadeler “Allah’ın Şe’ni, Kudreti Rahmeti cömertliği lutfu himayesi yardımı şeklinde yorumlanır.

http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=430375
https://sorularlaislamiyet.com/allahin-eli-anlamindaki-sifati-nasil-anlamaliyiz

DERT- HASTALIK, GENÇLERE NEDEN RAHMÂNÎ BİR NİMET VE HEDİYEDİR
– Hayır gördüğünde şer, şer zannettiğinde hayır vardır bilemezsin der ayet.
– Öyle gençler vardır ki hastalık ve dertler içinde adeta embriyo ve de kundakta bebek gibi sarmalanmış da, gençlik hevesatıyla dünyanın günah çamurundan korunmuş, ahirete yönelmelerinin önü açılmıştır.
– O bela ve musibetler vazifesini icra edecek, ardında çektiğin acılara makabil, o sabrın peşin ödülü manevi hazzı ve huzuru bırakacaktır. Burası hizmet yurdu ücret esas ukbada verilecektir.
– Demek ki bazen hastalık sana sağlık kazandırır, dertler asıl derdine derman olur.
Kimileri servet ve sağlık içinde çakır keyif hoyrat bir hayat sürer ki o, onun için esas dert ve hastalık sayılır. Şikayet değil şükret.

DERT VE HASTALIK CEBRÎ İTİKÂF, LUTFÎ İNZİVÂ, İHSANÎ SIRRÎ TENEVVÜR SAYILIR
Hz.Adem’e “Yere inin” emri, Hz.Nuh’un gemiye, Hz.İbrahim’in ateşe, Hz.İsmail’in bıçak altına, Hz.Yakub’un hasrete, Hz.Yusuf’un kuyu ve hapse, Hz.Musa’nın çöllere, Hz.Eyyüb’ün yatalak hastalığa, Hz.Yunus’un dalgalı denize, Hz.Zekeriye ve Hz.Yahya’nın idamlığa, Hz.İsa’nın çarmıha, Hz.Muhammed’in (S.A:V.) Hira Sevr ve Hicret’e, Ashab-ı Uhdud’un ateşli hendeklere, Eshab-ı Kehf’in mağarada derin uykuya alınması gibi konuları hep bu çerçevede ele alabiliriz.
– Allah verir. Verdiğini alır. Aldığını karşılıksız bırakmaz.
Allah karşılıksız verir. Karşılık verene hesapsız verir.
Kul çoğu zaman ya hesap bilmez ya hesap etmez ya da hesapta hata eder karıştırır.
Rabbini unutur, kendini de unutmuş; yanlışlarını, eksik ve kusurlarını görmez olur. Ama sonunda Rabbisiyle onu yine Rabbisi buluşturur.
– “Kulum nereye gidiyorsun?” (Tekvir/26) dercesine tutar onu; onu kendinde tutar.
– Bir de huzuruma bu kirlenmişliğinizle; ibadetlerde eksik iyiliklerdeki kesik hallerinizle mi geleceksiniz dercesine, kulunu arınmaya alır gurbette kurbet noktasında tutar.
– Dert ve hastalıklar inanın; Rabbisi tarafından kulunun zorunlu kendinde tutulma anlarıdır. O’nun senden vazgeçmediğinin müşfik ilanlarıdır.
– Sen O’ndan vazgeçmezsen mümkün mi ki O senden vazgeçsin.
İşte bütün dert ve hastalıklar, Allah lutuflarının en latif, ihsanlarının en hüsünlü, ikramlarının en kerametli, hikmetlerinin en münbit alanlarını teşkil eder.

DERT VE HASTALIĞIN İÇ SÎMÂSINA DİKKAT ET
GEÇMİŞ VE GELECEĞİ İYİ ETÜD ET
ZAMANA HÜKMET
Geçmişlerin geçmişlerini incele.
Yıllarca hasta yatağında çeken Hz.Eyyûb (A.S.) aklına gelsin. Beden ve maddi hayatın zararları mı kalp ve ebedi hayatın zararları mı farkına var. Her Peygamber, Sahabe ve salih kişilerin başlarına gelenlere karşı, sabır ve diri kalışlarını hatırla. Cennetin bu hallilere tebessüm ettiğini farket.
Kendi geçmişini incele.
Daha önceki sıkıntıların gittiğinde nasıl ki üç ferahlık hissettin;
— İyi ki günahlara değil sıkıntıya düşmüşüm, zevalleriyle bırakacakları elemlerden kurtulmuşum; “Oh elhamdülillah!” diyorsun.
— Yaşadığım o eski sıkıntılar zevaliyle yerini şükre, manevî lezzete bırakmış diyerek oh ile hamdediyorsun.
— Yaşayacağım nice güzellikler var. (Günahlardan korunma ve arınma, sevap ve manevî derece kazanma)
Ve zamanın efendisi olmaya bak!
Bulunduğun her an geçmiş olmak zorunda.
Belli ki dert içinde geçen her ânın, geçmişe geçtikçe, öncekiler gibi oh dedirtecek geçmiş ânlara dönüşüyor
Böylece gelecek ânları da o lezzetli geçmiş ânlara çevirecek sırrı, tılsımı, simyayı elinde tutuyor adeta zamana hükmeden, tüm zamana manevî hayat rengi basan zaman efendisi oluyorsun.
“Kimler neler yaşamış benimki de geçer. Bu da geçer yahu!” de, şikayet yerine şükret.
DÜN BUGÜN YARIN ve TEK BAKIŞ
Bugün, dert ve Hastalık var. Acı elem getirir. Tamam!
Fakat her dert, önceki dert ve hastalık elemlerinin gitmesinin ve sevabının manevi ruhi lezzetini de beraberinde getirir. Yarınlar için de şükür ve cennet bilincini yeşertir.
Yarın yok yarınki hastalık yok. Yoktan elem yok; elem yoksa endişe ve üzüntü de yok. Yok günler için evhama gerek yok.
Hem yok’a endişe duyacaksan elemli yok’a endişe neden. Onun yerine sağlıklı mutlu yok’a sevinç duymamak neden?
Dün yok yarın yok, dündeki yarındaki dert hastalık yok. Yok’a endişe neden?
Bugüne rahatlıkla yetebilecek sabır ve moral gücünü hayali yoklara çarçur etmek neden? Rahman’a odaklan “Ya Sabûr” de!

DERT-HASTALIK, SAĞLIK VE HUZURUNU ELİNDEN ALMIYOR, ANLAM VE DEĞERİNİ ARTTIRIYOR, ANLAMANI SAĞLIYOR.
Biteviye rutin süregelen şeye karşı dikkat ve farkındalık zamanla kaybolur, insan sürekli gördüğünün değerini görmez olur. Varlığında kıymeti bilinmeyenin değeri yokluğunda belli olur. Yokluğundaki talep ve hasret lezzeti varlığındakinden kat kat fazla olur.
Karanlığı bilmeseydik ışık bu kadar aranır olur muydu? Sıcakta yanmasaydık soğuk, soğukta donmasaydık sıcak özlenir miydi? Hele açlık olmasaydı koşturur muydu insanlar bir dilim ekmek bir bardak su için? Bir de hastalık ve dertler bilinmeseydi sağlık ve mutluluk için onca yatırımlar ve çalışmalar yapılır mıydı?
Ama en önemlisi insan, madde içinde maneviyatı, dünya içinde ukbayı, beden içinde kalbi, günah içinde tövbeyi, zorluk içinde kolaylığı, nimet içinde şükrü, bilemeyecek bulamayacaktı.
Dünya sıfır problem mekanı değil. Hayat kundaktan mezara, iğneden ipliğe zirvede mükemmellik yeri hiç değil.
Dünya problemlerin çözümüyle, kazanılacak mükemmelliğe doğru meşakkatlerle mücadele ve inkişaf yeri.
Bu kulvarda ve pistte yürümek istemeyenler kendilerini sadece sefahetle ya da tenperverlikle avutabilirler.

DERT-HASTALIK, MÜSTESNA GÜNAH TEMİZLEYİCİSİ, İSTİMDAD DİLEKÇESİDİR
Beden temizliği gibi ruha bulaşmış günah kirlerinin temizliği (Tövbe, ibadet, salih ameller yanında) bela musibet ve hastalıklarla da temizlenir. Hastalık, olgun meyvanın ağaçtan dökülmesi gibi günahları döker. Her sıkıntı, ayağa batan diken başa giren ağrı bile bir kısım günahları siler.
Her dünya dert ve hastalığı genellikle muvakkattır ve fani bedeni tehdit edebilir. Kalpteki hastalıklar ise manevi bedeni, ebedi hayatı.
Geçici olan ve iman ve sabır gücüyle üstesinden gelinebilecek bu dünya dertlerinin esas işlevi, sonsuz hayatın kirlerini temizlemesi ve ebedi hastalıklarından kurtaran ilaç olmasıdır.
Mazlumun mağdurun dertlinin yoksulun, hastanın acz ve zaaf içindeki istimdad eden nâçâr hüzünlü hali ve feryadı, bir gaflet yırtıcısı ve yıkıcısı rolü üstlenir.
Semalara uzanan yollardaki engelleri kaldırır.
Bir Kimse’si olduğunu bilmesinden kaynaklı, büyük inanç ve dua sürûru altında kalan dert ve hastalıkları küçülür, küçük kalır, erir gider.
Her cefaya gül gül ki o da gülsün küçülsün etsin tebeddül.

DERT-HASTALIK-ÖLÜM ENDİŞE VE EVHAMI DERDİ ARTTIRIR
Tıbbî ve psikolojik bir gerçektir ki kaygı üzüntü stres panik evham depresyon gibi olumsuz duygu düşünce ve tutumlar, iyileşmeyi geciktiren, ruh sağlığını bozan ve yeni rahatsızlıkları tetikleyen, bazen de ziyadeleştiren durumlardır.
Doğal olarak bedensel ve ruhsal hastalıklar birbirini etkiler. Her endişe derdi ikileştirir.
Ele aldığımız maddelerdeki açılardan bakılarak, iradenin kavgası verilerek, Hakka inanç rıza dua ve teslimiyet içinde yaklaşım, dert ve hastalıkların hafiflemesine, kökünün kesilmesine, kişinin sabır içinde ayakta durmasına sebep olur.
Aksi durumda süregelen endişeler o kişiyi ümitsizliğe, şikayet ve feverana sürükler. İlahî Hikmet ve Rahmeti tenkid, itham bazen de inkar eder duruma düşürebilir.
Şükür nasıl nimeti arttırır, şikayet ve isyan da maddî manevî rahatsızlığı çoğaltır.
Evham-Vesvese, basit gibi görünen bir sıkıntının bazen bir düşüncenin, üzerinde durdukça şişmesine büyümesine ve insana zarar verir hale gelmesine yol açar. Kovana iliştikçe arıların insanı sarması gibi.
Ölüm endişesi, inanç bilgisiyle psikolojik yardımla kolayca aşılabilir.
İnanan için ölüm, külfetli hayat görevinden terhis, dünya meydanındaki talim ve imtihanından paydos, ebedi âleme gitmiş dost ahbab ve akrabaya kavuşma vesilesi, geçici vatandan hakiki vatana dünya zindanından cennet sarayına geçiş, Rahmetle ve ebedi huzurla buluşma başlangıcı kapısı.
Ölüm endişesi olacaksa bu, daima ümitle dengelenmiş, kulluk ve dua ile öncelenmiş günahkar gitme ve hesap endişesi şeklinde olmalı.
Endişeye boşa harcayacağına enerjiyi, ölüm sonrasını tanımaya ve hazırlığa harcamalısın.
Ölüm yoksa endişe neden Varsa ölüm yok ki beden
Endişe canda demek ölüm yok Endişeyi yok eden ümit çok

DERT- HASTALIK, ÖLÜM SONRASI İÇİN KENDİ TÜRÜNDEN VE DERECESİNDEN SONSUZ YATIRIMDIR
Önce şunu bilmeli:
İki dert ve korku iki zorluk ve yokluk bir arada bulunmaz.
Dünya ahiretin rağmına işler.
İki huzur ve emniyet iki rahatlık ve bolluk da öyle.
Nefis esas cennet içindir.
Sonra şunu da bilmeli:
Her dert korku zorluk ve yokluk ne kadar ağır ve çok ise ödülü de o derece yüksek olur.
Dünyayı bu dünyada görenler gibi göremeyenler (âmâlar) kabirde berzahta hatta cennette görenlerden daha ziyade görür hale gelirler.
Kur’an’ın dediği gibi dünyadaki o amellerinize, çektiklerinize ve mahrumiyetlerinize karşılık hadi burada en hoş şekilde yeyin için! (69/24)
Bu sebeple musibetlerin en ağırı en yüksek dereceli Nebilere velilere gelmiyor mu zaten?  Bu nurani kafileye katılma payesini taşımak istemez misin?
Evet dert ve hastalıkların bir kısmı var ki eğer ölümle neticelense, manevî şehid hükmünde şehadet gibi bir velayet derecesine sebebiyet verir. Doğum ameliyat boğulma yanma gibi.
Olmasaydı manası güzel onca dert ve hastalık,
Verir miydi onları en sevdiklerine yüce Halık.

DERT-HASTALIK, ŞEFKAT PSİKOLOJİSİNİ BESLER, AİLE-AKRABA-UHUVVET-MUAVENET İLİŞKİSİNE HAYAT VERİR
Bir derde ve hastalığa dûçâr olan insan, yalnızlık kimsesizlik ve ilgisizlik girdabına düşmediği gibi, kendisini şefkat ve merhametle coşmuş yürekler ve yoğun ilgi ve ziyaret ortamında bulur; moral ve teselli bulur.
İnsan sağlık ve varlık içinde, sorunsuz bir hayatta doğal olarak kendisine odaklanır fakat çevresine yabancılaşabilir.
Dert ve hastalık içine girdiğinde ise yine kendisine odaklanır fakat farklı olarak çevresi de ona yönelir, ilgi görür dualar alır; hüznün tatlı meyvelerini vereceği semeredâr bir mevsime geçmiş olur.
Yoksulluk açlık bilmeyen zenginin oruçla fakirlerin halini anlaması empati kurması gibi o da kendi gibi dertli ve hastaların halini içinde daha derinden hisseder. Yardım olarak en azında dualarıyla o da bu örfâneye iştirak eder.
Öte yandan dertlinin mazlumun hastanın duası daha makbuldür ve dua eden sevap kazanır.
Dertli ve hastayı ziyaret edene, yardım edene özellikle bakımını yapana ayrı sevap  var.
Dert ve hastalık adeta bulunduğu çevrede bir sevap, hayır ve nur hâlesi oluşturuyor, kovasını kapan ondan istifade ediyor.
Celal içinde Cemal; gök gürültüsü şimşek içinde yağmur, gülde diken, doğum sancısında evlat gibi, Mevla şer görünen dertler içinden çok insana nice dermanlar hayırlar çıkarıyor.
İman ve ibadetler her derde ilaçtır. Gaflet sefahet ve nefsin hoşuna giden meşru olmayan zevkler o ilacın tesirini kırıyor. Dert ve hastalıklar ise gafleti kaldırıyor, günah lezzetlere olan iştahı kesiyor, günah keyiflere gitmeye engel oluyor. İman ve ibadetle bir başka buluşturuyor.

DERT BELA MUSĪBET, ÇÜRÜKLERİ AYIKLAR HASLARI KORUMAYA ALMIŞ OLUR.

DERT BELA MUSİBET, HASLARI DÜNYA ÇAPINDA ÇAPLI VAZİFELERE HAZIRLAR.

drmavi diğer yazılar yazilardrmavi-1/ yazilardrmavi-2/


kurannuru
nayikalbim nayikalbim turkavaz nurukuran
cepdersdin
wordpress
cepdersdin
youtube
zihinden kalbe
youtube
dindersi
wordpress
turkokul cepdersdin
twitter
cepdersdin
facebook
75
Reklamlar
1 içinde yayınlandı