cinbüyüdua

Cinler, Dumansız ve Korsuz Ateşten Yaratılmışlardır (drmavi 1988)

Kur’an’da ele alındığı şekliyle şeytan ve cinlerin yapısı, sihir vesvese ve yaklaşımları ve korunmak için bakınız. >> felak suresi >> nas suresi

Ayrıca bilinmeyen madde, enerji, esîr ve sicim teorisi için >> higgsbozonu sayfasına bakınız.

Cinler, halis yani dumansız ve korsuz ateşten yaratılmışlardır (Rahmân, 55/15). Cinlerin mahiyeti ve yapısı mevzûunda Kur’ân’ın verdiği malûmat bu kadardır. Yalnız, bir başka yerde “(vücudun gözeneklerine) nufûz eden kavurucu ateş” tabiri de kullanılır. (Hicr, 15/27).

Şu kadar var ki, mâhiyet ve keyfiyetleri bizim için yine meçhuldür. Teleskop ve mikroskop, bize henüz böyle bir âlemden ve bu âlemin mahiyetinden bir şey bahsetmiyor.

Cin, örtülü ve perdeli demektir. Mahiyetleri konusunda “Ateşten bir şuâ, pırıl pırıl yanan, etrafa kıvılcımlar saçan bir ateş.. kor ya da kömür gibi” ifadeleri, onları anlatmaya yeterli midir bilemiyoruz.

Nasıl insanın morfolojik mahiyeti protein çorbası halinde yeryüzünden toplanmışsa, cinler de ateşin özünden alınmış oldukları için ateşin hususiyetini taşırlar.

Bu, hava-ateş veya hava ile ateşin alaşımı alaz gibi bir madde midir, yoksa radyasyon mudur, partikül müdür veya güneşin ziyası mıdır bilemiyoruz. Belki de bunların enmuzeci, karışımı bilmediğimiz bir maddedir. Belki de atomun partikülleri, dalgaları veya atomaltı âlemden meydana gelen bir iyon halitası; bir esirî vücud veya antimadde varlıklardır.

Titreşim süratlerinin saniyede 300.000 km.den fazla olması, görünmelerine ve âletle tesbit edilmelerine mâni olduğundan, onları kimse görmemektedir. Görünen maddî varlıkları meydana getiren temel yapı ‘kuant’ denilen enerji zerreleridir; fakat bunlar, 5000 santigrad derecede çözülür ve müstakil atomlara dönüşürler. Halbuki, kâinatta binler, milyonlar santigrad derecede gök cisimleri vardır. Demek oluyor ki, oralarda yüksek ısıya dayanıklı enerji gibi varlıklar mevcuttur; bir farkla ki, bunlar şuurlu ve iradelidirler.

Evet cinler, belki de esirî varlıklardır. Esîr denilen madde hakkında ilim adamlarının muhtelif görüşleri ve mevcud olup olmadığı tartışmaları vardır. Bu mevzûda âyetlerde sarih bir şey olmamakla birlikte, bir hadis-i şerifte “Allah’ın arşı en önce amâ üzerindeydi”; bir başka hadîste “su üzerindeydi” buyurulmaktadır.

Buradan, ‘amâ’ sözüyle başka bir manânın kastedildiği anlaşılabilir. Yani atomların, moleküllerin teşekkülünden önce icraat-ı ilâhî, hükmünü ‘amâ’ gibi, yani esîr gibi bir şey üzerinde yürütüyordu.

İtikadî bir mevzû olmadığından üzerinde fazla durmak, vardı – yoktu, öyleydi, değildi böyleydi tartışmalarına girmek lüzumsuz olur. Yokluğu izah edilemediği gibi, henüz varlığı da izah edilemiyor. Var olabilir; en küçük maddeden öte, ışığı geçiren, sezilmeyecek kadar lâtif bir şey olabilir; kim bilir, belki de maddenin tükendiği yerde esir başlamaktadır.

Evet cinler, belki de mekân buudları dahilinde bile eşyayı bize gösteren ışık dalgalarının içinde göremediğimiz varlıklardır. Kelimelerle, ilmî tabirlerle bir şeyler söylenmeğe çalışılsa bile, yapılarının nasıl olduğu ve yaratılış maddelerinin hangi keyfiyette bulunduğu mevzûlarında kat’i hükme varmak yanlış te’vil ve tefsirde bulunmak olur ki, bu da vahyi kendi hesabımıza konuşturmak demektir.

Zirâ, Kur’ân’da geçen ‘mâric’ ve ‘nâr’ ile, ‘nâr-ı semum’un ne olduğunu bilemiyoruz.

Bakın, aslı toprak olan insan neticede nasıl bir şekil alıyor ve hangi hali kazanıyor; o halde cinlerin yaratıldığı ateş de, kim bilir nasıldır!?

Maddî âleme ait lâtif varlıklar olan cinlerin şuur sahibi ruhları vardır. Maddî yapılarındaki farklılık sebebiyle insan ve meleklerden, şuur sahibi olmakla da nebât ve hayvanlardan ayrılırlar.

İnsanlar gibi iman, ibadet ve kullukla mükellef bulunduklarından, mü’min de kâfir de olabilirler. Müslümanların gâlip veya mağlûp olmaları, cinler âleminde de aynı tesiri gösterir; yani, Müslümanların gâlibiyeti cinnî Müslümanların da gâlip; mağlubiyetleri cinnî Müslümanların da mağlûp olması demektir. Erkeklik ve dişilikleri olduğundan evlenir ve çoğalırlar.. ömürleri hakkında 1000 yıla kadar rakamlar verilmiştir.

Melek ve Cinlerin Hareketleri, Zaman ve Mekân Kaydına Bağlı Değildir

İçinde yaşadığımız şu pek çok yönleriyle izafî âlemde kudret, kuvvet, konuşma tarzları, ağırlıklar, zaman ve hız gibi şeyler de izafîdir. Meselâ, cisimleri aynı büyüklükte olan bir yumurta ile, yumurta kadar bir odun arasında ve yine aynı büyüklükteki taş, demir ve civa arasında ağırlık yönünden mühim farklılıklar vardır.

Bunun gibi, cisimlerin kendilerine has düşme ve hareket hızları mevcuttur. Meselâ ses, belli bir hıza sahiptir. Işık ise, “ben maddenin hız sınırıyım” der. Madde, çekim gücü ile düşerken hızı devamlı artar; yani, ilk saniyede 5 metre düşüyorsa, ikinci saniyede, düştüğü miktar ile o saniyenin karesinin çarpımına eşit bir mesafeye ulaşır. Böylece, ikinci saniyedeki ulaştığı mesafe, 4×5 olur; üçüncü saniyede 9×5, dördüncüde 16×5, beşincide ise 25×5=125 m.ye varır. Ve, hız yükselip de belli bir doruğa ulaştığında zaman yavaşlamaya başlar; neticede, ışık hızına ulaşan madde, maddiyetini kaybedip, madde ötesi bir mahiyet kazanır.

Durum, maddede dahi böyle olduğuna göre, süratleri maddenin süratinin çok fevkinde, hattâ ışık hızının da ötesinde olan ruh, melek ve cinleri görmememiz gayet normaldir.

Einstein ve Lorenz, maddenin hız sınırını ciddî bir fizik kanunu şeklinde saniyede 300 bin km. olarak tespit etmişlerdir.

Materyalistler, buradan hareketle, “Evren sınırlı, dolayısıyla evrenin ötesinde yine madde var” şeklinde bir neticeye varmak istemişlerse de, çalışmalar, maddeye has bu sınırın geçilebileceğini göstermiştir. Bilim adamları, kütle kavramının dışında ışınların varolabileceğini matematik formüllerle ispatladılar ve bunlara ‘Tachyon ve Syrnkoff ışınları’ dediler. Sürat sınırı aşıldıktan sonra ortada madde vasfı kalmaz; hız azalınca yine maddîleşme, kütle ve görünürlürlük ortaya çıkar.

Madde için yapılan bu tespitlerin verasında melek, ruh ve cinnin sürat ve mesafe kat’etmesi mevzuu daha iyi anlaşılmış olacaktır. Demek ki, izafiyetler âleminde bir yerde zaman ve mekân kaydı artık söz konusu olmamaktadır.

Melek ve Cinler, İnsanlara Nispetle Daha Büyük ve Daha Ağır İşler Yapabilirler

Her şeyden önce, hiçbir iş ve şe’nin Allah’ın (cc) kudretine ağır gelmeyeceği malûmdur. Elmanın birini de binini de, bir bahçeyi de bütün dünyâyı da, atomu da galaksiyi de, balığı da denizi de aynı kolaylıkla yaratan Allah (cc), insana, meleğe ve cinlere de istediği ölçüde güç ve kudret verebilir.

Esasen insanın yaptığı, meleklerin ve cinlerin yaptığından hiç de aşağı değildir. Dünyâ küresinin ve gök cisimlerinin hareketlerine nezaret eden melekse, dünyâyı evirip çeviren, maddeye şekil veren ve medeniyetler kurup, teknolojiler üreten de insandır; insan, elinde beş parmak yerine bir parmak, kollar yerine kuş kanatları ve kendi ayağı yerine fil ayağı olsaydı, bütün bu yaptıklarını yapabilir miydi acaba? Sonra bütün bu işleri el, ayak ve parmaklara mı vereceğiz?

İşte, görünmeyen meleklerin ve cinlerin yaptıkları hârika işler ve işte, beyindeki görünmeyen reaksiyon ve elektrik akımlarının yaptıkları!. Elimiz, kolumuz, kaslarımız ağırlıkları ne ile kaldırıyor? Gide gide maddî güç ve kuvveti bulunmayan kemik iliklerine ve beyinden gelen lâtif akımlara varmıyor muyuz?

Hava akımı ve rüzgârlar, gözle görülmedikleri halde ağaçları söker, evleri yıkar. Bitkilerin ipek gibi incecik kök ve damarları, taş ve kayalarda ne harika tezgâhlar kurup, neler neler dokurlar! İlim adamlarının üzerine düştükleri pek çok enerji kaynakları vardır. Atom santralleri, barajların kabiliyetini de aşıp, ürettikleri enerjiyle maddeyi harekete geçirmekte, hele, tespit edilen lazer ışını ve tespit edilmeyi bekleyen daha pek çok şey, hayatın her sahasında maddeyi evirip çevirmektedir. Demek oluyor ki, görülmeyen kuvvetler, madde üzerinde karşı konulmaz bir hâkimiyete sahiptirler.

Enerji ve ışınlar maddeye böylesine tesir ederken, onların da ötesinde görülmeyen varlıklar olarak melekler ve cinler de, Allah’ın (cc) kendilerine verdiği kumanda aletleriyle maddeyi harekete geçirip, bizim üstesinden gelemeyeceğimiz hârika işler yapabilirler. Kaldı ki, insan bile -ruh bahsinde temas edildiği üzere- çok hârika işler becerebilmektedir; medyumların eşyayı âletsiz, temassız harekete geçirip, ateşle oynamaları gibi…

Meleklerin ve Cinlerin Temessülü, Şekil ve Mahiyet Kazanıp Görünmeleri

Meleklerin ve cinlerin sayısını ancak Allah (cc) bilir. Bir damla suda milyonlarca canlıyı var eden, bir milimetre küp kanda 4-5 milyon alyuvarları yaşatan, birkaç damla menide insan olmaya müheyyâ milyonlarca spermi barındıran, denizde balıklara ve toprak altında şu kadar canlıya hayat veren Allah (cc), dilerse yağmur damlaları adedince de melek yaratır. Zirâ, O Kudret Eli’nın aza da, çoğa da taalluku birdir.

Suyun buharlaşması, katı maddelerin gaz, sıvı ve buhar haline dönüşmesi, atomun parçalanıp enerji dalgaları ve kuantlar haline gelmesi, yıldızların karadelikler halinde ortaya çıkmaları gibi, hayatımızda ve kâinatta görülen âlemden görülmeyene doğru bir faaliyet, bir akış ve bir hamle mevcuttur. Bu İlâhî icraatı tersine düşündüğümüzde ise, görülmeyenden görülene ve bilinmezden de madde olarak müşahede edilir hale gelmeye doğru bir akışın varlığını gözlemek mümkündür. Gazlar sıvı olur; kristalleşir cisim olur; buharlaşan su zerrecikleri, “Bizi yok zannetmeyin, görülmüyoruz ama, kaybolmadık” der gibi, damlalar haline gelip başımızı ıslatır; gök tarlasındaki pamuk yığınları, yer aynasına kar örtüsü olarak yansır… Hattâ, buhar halinden çıkan su, daha da kesafet kazanayım ve şekillenip görüneyim diye buz olur, demirden de olsa kabını parçalar. Beynimizde plânladığımız nice görünmezler, dış âleme intikal edip görünür ve maddî vücut kazanırlar.

İşte, görünmeyen varlıklar olan melek, cin ve ruhanîler de, her ne kadar kendilerine has yapılarıyla bu âlemde görülmeseler bile, bu âleme has vasıtaları kullanıp, kılıf ve elbise giyerek görünebilirler. Meleklerin ve cinlerin bu şekilde görünmelerine ‘temessül’ diyoruz.

Kur’ân, temessülü anlatırken (Meryem, 19/17), “(Melek, Meryem Validemize) “tastamam bir insan şeklinde temessül etti” der. Efendimize (sav) vahiy getiren melek, bazen kendine has keyfiyetle, bazen bir muharip şeklinde, bazen de daha başka suretlerde geliyordu. Benî Kureyza üzerine yürüneceği zaman Cebrail (as), tozu toprağı üstünde bir muharip suretinde gelmiş ve “Ya Rasûlullah, siz zırhlarınızı çıkardınız, fakat biz melekler taifesi çıkarmadık” demişti. Yine aynı melek, bazı zaman oluyordu ki, Dıhye (ra) suretinde geliyor, bazı zaman da, dinî tâlim maksadıyla üzerinde hiç de yolculuk emaresi taşımayan bir misafir kıyafetinde geliyor ve “İman, İhsan, İslâm nedir?” şeklinde suâller sorup, verilen cevapları “Doğru” diye tasdikleyip gidiyordu…

Cinler ve şeytanlar da, melek gibi temessül edebilir. Hüseyin Cisrî’ye göre, Allah’ın (cc) kendilerine verdiği yaratılış biçimi sayesinde havadan, esirden veya benzeri bir maddeden istedikleri kadar alıp yoğunlaştırarak istedikleri şekle sokar ve o şekli âdete bir elbise yapıp, o elbise içinde insanlara görünürler. İmam Şiblî, Ebu Ya’lâ’nın beyanına dayanarak, cinlerin ve şeytanların kendi kendilerine şekil değiştiremeyeceklerini, buna güç ve takatlarının olmadığını, fakat Allah’ın (cc) kendilerine öğrettiği kelime ve isimlerden âdeta şifre vazifesi yapan birini söylediklerinde, Allah’ın (cc) onları bir şekilden diğer şekle, bir halden başka bir hale soktuğunu belirtir.

Bu, kendi âleminden başka bir âleme, o âleme ait bir vasıta ile geçebilmek için sanki sınırda söylenmesi gereken bir kelime, gösterilmesi şart bir vize ya da askerin geçit için sorduğu parola gibidir. Cinler ve şeytanlar, kendi kabiliyet ve irâdeleriyle bu tebdil-i kıyafeti (transformasyon) yapamazlar; yapmaya kalkıştıklarında, bünyeleri parça parça olur ve hayatiyetlerini kaybederler.

Cinlerden olan şeytan da, insan kılığına girebilir. Nitekim, onun Bedir Savaşı öncesi Necid’li bir yaşlı sûretinde Kureyş’e gelerek, kurdukları tuzak için onlara tahrik edici fikirler verip, çareler tavsiye ettiği rivayet edilir. Aynı şekilde bir başka defa, ganimetlere nöbetçilik yapan bir sahâbinin şeytanı ganimete zarar vermek isterken yakaladığı ve onun yalvarıp yakarması karşısında da salıverdiği nakledilir. Hâdise üçüncü defa tekerrür edince şeytan, kendisini Allah’ın Rasulü’ne götürmeye karar veren sahabiye, “Bırak da, sana bizden korunup, emniyette olacağınız şeyi söyleyeyim” der, Sahabi, “O nedir?” diye sorunca da, “Ayetü’l-Kürsî” cevabını verir. Hâdise kendilerine intikal edince Efendimiz (sav), “Habis yalancıdır ama doğru söylemiş” buyururlar.

Kur’ân’da, cinlerin Efendimiz’den (sav) Kur’ân dinledikleri ve bu mevzûdaki mütalâaları da anlatılır: Cinler, “Ey kavmimiz” dediler, “doğrusu biz Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan Hakk’a ve doğru yola ileten bir kitap dinledik.” (Ahkaf, 46/29). Hadîs kitaplarında da, Efendimizin (sav) onlara Kur’ân okuduğu ve dini tebliğ ettiği muhtelif rivâyetlerle belirtilmektedir. Bu hâdiselerden birinde İbn-i Mes’ud (ra), bir diğerinde ise Hz. Zübeyr (ra), bir noktaya kadar Efendimize (sav) refakat etmişlerdi.

Cinler, insan kılığında görünebilecekleri gibi, hayvan şeklinde de görünebilirler. Yılan, akrep, sığır, merkep ve kuş kılığına girdikleri de anlatılmaktadır. Nitekim, Nahle Vadisi’nde Efendimiz (sav), onlardan biat kabul ederken, akrep ve kelb gibi herhangi bir hayvan kılığında görünmemeleri veya kendi suretlerinde, ya da daha başka munis bir surette tezahür etmeleri teklifinde bulunmuş, ümmetine de, “Siz evinizde böyle bir haşere gördüğünüzde, ona önce üç defa “Allah rızası için git” deyin; belki o cin arkadaşlarınızdan olabilir. Eğer gitmezse, o zaman cin değildir; zarar verecekse, öldürebilirsiniz” buyurmuşlardı. Bu, bir bakıma iki ayrı taifenin, iki ayrı cinsin veya iki ayrı sınıfın mukavelesi gibiydi ki, onun bu teklifine karşı cinler de, “Ümmet’in her şeye besmele çeker, her şeyi kapatır ve muhafaza ederse, biz onların yiyecek ve içeceklerinden ne yer, ne de içeriz” şeklinde söz vermişlerdi. Tabiî ki, cinlerin bizim yediklerimizden nasıl istifade ettiklerini bilemiyoruz. Belki havasından, belki kokusundan, belki de müteaffin keyfiyetinden istifade etmektedirler. Nitekim bir hadîs-i şerifte, “Tezek ve kemiklerle taharetlenmeyiniz; çünkü onlar cin kardeşlerinizin yiyecekleridir” buyurulur.

Cinlerle Temas Kurulabilir mi? Cinler, İnsanlara Hangi Hallerde Zarar Verir?

Bazı insanların ruhları cinlerle temasa müsaittir; çabuk trans haline geçebilir, çabuk bizim buudlarımızın dışına çıkabilir ve onların âlemi, onların buudları, onların dilleri ve haberleşmeleriyle mayalanabilirler. Bu bir fıtrat meselesidir.. ancak, bundan bir insânî üstünlük manâsı da çıkarılmamalıdır. Evet, görülmeyen bu kuvvetlerin tâbi oldukları belli prensipler vardır.

Dolayısıyla insan, her arzu ettiği yerde bunlara iş yaptırtamaz.. Zira onlar, Allah’ın (cc) tayin ettiği buudun dışında iş yapamazlar. Kişi, mazhar olduğu bir kısım esmâ ve kelimeleri sırlı kilitleri açar gibi kullanıp cinlerle temasa geçebilir ama, cinler kendilerine verilmeyen imkânı kullanamazlar. Bu itibarla her insan, cinlerden istifade edemez, eden de, onları her arzusunda kullanamaz. Bununla birlikte, bazı kelimeleri cinlere ait birer kod, birer telefon numarası gibi çevirip, belirli şekillerde ve belirli sayıda tekrarlayarak, onlarla irtibat kuran insanlar da az değildir.

Birtakım yolları ve usulleri olmakla beraber cinlerle irtibat kurma, mürşit ve rehber ister ve o işin ehli olmayı gerektirir. Usûl, prensip ve rehber olmazsa, hata ve yanlışlıklar yapıp paçayı kaptırma ihtimali de vardır. Bu tür şeylerle meşgul olanların gözleri manâ âlemine açık değil ve kendileri ayaklarını basacakları yeri bilemiyorlarsa, o zaman habis ruhların saldırısına uğrar, onların hâkimiyeti altına girer ve onların oyuncakları olurlar:

Neticede cinler, böylelerini bazen gurur ve kibre sevk eder, okşayıp şımartır; yeri, zamanı gelince de korkutup tehdit ederek tesirleri altına alır ve kendi hesaplarına konuşturup, iş yaptırırlar. Nitekim, 20. asırda Hindistan’da Gulam Ahmed Kâdıyânî, böylesi habîs ruhların kurbanı olmuştur. Hind Yogizmine karşı Fakirizm yolunda İslâm adına mücadele etmek istemiş, fakat habis ruhların saldırılarına uğrayıp, oyuncakları haline gelmiş.. habis ruhlar, önce kendisine müceddid olduğunu kabûl ettirmişler; sonra da Mehdiliğine, ardından da İsa-Mesih olduğuna inandırmışlardır. En sonunda da, hâşâ”Allah bana hulûl etti ve bende göründü” demeye kadar gitmiştir. Habîs ruhlar, habis olanlarla çabuk kontak kurar ve cinnete kadar götürebilirler.

Cinler, ehl-i imana daha çok cünüplük ve hayız-nifas hallerinde, abdestsiz-namazsız hayat sürenlere de yine bu hallerde musallat olup, onları değişik şekilde ve değişik seviyede baştan çıkarabilirler. İşlenen her bir günah, şeytan ve habis cinlere açılan bir kapı ve pencere durumundadır. Bilhassa hassas tipler, bozuk ruhlular, duâdan ve duâlıların atmosferinden uzak lâubali hayat yaşayanlar, çabuk cinlerin te’sirine girerler.

Tabiî ki, cinlerin hayat sınırlarını ve hukuklarını ihlâl ve besmele çekmeden evlerini ve yurtlarını işgal de, cinlerden zarar görmede mühim faktörlerdir. Bu yüzden Efendimiz (sav), bize pis yerlere girerken duâ etmemizi öğretiyor ve onların bulundukları mezbelelik, çöplük, hamam, otluk, helâ ve hattâ kabirlerde namaz kılmamızı yasaklıyor. Bu yerler, şeytanın ve kötü ruhların uğrak yerleridir.

Evet Efendimiz, helâya girerken, “Allahümme innî eûzü bike mine’l-hubsi ve’l-habâis” dememizi tâlim buyuruyor ve ilerde geleceği üzere, hayatımızın her safhasında duâlı olmamızı, bu kâbil zararlı oklara hedef olmaktan korunmamızı temin edecek bir kale ve kalkan sayılabilecek temiz muhitlerde bulunmamızı, temiz insanlarla düşüp kalkmamızı, duâlarla bir atmosfer oluşturmamızı ve ibadetle korunmamızı emrediyor. Öyleyse, cinlerin her türlü kötülüğünden emin olmak isteyen, her şeyden önce günahlardan şiddetle kaçınarak, onların girecekleri delikleri kapamalıdır.

Sihir (Büyü) Gerçek midir ve Yapılabilir mi?

“Sihir (büyü) yoktur, inanmam” diyenler, ya meseleyi dinî menşeli görüp, küfürlerinin muktezası olarak reddeden inkârcılardır; ya da hiç okumamış, duymamış ve dünyâda yaşayıp yaşamadıkları belli olmayan gafil tiplerdir. Şahsen, camide gördüğüm ellisini aşmış birisi, bana bir zaman şöyle demişti:

“Ben, geçen yıla kadar büyü diye bir şeye inanmıyordum. Derken, akrabamdan biri delirdi; nöbet geldiğinde kaskatı kesiliyor ve gözlerini bir noktaya dikiyordu. Gitmediğimiz doktor, gitmediğimiz cinci kalmadı. En son gittiğimiz yerde, bu işle uğraşan kişi okudu ve daha başka şeyler yaptı. Dönüşte arabaya bindik ve o yakınımız hiç alışmadığımız bir tonla, “Neredeyim ben, ne oldu bana?” dedi. Şaştım kaldım. Ve, ondan sonra inandım ki, büyü oluyormuş.”

Evvelâ, Kur’ân, karı ile kocanın arasını açan sihirden bahsetmekte (Bakara, 2/102) ve Süleyman ve Musa Peygamberler zamanındaki sihir hâdiselerini tafsilatıyla mevzû yapmaktadır. İkincisi, bir Yahudi bizzat Efendimize (sav) sihir yapmış; Efendimiz (sav) onun tesiriyle sıkıntı duymaya başlayınca, sihir malzemesi, Meleğin işaretiyle içine atıldığı kuyudan çıkarılmış ve Muavvizeteyn’in okunmasıyla Allah (cc), o musibeti Efendimiz’den def’etmişti. Üçüncü olarak, hayata mal olmuş öyle hâdiseler ve misâller vardır ki, sadece şahsî müşahedelerimi arz etmeğe kalksam, 20-30 sayfa tutar. Fakat yukarıda zikredilen misâlleri, emsallerine de delâlet etmesi itibariyle hatırlatıp geçmek istedim.

Evet, hadîsin beyanıyla nazar hak olduğu, yani tesiri mümkün olduğu gibi, büyünün de tesiri mümkün ve vâkîdir. Ancak, başkasına büyü yapıp kötülük etmek, karı-kocayı birbirinden ayırmak, bu yolla insanları birbirine düşürmek, tutsun tutmasın bu mevzûda gayret sarfetmek, büyü yapmak ve yaptırmak, yapana yaptırana yardımcı olmak, kat’iyyen haram ve günahtır.. helâl itikad ederek yapmak ve yaptırmak da küfürdür.

Fakat, birisi gerçekten cinlere veya büyüye maruz kalmış da ızdırap çekiyorsa, okumakla onu bu ızdıraptan kurtarmak herhalde sevaptır. Şu kadar ki, bu mesele bir meslek, meşgale ve iş haline getirilmemelidir. Zira, Kitap ve Sünnet’te bu meseleyle alâkalı bir şey bilmiyoruz. Efendimiz (sav), cinlerle görüşmüştür ama, bu onun Nübüvvet vazifesi çerçevesinde cereyan etmiş ve onların da peygamberi olduğundan, kendilerine dini tebliğ etmiş, biatlarını almış ve yapmaları gereken mükellefiyetleri bildirmiştir..

Bunun dışında, cinlerle nasıl irtibat kurulur, onlar nasıl çalıştırılır, büyü nasıl yapılır ve bozulur, bu mevzûlarla hiç mi hiç uğraşmadığı gibi, nurlu beyânlarında da bu mevzûyla ilgili her hangi bir şey görmüyoruz. Fakat, cinlerin yaklaşma noktalarını, zararlarını ve habîslerinden kurtulma yollarını ta’lim etmiştir.

Şu kadar ki, umûmî manâda Ümmet’in bu meselelerle uğraşması tasvip edilmese dahi, belli bir kuvvete, ruh gücüne sahip olan ve manâya gözleri açık bulunan zevatın cinleri hayır istikametinde kullanmasında da herhalde bir mahzur olmasa gerek. Zira Kur’ân’da, bu istikamette bir kısım Peygamberlerin eliyle gösterilen bir ufuk noktası bulunmaktadır..!

Cinler, Hastalıklara Sebep Olabilir mi?

Cinler, maddeye nüfuz edebilecek mahiyette varlıklardır. “Cin şudur” diyemiyorsak da, her hâlukârda cinlerin lâtif, görülmeyen, tesir ve nüfuz kabiliyetine sahip varlıklar olduğu açıktır. En basit misâliyle, röntgen şuâları insan bedeninde rahatlıkla yol alabiliyor ve belli ışın çeşitleri maddeyi eritip yapısını değiştirebiliyorsa, bu ışınlardan daha latif olan cinler, insan bedenine neden nüfuz edemesin ki!. Evet cinler, insanın fizyolojik yapısına tesir edip, çeşitli zararlara yol açabilir; damarlara ve beynin merkezî noktalarına müdâhale edebilirler.

Lazer ışını, 1960’lara kadar bilim-kurgu romanlarının hayâl silahı idi. Ancak T. Warman’ın ilk kırmızı lazer ışınını tespitinden sonra geliştirilmiş olup, bugün bilgisayardan haberleşmeye, nükleer silah sanayiinden polisiye araştırmalara, hattâ tıbba kadar pek çok sahada kullanılmaktadır. Meselâ 40 yıl önce işlenmiş bir cinayetteki hiç bir âletin tespit edemediği parmak izleri lazer ışınlarıyla ortaya çıkarılabilmekte ve çok âletlerin göremediği şeyler görülebilmektedir. Bundan daha önemlisi de, damarlarımızda adeta kanla beraber akıp gitmekte ve tıkanmış damarların açılmasında da kullanılmaktadır ki, göz ameliyatlarında kullanılması, bunlardan sadece biridir. Diğer taraftan, ciğerlerimize çektiğimiz havadaki bir miktar oksijen kanı temizlemekte ve damarlarımıza sirayet etmektedir. Tam bu noktada sözü yine Söz Sultanı’na bırakalım: “Şeytan, insanların kanının dolaştığı yerde dolaşır!” ; sanki alyuvarlaşır veya akyuvarlaşırmış gibi…

Şu halde, başta şeytan olmak üzere, bütün cin tâifesinin insanlara zarar verebilecek şekilde yaklaşarak, maddî-mânevî tahribata yol açabilmeleri mümkün görünmektedir. Şeytanın yaklaşmasını, açtığı yaraları ve bunlardan korunma yollarını İnşaallah bir sonraki mevzûda ele alacağız.

Şeytan ve cinler, doğrudan doğruya fizyolojik hastalıklara da sebep olabilirler. Alyuvarlarımıza binip, damarlarımızın içinde dolaşabildiklerinden dolayı, bu her zaman mümkündür. Ne biz bu mevzûda mübâlağaya kaçalım, ne de hekimler bu gerçeği reddetsinler. Sözgelimi, biri kalkıp, “İhtimal, kanser hadisesinde hücrelerin anarşisine sebep olan da bu habis ruhlardır” iddiasında bulunur, buna karşılık siz de “olamaz” derseniz, bu takdirde peşin hükme saplanmış olursunuz. Durum, gerçekten belki de böyledir; en azından, mülâhaza dairesini açık tutmak gereklidir. Kanser hakkında bugüne kadar söylenen sözler ve yapılan tariflerin en makûlü, onun bir hücre anarşisi olduğudur; vücudumuzdaki en küçük parçaların anarşisi.. yani, vücudun normal nizam ve âhengine başkaldırma ve normal hücre gelişme faaliyetini bozma. Bu, hem iç, hem de dış uzuvlarda olabildiği gibi, kanserli hücrelerin yavaş üreyeni de vardır, serî üreyeni de. Cinlerin kanser bölgesine yerleşip, bir örgüt çalışması gibi hücre anarşisi oluşturmaları, her zaman mümkündür. Cinler nasıl görünmeyen varlıklarsa, kanser de çok kere baştan belli olmayıp, kendini geç hissettirmekte, hissettirdiği zaman da, artık ilaçlar fayda vermemektedir.

Kanser gibi sara hastalığında da habîs ruhların tesirini kabûl etmek, mâkul bir yol olsa gerek.. kim bilir belki de cinler, beyinde bir kısım guddelerin normal çalışmasına ve fonksiyonlarını icra etmelerine mâni olmaktadırlar.

Yine, habîs ruhlar, insan aklını bozma ve sinir sistemine tesir edip, cinnete yol açmada da tesirli olabilirler. Gerçi, hekimler şizofreninin bütün çeşitlerini maddeye vermekte ve bazılarını da irsî görmektedirler ama, cinlerin damarlara girip kişinin muvazenesini bozmaları, sinir sistemini harap ederek, zaman zaman dengeli olunurken, bazen de çılgınlığa yol açmaları da mümkündür. Yanlış anlaşılmasın; ne sarâ, ne de şizofreni mutlaka cin eseridir demek istemiyorum; fakat, “olması mümkündür” diyorum. Çünkü bu hastalıklar, çok defa duâlı bir ağzın ciddî bir okumasıyla geçmektedir.

Arkadaşlarımızdan biri, yaşlı bir kadının duâ isteğini getirdi. Bu yaşlı kadıncağız için doktorlar, “Kanser metastaz yapmış ve her yanını kaplamış; bir hafta kadar ya yaşar, ya yaşamaz… Götürün, son günlerini evinde geçirsin” demişler. Kadıncağızın şahsıma büyük hüsn-ü zannı varmış; arkadaşımızı araya koyup ısrarla, “Duâ etsin, şifa bulurum” demiş. O ma’sumeye nasıl duâ ettiğimi şimdi hatırlamıyorum. Altı ay sonra arkadaşıma “O kadına ne oldu?” diye sordum; “Yaşıyor” dedi. Sonra aradan iki yıl gibi bir zaman geçti, “ne oldu?” diye yine sordum; “Hacca gitti geldi, torunlarını büyütüyor” cevabını aldım.

Yine, bir saralı hasta getiriliyor; devamlı rahatsız ve nöbeti olan bir adam. Bir hoca efendi açıyor Kur’ân’ı ve üç-beş âyet okuyor; hasta şifa bulup gidiyor. Bu vâkıaları maddenin fonksiyonlarıyla izah etmek mümkün değildir. Hap vermek suretiyle beyinde belli bir temas temin etmeğe muvaffak olabilirsiniz.. bunun bir tesiri de olabilir ama, okuma da şifaya sebep olabilir.

Bir misâl daha arz edeyim: Teyzem, cinnet getirdi ve her şeyi yakıp yıkmaya başladı. Zincirlerle ancak zaptedilebiliyordu. Kendini hastanenin dördüncü katından aşağı attı, bir şey olmadı. Kocası bir hoca efendiye gitti, bir şeyler yazdırdı getirdi ve bıraktı. “Beni niye böyle zincirlere bağladınız?” dedi, sızlanmaya başladı.. hayret, teyzem iyileşmişti…

Tıbbın ve doktorların altından kalkamadıkları öyle vak’alar, öyle misâller var ki, hemen her gün bir tanesini duyar veya yaşarsınız. Son olarak, yıllar önce Balçova karakolunda bekçilik yapan bir zâtın bizzat yaşayıp anlattığı bir vak’ayı nakletmek istiyorum: Bu adamcağızın ilk yedi çocuğu doğumlarının 17. gününde boğulup ölmüşler. Sonunda, ağzı dualı bir hoca efendiye bir şeyler yazdırmış ve artık sekizinciden itibaren çocukları yaşamaya başlamış…

Nasıl şimdi, Avrupa ve Rusya’da görünmeyen kuvvetleri haberleşme gibi bir kısım hizmetlerde istihdam etmeye başlamışlarsa, büyük ihtimal ilerde de cinnî hastalıklara karşı duâ ve benzeri tedavi yollarını kullanır hale gelecekler, hattâ, belki de cinlerle tedavi popülerlik kazanıp, üniversitelerde ayrı bir kürsüye bile kavuşacaktır! Bugün bile ülser tedavisinde telkin yolunu kullanan hekimler var; ayrıca mûsikî dinletip, hastanın moralini yükseltmekle tedavi denemeleri de yapılıyor. Bütün bunlar ruhun varlığını ve tedavide bile manânın ne derece önemli olduğunu göstermektedir. O halde, şuurlu habis ruhların ve hastalıklara yol açan cinlerin mevcudiyetlerini inkârda ne manâ var?!..

Cinler, Gelecekte Çalıştırılabilir mi?

Kur’ân’da, Süleyman Aleyhisselâm’ın kuşlardan ve cinlerden ordularının olduğu, cinlerin kaleler, havuzlar ve kazanlar yaptıkları, içlerinde bina ustalarının ve denizlere dalan dalgıçların bulunduğu, ayrıca birkaç bin kilometre uzaktan Belkıs’ın tahtının ânında getirildiği anlatılır (Enbiyâ, 21/82; Neml, 27/39; Sebe’, 34/12; Sa’d, 38/37).

Âyetler, bizi fizik ötesi âlemlere götürmekte ve metafizik vak’alarla tanıştırıp, cin, şeytan ve ruhânîlerle kalbin ve hissin diliyle konuşabileceğimiz bir âlemde gezdirmektedir. İnsanlık, şu anda bu işin henüz elif-basında ve emekleme devresinde bulunmaktadır. Telepatinin, ruhlarla konuşmanın, cin ve şeytanlarla en geniş sahalarda haberleşme yapmanın ve onları emir altına alıp iş gördürmenin perdesi yeni yeni aralanmaktadır.

Maddeyle alâkalı laboratuarlarda halledilemeyen meseleler olacak, görülmeyen âlemlere ve canlılara müracaat lüzumu duyulacak ve başka âlemlerden gelen şifreleri çözmek için nezih veya habis ruhlara, cinlere ihtiyaç baş gösterecektir. İrtibat arttıkça, onları kullanma sahalarına temayül de artacaktır.

Yukardaki âyetlerde ifâde edildiği gibi cinler, Hz. Süleyman’a (as) hizmet ediyorlardı. Her nebî, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden birine mazhardır; aynı zamanda nebîler, kendi isimlerinin de mazharıdırlar. Süleyman ismindeki remiz ve manâ, Şehâdet ve Gayb âlemleri üzerinde hüküm sürmektir. Böyle bir ismin muktezası olarak, O Nebî’nin bir eli görünen, diğer eli ise görünmeyen âlemde tasarruf yapabiliyor ve muhaberede bulunabiliyordu. Bu, sair enbiyâda ara sıra ve mu’cizevî oluyordu ama, Hz. Süleyman da (as) ileri derecedeydi. Ayrıca burada, imana ve Kur’ân’a hizmet eden cemaatlerin sahip olmaları gereken yol ve usûllere de işaretler vardır.

Nebî, âlet u edevatsız ve maddî sebepler olmaksızın cinleri teshir edip emrine bağlamış, onlar vasıtasıyla haberleşmiş, onları çalıştırmış ve bu sahada nihâî sınırı göstermiştir. Âyetin ifâdesiyle, emrinde bulunan cinler, Hz. Süleyman’ın (as) kendilerinden yapmalarını istediği şeyleri yaparlardı. Çok muhteşem hüsn-ü sanat eserleri ortaya koyarak, bu sanatın gelişmesi ve ihyâsı hususunda insanlara büyük destekleri olmuştur. İleride cinler, aynı sahada daha geniş çapta kullanılacak ve onları istihdam edenler, son sınır taşlarını yerlerine koyacaklardır.

Yine Kur’ân’da, -yukarıda ifâde edildiği gibi- Hz. Süleyman’ın (as) cinleri denizlerin diplerine dalma ameliyesinde istihdam ettiği de belirtilmektedir. Telepatinin bu işle alâkası vardır veya yoktur; fakat her hâlukârda, bir gün iaşeleri temin edilerek, cin taifeleriyle deniz altında üç-beş ay kalınabilecektir. Zirâ, Allah’ın bir Peygamberi (as), bize bu mevzûda da son ufku göstermektedir.

Muhabere sahasında da cinlerin büyük çapta kullanılabileceğine âyet işaret etmektedir. Büyük devletler, teknik ve teknolojik sahada verdikleri kavga ve mücadelede cinleri kullanıp, -haberleşmede dinlenme ihtimali ortadan kalktığı ve çok serî hareket ettikleri için- telsiz ve telgrafın çalışması ve kod, şifre ve anahtarlarının ele geçirilmesi hususunda cinlerden faydalanacaklardır. Gariptir; bu mevzûda bugün en fazla gayret gösterenler de, manâya karşı en kapalı milletlerden olan Rusya ve Çin’dir.

Cinler ile konuşmanın sağlanması, emniyet teşkilatlarının da işine yarayabilir. Meydana gelen veya gelişme safhasında olan faaliyetler ve grup olayları anında merkeze bildirilip, kontrol altına alınabilir. kim bilir belki o zaman, cinlerden de komiserler ve emniyet müdürleri olacaktır. Ve gün gelecek, milletlerin gizli bir şeyi kalmayacak, cin ve şeytanlar bütün kapalı şeyleri, milletlerin sırlarını ve gizli yanlarını açığa çıkararak, herkesin en gizli yönlerine muttalî olma imkânını sağlayacaklardır.

Ne var ki beşer, her şeyi ruhânîlerin ve cinlerin yaptıklarına inanacak ve bu sahadaki gelişmeler sonucunda cinlerin bu şekilde kullanılması, bir bakıma Allah’ın (cc) ve Kur’ân’ın inkârına yol açacak; neticede de insanlar, ruhlarını tatmin için bunları kullanabileceklerdir.

Enbiyâ sûresinin 82. ayetinde, cinlerin daha başka işler de gördükleri belirtilerek, belki cinlerin ileride bizim bilemediğimiz ve tahmin edemediğimiz daha pek çok işlerde de kullanılabileceğine işaret olunmaktadır. Siz bunu, ister bin senelik hâdiselerin kitaplaştırılması, ister yerin altına ve yer altındaki madenlere ittılâ ve isterseniz deniz dibinde asırlardır bulunamayan batık gemilerin tespiti, yeni zenginlik kaynaklarının keşfi veya cinleri uzay dalgıçları, ya da cin uydular şeklinde istihdamla değişik bilgiler edinilmesi olarak düşünebilirsiniz. Fakat, her zaman olduğu gibi bu sefer de, verdiğimiz bu malûmatın sonunda yine “Her şeyin doğrusunu Allah bilir” demeyi ihmal etmemeliyiz.

Habîs Ruhların ve Cinlerin Şerrinden Korunmak İçin Ne Yapılmalı ve Ne Okunmalıdır?

Bu işin birinci ve en sağlam yolu, Allah (cc) ve Resûlü’yle (sav) çok iyi münasebet kurmak, Din-i Mübin-i İslâm’ın prensiplerini hayatımıza hayat yapmak, gönülde derinleşmek ve tertemiz havamızla kendi âlemimizi yaşamaktır. Bir yandan bunları yaparken, bir yandan da habîs ruhların sızabileceği hiç bir boşluk ve günah penceresi bırakmamak gerekir. Ruhda açılacak bir gedik, onların sızmasına zemin hazırlayabilir.

Cinlerin ve habis ruhların şerlerinden korunmada ikinci önemli bir unsur, husûsiyetiyle duânın kulluğumuzun bir parçası ve silahımız olarak dilimizden düşmemesidir. Evet, korunmamız, hâl-kâl, iç-dış, fiil-dil bütünlüğü ve birliği içinde olmalıdır.

Duâ, fiilî ve kavlî olmak üzere iki şekildedir. Çiftçinin tarlayı sürmesi, tımar etmesi, ekmesi, sulaması fiilî duâ; sonra da el açıp, “Ya Rabbi, bereket ihsan eyle, rahmetini bol bol ver” diye yalvarması da kavlî duâdır. Birinci duâ olmaksızın ikincinin yapılması, insana herhangi bir şey kazandırmayacaktır. Buna karşılık, sadece fiilî duâ ile yetinilmesi ise, yümün ve bereketi, hele hele kulluğu eksik bırakacak ve bütün yaptığı, başında bir olmayan sıfır yığınından ibaret kalacaktır.

Diyelim ki bir mü’min, “Ya Rabbi, mü’minleri muzaffer eyle” diye duâ eder; bu güzeldir ama, kâfi değildir. Çünkü, tek kanatla kuş uçmaz. Efendimiz (sav)’in Bedir Savaşı öncesi eksiksiz hazırlık yapması ve sonra da bütün benliğiyle Allah’a yönelerek duâ etmesi gösteriyor ki, fiilî duâ yapılacak, yanî, sebepler dairesinde yapılması gerekli olanlar yapılacak ve elden geldiğince sebeplere riayet edilecek, sonra da kavlî duâ için eller açılacaktır.

Bunun gibi, vücudumuzda bir rahatsızlık ve hastalık hissettiğimizde hekime gitmemiz, ilaç kullanmamız birer fiilî duâdır. Arkasından, şifayı verecek olan Cenâb-ı Hakk’a el açıp, şifa dilememiz de kavlî duâdır. Bazen yalnız Allah’a teveccüh ve kavlî duâ ile hastalıklarımız, baş ve diş ağrılarımız geçebilir ama, bazen de murad-ı İlâhî başka olur ve hekime müracaatımız istenir.

Efendimiz (sav): “Allah her derdin devasını yaratmıştır, tedavi olunuz” buyurmakla, bu fiilî duâya bizi teşvik etmektedir. Şu kadar ki, yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi, şifayı Allah’tan (cc) bilerek ve bir kulluk vazifesi olarak kavlî duâmızı her hal û kârda yaparız.

Ne var ki, bazen münhasıran kavlî duânın yetmediği gibi, fiilî duânın yetmediği de olur. Ve, Allah (cc), şifayı bazen iki duâya birden, bazen de sadece birine bağlar. Her şey O’nun elindedir. Niceleri vardır ki, kavlî duâ nedir bilmedikleri halde sıhhat içinde, zevk dolu bir hayat yaşarlar; buna karşılık, ilaç kullandıkları ve duâyı da bir ân için olsun ağızlarından düşürmedikleri halde, Allah’a (cc) gönülden bağlı insanların hayatlarını dertlerle kıvrım kıvrım sürdürdükleri görülür. Böyle durumlarda biz, duâmızın kabûl olmadığını sanırız. Halbuki kabûl etmek ayrı, cevap vermek ayrıdır. Her duâ işitilir ve icâbet edilir fakat, bu icâbet, istenilenin aynen verilmesi şeklinde olabileceği gibi, te’hir edilip sonra verilmesi veya dünyâda verilmeyip, Ahiret’e bırakılması şekillerinde de olabilir; tamamen, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine bağlıdır bu. Siz doktoru çağırdığınızda o, icâbet eder gelir; fakat, “Bana şu ilaçları ver” dediğiniz zaman, doktor o ilaçları size aynen vermeyebilir; neyi uygun görüyorsa onu verir ve uygun görmediğini de vermez, ya da daha iyisini, daha faydalısını verir. Teşbihte hatâ olmasın, Cenâb-ı Hakk da kulun duâlarını her zaman duyar, duyduğunu duyurur ve onun kalbine huzur verir; çünkü O, insana şah damarından daha yakındır. Fakat, hikmetinin muktezası olarak, kulunun her istediğini vermeyebilir; bu vermeyiş, bazen kulun yararına olacağı, bazen de ileride daha faydalı şekliyle vereceği içindir. Sonra, mülkün sahibi O’dur ve mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.. lûtfu da hoştur, kahrı da. O, abes iş yapmaz; her yaptığında bir değil, bin hikmet vardır.

Ayrıca kat’iyyen bilinmelidir ki, duâ da namaz gibi bir kulluktur; sâfiyane, hâlisane, garazsız, ıvazsız, karşılıksız ve dünyâda peşin bir netice beklemeden yapılmalıdır. İnsan, saf ve dupduru bir gönülle O’na teveccüh edip, rızasını aramalıdır. Ama O, bazen lûtuf ve keremiyle ihsanlarda bulunup kulunu hoşnut edebilir… Bu sebeple de, hemen neticesi alınsın ve çarçabuk hedefe nail olunsun diye yapılan duâlar kabûl görmeyebilir; hâlis ve safî olmadıkları için, kabul noktasına yükselmeleri mümkün olmayabilir…

Peşin ücretler için ısrarla duâ edilmemeli, ama, Hakk kapısında devam ve sebatta mutlaka ısrarlı olunmalıdır. Rabbine ilticadan bir ân dûr olmamak, daima hayırlı olanı istemek, günahların yaprak gibi döküldüğü, fazilet ve insanî değerlerin ziyadeleştiği o kapıda sadakatte bulunmak, sebat etmek ve imtihanda olduğumuzu unutmayarak neticeleri Ahiret’te beklemek, samimî kul olmanın gereğidir.

Nezd-i Ulûhiyet’te Makbûl Kimselerin Duâsı Alınmalıdır

Nezd-i Ulûhiyette kıymet ifade eden duâsı makbûl kimselere müracaat edip duâ etmelerini istemek, çok önemli ve yararlıdır. Nitekim, Efendimize (sav) bu şekil müracaatlar çok olurdu: Ahmed İbn Hanbel, Ebu Davud ve Taberanî’nin rivayetlerinde Ümm-ü Hani (ra) naklediyor: “Allah’ın Rasûlü’ne mecnun bir çocuk getirildi. Efendimiz ona dokunup, “Çık ey Allah’ın düşmanı” buyurdu; sonra, çocuğun yüzünü yıkayıp duâ etti ve çocukta hiç bir şey kalmadı.” Biz de, hüsnü zannımız olan böyle kimselere müracaat eder, onlardan duâ dileriz. “İnşaallah Cenâb-ı Hakk da şifa ihsan eder.”

Cinlere maruz kalındığında hemen cinlerle uğraşanlara gidecek olursak, bu bizde evhama yol açar ve kuvve-i maneviyemizi kırabilir.. sonra, başkaları tarafından istismar da ediliriz. Ona gider iki muska, berikine gider iki muska alır ve zavallı hastayı muska hamalı haline getiririz. Bu muskalardan bir tanesi kaybolacak olsa, hasta titremeye, korkmaya başlar ve ümitsizliğe düşer. Yani, şifa bulayım derken, daha fazla rahatsızlıklara düçar olur. Bu sebeple, duâ ettirmek en iyisidir.

Abdullah İbn Amr (ra), çocuklarına duâ öğretir, bilmeyenlerin de üzerine yazıp, kordu. Sonra, bu işe de çok bel bağlamamak lâzımdır. Zira, sâhih hadis kaynaklarının rivayetine göre Efendimiz (sav), 70 bin insanın sorgusuz-suâlsiz Cennet’e gireceğini müjdelerken, bunları, pazubent bağlamayanlar, teşe’üm, tefe’ül ve muskaya itibâr etmeyip Allah’a mütevekkil olanlar diye saymaktadır. Onun için, hem duâyı bırakmamak, hem de Allah’a (cc) tevekkül etmek en iyisidir.

İnançlı Psikiyatrist ve Hekimlere Gidilmelidir

Bu mevzûdaki diğer tavsiyemiz, materyalist ve inkârcı olmayan ve ruhlara, cinlere ve onların tesirlerine inanan ehil psikiyatrist ve hekimlerimize gidilmesidir. Fakat inanmayan ve kalp ve ruhun gıdasızlığından ve tatminsizlikten dolayı vicdan ve duyguları arasında muvazene kuramayıp düal yaşayan hekimler, habis ruhların hücumuna uğrayanları daha çok bataklığa teşvik edip, bunalımlı, stresli kimselere, “Git, kadınlarla münasebet kur, ye-iç, eğlen ve kötü düşüncelerini atmaya çalış” demektedirler. Böyle bir tavsiye, susuzluktan yanıp kavrulmuş birisine, “Biraz daha yan” diye deniz suyu vermek gibi bir şeydir. Zaten, hastayı hasta eden, kalbinin bağırsaklarına yedirilmesi, düşünce hayatının ölüp sönmesi ve habîslerle düşüp kalkmasıydı. Evet, böyle düşünen tıp da, tabip de tek gözlü sayılır; kaybettiği diğer gözünü bulunca, o da ilerde müstakim görmeye başlayacaktır…

Ayet-ül Kürsî, Muavvizeteyn vb. Duâlara Müracaat Edilmelidir

Evvelâ, Allah’a (cc) sığınma, O’na dehâlet etme ve himayesine girme, bu mevzûda en önemli yeri olan bir husustur. Allah’ü Teâlâ’nın Kur’ân’da kullarına emrettiği de budur: “Sana şeytandan (şeytânî) bir dürtü olacak olursa, hemen Allah’a sığın” (Fussilet, 41/36); yâni “Eûzü billahi mine’ş-şeytâni’r-racîm” de!

Ayetü’l-Kürsî, Efendimiz (sav) tarafından bizzat tavsiye edilmiştir. Sahabi, zekat malına el uzatmak isteyen insan suretinde bir habîs ruhu yakalamıştı. O habis ruh, kurtulmak için “Bırak beni, sana bizden kendini koruyacak duâ öğreteyim: O, Âyetü’l-Kürsî’dir” demişti. Efendimizde (sav), “O yalancıdır, fakat bu defa doğru söylemiş” şeklinde tenvirde bulunmuşlardı.

Efendimize (sav) Yahudiler tarafından sihir yapıldığında Muâvvizeteyn, yani Felak ve Nâs Sûreleri okunarak sihir çözülmüştü. Ayrıca Peygamberimiz (sav), Aişe validemizin (ra) beyânıyla, sabah-akşam “üçer defa Felâk ve Nas sûrelerini okur, birbirine birleştirdiği avuçlarının içine üfler ve her defasında ellerini vücudunun erişebildiği yerlerine sürerdi.” Yine, Efendimiz (sav), sabah-akşam üçer defa “Bismillâhillezî lâ ye–durru mea’smihî şey’ün fi’l-ardı velâ fi’s-semâi ve hüve’s-Semîu’l-Alîm” derdi ki -biiznillah- felce maruz kalmamanın teminatıdır. Yine, “Eûzü bi-kelimâti’llâhi’t–tâmmâti min külli şeytânin ve hâmmetin ve min külli aynin ve lâmmetin” de, tavsiye ve tecrübe edilen duâlar arasındadır.

İmam-ı Gazalî’nin bu husustaki tavsiyesi, 1 kere Bismillâhirrahmânirrahîm, 10 kere Allahü Ekber, 19 defa “Lâ-yüflihu’s-sâhiru haysu etâ”; ve “min şerr’in-neffâsâti fil-ukad” (Ta-Ha, 20/69; Nâs, 113/4) okumaktır. Bir başka zâtın tavsiyesine göre, her defasında önce bir yudum su, çay, ya da çorba içip, arkadan bir defa yukarda geçen bu iki âyet okunmalı ve bu okuma bu şekilde 19 defa tekrarlanmalıdır.

Bu mevzûda daha pek çok duâlar vardır ki, hadîs kitaplarına bakılmalı veya ehline sorulmalıdır. Ayrıca Ashab-ı Bedr, Cevşen ve Kaside-i Bür’e de tavsiye edilebilir.

Duâlarla Cinlerden ve Habîs Ruhlardan Kurtulanlara Misâller

1) Yakınlarımdan biri felc olduğunda, kendisine bir hafta Kaside-i Bür’e okunmuştu; Allah’ın (cc) izniyle bir hafta sonra düzeldi.

2) Çok sevdiğim bir arkadaşımın hanımında evlenir evlenmez cinnet emâreleri başgöstermişti. Kaskatı kesilip, gözleri dönüyor ve “Geldiler” diyordu. Gitmedikleri hekim kalmadı; Prof. Ayhan Songar da bir hayli meşgûl oldu. Sonra, Allah (cc) başka bir yerden kapı açtı ve böyle ârızalı, malûl kimselere okuyan bir hoca efendi, bir ay gelip, bu kadına okudu ve biiznillâh hasta belli ölçüde ifakat buldu. Bir def’asında Ashab-ı Bedr’in isimlerini de yanıma alarak, hastanın beyi olan arkadaşımı ziyaret etmek istedim. Ben daha merdivenlerden çıkarken kadın, “Hoca geliyor, onun da iflahını keseceklermiş” diye bağırmaya başladı. Ben içeriye girmedim; Ashab-ı Bedr’in isimleri bulunan kâğıdı arkadaşa verdim ve o da götürüp onu kadının üzerine bırakıverdi. Sesi aşağıya kadar gelen hemşiremiz şöyle diyordu: “Niye kaçıyorsunuz? Hz. Hamza geldi diye mi?” Bunu nasıl izah eder ve hangi maddî sebebe bağlarsınız, bilemeyeceğim..! O mübarek hemşiremiz, şu anda tamamen iyileşmiş durumdadır.

3) Şimdi de, bir arkadaşımızın bir kaç müşâhedesini bizzat kendi ağzından nakledelim: “İzmir-Balçova’da vazifeli iken, 18 yaşlarında, sosyeteye mensup oldukları belli iki genç yanıma geldi. Biz camiden çıkmıştık; onlar da dışarıda bekliyorlardı. Yüzlerinde bir korku ve telaş emaresi hissettim. Ürkek bir tavırla yanıma sokulup. “Biz falan semtte erkekli-kızlı ruh, cin çağırma seansları düzenliyorduk. Geliyor, fincanlarımızla oynuyor ve harflerle konuşuyorlardı; biz de eğleniyorduk. (Ruh çağırmaya zaten ‘sosyete çerezi’ dense yeridir.) Sonra bıraktık. Fakat, bu işe ara verdiğimizden bu yana ruhlar, gece gündüz peşimizi bırakmaz oldular; bilhassa geceleri çok rahatsız ediyorlar. Yataklarımızı hareket ettiriyor, dolaplarımızın kapaklarıyla oynuyorlar; perişan olduk. Ne yapacağımızı bilemediğimizden camiye geldik” dediler. (Ah, doğumlarda, düğünlerde, ölümlerde ve darda kalınınca akla gelen camiler ve neslimiz!) Sonra, birden dedi ki: “Biliyor musunuz, şu anda bile ilerde şu ağacın altındaki taburenin üstünde bulunuyorlar.” Ben “Gelin, camiye girelim” dedim. (Tek barınak, tek sığınak Allah’ın evleri…) Girdik ve uzun boylu konuştuk. Malûmatım olduğu kadarıyla, bunun tehlikeli bir iş olduğunu, iman ve irfanla, ilmî ve dinî meselelerle meşgûl olmakla bu rizikolu badirenin atlatılabileceğini söyledim ve bazı duâlar yazıp verdim. “Akşam evimde odama çekilmiş kitap okuyordum. Bir ara salonda birbiriyle oynaşıp duran oğullarım odama gelip, “Baba” dediler, “yan odada ışık yandı, duvarda dolaşanlar var.” Meseleyi anlamıştım. Gündüz, ellerinde oyuncak olmaktan kurtardığım gençlerin intikamı alınmak isteniyordu. Akılları sıra bana gözdağı vereceklerdi. Masamın üzerinde bulunan duâ kitabını aldım ve Ashab-ı Bedr’in isimlerini okumaya başladım. Daha ben okurken ışıklar söndü ve duvarda dolaşanlar kayboldu. Belli ki, benden hoşlanmamışlardı.”

4) İzmir’in Altındağ semtinde cami görevlisi olarak vazife gören bir arkadaş da şunları anlatmıştı: “Her minareye çıkışımda, arkamdan gelen takunya sesleri duyardım. Bilhassa akşamları daha sık oluyordu. Akşam ve yatsı namazlarından sonra cemaat dağılıp da cami boşaldığında, ışıkları söndürüp kapıyı kapamak üzere harekete geçerdim. Çok kere ben daha düğmeye dokunmadan ışıklar sönüverirdi. Bu o kadar uzun süre devam etti ki, dayanamadım, vazifemi başka bir camiye naklettirdim.”

5) Havran’ın Çakırdere köyünden bir köylü de, başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakletmişti: “Bir yaz gecesi, tarlaları domuz sürülerinin zararından korumak gayesiyle, köyde âdet olduğu üzere tarladaki kulübemde kaldım. Yalnızdım. Yakınımda da kimsecikler yoktu. Yanımda tüfeğim olduğu halde yatağa uzanmış, duruyordum. Bir ara kapı açıldı. Gecenin yarısında kim gelmiş olabilir diye hayret ve şaşkınlık içinde kapıdan gelene bakarken, bir de ne göreyim: Gelen bizim hanım, elinde de fener. Bu kadar uzak mesafeden ve böyle geç vakitte hanımımın gelmesi mümkün değildi. Aklıma geldi ve bildiğim duâları okumaya başladım. Gelen, arkasına dönüp gitti. Giderken kapıyı kapatmayı da ihmal etmedi!”

6) “Elimdeki siğiller bir türlü geçmek bilmiyordu” diye başlıyor bir başkası.. ve devam ediyordu: “Her çareye başvurdum. Doktor doktor dolaştım. Yapılan müdahaleler geçici oluyor ve bir müddet sonra siğiller teker teker ellerimde belirmeye başlıyordu. Birisinin tavsiyesiyle, şimdi hatırlayamayacağım bir duâ okudum. Ertesi gün ellerim tertemiz hale gelmişti. Hatta o sıralarda, aynı dertten rahatsız bir gence de o duâyı tavsiye etmiştim. Birkaç gün sonra karşılaştığımızda ellerini göstermiş ve “işte, hepsi geçti” demişti.”

CİN, CİNLER https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/cin-cinler

Gizlenmek, gizli kalmak, gözle görülmeyen gizli kuvvetler.

Cinlerin bir tek ferdine “cinnî” denir. “cânn” kelimesi cin ile eşanlamdır. Ğûl ve ifrit cinlerin değişik türleridir.

İslâm’dan önce Arabistan’da cinler, çölün “satyre” ve “nymphe”leri idi. Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş ve düşman kalmış tarafını temsil ediyorlardı. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bey’ati esnasında cinler önemli ve bilinmeyen ilâhlar arasına girmekte idiler. Mekke Arapları cinler ile Allah arasında bir nesep yakınlığı bulunduğunu söylerler (es-Saffât, 37/158), onları Allah’ın ortakları mertebesine çıkarırlar (el-En’âm, 6/128) ve onlardan yardım dilerlerdi. (el-Cumua, 62/6)

Cinin varlığı Kur’an ve sünnet ile sabittir. Hayat sahibi yaratıklar yalnız şu madde dünyasındaki insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz hayvanlardan ibaret değildir. Bir de ancak peygamberlerin ve asfiyâ (dinde yüksek mertebe sahibi kimseler)’nın gördüğü varlıklar vardır ki, bunlar melekler ile cinlerdir. Bunlar çeşitli şekillere girecek vaziyette yaratılmışlardır. Melekler Allah’a itaattan asla ayrılmazlar. Göklerde bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ’nın emriyle yeryüzüne iner, tekrar göklere yükselirler. Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde bulunurlar. Müminleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin varlığı, Kur’an ve sünnetle sabit olduğundan, bunları inkâr etmek, İslâm akîdesini zedeler.

Cinler de insanlar gibi mükellef olup onlara da peygamberler gönderilmiştir: “Ey cin ve insan topluluğu; size, içinizden, ayetlerimi anlatan ve şu (korkunç haşr) gününüzün geleceğini haber verip sizi korkutan peygamberler gelmedi mi?” (el-En’âm, 6/130)

“Doğrusu biz (cinler) o hidayet rehberi (olan Allah’ın Peygamberini) dinlediğimizde hemen O’na inandık. Her kim bu suretle Rabbi’ne iman ederse o, ne hakkı eksilmekten, ne de zulme uğramaktan korkmaz. ” (el-Cinn, 72/13)

“Şu vakti de hatırla ki, cinlerden bir kısmını Kur’an dinlesinler diye sana sevketmiştik. Onlar (Peygamber’in huzurunda) Kur’an dinlemeye hazır olunca (birbirlerine): “Susunuz (dinleyiniz)”dediler. Kur’an okunması bitirilince de döndüler ve inzâr etmek üzere kavimlerine gittiler. Ey kavmimiz. dediler: Biz bir kitap dinledik. Musa’dan sonra indirilmiş. O, kendisinden öncekini tasdik ile hakka ve doğru bir yola hidâyet ediyor. Ey kavmimiz, Allah’ın davetçisine icabet ve ona iman edin ki, Allah günahlarınızdan bir kısmını mağfiret etsin ve sizi elem verici bir azaptan korusun; ve her kim Allah’ın davetçisi (Peygamberi)ne icabet eylemezse arzda aciz bırakacak değildir. Ve ona ondan başka sahip olacak veliler de yoktur. Öyleleri açık bir dalâlet içindedirler” (el-Ahkâf, 46/29-32)

Hadis râvileri Rasûlullah (s.a.s.)’ın, cin’i görüp görmediği konusunda farklı görüştedirler. Müslim’de, Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’dan rivayete göre, Peygamber Efendimiz cinni’lerin davetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşad etmiştir. Buhârî ve Müslim’in, İbn Abbas’tan rivayetlerine göre ise, Hz. Peygamber ashabıyla “Ukaz” panayırına giderken “Nahle”de sabah namazını kıldırmış, bir grup cin gelip Kur’an dinlemiş ve müslüman olmuştur. Bu durumu Cenâb-ı Hakk, Hz. Peygamber Efendimize Cin sûresinin ilk ayetlerinde haber vermiştir. (el-Cin, 72/1-3).

Müfessir İmam Kurtubî, bu iki rivayeti şu şekilde yorumlar: İbn Abbas’ın rivayetine göre, Hz. Peygamber o olayda, cinni görmemiş; onların Kur’an dinleyip müslüman olduklarını, Cenâb-ı Hakk daha sonra haber vermiştir. Fakat bu olayla İbn Mes’ud’un rivayet ettiği olay farklıdır. Nitekim İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Bir gece Hz. Peygamber (s.a.s.) ile beraberdik. Derken aramızdan kayboldu. Vadilerde, dağlarda aradık bulamadık. O geceyi hep endişe içinde geçirdik. Nihayet sabah olunca bir baktık ki Hîra* tarafından geliyor. “Ya Rasûlallah dedik, sizi kaybettik. Aradık bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde geçti.” şöyle buyurdu: “Bana cin(ler)den bir davetçi geldi. Onunla beraber gittim. Onlara Kur’an okudum” (Kurtubî, el-Camî’li-Ahkâmi’l-Kur’an, Beyrut 1967, XIX, 2 vd.)

Cinler gaybı bilemezler. (Sebe, 34/14) Allah’ın peygamberlerine bildirdiği şeyleri öğrenemezler: “Şüphe yok ki onlar (meleklerin sözünü) işitmekten kat’i surette azledilmişlerdir. ” (eş-Şuarâ, 26/212)

Cinler insanlardan önce yaratılmışlardır, Kur’an-ı Kerîm’de çok zehirli bir ateşten yaratıldıkları haber verilir:

“Cânnı da, daha önce çok zehirli ateşten yarattık. ” (el-Hicr, 15/27)

Cinlerin erkek ve dişi olanları vardır. Evlenirler, çoğalırlar, yerler, içerler. İhtiyarı, genci vardır. Cinler de mükellef olup insanlar gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak zorundadırlar: “Ben cinleri ve insanları ancak ibadet etsinler diye yarattım. ” (ez-Zariyat, 51/56).

Cinlerin yaratılışlarıß türlü şekillere girmeye, ağır işler görmeye elverişlidir. Nitekim Kur’an’da ifade olunduğuna göre (en-Neml, 27/39), Hz. Süleyman Belkıs’ın tahtını Yemen’den getirmek isteyince, bir cin, daha sen makamından kalkmadan ben sana onu getiririm, benim herhalde buna yetecek gücüm var demiştir. Süleyman (a.s.) Kudüs’te, getirilecek taht Yemen’deydi. Onu bir saniyede getirmek büyük bir hız ve güce sahip olmak demekti. Süleyman peygamber, cinleri ağır ve güç işlerde çalıştırmıştır.

“Süleyman (a.s.)’ın önünde, Rabbı’nın izniyle iş gören bazı cinler de vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden ayrılıp saparsa ona çılgın azabdan tattırdık. ” (Sebe, 34/12).

Şeytan da cinlerdendir. Allahu Teâlâ kendisini Hz. Adem (a.s.)’e secde etmekle mükellef tutmuş; şeytan ise, kendisinin ateşten, Adem’in topraktan yaratıldığını ileri sürerek secde etmemiştir. Bunun üzerine Allahu Teâlâ onu rahmetinden kovmuş o da kâfir olmuştur (el-Bakara, 2/24) Şeytanların amiri durumundaki şeytana İblis denir. Şeytan, insanları azdırmak için çeşitli yollara başvurur. Ondan sakınmak gerekir:

“Ey Ademoğulları, Şeytana tapmayın. Çünkü o sizi Rabbınız’dan ayıran bir düşmandır, diye size emretmedim mi?” (Yasin, 36/60)

“Şeytan sizin için yaman bir düşmandır. Bu sebeple siz de onu düşman edinin. ” (el-Fatır, 35/6).

Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuşlardır:

“Allah sizden her biri için, bir cinni arkadaş kılmıştır. ” Ashab: “Size de mi yâ Rasûlallah?” diye sorduklarında, Rasûlullah: “Bana da ancak Allah ona karşı bana yardım etti de, o (cin) müslüman oldu, artık o, bana ancak hayır emrediyor. ” buyurdu. (et-Tâc, V, 233).

Bu hadisten anlaşılıyor ki, şeytan insanı saptırır. E l-i Sünnet inancına göre, şeytan, insanın vücuduna da, aklına da zarar verir.

Felsefecilerin çoğu, özellikle İbn Sina ve Farabî cinlerin varlığını kabul etmezken; bazıları bunu kabul etmişlerdir. Bunlar cinlere süflî ruhlar adını vermektedirler. Bunların ervâh-ı felekiyyeden daha süratli cevap verdiklerini fakat onlardan daha zayıf olduklarını iddia etmişlerdir.

Buna karşılık peygamberlere inanan ve belli şerîatlara sahip olan milletler, cinlerin varlığını tereddütsüz kabul etmişler; ancak mahiyetleri hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimileri; cinler, havâî, yani rüzgârdan yaratılmış, çeşitli şekillere girebilen canlılardır, demişlerdir. Bazıları ise bunların, cevher olduklarını; â’râz* ve ecsâm olmadıklarını söylemişlerdir. Bu cevherleri de mahiyetleri muhtelif bazı kısımlara ayırmışlardır: Bazıları iyi, salih ve hayırseverdirler. Bazıları ise kötü, aşağılık ve kötülükseverdirler. Sayılarını ancak Allah bilir.

Bazı fırkalar da cinlerin cisim olmakla beraber, mahiyetlerinin farklı, sıfatlarının bir olduğunu söylemişlerdir. Sıfatları ise uzayda yer kaplamaları; uzunluk, genişlik ve derinlik gibi üç boyutlu olmalarıdır. Cinler; latif, kesif, ulvî ve süflî kısımlara ayrılırlar. Hevâî cism-i latîflerin, mahiyet itibariyle, diğer cisim türlerine benzemesi imkânsız bir olay değildir. Binaenaleyh bunların, kendilerine özgü ilimleri vardır, insanların yapamayacakları acaip ve zor işleri yapabilir, çeşitli şekillere girebilirler. Bu da Cenâbı Allah’ın onlara bu gücü vermesi sayesinde olur. Bazı fırkalar da, cisimlerin mahiyet itibariyle birbirine eşit olduğunu, hayat için bünyenin şart olmadığını söylemişlerdir. İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’arî ile izleyicileri bu görüştedirler.

Mu’tezile ise bu görüşü ve buna paralel olarak cinlerin varlığını kabul etmemiştir. Bunlar, hayat için bünyenin şart olduğunu, zor işler yapabilmek için bünyenin katı olmasını bir şart olarak ileri sürmüşlerdir. Bu görüş, çoğunluk tarafından reddedilmiştir. Çünkü bu görüşte olanlar, harikulâde olayları inkâr, varlığı kitap ve sünnet ile sabit olan şeyleri reddetmiş oluyorlar.

Cinler de, İslâm dini açısından iki kısımda incelenirler: Mümin olanlar, kâfir olanlar. İnsanlar gibi cinler de, Peygamberimize iman ile mükelleftirler. Çünkü Peygamberimiz onlara da gönderilmiştir. Binaenaleyh ona iman eden, müminler grubuna dahil olur; müminlerle birlikte Cennet’e girer. Ona iman etmeyenler ise şeytanlarla beraber olur; Cehennem’i boylar.

Cinler islâm dini ile mükellef oldukları için, onların da bundan haberleri olması ve İslâm dininin onlara da tebliğ edilmesi lâzımdır. İşte burada cinlerle peygamberimizin temas şekli ortaya çıkıyor.

Cinler henüz peygamberimizin bi’setinden haberdar değillerken göğe çıkar, mele-i âlâ’da konuşulan şeyleri kulak hırsızlığı ederek çalarlardı. Buna bir çok şey ilâve eder, insanlara aktarırlardı. Peygamberimizin bi’setinden cinlerin haberi yoktu. Her zamanki gibi gökten bir şeyler öğrenmeye kalkıştılar; fakat yakıcı ateşlerle, şiddetli bekçilerle karşılaştılar. Bundan irkilerek sebebini araştırmaya başladılar. Yeryüzüne akın ettiler. İçlerinden bir grup, Peygamberimiz’i ashabı ile birlikte Nahle’de namaz kılarken buldu. Okuduğu Kur’an’ı dinlediler; güzelliği ve mükemmelliği karşısında hayret ettiler. Bunların üç ilâ on veya dokuz nefer oldukları ifade edilmektedir.

Peygamberimiz (s.a.s.) onlara İslâm’ı öğretti (Müslim, 1, 332; Kitabu’s-Salat, hadis no: 150-153; Ebû Davûd, 1,10, hadis no: 39). Şurasını hemen hatırlatmak gerekir ki cinler, bize tamamen aykırı yaratıklardır. Onların İslam ile mükellef olmalarının şekli nedir; bunu ancak Allah ve Rasûlü bilirler. Bize sadece buna inanıp iman etmek gerekir.
https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/cin-cinler

Şeytanların ve cinlerin yaratılışı ve mahiyeti hakkında bilgi verir misiniz?
https://sorularlaislamiyet.com/seytanlarin-ve-cinlerin-yaratilisi-ve-mahiyeti-hakkinda-bilgi-verir-misiniz

Şeytanlar, doğuştan şeytan olarak yaratılmamışlardır. Daha sonra kendi iradelerini yanlış yolda kullanarak şeytanlaşmışlarıdr. Şeytan cin nev’indendir.
Kur’ân-ı Kerim, Hz. Âdem (as)’in topraktan yaratıldığını, sonra ona ruh verilerek canlı bir insan haline getirildiğini açıkça anlatır. Aynı şekilde şeytanın da cinlerden olduğu konusunu vurgular. Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de şöyle geçmektedir:

“Rabbin meleklere demişti ki: ‘Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!’ Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. O, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, ‘Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?’ dedi. İblis, ‘Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın’, dedi.” (1)

Şeytanın kendisini üstün görüp secde etmesine engel kabul ettiği, “ateşten yaratılmak” bir üstünlük sebebi midir? Bu tartışılabilir. Çünkü ateşin başka varlıklarla teması kolay değildir. Onlardan yeteri kadar faydalanamaz. Yakar ve eritir. Su, kum ve toprak gibi diğer katı maddeler de onu söndürür. Bu yüzden temelde bir üstünlük sebebi gibi görülen bu fark, aslında şeytanı ömür boyu yalnızlığa itmiştir. Yüce Allah bunun elbette bilincindeydi ve kendi istediğine üstünlük özellikleri verecekti. Onun yanında üstünlüğün temel esası ise önce kendisine itaat edilmesi idi. Şeytan bundan imtina edip kaçındığı ve kendisini üstün gördüğü için, üstünlük iddiaları da bir şeye yaramamış, rahmetten kovulmasına ve “şeytan” olarak adlandırılmasına sebep olmuştur. Belki önceki yeri itibariyle daha üstündü. Çünkü cennette olmak ve sürekli Cenab-ı Hakk’a yakın olmaktan daha güzel bir şey yoktur. Ama şeytanın itaatsizliği ve kendi aslının ateşten yaratılması ile ilgili olarak, ateşin toprağı yakması sebebiyle, bunu yok olmaz bir üstünlük olarak görüp büyüklenmesi bunu engellemiş ve kâfir olarak İlahî huzurdan da cennetten de kovulmasına sebebiyet vermiştir. Hemen ilave etmek gerekir ki, İblisin küfrü, Allah’ı inkâr etmekle değil, “emir ve yükümlülüğü ve amelin gereğini inkâr ile tartışma şeklindedir.” (2)

Ancak şeytana göre, ateşten yaratılmak bir üstünlük sebebiydi. Çünkü ateş toprağı yakardı. Genellikle şeytana tabi olanlar bu gücün peşindedirler. Başkalarını refüze etmek, sürekli kuvvetli olmak ve bunu başkaları üzerinde uygulayarak kendini tatmin etmek…

Kur’ân’da, aynı şekilde cinlerin de ateşten yaratıldığı bildirilmektedir:

“Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.” (Hicr, 15/27);

“Cinleri öz ateşten yarattı.” (Rahman, 55/15)

Bazı âlimler, Rahman Sûresi’ndeki “Cânn” yani, “cinlerin babası”deyiminden kasıt, cinlerin babası İblis olduğunu kabul ederken, bazıları da bunun İblis değil, cinin babası olduğunu nakletmişlerdir. Yazır, aynı kanaatte olmadığını söyleyerek,

“Başlangıç itibariyle bütün insan cinsi salsaldan yaratılmış olduğundan insandan kasıt, yalnız Âdem değil insan cinsi olduğu gibi, Cânn’dan kasıt da cin cinsidir.” der. (3)

Şu halde “İblis, yani şeytan da cinlerden olduğuna göre, o da ateşten, hem de dumansız, öz, yalın, yakıcı ateşten yaratılmıştır.” diyebiliriz.

Bursalı İsmail Hakkı da, “O cinlerdendi” ayetini, “Onun aslı, ateşten yaratılmış bir cindi. Meleklerden değildi.” diye tefsir etmekte ve

“Meleklere ‘Âdem’e secde edin!’ demiştik. İblis hariç hepsi hemen secde etti.” (Kehf, 18/50)

ayetinde “Muttasıl istisna” bulunduğunu ileri sürmekte. Kaide, ‘İstisna edilenle, kendisinden istisna olunan aynı cinsten olursa muttasıl istisna olur7 diye açıklanır. Ayette İblis meleklerden istisna edilmiştir. “İblis melek olmayıp, cin olduğuna göre, melekten nasıl istisna edilmiş olabilir?” tarzındaki muhtemel bir soruya cevap için de bir dipnotla bu izahı yapmıştır.

Bursalı, “Çünkü, İblis de onlarla beraber secde etmekle emrolunmuştur. Daha sonra ise, onlardan birisi istisna edildiği gibi o istisna edilmiştir. Tıpkı, “…falan kadın hariç hepsi çıktılar” sözünde olduğu gibi. Burada hariç olan kişi, erkekler arasında bulunan bir kadındır. Bir görüşe göre, “O cinlerdendi” cümlesinden kasıt, onun ilk cin olduğuna işarettir. Cinler ondandır. Hz. Âdem (as)’in ins’den olduğu gibi. Çünkü Hz. Âdem (as) insanların ilkidir. (4)

Bir başka görüşe göre ise, Allah Teâlâ’nın Âdem (as)’den önce yaratıp, yeryüzüne gönderdiği bir halk vardı. O halkın adı cindi. İblis de onların kalanlarından biriydi. Onlar kan dökmüşler, melekler de onlarla savaşmıştı.

Beğavî şöyle der: Onun Süryanice’deki adı Azâzil, Arapça’daki adı ise Haristi. İsyan edince adı ve şekli değiştirildi, kendisine İblis denildi. Çünkü o, rahmetten ümit kesmiştir. (Tahrim, 66/6)

İblis denen o cin, “Rabbinin emrinden çıktı.” Allah’a itaat etmekten kaçındı. Oysa biz biliyoruz ki, “Melekler, Allah’ın emrine isyan etmezler, ne emrederse onu yaparlar.” (5) Ayrıca, insan ve cinler, kulluk sorumluluğu ile yükümlü oldukları için, iradeleri ile yaptıklarının cezalarını veya mükafatlarını göreceklerdir. Ancak melekler öyle değil. Onlar bu konuda bir sorumluluğa sahip olmadıkları için iradeleri de yoktur, bu yüzden hata yapmaktan da korunmuşlardır.

Şeytanın Karakteristik Özellikleri:

1. Yalancı ve yemincidir.
2. Yaptırım gücü yoktur.
3. Riyakardır.
4. Edebiyat ve felsefe yapar.
5. İnsanın en sinsi düşmanıdır.
6. Kötü bir arkadaştır.
7. Kur’an’dan uzak olanların en yakın dostudur.
8. İnsanı her yerden görür ve aldatmaya çalışır..

İblis Meleklerden miydi?

İblisin meleklerden mi, cinlerden mi olduğu konusu tartışılan bir konudur. Ancak bu o kadar da karmaşık bir konu değil. Çünkü İblis, cinlerden biridir ve cinlerin de yaratıldığı maddeden yaratılmıştır. Hz. Âdem’le ilk karşılaşan şeytanın özel ismi İblis’tir. Bu da cinlerdendir ve cinlerin yaratıldığı ateşten yaratılmıştır. Şeytan ise, o türün azdırıp, saptırıcı olanlarına, yani o cinsin bir türüne verilen isimdir.

İblis’in, meleklerden biri veya onların “hocası” veya “başkanı” olduğuna dair ortaya atılan görüşlerin kaynağı İslâm değil Hristiyanlıktır. Ancak melek kavramı Hristiyanlık’ta, Yahudilik’ten daha açık olsa da onda da net olarak ortaya konmuş değildir. Zira Hristiyanlığa göre İblis, meleklerin başkanı iken, emrinde bulunan meleklerle beraber Allah’a isyan etmiş ve hep birlikte kovulmuşlardır. Matta İncili’nde yer alan şu cümle de bunu doğrular niteliktedir:

“(Kıyamet günü Kral) o zaman solundakilere diyecek: Ey lanetliler, benim yanımdan iblis ile onun meleklerine hazırlanmış olan ebedî ateşe girin.” (Matta, 25:41)

Bu husus, her hangi bir şüpheye yer vermeyecek şekilde Kur’ân-ı Kerim’de açıklanmıştır ve şöyledir:

“Hani biz meleklere: Âdem’e secde edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne fena bir değişmedir!” (Kehf, 18/50)

Ayette geçen “Kâne min’el-cinni: O cinlerdendi” tabiri açıktır. Konu secde ve başkaldıran İblis. Onun da secdeye karşı çıkması daha önceki ayetlerde ifade edildiği şekliyledir.

Burada sözü edilen secdenin de ibadet kastıyla yapılan secde değil, selam ve saygı ifade eden, kendisine selam verilmekte olan kişinin değerini, ona değer vereni bilmek anlamındadır. Bu secde, geçmiş milletler zamanında meşru/yasal iken daha sonra kaldırılmıştır.(6) Mısır’a gelip Hz. Yusuf’ (as)u buldukları zaman, annesi, babası ve kardeşleri de böyle selamlamıştı.

Dipnotlar:

(1) Sâd, 38:71-78; A’raf, 7;
(2) Hak Dini, IV/20.
(3) age., VII/369.
(4) Muhtasar Ruhu ‘l-Beyan, V/122.
(5) age., V/123
(6) age., V/122.
https://sorularlaislamiyet.com/seytanlarin-ve-cinlerin-yaratilisi-ve-mahiyeti-hakkinda-bilgi-verir-misiniz

Şeytan (iblis) cinlerden midir, eğer cinlerden ise neden meleklerin arasındaydı? Allah Teala sadece insanları ve cinleri imtihan için yarattığını bizlere belirtmiş…
https://sorularlaislamiyet.com/seytan-iblis-cinlerden-midir-eger-cinlerden-ise-neden-meleklerin-arasindaydi-allah-teala-sadece

Cin ve Şeytanların Atası İblis

Cin ve şeytanların atasının kim olduğu hususunda bir kaç görüş söylenmiştir. Daha önce de geçtiği gibi Rahman ve Hicr surelerinde geçen “Cân”nın, cinlerin atası olan varlığın ismi olduğu, iblisin de onun neslinden olduğu söylenmiştir. Bu görüşte olanlar, cin ve şeytanlar açısından iblisin, insanlara nazaran Nuh (a.s)’ın konumunda olduğunu söylemişlerdir. Yani nasıl Nuh Tufanı’ndan sona onun neslinden başka bütün insanlar yok olmuş ve o, adeta insanlığın ikinci atası konumuna gelmişse, daha çok İsrailî bazı rivayetlere göre, yeryüzündeki azgınlıkları sebebiyle, melek orduları tarafından cinler öldürülünce, henüz isyan bayrağını açmamış olan iblis, cinlerin ikinci atası olmuş, bundan sonraki cinler onun soyundan türemiştir.

Fakat bu genel kabul gören görüş değildir. Bu isimlerin manalarından bahsederken de kısaca işaret ettiğimiz gibi, Kur’an’ın ilgili ayetlerini ve hadisleri temel aldığımızda, İblis’in, cinleri ve şeytanların atası olması görüşü daha ağır basıyor. Dolayısıyla biz de bunu esas alarak başlığı, “Cin ve Şeytanların Atası İblis” şeklinde koyduk ve konumuzu bu açıdan işleyeceğiz. Bir de, tabiri caizse, konuyu işlerken kronolojik bir sıra izleyeceğiz.

A) İBLİS’İN YARATILMASI

Kur’an-ı Kerim’de iki yerde, İblis’in ateşten yaratıldığı bildirilir(1). Âdem (a.s)’e secde ile emrolunduğu zaman itaat etmeyişinin sebebi olarak, cevherini, yani kendisinden yaratıldığı varlığı ileri sürerek,

“Ben o (Âdem’den) daha üstünüm. Çünkü (ey Allah’ım), beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (A’raf, 7/12; Sad, 38/76)

demişti. Cenab-ı Allah’ın şeytanın sözü olarak naklettiği bu söz, İblis’in yaratılışını bize haber veriyor.

Kur’an’ın iki yerinde de, “Cân”nın, ateşten yaratıldığı bildirilir.

“(Allah) Cân’nı da ateşin mâricinden yarattı.” (Rahman, 55/15)

ayeti yaratılışın “mâric”den olduğunu bildirir. Mâric, hem dumanla karışık olan ateş, hem de dumansız -yalın- saf ateş manasına gelmektedir. Ama ayette ayrıca ateş kelimesinin zikredilmesi bunun, dumansız/saf ateş manasında olduğunu gösteriyor. Böylece Cân’nın, katıksız/öz ateşten yaratılmış olduğu anlaşılıyor(2). İbn Abbas(r.a.)’a göre bu ifade, “ateşin en güzeli ve safı” manasınadır. Mücahide göre de, ateş yakıldığı zaman yükselen, sarı ve yeşilimsi alevdir(3). Âlusî, bunu “dumansız saf alev” olarak tefsir eder(4). Dikkat edilirse, bunların hepsi hemen hemen aynı manaya gelmektedir.

“Allah Teala, insanı salsâldan, yani katıksız-özlü çamurdan yarattığını bildirdiği gibi, cânnın da katıksız ateşten yaratıldığını beyan etmiştir. Eğer, me’âric kelimesi “katıksız” manasına olduğu halde, aynı zamanda “karışık” manasına olduğu nasıl söylenebilir?” denilirse, buna söyle cevap verilir:

“Ateş kuvvetli olduğu zaman, alevleri yükselir ve biribirine alabildiğine karışıp, tıpkı güzel ve uyumlu bir şekilde birbiriyle imtizaç etmiş, birbirinden ayırt edilemez hale gelmiş ve adeta, iyice karışmış çamur gibi yekpare olmuş olur. Bu durum iyice tutuşmuş fırında da gözlenir: Eğer o fırına odun atılacak olsa, hemen onu tutuşturur. İşte cinlerin yaratıldığı “me’âric”, aynen bunun gibi, kısımları birbirine girip, tek parça haline gelmiş bir ateştir ki bu ateşin dumanı, alevi ve yerde yanan kısımları birbirinden ayırt edilemez olmuştur.”(5)

Bu husustaki ikinci ayette Allah Teala iki cins varlığın yaratılışını anlatarak,

“Andolsun ki biz, insanı pişmemiş çamurdan, kokuşmuş cıvık balçıktan yarattık. Cân’nı da (insandan) daha önce semûm ateşinden yarattık.” (Hicr, 15/26-27)

buyurur. Ayetten anlaşıldığı gibi Cân, insanoğlundan önce(6) yaratılmıştır. İnsanın yaratılışının, kainattın yaratılışında son halka olduğu düşünülürse, Cân sondan bir önceki halka olarak yaratılmıştır(7).

Ayetteki “semûm ateşi” hususunda, bazıları, “Bu, ateşin alevidir.” demişler; bazıları da “O, öldürücü derecede sıcak olan sam rüzgarıdır.” demişlerdir(8). Önceki ayetin de yardımı ile, ibareden anlaşılan bunun bir çeşit ateş olduğudur. Fakat, bedenin gözeneklerine, yani derideki o küçücük deliklere nüfuz edip, içine işlediği için buna, “semûm” ismi verilmiştir. İnsanın içine işleyen rüzgara da bu yüzden “sam rüzgarı” denmiştir(9) . Bir rivayette, “Semûm, dumansız ateştir. Yıldızlar da bu ateşten yaratılır.” denmiştir(10) ki, bu, “semum ateşi” ile geçen ayetteki “ateşin mârici”’nin aynı olduğunu gösterir. Buna göre aynı şeyi anlatan bu kelimelerden biri, o ateşin yalın, saf ve dumansız bir ateş olduğunu, diğeri de yakıcı ve kavurucu olduğunu anlatmış olur. Âlûsî “semum ateşi”ni, “fevkalade hararetli ateş” diye tefsir ederken buna işaret etmektedir(11). Bazı hadislerde Cân’nın yaratıldığı ateşin, bildiğimiz ateşlerden çok daha sıcak olduğu bildirilmektedir. Ebu Davud et-Tayalisî’nin İbn Mes’ud(r.a.)’dan naklettiği bir hadise göre,

“Bu (dünyada gördüğümüz) ateşler, Cân’nın yaratıldığı ateşten yetmiş kat daha hafiftir.”(12)

Ahmed Hulusi konumuzla ilgili kitabında yeni bir yaklaşım ortaya koyarak, ayetteki “semum ateşi”nin, ışınlar olabileceğini söylüyor ve şu fikirleri ileri sürüyor:

“Kur’an-ı Kerim’de, geldiği günün anlayış seviyesi nazar-ı itibara alınarak, “Biz, cinleri filanca ışınlardan yarattık.” şeklinde açıklanmamış; mecazi bir ifade ile, “dumansız ateş”, “en ince gözeneklere nüfuz edici ateş” diye tarif edilerek, insanların anlayışına, ilimlerinin bu konuyu anlayacak bir seviyeye gelmesine bırakılmıştır.”(13)

Son iki ayette konu, Cân’nın yaratılması; ilk iki ayette de İblis’in yaratılması idi. İblis ile Cân’nın aynı olup olmadığı tartışılmıştır. Daha önce de geçtiği gibi, Hasan Basrî, “Cân, cinlerin atası olan İblis’tir.” derken, Mücahid, “O, cinlerin atasıdır, ama İblis değildir.” demiştir. Kimileri de, “Cân, bütün cinleri içine alan bir cins ismidir.” derler(14). Buna göre, insan kelimesi, nasıl bütün insanları ve ataları olan Hz.Âdem (as)’i içine alan bir isim ise, Cân da, bütün cinleri ve ataları olan İblis’i içine alan bir cins ismidir. Zaten dikkat edilirse, son ayette, genel olarak insanın çamurdan, cânnın ateşten yaratıldığı anlatılırken, sanki iki cins varlıktan bahsedilmektedir.

Taberî, Hasan Basri gibi, İblis’in, cinlerin atası olduğu ve buradaki Cân ile İblis’in kastedildiği görüşündedir(15). Mukatil, Katade ve Atâ gibi önemli müfessirler de bu görüştedir. İbn Abbas(r.a.) da bu görüştedir ve ondan gelen, “Cân, cinlerin atasıdır.” şeklindeki rivayet(16) farklı bir görüşü ortaya koymuyor, Cân’nın aynı zaman da İblis olduğunu gösteriyor. Bazı kimseler daha değişik bir görüşle, “Cinler, şeytandan başka bir cinsdir.” demişlerse de, görüldüğü gibi çoğu alimin kabul ettiği doğru görüş, şeytanların, cinlerle aynı cins olduğu ve mümin olmayan cinlere, şeytan ismi verildiğidir(17).

İblis ile Cân’nın aynı olduğuna, bazı hadisleri de delil gösterebiliriz: Hz.Âişe (r.a.)’den gelen bir rivayette Resulullah (a.s),

“Melekler nurdan, Cân ateş alevinden, Âdem de, size (Kur’an’da) anlatıldığı şeyden yaratılmıştır.” (18)

demiştir. İbn Merdûye’nin yine Hz.Âişe annemizden rivayet ettiği hadiste,

“Allah, melekleri Arş’ın nurundan; Cân’nı, ateş alevinden; Âdem’i de, (Kur’an’da) size anlatılan şeyden yaratmıştır.” (19)

buyurulmuştur. Bu gibi hadislerde, yukarıdaki ayetlerde geçen “insan”yerine, insanın atası olan Âdem konduğuna göre, “Cân” yerine, o cinsin atası olan, daha önceki ayetlerde açık ismi ile geçen İblis konabilir(20). Zaten Kur’an’da, Hz.Âdem (as)’den bahsedildiği yerde, hemen yanısıra ve ona karşı olan cins olarak İblis’den bahsedilmektedir. Hadislerde de durum aynıdır. Fakat görüldüğü gibi bu bazan İblis ismi ile, bazan Cân ismi ile bazan da şeytan sıfatı ile olmaktadır.

Bu iki cinsin yaratılışlarını mukayeseli olarak ele alan şu izahlar da enteresan görünmektedir: “Cinler açısından Cân, tıpkı biz insanlar açısından Âdem gibidir. Bizim cinsimizin ilki “salsâl”dan, yani katıksız özlü çamurdan, ondan sonra gelenlerimiz de onun sulbünden yaratılmış ise; ilk cin de ateşden, ondan sonra gelen zürriyeti ise “mâric”den, yalın ateşten yaratılmıştır..”(21)

B) İBLİS’İN ALLAH’A İLK İSYANI

İnsandan önce yaratılmış olan İblis, ayetlerden anlaşılabildiği gibi, meleklerle beraber göklerde ve cennetlerde yaşamaya başlamış ve kibrini zedelemeyen bir takım emirlerle sorumlu tutulmuş olmalı. Bazı İsrailî rivayetler de bunu destekliyor. Derken Allah Teala meleklere Âdem’in yaratılışını ve ona vereceği önemli yetkiyi haber verdiğinde, melekler kısmında uzun uzun anlattığımız gibi, onlar itiraza benzer bir uslubta, ama insanın yaratılışındaki o derin hikmeti anlamak maksadı ile bunun sebebini sorduklarında, muhtemelen yanlarında bulunan İblis’in nasıl bir tavır aldığını bilemiyoruz. Çünkü ilgili ayetler bundan bahsetmiyor. Belki o meleklerle beraber aynı soruş, İblis için de söz konusu idi. O noktada İblis açısından bir problem yoktu. Olsa idi, isyan bayrağını o anda açardı.

Allah Teala Âdem(a.s)’i yaratıp, ona bir şekil verdikten sonra, meleklerine, ona secde etmelerini emretti (A’raf, 7/11). Bu emir, önceden yaratılmış olup, meleklerle beraber bulunan İblis’i de içine alıyordu. İblis, bunun farkında idi. Bütün melekler, Allah’ın emrine uyup, Âdem’e secde ettiler. Ama İblis, Allah’ın emrine uymadı, isyan etti, baş kaldırdı. Allah Teala bunu hatırlatarak şöyle buyurur:

“Hatırla ki biz, meleklere, “Âdem için secde edin.” demiştik ve onlar da secde etmişlerdi. Fakat İblis secde etmemiş,..” (İsra, 17/61), “…  dayatmıştı.” (Taha, 20/116).

İblis’in bu isyanı Kur’an-ı Kerim’de bu şekilde yedi yerde tekrar edilip, vurgulanır. Çünkü bu, yaratılmışlar tarihinde ve insan için çok önemli bir hadisedir:

“Hatırla o zamanı ki hani Rabbin meleklere, “Ben, kupkuru hale gelmiş bir çamurdan ve suretlenmiş bir balçıktan bir insan yaratacağım. Binaenaleyh onun yaratılışını bitirdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz derhal onun için secdeye kapanın.” demişti. Bunun üzerine bütün melekler toptan secde ettiler. Ancak İblis, secde edenlerle beraber olmadı, dayattı.” (Hicr, 15/28-31; Sâd, 38/71-74)

ayetleri, Allah Teala’nın secde emrini, Âdem (a.s)’in yaratılışından önce haber verdiğini gösteriyor. Dolayısıyla bu, muhatapların düşünme fırsatı bulamadığı anî bir emir değildi. Bu aynı zamanda İblis’in isyanın da fevri olmayan, inceden inceye düşünülmüş bir hareket olduğunu gösterir.

“İblis’den başka bütün melekler Âdem’e secde etti. İblis ise dayattı, kibirlenmek istedi. Çünkü o kafirlerden idi veya kafirlerden oldu.” (Bakara, 2/34; Sâd, 38/74),

yani Allah’ın ezelî ilminde, ileride baş kaldırıp, kafir olacağı bilinenlerden idi, veya “Âdem’in yaratılmasından önce yeryüzünde bulunan ve yeryüzünde fesat çıkardığı için helak edilen o kafir milletten idi.”(22). Bir diğer kuvvetli tefsire göre de “Daha önce kafir değilken, kibirlenip secde etmeyerek kafirlerden oldu.”(23) Böylece o, çoğu alime göre Allah Teala’ya ilk karşı çıkan ve ilk kafirlik, yani nankörlük eden oldu(24). Çünkü Allah’ın emrine uymayarak isyan etmesi ve Allah’a karşı büyüklenip, kibirlenmesi kafirlikti(25).

İblis bir melek mi idi?

İblis, meleklerden biri, yani bir melek mi idi ki, meleklere verilen bu emre itaat etmeyişi bir isyan sayıldı? İşte bu da, İslam alimleri arasında farklı görüşlerin söylendiği konulardan olmuştur.

İlgili ayetler, bütün meleklere secdenin emrolunduğunu, hepsinin bu emre uyduklarını, sadece İblis’in uymadığını; emre uyanlardan, “istisna” olduğunu gösteriyor. Ayetlerin açık manasını alırsak, bu “istisna”nın, Arapça teknik tabiri ile, “müstesna-ı muttasıl” sayılarak, İblis’in meleklerden kabul edilmesi gerekir(26). Yani mesela “İnsanlar çok günahkardırlar, peygamberler müstesna…” dediğinizde, peygamberlerin de, insanlara dahil olduğunu, ama farklı bir derecede olduklarını vurgulamış oluyorsunuz. İşte bu şekilde, istisna edilenler ve edilmeyenler, aynı cinsten varlıklar olunca, buna “müstesna-ı muttasıl” denir. Buna göre de “Melekler secde ettiler, İblis müstesna..” dediğinizde, ilk bakışta bu, “Demek ki İblis de meleklerden birisi idi.” manasına gelir.

Allah Teala Kehf Suresi’nde,

“Meleklere, “Âdem’e secde edin.” dedik, İblis müstesna, hepsi secde ettiler. O, cinlerdendi; Bundan dolayı Rabbisinin emrinden çıktı…” (Kehf, 18/50)

buyurarak, böyle bir mananın yanlış olduğuna, yine teknik tabiri ile buradaki istisnanın, “müstesna-ı munkatı”, yani istisna edilen ile edilmeyenlerin, iki ayrı cins varlık olduğunu göstermektedir. Bu, mesela “Köylüler geldi, ama eşekleri gelmedi.” cümlesindeki istisna türündendir.

Keza bu ayette İblis’in Allah’ın buyruğunun dışına çıktığı bildirilmiştir. Meleklerle ilgili başka ayetlerde ise, meleklerin kesinlikle, Allah’ın emrinin dışına çıkmayacakları bildirilmektedir. Zaten ayetin son cümlesi, Allah’ın emrini tutmayışının kaynağına işaret ediyor.

İslam alimleri bu hususta çeşitli izahlar yapmışlar, bazı kelimelerin aynı anda farklı manalara gelişinden dolayı ayetlere farklı manalar vermişlerdir: Bir kısmı İblis’in, cinler taifesinin atası olduğunu söylerken; bir kısmı da, “O bir melekdi. Ama Allah’a isyan etmek suretiyle kafir oldu.”, “Nasıl kafir olan bir insan, insan tabiatının dışına çıkmazsa, o da ateşten olan melek tabiatının dışında çıkmadı.”(27) demişlerdir.

İbn Abbas (r.a.)’dan gelen bir rivayete göre,

“İblis, meleklerin bir kabilesindendi. Bu, kendilerine cin denen ve yakıcı ateşten yaratılmış olan bir kabile idi. İblis’in o zamanlar ismi “Hâris”di ve cennet bekçilerindendi. Bu kabile dışındaki melekler, nurdan yaratılmışlardı.” Yine İbn Abbas(r.a.)’dan gelen bir başka rivayete göre, “İblis’in ismi, “Azâzîl” idi ve yeryüzünde kalırdı. Meleklerin, bilgi ve akıl bakımından en kuvvetlilerindendi.”(28)

Yeryüzünün ilk sakinleri, cinlerdi. Cinler yeryüzünde karışıklık çıkardılar ve kan döktüler. Allah Teala, meleklerden bir ordu başında İblis’i onların üzerine gönderdi. İblis, ordusu ile bu azgın varlıkları mağlup edip, adalara ve dağların eteklerine sürdü. İblis ve meleklerden ordusu yeryüzünün mamur ve verimli yerlerine yerleştiler(29) Bu işi yaptıktan sonra, kendi kendine, “Daha önce kimsenin başaramadığı bir şeyi başardım.” diye gurura kapıldı. Tabii ki Allah Teala, onun bu gururundan haberdardı. Ama beraberinde bulunan melekler bunu bilmiyorlardı.

Allah Teala meleklere, yeryüzünde bir halife yaratacağını söylediğinde, “Daha önce cinlerin yaptığı gibi, orada fesat çıkarıp, kan dökecek bir varlık mı yaratacaksın? Biz bu yüzden onların üzerine gönderilmiştik.” diye sordular. Allah Teala da, “Ben sizin bilmediğinizi biliyorum.” yani, “Ben, İblis’in kalbinde olup da sizin bilmediğiniz o kibir ve gururu biliyorum.” dedi. İşte bundan sonra Allah Teala, Âdem’in toprağının getirilmesini emretti. Toprak getirildi ve Allah, Âdem’i yarattı… Âdem, bir tarafa atılmış cansız heykel olarak kırk gece bekledi. İblis, onun bu cansız heykeline geliyor, ayağıyla vuruyor ve ondan ses çıkarıyordu; bir kamışın içine üfler gibi, içine üflüyor; ağzından girip, arkasından çıkıyor; arkasından girip, ağzından çıkıyordu. O kupkuru çamura, “Sen bir hiçsin. Eğer sana musallat olsam, seni mahvederim. Eğer sen bana musallat olsan, seni dinlemem.” diyordu…”(30)

İbn Abbas ve İbn Mes’ud (r.a.)’a dayanan bir rivayette de,

“İblis, birinci göğün ve yeryüzünün idaresi ile vazifelendirilmişti ve meleklerin, cin denilen bir kabilesine mensubtu. Bu kabileye, cenneti korumakla görevli oldukları için “cin” denilmişti. Binaenaleyh İblis aynı zamanda cennetin bekçilerindendi.”(31) denilmiştir.

Bu rivayetlerde İblis’in cinlerden olduğu, cinlerin de bir çeşid melek olduğu ifade edilmektedir. Her ne kadar bu rivayetler, ayette İblis’in isyan sebebi olarak gösterilen, “O cinlerdendi, bundan dolayı Rabbisinin emrinden çıktı.”ifadesi ile, Meleklere yönelik secde emrine muhatab oluşunun zahiren çelişmesi problemini çözüyorsa da, ilgili ayetleri oldukça zorladığı için fazla kuvvetli görünmemektedirler.

Bu husustaki farklı izahları ve neticeyi, Fahreddin Razî’nin bakış açısı ile vermek istiyoruz:

“Allah Teala bu ayette, İblis’in cinlerden olduğunu söylemiştir. Alimlerin bu konuda üç izahları var:

1) İblis, meleklerden idi. Onun meleklerden olması, aynı anda cinlerden de olmasına ters değildir….Çünkü meleklerden bir kabile, cin diye adlandırılmıştı… Bir de cinlere, gözle görülemediği için bu ad verilmiştir. Melekler de görülemez. Dolayısıyla melekler de, cinler sınıfına dahildir. Ayrıca İblis, cennetin bekçilerinden idi ve bundan dolayı cennete nisbet edilerek, “O, cinlerdendi.” denilmiştir. Hatta bir rivayete göre o, yaratıldıklarından beri, cennetliklerin takılarını kalıba döken bir melek kabilesi olan, “cinânîler”dendi.

2) Bu husustaki ikinci izaha göre ise, İblis ateşten yaratılmış olan cin şeytanlarındandı ve onların ilk atasıydı. 

3) Üçüncü görüşe göre o, meleklerdendi, ama sonra şeytana dönüştürüldü.. İblis’in meleklerden olmadığına delalet eden asıl şey, Allah Teala’nın, bu ayette, yani Kehf suresi, 50. ayetin sonunda, “Ama siz beni bırakıp da, sizin düşmanlarınız oldukları halde, onu ve soyunu dostlar ediniyorsunuz.” buyurarak, İblis için zürriyetin olduğunu bildirmiş olmasıdır. Halbuki melekler için zürriyet ve tenasül, yani doğurarak soy sahibi olma söz konusu değildir. Binaenaleyh İblis’in meleklerden olmaması gerekir.”(32) Bu görüşte olan İbn Zeyd,

“Âdem (a.s) insanların atası olduğu gibi, İblis de cinlerin atasıdır.” der(33). Halbuki meleklerin atası olarak, hiçbir varlıktan bahsedilmez. Eğer onlarda da bir tenasül olsaydı, insanlar ve cinler gibi onların da bir atası olurdu. Binaeaaleyh Allah onları, üreme-türeme yoluyla değil, direkt olarak yaratmaktadır

Yine İblis’in meleklerden olmadığını ileri sürenler şu hususları delil gösterirler: Allah Teala Kur’an’da, İblis’i ateşten yarattığını haber veriyor; melekleri neden yarattığını ise bildirmiyor. Sonra Kur’an’da, İblis’in, meleklerin yaratıldığı maddeden yaratıldığına dair bir haber yok. Ayrıca İblis’in, cinlerden olduğu da haber verilmiştir. Binaenaleyh İblis’i, Allah Teala’nın nisbet ettiği şeyin dışında bir şeye nisbet edilmesinin caiz olduğunu söylemek doğru değildir.”(34)

Taberî bu delillere itiraz ederek şöyle der:

“Bu deliller, sahiblerinin bilgilerinin zayıflığından kaynaklanmaktadır. Çünkü Allah Teala’nın, meleklerin çeşitli sınıflarını, kimini nurdan, kimini ateşten, kimini de dilediği herhangi bir şeyden olmak üzere, çeşitli şeylerden yaratmış olabileceği inkar edilemez. Zaten Kur’an’da meleklerin neden yaratıldığına dair bir bilgi yok ve İblis’in yaratıldığı şeyin haber verilmiş olması da, meleklerden olmadığını göstermez. Aynı şekilde bu, İblis’in, Allah Teala’ın ateşten yarattığı bir melek zümresinden olma ihtimaline engel değildir. Keza İblis’in soyunun bulunması da, meleklerden olmamasını gerektirmez. Çünkü Allah Teala, onun günah işlemesini murad ettiği zaman, diğer meleklere verilmeyen lezzet hissi ve şehvet duygusu vermiştir. Yine Allah Teala’nın, İblis’in cinlerden olduğunu haber vermesi de melek olmasına engel değildir. Çünkü sadece İblis’e değil, insanlarca görülemedikleri için ve her görülemeyen şeye “cin” denebildiği için, meleklere de bu isim verilmiştir.”(35)

Görüldüğü gibi Taberî, İblis’in aslında bir melek iken, emr-i ilahiye itaat etmediği için şeytan olduğu görüşündedir. Ama İbn Kesir aynı görüşte değildir. O, İblis’in, meleklerden olmadığı halde, onlarla beraber “Âdem’e secde” emrine muhatab sayılmasını şöyle izah eder:

“Allah Teala, meleklere, Âdem’e secde etmelerini emrettiğinde, İblis de bu emre dahil sayıldı. Çünkü o, onların cinsinden olmadı halde, onlara benziyor; onların amellerini işliyordu. Bundan dolayı meleklere yönelik olan bu emre, İblis de muhatab sayıldı. Emri yerine getirmediği için de kınandı.”(36)

Âlûsî de Taberî gibi, İblis’in meleklerden olmadığını söyleyenlerin delillerini zikredip, bunlara karşı cevaplar vererek, aynı görüşü paylaşır. Onun tesbitine göre bir kısım alimler, “O cinlerdendi.” (Kehf, 18/50) ayetini; meleklerin kibirlenmez oluşuna karşılık, İblis’in kibirlenişini; hadis-i şerifte bildirildiği gibi, meleklerin nurdan yaratılışına karşılık, İblis’in ateşten yaratılışını ileri sürerek,“İblis, cin denen ve meleklerden başka olan bir taifedendi.” demişlerdir. Âlûsî bu noktada ,

“Sahabenin ve tabiînin bütün alimleri ise, meleklere Âdem’e secde etmelerini haber veren ayetlerde, İblis’in bu emre uymadığını gösteren “istisna” kısmının, istisna-ı muttasıl olduğunu ileri sürerek, İblis’in meleklerden olduğunu söylemişlerdir.” der(37). Merhum Âlûsî’nin bu sonuca nasıl ulaştığını bilemiyorum. Eğer böyle olsaydı, İblis’in meleklerden olduğu görüşü, ümmetin sonrakileri tarafından itirazsız benimsenirdi.

İblis’in meleklerden olduğu görüşünü benimsemiş görünen Âlûsî, delillere şöyle cevap veriyor:

“Meleklerin kibir sahibi olmamalarına rağmen, İblis’in kibirlenmesi, meleklerden olmasına engel değildir. Bu da, ya melekler içinde masum olmayanların bulunmasından dolayıdır, ya da Allah Teala’nın İblis’den meleklik sıfatlarını soyup, ona şeytanlık sıfatlarını giydirmesinden dolayıdır. Buna göre İblis, şeytanlık sıfatlarını giydikten sonra isyan etmiştir… İblis’in ateşten yaratılmasına karşılık meleklerin nurdan yaratılmış olması da bu duruma engel değildir. Çünkü ateş ile nur, özde birdir… Yine de doğrusunu Allah Teala bilir.”(38)

Mahlukatın yaratılışı konusuna değişik bir açıdan bakan bazı mutasavvıflar, meleklerin ve İblis’in yaratılışından da bahsederler. Fakat bu yorumların sahih sağlam dayanaklarını bulmak oldukça zor. (39)

İblis’in meleklerden mi, cinlerden mi olduğu konusunda seleften iki türlü de rivayetler gelmiştir. Daha önce de benzerleri geçtiği gibi, İbn Abbas(r.a.)’dan gelen bir rivayete göre;

“Meleklerden, cin isminde bir kabile vardı. İblis, o kabileye mensubtu ve önceleri gök ile yer arasında gider gelirdi. İsyan edince, Allah ona gazablandı ve onu şeytana çevirip, lanetledi… Eğer meleklerden olmasaydı, bu secde ile emrolunmazdı.”

Tabi’înden Sa’id b. Müseyyeb de, “İblis daha önce en aşağı semanın meleklerinin reisi idi.” demiştir. Katade’ye göre İblis, Allah Teala’ya itaat etmekten yüz çevirdiği için, taatı gizlediği için, “taatı gizleyen”, yani yapmayan manasında “cin” ismini aldı. Bir başka tabi’în alimi Hasan Basrî ise, “İblis, bir an bile meleklerden olmamıştır.”(40) “Çünkü o, ateşten, melekler ise nurdan yaratılmışlardır. Melekler Allah’a ibadet etmekten asla kaçınmazlar, büyüklenmezler, yorulmazlar ve isyan etmezler. Halbuki İblis, böyle değildir. O, isyan etmiş ve büyüklenmiştir. Melekler cinlerden değildir. Ama İblis cinlerdendir. Melekler, Allah’ın elçileridir; ama İblis böyle değildir…. Meleklerle beraber İblis de secde etmekle emrolununca, Allah onu istisna etmiştir. İblis’in adı başka bir şey idi. Fakat Allah’a isyan edince, Allah onu bu ad ile isimlendirdi. O, Rabbine isyan edinceye kadar mümin idi ve göklerde ibadet ediyordu. İsyan edince, yeryüzüne indirildi.” der(41).

Görüldüğü gibi selefte iki görüş de bulunmaktadır. Bu hadise ile ilgili rivayetlerin sıhhatleri de kesin değildir. Buna dikkatlerimizi çeken İbn Kesir,

“İblis’in ilk zamanları ile ilgili olarak seleften, yani sahabe ve tabi’înden birçok rivayetler gelmiştir. Bunların çoğu, insanların ilgisini çekmek için nakledilen İsrailî rivayetlerdir.”(42)

diyor. Âlûsî’nin naklettiği şu haber de, hemen hemen aynı durumdadır:

“İblis’den önce de cinler vardı. Fakat onlar helak olmuşlar ve onlardan sedece İblis kalmıştı. Binaenaleyh bugünkü cin ve şeytanlar, onun zürriyetidir. Buna göre de İblis’in cinler içindeki yeri, Nuh(a.s)’un insanlar arasındaki durumu gibidir.”(43)

Yukarıdan beri anlattıklarımızdan görülecegi gibi, iki tarafın da delilleri ve karşı cevapları bulunmaktadır. Ama İblis’in bir melek olmadığı, ayrı bir cins olduğu görüşü daha ağır basmakta(44) ve ayetler ile hadislerin zahirine daha uygun düşmektedir(45). Bu husustaki delillerin en önemlilerinden biri, Razî’nin de dikkat çektiği gibi(46), Sebe, 40-41. ayetlerdir. Bu ayetlerde, kıyamet günü, Allah Teala’nın meleklere, kafirlerle ilgili olarak, “Bunlar size mi tapıyorlardı?” sorusuna karşılık meleklerin,

“(Ey Rabbimiz) seni tenzih ederiz. Bizim dostumuz onlar değil sensin. Doğrusu onlar cinlere tapıyorlardı.”

şeklinde cevap verecekleri bildiriliyor. Bu açık ifade meleklerin ve cinlerin iki ayrı cins olduklarını gösteriyor.

Son olarak şöyle bir soruyu da kısaca cevaplamak gerekir:

Soru: Kur’an’da “Kane” sözcüğü “idi, oldu” anlamında kullanılır. Bakara, 34’de “kane minel kafirin” ifadesi “kafirlerden oldu” diye çevrilirken, Kehf, 50’de “kane minel cinni” ifadesi “cinlerdendi” diye çevrilir. Halbuki “cinlerden oldu” şeklinde çevrilmiş olsaydı; İblis’in daha önce melek olduğu ama Allah’ın emrine karşı gelince meleklikten düşürülüp cinlere katıldığı anlamı çıkacaktı. O halde neden böyle bir çeviri yapılmıştır?

Cevap: “Fe secedû illâ iblîse = İblis hariç hepsi secde ettiler” ayetindeki istisna, -daha önce de açıklandığı üzere- müttasıl değil, münkatıdır. Münkatı/ayrık istisnada müstesna, müstena minh’in cinsinden değildir. Örneğin, “cae’l-kavmu illa bakaraten = bir inek hariç bütün halk/topluluk geldi” cümlesinde, inek kelimesi, kavimden müstesnadır. Ama, onların cinsinden değildir. Demek ki, bu ayetten –gramer bakımından- şeytanın meleklerden olduğunu söyleme zorunluluğu yoktur.

Kane’nin bazen “idi”, bazen “oldu” şeklinde tercüme edilmesi, kelimenin geniş anlamı yanında Türkçe lisanının bir kuralı olarak ortaya çıkmaktadır. “Oldu” kelimesinin sonradan oldu şeklinde anlaşılabileceği gibi, eskiden beri böyle idi/oldu şeklinde de anlaşılabilir.

Bu sebeple, şayet “cinlerden oldu” denilse bile, bundan “İblis’in daha önce melek olduğu ama Allah’ın emrine karşı gelince meleklikten düşürülüp cinlere katıldığı anlamını” çıkarmak yanlış olur. Çünkü, cin ve melek kavramı, -sonradan kazanılan- bir mertebeyi, bir vasfı, bir özelliği değil, -fıtrî olarak var olan- bir soyu, bir cinsiyeti anlatmaktadır. Şekli, vasfı, itaat veya isyanı ne olursa olsun, hiçbir melek cin olmayacağı gibi, hiçbir cin de melek olamaz. Melekler kadar Allah’a itaat eden peygamberlerden hangisi melek olmuş? Veya şeytandan daha şeytan olan nice firavunlar gelip geçmiş hangisi cinlerin soyuna katılmıştır? Nas suresinin, cinnî ve insî şeytanları ayırması konumuzu anlamaya önemli kolaylık ve açıklık getirmiştir.

Halbuki “küfür-iman” kavramları, soydan gelen bir özellik olmayıp, sonradan kazınılan birer özellik, birer vasıftır. Bu sebeple, isyandan sonra kazanılan küfrü ifade eden “kane minel kafirin” ifadesini “kafirlerden oldu”şeklinde tercüme etmek gerekir.

Dipnotlar:

(1) Razî, 19/117.
(2) Razî, 21/88.
(3) Taberî, 27/74; İbn Kesir, 6/487.
(4) Âlûsî, 14/34.
(5) Razî, 21/88.
(6) Âlûsî, 14/34; Razî, 14/92; İbn Kuteybe, el-Me’ârif, s.8..
(7) Taberî, 14/21.
(8) Taberî, 14/21; İbn Kesir, 4/160; Âlûsî, 14/34.
(9) Âlûsî, 14/34; Elmalılı, 5/3059.
(10) Âlûsî, 14/34.
(11) Âlûsî, 14/34.
(12) İbn Kesir, 4/160. Elmalılı, 5/3059.
(13) Hulusi, Ahmed, s.22.
(14) Âlûsî, 27/105.
(15) Taberî, 14/21.
(16) Razî, 14/92.
(17) Razî, 14/92; Âlûsî, 14/35.
(18) Müslim, zühd, 61(4/2294).
(19) İbn Kesir, 3/149.
(20) Razî, 19/117.
(21) Razî, 21/88.
(22) Âlûsî, 1/231.
(23) Âlûsî, 23/225.
(24) Razî, 2/385.
(25) Taberî, 23/119.
(26) Âlûsî, 8/87.
(27) Behiy, s.150.
(28) Taberî, 1/178.
(29) İbn Kuteybe, el-Me’ârif, s.8.
(30) Taberî, 1/158.
(31) Taberî, 1/178.
(32) Razî, 15/200.
(33) Taberî, 1/179-180.
(34) Taberî, 1/180.
(35) Taberî, 1/180-181.
(36) İbn Kesir, 1/133.
(37) Âlûsî, 1/229.
(38) Âlûsî, 1/230.
(39) Âlûsî, 1/230-231.
(40) Taberî, 15/169-170.
(41) Razî, 10/299-300.
(42) İbn Kesir, 4/397.
(43) Âlûsî, 15/292.
(44) Razî, 2/337-342.
(45) İbn Hazm, 4/34.
(46) Razî, 2/338.
https://sorularlaislamiyet.com/seytan-iblis-cinlerden-midir-eger-cinlerden-ise-neden-meleklerin-arasindaydi-allah-teala-sadece

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s