ihlas


Bismillâhirrahmânirrahîm

1. De ki: “O, Allah’tır, bir tektir.”

2. “Allah Samed’dir. (Her şey O’na muhtaçtır; O, hiçbir şeye muhtaç değildir.)”

3.O’ndan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir).”

4.“Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.”

İHLAS SÜRESİ (112) GERÇEK KİŞİLİĞİN OLUŞMASI (drmavi, 2005)

1-De ki: O Allah (vardır ve) Bir’dir

2-O hiçbir şeye muhtaç  değildir, her varlık ona muhtaçtır

3-O doğurmadı, doğurulmadı

4-O’na denk-benzer hiçbir şey yoktur.

İhlas süresinin iniş sebebi olarak; farklı kesimlerin Peygamberimize “Rabbinin nesebi, keyfiyeti, mahiyeti nedir, O’nu bize tarif et?” şeklinde sorular sormaları gösterilmektedir.

İslamiyet’in “Tevhid” vasfını, Musevilik, Hıristiyanlık ve diğer inanç sistemlerindeki Tanrı anlayışından kesin hatlarla ayırıp ilan eden bu sure, erken Mekke döneminde nazil olmuş, Bilal-i Habeşi’nin “Ehad!..” nidalarında makes bularak, İslamın en temel ve özlü inanç çekirdeğini oluşturmuştur.

İhlas süresi Tevhid inancını ve Allah’ın Zatî sıfatlarını özlü olarak anlattığı gibi, Allah’ın en şerefli eseri olan insanın kendini “ENE” anahtarıyla bulmasında, anlamasında ve sağlıklı ve güçlü bir ruh hayatının yapılanmasında bir harita ve pusula gibi yön gösterme rolü üstlenmiş görünmektedir.

Denebilir ki İhlas süresi Allah’ı en özlü ve kapsamlı biçimde anlattığı gibi, Allah ile insanı esasta buluşturan ve kaynaştıran bir işleve de sahiptir

Bu sebeple İnsan, İhlas süresinin ihtiva ettiği anlamları derinlemesine düşünmeli ve benliğinde yaşamaya çalışmalıdır.

1-Allah’ın varlığı ve insanın benliğinin varlık kazanması.

“Hüvallahü!”…

Varlık ilkesi

Allah’ın var olduğu bu kadar özlü ve kısa bir cümleyle ifade edilivermektedir.

Ruh sadeliği ama içtenliği çok sever. Nefis bu konuda ne kadar kör ise yani helal haram tanımadan her şeye dalmak istiyorsa, ruh ve onun kalbi gibi olan vicdan, tam aksine son derece nezih, hassas, duyarlı ve samimiyet taraftarıdır.

Seni Allah yarattı deyiverin ona, bakın nasıl mutluluktan kendinden geçecek kanatlanıverecektir!..

Var olmak, Var olanı anlamak Var olanı kabul etmek kadar kolay yalın fıtrî sade bir gerçek gösterilemez.

Hiç bir şey vicdan kadar fıtrata şahit ve tercüman bir dil olamaz.

O, ilk elden dildir, elest bezmine müşahittir.

Var’ın kanıtı varda, kendinde vardır ve kanıtı kolaylığındadır.

Var olanın kanıtlanması da kabul edilmesi de çok kolaydır.

Yok diyen var denebilecek bütün kanıtları baştan yok saymış olmakta, kabul etmeyi zorlaştırmaktadır.

İnsan, yoku kanıtlamak için öncelikle var olan Kur’an, Peygamber, insan ve evren gibi var olanları yok etmek, kısacası kendini yok kabul etmek zorunda kalacaktır.

Kolayca elde edilebilecek mutluluk yolu terk edilip, en zor yol olan inkarla mutsuzluk tercih edilmektedir.

Bu tıpkı yerdeki bütün ışık pırıltılarını bir güneşe vermemekle, cam parçaları, su damlaları sayısınca güneşler kabul etmek zorunda kalmak gibidir.

Benlik ve bütün varlıklar ya Bir Allah’tan dolayı vardırlar ya da her varlık kendi başına bir ilah olma durumundadır.

İnsan ruhunun, kalbinin ve aklının en çok sıkıldığı şeylerden bir tanesi belirsizliktir.

Geleceği belirsiz olan bir insan bu kaygı üzerinde yoğunlaştıkça, depresyonlara uzanan hastalıklarla karşılaşabilir.

Sınavının ne zaman olacağını bilmeyen öğrencinin, düşmanla ne zaman nerde karşılaşacağı kendisine bildirilmeyen askerin, ciddi bir mahkemesi süren ve akibetinden endişelenen sanık ve ailesinin psikolojik durumlarını düşünelim.

Bir de bunu hayat öncesi ve sonrası için uygulayalım. Kim olduğumuzu, nerden ve niçin geldiğimizi kesin bilmediğimizi, öldükten sonra neler olacağı konusunda hiçbir bilgimizin bulunmadığını varsayalım; bu hayata kaçta kaçımız katlanabilirdi acaba?

Herhalde Anksiyete, depresyon, paronaid ve şizofrani gibi kavramlar psikolojik durumlarımızı ifade etmekte yetersiz kalırdı. Ya da nefis zevklerinde boğulma gibi toptan bozulmuşluk yaşanacaktır.

İnsanın karanlıktan korkması aslında eşyanın değişmesinden değil, görünmez hale gelmesinden ve belirliliğin belirsizliğe dönüşmesindendir.

Eşya yine aynı eşyadır fakat onlarla göz teması ve duygusal iletişim kurma ve hareket tarzlarımızı belirleme imkanı ortadan kalkınca, karanlık içinde insan yokluk duygusuna kapılmakta ve endişe duymaktadır. Bir düğmeye dokunarak eski görüntüyü tekrar yakalamakla ruh eski huzuruna geri dönmektedir.

Fakat bu durum aslında bize müthiş bir olayı ders vermektedir.

Yok olduğu farz edilen eşya bile insanı bazen nefis-ruh hastalığına dönüşebilecek korkulara itebilmektedir.

Eğer bu belirsizlik duygu ve düşüncesi, Yaratıcının varlığı ve Öldükten sonra dirilme gibi konularda yokluk üzerine olsaydı, herhalde insanlar bu hayatı yaşanmaz bulacaklardı.

Günümüzde inkarcıların, hem de zenginlikler içinde yaşadıkları hayatları da aslında moral gücünü, insanlıktaki bu evrensel huzuru sağlayan ve dinlerden kaynaklanan bu belirlenmişlikten; Alamlere gönderilen Rahmetten paylarına düşeni almaktadırlar.

İnsan benliğinde Allah’ı bulmuş O’na inanmışsa önce kendini sonra her şeyi bulmuş her şeye anlam kazandırmış demektir.

“Madem O var her şey gibi ben de varım; ya da ben varım demek ki beni var eden bir Zat var!” diyerek varlığa çok anlamlı bir adımla giriş yapmış olur.

Allah’ın “Var” olduğunu özellikle inanç konularına yakın olmayanlara anlatırken kelam alimleri tarafından çok sayıda kanıttan söz edilir bilirsiniz.  Ve Risale-i Nur bu konuda eşsizdir.

İnsanlara akıllarınca ve kültür birikimlerine göre konuşulması bir esastır.

Liselilere üniversitelilere inanç konuları senelerce Nurların ışığında bir başka anlatılagelmiştir.

Allah’ın varlığı, çocukluk ve gençlik dinamizminin enerji ve en verimli cevval zihin dönemini temsil eden liselilere bu “Var” perspektifinde sunulmuştu.

Sen var mısın?”

?.. !!!

Tabi ki varım!!!

………

“O neden olmasın!”

Böyle bir sorunun size sorulduğunu hatırlıyor musunuz?

Sorulduğunu varsayın!

Hatta aynanın karşısına geçip kendinize sorabilirsiniz.

Bu soruya muhatap olanların farklılıkla beraber tepki dili müstehzî şaşkınlık olur.

Sen kafayı mı yedin beni görmüyor musun dalga mı geçiyorsun…

Bu istihza!

Hakikaten kendi varlığımın farkında olmamışım, ben varsam; O neden olmasın!

Ben varım ki, var edenle varım ki şu an bunu düşünebiliyor söylenebiliyorum!

Bu da tahayyür!

Kendi varlığına şaşma!

Kafamda o kadar varlık var ki kendi varlığımın da O’nun varlığının da farkına varamamışım!

Bu da telehhüf!

Evet!.. O’nun varlığı düşünce ve duygusuyla başkalaşma!

Buradaki ürün halis bir marifet.

Varlığımda varlığını buluyorum.

Varlığında varlığınla duyuyorum görüyorum düşünüyorum hissediyorum.

Bu hissedişler namaza taşınır varlığı bilinememiş nice boyutların farkına varılır.

Risalei Nur gibi kılavuzlarla kamil mürşidlerle yol alınırsa batıl sapmış inanç ve düşüncelerden de uzak kalınır.

2-Allah’ın Birliği ve insan benliğinin yetkinlik-bütünlük kazanması

“Ehad”…

Yetkinlik (Bütünlük) ilkesi

“Ehad” kelimesi, arapçada hiçbir zaman hiçbir varlık için bir sıfat olarak tek başına bu şekilde kullanılmamıştır.

Ayrıca burada, çokluk içinden birinci olan anlamındaki “Vahid” kavramı da kullanılmamıştır.

Bu yönüyle de O hem Zatı hem de sıfatlarıyla Tek’ dir.

Allah’ın müstesna varlık olarak yarattığı her bir insan da Allah tarafından, diğer bütün insanlardan tamamen farklı kendi orijini ve özellikleri içinde yaratılmıştır. Sözgelimi parmak izlerimiz gen haritamız tamamen farklıdır… Bu yönüyle her bir insan da bütün kainatta tek, orijinal ve biriciktir…

Her insanın bu “TEK” oluşu, doğrudan “O TEK” i gösterir.

İnsan mücevher bir varlıktır. Bu sebeple en başta şeytanın ve şeytanla benzer misyonu yüklenen insanların onda gözü vardır.

İnsanın içinde de farklı güçler çatışıp insana sahip çıkma savaşı verirler.

Bu “TEK” liği bozmak isterler. Tabir caizse “Tevhid savaşları” yaşanır her alanda. Bu tek’lik savaşı iblisle başlar.

İrade nefisle, vicdan akılla, ruh bedenle kendi başlarına sürekli bedeni tekellerine geçirme ve başıboş bağımsızlıklarını elde etme savaşları yaşarlar.

Bu da ruhun mekanizmalarının birlik ve bütünlüğünün bozulması, zayıf düşmesi ve rahatsızlıklara davetiye çıkarılması anlamına gelmektedir.

Eğer insan “Ehad!” imdadıyla Hakka yönelmezse, ve varlığında yetkinliği ruhunda birliği bütünlüğü sağlayamazsa, özellikle nefis-şeytan-organlardan oluşan müttefik kırmızı kuvvetlerin zafer naraları atmaları kaçınılmaz olacaktır.

Bu da ruhu bütünlüğünün bozulması, nefis hastalıklarının da bu parçalanmış ünitelere sirayet etmesi anlamına gelmektedir.

Kalp “Aşklarım! der sarhoş olur avare dolaşır.

Akıl bilimlerim felsefelerim, ideolojilerim, ütopyalarım, devletlerim imparatorluklarım der başka diyarlarda pervaz eder.

Nefis, beden zevklerim servetlerim makamlarım iktidarlarım manevi güçlerim der karunlaşır firavunlaşır.

Ve irade felç olur, nefis komaya girmiştir. Gözler renkli dünyalara gömülmüş, dilin altında kalıp ezildiği lezzet dağları baskısından konuşacak hali kalmamıştır…

Bu durumda kişilik parçalanmasının da önüne geçilemez…

Çok acil olarak, bütünleşmiş yetkin saf ruhların oluşturduğu nezih ortamlara gitmek, Hızır çeşmelerine koşmak, dostluk ve kardeşlik çayından içmek bir ruh ameliyatı yaptırmak gerekmektedir.

Allah “Ehad” dir. Tek’dir. Rububiyetinde, yaratmasında ve icraatında hiç bir ortağı yoktur.

İnsan tek ve orijinal bir varlık olarak yaratılmıştır. O’nun varlığında Allah’tan başka hiçbir varlığın ortaklığı ve müdahalesi yoktur.

Bu durumda insan bu yetkinlik ve bütünlüğünü, orijinal kişiliğini ancak ve ancak Yaratıcısına bağlanmakla kazanabilir ve sürdürebilir.

Allah’tan dolayı varlık kazanma kadar, Allah’tan dolayı teklik yetkinlik yeterlilik kazanma ve bütünlük oluşturma da benliğimiz ve ruhumuz adına bir o kadar önemlidir.

Vahid, Vahidiyet daha ziyade dış insan varlığına bakar. Her insan için ortak olan varlık alanlarını kapsar. Ehad, Ehadiyet ise daha çok insanın özel konumuna ve iç varlığına yöneliktir.

Bu itibarla var olmaktan çok var olmakta yetkinliğe ulaşmak ve bütünlüğe ermek esas olmalıdır.

İnsana halifelik misyonu verilmesinin esprisi de budur. Ehl-i vüdd üç kişi bir araya gelince başlarında imam cemaat olur, benler gerçek benliğini ihlasla kovanlaşan evrensel topluluklarda bulur o benler biz olur. Ölüm öncesi var olan insanın ölüm sonrası gerçek varlıkla bütünleşmesinin anlamı da bu olmalıdır.

Konunun diğer boyutunda insanın aczi zaafı fakirliği var; sınırsız ihtiyaçları talepleri ve de endişe ve düşmanları. İradesi ve gücü ulaşabildiği cüz’î ve belirli alanla sınırlı.

İnsan ancak sınırsız iradesi kudreti ve zenginliği olan Zat’a intisapla sınırsız yetkinliğe ve zenginliğe ulaşabilir.

3-Allah’ın muhtaç olmaması, her şeyin ona ihtiyaç duyması ve insan benliğinin zenginlik kazanması

“Samed”..

Zenginlik ilkesi

İnsan aciz, fakir, zayıf, muhtaç bir varlıktır. Gelişiyle gidişi arasındaki benzerlik beyaz kundak ve kefendir. Farklılık ise bu beyaz elbisenin metrajının büyümüş olmasıdır. O da kendine ait değildir. Doğar taşırlar, ölür yine taşırlar. Aciz gelir aciz gider yoksul gelir yoksul göçer. Hayatında ise Samed aynasıyla dünyaya ve benliğine bakmadıysa, servet yığınları arasında da yaşasa durumu bundan hiç farklı sayılmayacaktır.

Kendini zevke, eğlenceye, evlatlara, servete, koltuğa, şan ve şöhrete, bin bir çeşit yiyeceklere ve cinsel lezzetlere muhtaç gören insan, Samede ihtiyaç duymuyor demektir.

Sahip olduğu bütün bu şeylerin aslında O’ndan geldiğinin bilincinde değil demektir.

İşte bu zenginliğe asla zenginlik denemez.

Bu varlık içinde yokluk çekmektir. Kısacık dünya için sonsuz cennetten vazgeçmek demektir. Gerçek yoksulluk budur.

Bu aşamada insan şöyle düşünmelidir: “Onu bulan her şeyi bulmuştur, O’nu kaybeden her şeyi kaybetmiştir!”, “Madem O benim her şey benim!”, “Her iki dünyada ihtiyacım olacak her şey için ona muhtacım!” “Ben O’nun sayesinde doğuştan bir kainat zenginiyim!..Ve ona sonsuz hamd ederim!. Benim sonsuza uzanan ihtiyaçlarım var. Bunları bana kim sağlayabiliyorsa, ona yönelmeliyim. Kabir kapısına kadar geçici dostluk yaparak beni yalnız bırakacak fani şeylere bağlanmamalıyım!”

İnsanın maddi zenginliğinden çok ruh, vicdan, akıl, irade, duygu ve düşünce zenginliğine sahip olması önemlidir ki, bu alandaki açığını ancak sağlıklı bir Allah kültürü, düşüncesi ve bilgisiyle kapatabilir.

Özellikle namazla oruç, insan benliğinin Samediyete aynalık yapmasında eşi bulunmaz iki vasıtadır. Bu ibadetleri yaparken insan maddi hiçbir şeye muhtaç değildir; yemez içmez, aile düşünmez. Ruha geçirilmiş kılıf bedeninden soyunmuş, ruh şeffaflığı içinde adeta Samedîleşmiştir. Nerdeyse yer çekimini yenecek güce ulaşmıştır. Ne adı kalmıştır ne de dünyalıkların tadı!..Benliğinin ulaştığı zenginliğe denk başka bir zenginlik ve tad tanımamaktadır.

Böyle bütünleşmiş ve Allah’tan başkasını kafasına takmayan hangi insanda kafa, nefis-ruh hastalığı görülebilir ki!..

Muhtaç insanlar zenginlerin kapısından zenginlik dilenirler. Sonsuz zenginliğin sahibi olan O Samed’in kapısından hiç ayrılmayan gedâlar ise, bütün sultan hazinelerini ruhlarında hissederler.

İnsan doğuştan muhtaç aciz ve fakirdir… Evet!..

Ama insan doğuştan bir evren zengini ve varlıkların Efendisidir de…

Sultan-ı hakikiden bir nam ve nişan alır sultanlaşır hem de sonsuzlaşır o!

Bu üç maddeye “Ruhun Kuluçka Devresi” diyebiliriz.

Benliğini Var olanla buluşturmuş, bütünlük kazanmış, madde ötesi zenginliklere kavuşmuştur. Ruh olgunlaşmıştır.

Artık insanın, manevi kabuğundan kozasından çıkarak, dış dünyaya açılma, O’nun Rahmet kanatları altında kendi olma, enfüsten âfâka sıçrama, O’nun namına yeryüzünde kendini ve temsil ettiği manaları gerçekleştirme zamanı gelmiştir.

4-Allah’ın doğurmamış, doğurulmamış olması ve insan benliğinin özgürlük kazanması

“Lem yelid velem yûled”…

Özgürlük ilkesi

Allah’ın üstünde bir anne ve baba , altında da bir evlat yoktur.

Bu “Üzeyr ve İsa Allah’ın oğlu, melekler de kızları” diyenlere cevap teşkil etmekte ve Kudretin bu tür bağlardan bağımsız olduğunu ilan etmektedir.

İnsan belli döneme kadar aile otoritesi altında yaşar ve genellikle kısmî özgürlüğünü işe ve eşe kavuşunca elde eder.

Kimi insanlar da engel tanımak istemez ve bu konuda dağ komşularını kıskançlıktan çatlatır; özgürüm der onlara çalım atar; fark kalmasın diye aklını da mefistoya satar!..

Ruhta “İhlas” kuluçkası yaşamış insana gelince o gerçek bağımsızlığını kendi gibi bağımlıların elinden kazanamaz.

Onların verdikleri ancak mecazi bir özgürlük olabilir ve minicik dünyada kısacık zaman dilimini kapsar.

Bağımlı olduğu anne baba başta olmak üzere yine bağımlı olduğu evlatları ve candan bağımlı olduğu serveti malı mülkü, eşi, işi… hiç biri ona arzulanan bağımsızlığı sağlayamaz.

Sonucunda da mecazi varlıklara sarf edilen muhabbet, ayrı bir azabla tecziye getirir.

O böylesine çaplaşmış Ruhunu, çapına uygun özgürlüklerin zirvesine taşıyacak bir şey bulmalıdır!..

Neye el atsa onu hep dünyaya biraz daha bağlamaktadır…

Bir füzeye mi binmelidir, bembeyaz bulut kanatlı rüzgar yeleli bir küheylanla mı uçmalıdır?..

Bir şekilde benzersiz olmalı, sıra dışı işlere soyunmalıdır.

Özgürlük sembollerini mi araştırsak!.. Onları kopyalasak!..

Başımızı dimdik böyle hep havalarda mı dolaştırsak!…

Bir tüy ver ne olur kanadından, ben de uçup geleyim hep ardından deyip güvercinlere mi yalvarsak!..

Yoksa Hakka daha yakın, nur ışığıyla zirvelere uçmaya yatkın meleklere sorsak, onlardan ödünç kanat mı alsak!..

Onlar gibi secdeye kapansak!..

Evet!.. Secdeye varsak!..

Gerçek özgürlüğün adını buldum!..

Secde!..

Tek Var karşısında el pençe var olmanın tadına varma!

Secdeye vardım, yalvardım, ciğerlerimi özgürlükle doldurdum!..

Başımı yere vurdum nefis prangasını kırdım…

Hep dünya ayağıma takılırdı bir tekme de ona vurdum!..

Şimdi dünyaya yörüngeleşen gerçek bir Hakka Hizmet yolcusu ve şahikalarda hür bir abide oldum!..

Kabuğumu kırdım, içimi özümü O özle doldurdum…

Kainata velvele verecek muhabbetten bir çığlık oldum.

Dünyayı kaplamış bütün karanlıkları toparladım…

Yüzlerine özgürlük ışığını vurdum…

İhlas teknemde bir bir nurla yoğurdum!..

Işık hızını aştım, gezegenleri dolaştım, güneşten ışık kaptım, hepsini yıldız yaptım…

Bütün nefis ve enaniyet prangalarını kırdım sadece ve sadece Hakka taptım!..

Ehad’i bulan, hakiki imanı elde eden insan kainata meydana okuyabilecek inanca ulaşmış adeta sonradan doğma hiç bir fikir ve düşüncenin ürünü olmayan ezeli ve ebedi bir özgürlüğün rengine boyanmış olmaktadır.

Artık onun önü açıktır ve o denizler aşırı okyanuslar ötesi ülkelere bu evrensel muhabbet renklerini her renkten insana ulaştırabilecek temel dinamiklere ulaşmıştır.

5-Hiçbir şeyin Allah’a denk-benzer olmaması ve insan benliğinin özgünlük kazanması

“Velem yekün lehû küfüven ehad”…

Özgünlük ilkesi

Yaratılış itibariyle her ruh aslında orijinaldir, tektir, hususiyetler gibi sorumluluklar da ruhlara özeldir.

Ruhlar özde yaratılıştan saf İslam fıtratıyla doğma özelliğinde ortaktır.

Aile, okul ve çevre faktörleri ve iradenin devreye girmesiyle bu taban üzerine insan diğer insanlardan farklı olan kendine özgü ikinci fıtratını, gerçek ruh kimliğini oluşturur.

Bu, insanın dünyada farklı bir yapıda ve çizgide kendini ifade etmesi anlamına geldiği gibi, ölüm sonrası hayattaki derecesini ve konumunu belirlemede de etkili rol oynar.

Cennet ve cehennem de kişinin bu özgün ruh, akıl ve kalp, hatta bilinçaltı durumuna göre şekil kazanır.

İnsanın ruhu ve anatomik özelliklerinin farklı oluşu gibi yetenekleriyle ortaya koyacağı bütün eserleri de aslında diğer insanlarınkinden farklıdır, farklı ve özgün olmalıdır.

İnsanlığın temel evrensel yasaları kullanarak sürekli gelişme göstermesi ve icatlar yapması gibi her alanda insan, kendi özgün kabiliyetlerini özgün eserleriyle insanlık yararına ortaya koyma durumunda olmalıdır.

Allah’a ulaştıran yolların mahlukatın solukları sayısınca olması, Tasavvuf erbabının Allah’ın sınırsız isimlerinden belirli olanlarının gölgesi altında ayrı bir ruh rengine boyanması derecesine ulaşması yolunda seyru sülukta bulunması gerçeğine de bu açıdan bakılabilir.

Allah’a inanmış her insan, bir sanayi ürününden, laboratuvar araştırmasına, bilgi üretmesinden, insan eğitimine ve bütün sistematik kurumları ile müstesna bir toplum oluşturmaya kadar yapacağı her işi Allah’ın, Peygamberlerin, inananların ve bütün insanlığını teftişine ve beğenisine arz ediyor gibi orijinallik ve özgünlük içinde sunmaya çalışma düşüncesinde olmalıdır.

Bu, Allah’tan rıza, insanlıktan hüsn-kabul, başarılardan yarar ve madalya getirecektir.

İkinci benliğin müstesna keyfiyetiyle ortaya çıkmasında kuşkusuz, yukarıdaki dört aşamanın kesin etkisi vardır.

Ve bu, fert planında olduğu gibi Adiyat süresinde temas ettiğimiz şekliyle, cemaatler planında da düşünülebilir.

Çok topluluk vardır fakat ihlasa eren, özgünlükte örnekleri ikinci kez sadece kendinde olan, evrenselleşen ve zirveleşen müstesna bir cemaat, her devirde olduğu gibi bu devirde de olabilecektir.

İlk üç aşamada hamlığını atamamış, pişememiş ruhların, son iki aşamaya geçmeleri, evrensel misyonu hakkıyla temsil etmeleri ve eylem planında salih bir yeryüzü ağı oluşturabilmeleri oldukça zordur, imkansızdır.

Akıl vardır irfan ve insaf da varsa tarihte ve günümüzdeki emsal tekevvünlere bakmak kafidir.

Bu sureyi sıkça okur dinleriz. Bu ve benzeri duygu ve düşüncelerle beraber tekrar edilmesi, bize çok şey kazandırabilir.

İHLAS süresinde belirtilen var oluşa eren, yetkinlik-bütünlük ve zenginlik içinde, özgür ve özgün olan ama İHLAS içinde Hakk’a yönelmiş olanlar…

Hakk ile dertlenmiş, Hakk’dan gelenlerle dertlenmiş, dertli bir neslin dertleriyle dertlenerek hizmete kilitlenmiş, insanlığın dertlerine yönelmiş, şahit tercüman ve emsalsiz mümessil olmuş bir TEMSİL BENLİĞİ sahibi olabilir.

———————————————————————–

Ekleme: 11.03.2015

“İhlâs Sûresinin fazileti ve nüzul sebebi nedir? Yirmi Sekizinci Lem’a’da yapılan İhlâs Sûresinin üçüncü âyetinin tefsirini izah eder misiniz? Sözlerde İhlas Sûresinin ispat ettiği altı tevhid mertebeleri nelerdir?”

Kur’ân-ı Kerim’in 112. Sûresi olan İhlâs Sûresi, Allah’ın birliğini, eşi ve benzeri olmadığını ve hiçbir şeye benzemediğini konu alır, tevhidi en halis biçimde ilân eder ve vahdaniyeti en güzel sûrette beyan eder.
Sûrenin meâli şöyledir: “De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur.”1
Peygamber Efendimiz (asm), İhlâs Sûresinin Kur’ân’ın üçte birine denk olduğunu müjdelemiştir.
Nitekim Ebû Saîd el-Hudrî (ra) bildirmiştir ki: Resûlullah Efendimiz (asm): “Hayatım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, İhlâs Sûresini okumak Kur’ân’ın üçte birine denktir”2 buyurmuştur.
Yine Ebû Saîd el-Hudrî (ra) bildirmiştir: Resûlullah Efendimiz (asm):“Ashabım, Kur’ân’ın üçte birisini bir gecede okumak size güçlük verir mi?” buyurdu.
Bu teklif ashaba güç gelmişti.“Ya Resûlallah! Bizim hangimizin buna gücü yetişir?” dediler.
Peygamber Efendimiz (asm):“Allahü’l-Vâhidü’s-Samed Sûresi Kur’ân’ın üçte biridir” buyurdu.3
Bu hadislerin tefsirini yapan Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın her bir harfinin bir çekirdek hükmünde bir hasene olduğunu; İhlâs Sûresinin Besmele ile beraber altmış dokuz harfinin her birisinin ise katlamalı sevabıyla birlikte bin beş yüz sevap değerinde bulunduğundan, Kur’ân-ı Hakîm’in üç yüz bin altı yüz yirmi harfinin üçte birisine denk bir sevap kazandırdığını kaydeder.
Üstad Hazretleri bu sırrı şöyle açıklar: İçine bin tane mısır ekilmiş bir tarla farz ediyoruz. Hasat zamanında, sünbül başına yüzer mısır tanesi veren yedi sünbüllü bir mısır bitkisi, neticede yedi yüz mısır tanesini ürün olarak vermiş olmaktadır. Oysa kökte tek bir çekirdek bulunmaktaydı. İşte bir tek mısırın, yedi yüz mısırı netice verdiğini gördükten sonra; kökteki tek çekirdek için, bütün tarlaya atılan mısır çekirdeklerinin üçte birine denk bir berekete sahip olduğu rahatlıkla söylenebilmektedir.
Demek, İhlâs Sûresindeki sevap ve feyiz bereketini müjdeleyen hadis-i şerif—hâşâ—hiç mübalağa içermediği gibi, gayet makul, mânâlı ve hakikatlı bir esasa işaret buyurmuş bulunmaktadır.4
Bu sûrenin nüzûl sebebine gelince; bilindiği gibi, Hazret-i İsa’nın (as) tevhid dînini bozan Hıristiyanlar Hazret-i İsâ’ya (as) Ulûhiyet izâfe etmişlerdi.
Rivayete göre bu sûre, bir grup Hıristiyan’ın, Yahudi’nin ve şirk ehlinin gelerek Resûlullah Efendimiz’e (asm): “Rabb’ini bize tarif et; hangi şeydendir? Cevheri nedir? Mahiyeti nasıldır? Mahlûkatı O yarattı; Peki O’nu kim yarattı?” gibi, Ulûhiyet sıfatları hakkında muhtelif sorular sormaları üzerine, onlara bir cevap olarak nazil olmuştur.
Resûlullah Efendimiz (asm), onlara: “Rabb’im eşyanın Hâlık’ıdır” buyurdu. Bunun üzerine: “Kul Hüve’llahü Ehad” (De ki: O Allah birdir) Sûresi indi.
Onlar: “O bir, sen de birsin!” dediler. Peygamber Efendimiz (asm): “O hiçbir şeye benzemez” buyurdu. Onlar: “Bize sıfatını artır” dediler.
Peygamber Efendimiz (asm): “Allahü’s-Samed.” (Allah Sameddir) buyurdu. Onlar: “Samed nedir?” dediler. P
eygamber Efendimiz (asm): “Hiçbir şeye muhtaç olmayan, her yaratığın Kendisine muhtaç olduğu Zât” buyurdu. Onlar: “Artır” dediler.
Allah Resûlü (asm): “Lem yelid ve lem yûled” (Yani, Meryem gibi doğurmuş olmadığı gibi, İsa (asm) gibi doğurulmuş da değil) buyurdu.5
Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, bu sûrede geçen “O doğurmamıştır ve doğrulmamıştır” âyetinin gayet açık bir üslûpta gelişinin mânâsının, Hıristiyanlığın teslis inancına bir reddiye olarak, “Doğuran ve doğurulmuş olanların” ilâh olamayacağını beyan etmek, Hazret-i İsa’ya (as), Hazret-i Üzeyir’e (as), Melâikeye, Yıldızlara ve hak olmayan mabudlara ibadet etmekten sakındırmak ve Cenâb-ı Hakk’ın “Ezelî ve Ebedî” olduğunu zihinlere nakşetmek olduğunu kaydeder.

Yine Bedîüzzaman’a göre, mânâsı gayet açık olan, “Ben onlardan bir rızk istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum”6 âyeti de “Rızka muhtaç olan ve yedirilen mahlûkat, mabudiyete lâyık değildirler” mânâsındadır.7Doğan, doğurulan, yiyen, yedirilen, rızka muhtaç olan ve ihtiyaçlara mahkûm olan nice aciz varlıkların “mabut” haline getirilmesi, ilâhlaştırılması ve putlaştırılması üzerine, insan dimağına inen bir Allah kelâmı olan Kur’ân’ın, Allah’ın sıfatlarından bahsederken, insanların anlayacağı biçimde, Allah’ın doğurmadığını, doğurulmadığını, rızka muhtaç olmadığını, yemeye mahkûm bulunmadığını nazara vermesi, “veciz ve anlaşılır” üslûbuna yakıştığı gibi, insanların zihinlerine tenezzül açısından da bir rahmet tecellîsi mahiyetindedir.Bediüzzaman Hazretlerinin, Yirmi Beşinci Söz’de Kur’ân’ın belâgatindeki i’câzın hikmetini açıkladığı Birinci Şûle’nin Birinci Şuâının İkinci Sûretine bir misal olarak verdiği sûrelerden birisi İhlâs Suresidir.Konunun özeti şöyledir: Kur’ân’ın kelime ve cümle dizilişinde harika bir incelik ve birden fazla cümleyi bir cümle veya bir kelime içinde ifade eden benzersiz bir üslûp vardır. Saatin saniye, dakika ve saati sayan ve birbirinin nizamını tamamlayan kadranları gibi, Kur’ân’ın da kelimeleri, cümleleri, âyetleri, sûreleri birbirini tamamlıyor, birbirini ifade ediyor, birbiriyle sıkı bir münasebet içine giriyor. Kur’ân bu mükemmel nazmıyla çok cümleleri bir cümle veya kelime içine sığıştırıyor.Meselâ “Kul Hüvellahü Ehad” (De ki: O Allah Birdir.)8 Sûresinde üçü müsbet, üçü menfî olmak üzere altı cümle vardır. Üçü açıktan tevhidi ispat ediyor, üçü de açıktan şirki reddediyor. Bu altı cümle, toplu olarak bakılırsa, altı tevhid mertebesini ispat ediyor, altı şirk mertebesini de reddediyor. Her bir cümlesi öteki cümlelere hem delil oluyor, hem de netice oluyor.

İhlâs Sûresinin her bir cümlesinin iki mânâsı vardır: Bir mânâ ile netice oluyor, bir mânâ ile delil oluyor. Demek İhlâs Suresinde, otuz İhlâs Sûresi kadar muntazam ve birbirini ispat eden delillerden meydana gelmiş sûreler vardır.

İhlâs Sûresinin, birbirini doğrulayan, tevhidi ispat eden ve şirki reddeden altı takdiri cümlesi şöyledir:

“1- Kul hüvallahü 2- Li ennehü Ehad. 3- Li ennehü Samed. 4- Li ennehü Lem yelid. 5- Li ennehü Lem yûled. 6- Li ennehü lem yekün lehü küfüven Ehad.”

Burada, İhlâs Sûresinin her bir cümlesi, bir önceki cümleyi doğruluyor, ispat ediyor ve sebebini açıklıyor. Bu durumda İhlâs Sûresinin mânâsı şöyle olur: “1- De ki o Allah’tır. 2- Çünkü O Ehad’dir. 3- Çünkü O Samed’dir. 4- Çünkü O doğurmamıştır. 5- Çünkü O doğmamıştır. 6- Çünkü O, hiçbir kimse Kendisine denk olmayandır.”

İhlâs Sûresinin, kendi içinde gizli, şirki reddeden sondan başa doğru altı takdiri cümlesi de şöyledir: “1- Ve lem yekün lehü küfüven Ehad. 2- Li ennehü Lem yuled. 3- Li ennehü Lem yelid. 4- Li ennehü Samed. 5- Li ennehü Ehad. 6- Li ennehü hüvallah.”

Burada, şirki reddeden son üç âyet öncelikle ele alınıyor. Şirkin neden reddedildiği baştaki üç âyetle açıklanıyor.

Mânâsı şöyledir: “1- Hiçbir şey O’nun dengi değildir. 2- Çünkü O doğmamıştır. 3- Çünkü O, doğurmamıştır. 4- Çünkü O, her şey Kendisine muhtaç olan, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayandır. 5- Çünkü O Ehad’dir. 6- Çünkü O, Allah’tır.”

İhlâs Suresinin, yine kendi içinde gizli, tevhidi ispat edip şirki reddeden bir başka altı takdiri cümle sıralaması da şöyledir:

“1- Hüvellah. 2- Fehüve Ehad. 3- Fehüve Samed. 4- Fe izen lem yelid. 5- Fe izen lem yuled. 6- Fe izen lem yekün lehü küfüven Ehad.”

Burada her cümle, baştaki ispat cümlesiyle açıklanıyor. Yani O’nun Allah oluşu, daha sonraki cümlelerde belirtilen sıfatları da beraberinde getirmiştir.

Mânâsı şöyledir: “1- O Allah’tır. 2- O halde O Ehad’dir. 3- O halde O Samed’dir. 4- Öyleyse O, doğurmamıştır. 5- Öyleyse O, doğrulmamıştır. 6- Öyleyse O, hiçbir şey Kendisine denk olmayandır.”9

Dipnotlar:
1- İhlâs Sûresi, 112/1-4
2- Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 1770
3- a.g.e., 1771
4- Sözler, s. 312
5- H.D. Kur’ân Dili, 9/6272
6- Zâriyât Sûresi, 51/57
7- Lem’alar, s. 364Dipnotlar:
8- İhlâs Sûresi: 1
9- Sözler, s. 598, 599

http://www.fikih.info/risale-i-nur-dan/lemalar/1111-ihlas-suresi-ve-tevhid-mertebeleri.html

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s