nübüvvet

Tevrat ve İncil Peygamberimizin Nübüvvetine Delildir (drmavi 1988)

Geçmiş peygamberlerle birlikte, geçmiş mukaddes kitaplardan Tevrat ve İncil, Hâtem-i Enbiyâ’nın peygamberliğine birer delil ve şahittir. Tahrif edilmiş olmalarına rağmen, Hüseyin Cisrî gibi allâmeler, elimizdeki Tevrat ve İncil nüshalarında, bu mevzû ile alâkalı pek çok işaretler bulmuşlardır. Bunlardan sadece dört tanesini vermekle iktifâ edeceğiz:

1) “Onlar için kardeşleri arasından, senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım” (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye Bâbı, Âyet: 18).

“Gerçek, Mûsa demiştir: “Rab size kardeşleriniz arasından benim gibi bir peygamber çıkaracak, her ne söylerse onu dinleyeceksiniz. Ve bütün peygamberler, Semuel (İsmail) ve sıra ile gelenler, hep söylenen bu günleri ilân ettiler” (Rasullerin İşleri, Bâb: 3, Âyet: 22).

“… ve Rabbin… Mûsa gibi bir peygamber daha İsrail’de çıkarmadı.” (Tesniye, Bâb: 34, Âyet: 12).

Kitab-ı Mukaddes’in Ahd-i Atik (Tevrat) ve Ahd-i Cedid (İncil) bölümlerinden alınan yukarıdaki âyetlerde:

a) Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İshak’ın soyundan gelen İsrail Oğulları’na Hz. Mûsa’nın “kardeşleriniz” şeklindeki hitabı, Hz. İshak’ın kardeşi Hz. İsmail’in soyuna, yani İsmail Oğulları’na işarettir. İsmail Oğulları’ndan gelecek olan peygamber ise ancak Hz. Muhammed (sav) olabilir; çünkü İsmail soyundan yalnızca Efendimiz (sav) gelmiştir. Hz. Yûşa ve Hz. İsa, Hz. İsmail’den değil, İsrail Oğulları’ndandır.

b) Hz. Mûsa, “benim gibi” sözüyle Peygamberimizi kasdetmektedir; çünkü, cihad, getirdiği kanun ve hükümler, koyduğu cezalar, cemaati arasında sözünün dinlenir olması.. gibi yirmi kadar hususta Hz. Mûsa’ya benzeyen, Hz. Yûşa ve İsa değil, Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir (sav).

c) Hz. Mûsa gibi bir nebînin İsrail Oğulları’ndan bir daha çıkmayacağı açıkça ifade olunmaktadır.

d) “Sözlerimi ağzına koyacağım” ifadesi, Efendimizin ümmî olup, okuma-yazması bulunmadığı halde Allah’ın Kelâmı’nı kolayca hıfzedip insanlara okuyacağına işarettir.

2) “Rab, Sina’dan geldi ve onlara Sâir’den doğdu; Paran dağlarında parladı ve mukaddeslerin onbinleri içinden geldi. Onlar için sağında ateşli ferman vardı” (Tesniye, Bab: 33, Âyet: 2).

a) “Sina’dan gelme”, Hz. Mûsa’ya Tûr-ı Sîna’da ilâhî hükümlerin verilmesini; “Sâir’den doğma”, Hz. İsa’ya İncil’in verilmesini ve “Paran dağlarında parlama” ise, Efendimizin Mekke’de çıkacağını ifade eder. Paran, Arapça okunuşuyla Faran, Mekke’nin eski isimlerinden olduğu gibi, Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin Bölümünde de Hz. İsmail’in Paran çölünde oturduğu anlatılmaktadır (Bâb: 21, Âyet: 21).

b) İçinden gelindiği belirtilen mukaddeslerle, Peygamberimizin her türlü ayıptan uzak bulunan Âli’ne, Ehl-i Beyt’ine ve Ashâbı’na işaret olunmaktadır.

c) “Sağda ateşli ferman”, İslâm Dini’nde Cihad’a işarettir.

3) “Taş, köşenin başı oldu… ve o, gözlerimizde şaşılacak iştir… Allah’ın melekûtu sizden alınacak ve O’nun meyvelerini yetiştirecek bir millete verilecek ve bu taşın üzerine düşen parçalanacak; o da kimin üzerine düşerse onu toz gibi dağıtacaktır” (Matta, Bâb: 21, Âyet: 42).

a) Yukarıdaki âyette geçen “köşe taşı” Hz. İsa (as) olamaz; çünkü, Hz. İsa ve getirdikleri altında parçalanma, toz gibi olma meydana gelmemiş, bu Peygamberimizle olmuştur. Zâten, hükmeden Hz. İsa değil, Efendimizdi (sav); hükmetmek için gelmediğini söyleyen de bizzat Hz. İsa’nın (as) kendisidir. (Yuhanna, Bâb: 12, Âyet: 47).

b) Buharî ve Müslîm’in rivâyetlerinde, Peygamberimiz (sav), kendisinin Peygamberlik binasının köşe taşı olduğunu bizzat ifade etmekte ve dolayısıyla köşe taşı konmakla, yani Peygamberimizle (sav) Peygamberlik tamamlanmış olmaktadır.

4) “Rab, size başka bir Faraklit verecektir; ta ki, daima sizinle beraber olsun” (Yuhanna, Bâb: 14, Âyet: 15).

“O, size her şeyi öğretecek ve size söylediğim her şeyi hatırınıza getirecektir.” (Yuhanna, Bâb: 14, Âyet: 26).

“Benim için o şehâdet edecektir…” (Yuhanna, Bâb: 15, Âyet: 26).

“Gitmezsem, Faraklit gelmez… ve O geldiği zaman günah, salâh ve hüküm için dünyayı ilzâm edecektir” (Yuhanna, Bâb: 15, Âyet: 7-8).

Yukarıdaki âyetlerde Faraklit olarak geçen kelimenin aslı Yunanca’da ‘Piriklitos’ olup, Arapça ‘Ahmed’ kelimesinin karşılığıdır. ‘Ahmed’, Efendimizin (sav) ismi olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’de de O’nun İncil’de ‘Ahmed’ olarak geçtiği açıkça ifade edilir. Ve, burada sayılan bütün vasıflar sadece Efendimizde (sav) vardır. Kaldı ki, Efendimizin (sav) geleceğini ve vasıflarını açıkça anlatan pek çok İncil bugün elimizde mevcut değildir.

Peygamberimizin Risâletinden Önceki Hayatı da O’nun Peygamberliğine Delildir

Dünyaya teşrifi esnasında meydana gelen olağanüstü hâdiseler, çocukluk devresinde yakınlarının müşahedeleri ve gençliğinde firâset sahiplerinin kendisinde sezdikleri manâlar, O’nun gelecekte büyük bir vazife altına gireceğinin anlamlı ifadelerinden başka bir şey değildi…

Peygamberliğine kadar olan devrede daima zulme ve haksızlığa karşı çıkmış ve “Hılfü’l-Füdûl” gibi haksızlığa uğrayanları koruma cemiyetine bil-fiil girip, mazlumların, mağdurların yanında yerini almıştı…

İhtişamlı ve saltanatlı bir 40 yıl yaşamayıp, tâ küçük yaşta yetim ve öksüz kalmış, dedesi ve amcasının himayesinde büyümüştü.. şahsı, malı ve taraftarları açısından öyle çok güçlü de değildi.

Çevresinde fuhuş adına bütün olup bitenlere rağmen, peygamberliğine kadar olan bu devrede iffet, namus ve hayasına toz bile kondurmamıştı. İki defa düğüne giderken yolda uyuyup kaldığını bizzat kendisi ifade buyurmaktadır. Garîze-i beşeriyenin en güçlü olduğu 25 yaşında, dul, çocuklu ve 40 yaşındaki Hatice Validemiz’le izdivaçları hengâmında buram buram terlediği ve gelinlik kız gibi kızardığı nakledilir. Sefere çıkışta “kızımı, namusumu kime teslim edeyim” diye düşünenlerin hemen ilk akıllarına gelen de bu iffet ve namus âbidesi genç olmalıydı!

Peygamberlik öncesi dönemde bir defa olsun yalanına, hıyânetine ve sözünden döndüğüne şâhit olunmamıştır. Bu mevzûda, düşmanları dâhil, hiç kimse herhangi bir misâl gösterememektedir. Kaldı ki en azılı hasımları bile O’na ‘Muhammed’ül-Emîn’ diyorlardı. Kâbe tamiratında Hacerü’l Esved’i yerine koyma şerefi uğrunda kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkta hakem tayin edilmiş ve bu mukaddes taşı yere serdiği ridâsının üzerine koyup, birer ucundan kabile reislerine tutturarak kendi eliyle yerine koymuş ve bu müşkil mes’eleyi halletmişti.

Mukaddes Hira mağarasında geçen sancılı günlerinden sonra, büyük bir da’vâ ile ortaya çıkması da, peygamberliğinin önemli delillerindendir. Çünkü, O ümmîdir ve bütün hayatında kimseden bir şey öğrenmediği de çok iyi bilinmektedir. O’nun peygamberlik öncesi aylar ve aylar tek başına bir mağarada kapalı kalması ve birdenbire üdebâ ve büleğâya meydan okuyan bir beyânla ortaya çıkması, elindeki hârika fermânın ilâhî olduğunu gösterir.. evet Efendimiz (sav) böyle bir iç hazırlığı ve lahûtileşmeden sonradır ki o nurlu mağaradan ayrılıp, Mekke ufuklarında doğmuş ve da’vâsını neşre koyulmuştur.

Daha çocukluğunda (O Kâmet-i Muallâ ve Kâmil için ‘çocuk’ sözü inşaallah sû-i edep olmaz) ve gençliğinde 40 yıl boyunca en ufak bir yalan ve dengesizliğine rastlanmayan bir kimsenin, meleke haline gelmiş bütün ahlâkını birden 40 yaşında değiştirmesi nasıl mümkün görülebilir?

Peygamberimizin Düşmanları Bile O’nun Sıdkına Şâhittirler

Kırk yaşına kadar kendisine “Muhammed’ül-Emîn” diyen ve emanetlerini teslim eden düşmanlarının O’nu, Peygamberlikle ortaya çıktığında red ve inkâr etmeleri, kendileri adına tenâkuzdan başka bir şey değildir. Kendilerini akıllı, kültürlü ve mütefekkir gören bu insanlar, böylece tam kırk yıl aldatılıp uyutulduklarını kabul etmiş olmuyorlar mı? Öyleyse, inkârlarında başka bir maksat vardı; çünkü değişen ve dönen Peygamber değil, döneklik yapıp, Güneş’e göz yuman bizzat onların kendileriydi.

Düşmanları O’nu yalancılıkla itham edemiyor, getirdiklerini red ve inkâr edemiyor, sadece ‘sâhir, şâir, mecnun’ yakıştırmalarında bulunuyorlardı. Mevcudiyet ve hakikatını inkâr edemedikleri mu’cîzelerine de ‘sihir’ deyip geçiyorlardı.

Peygamberliğini kabûle yanaşmayan müşrikler, “Muhammed doğru söylüyor” diyor, fakat peygamberliğin O’na verilişini kibir ve gururlarına yediremeyip, “neden eşraftan falana, falana verilmedi de, bir yetime verildi” diye kendilerince sözde mazeret beyân ediyorlardı.

Mekke müşriklerinin, şiir ve belâgatta ileri seviyede oldukları halde, okuma ve yazması olmayan bir Zât tarafından, “destekçilerinizi de çağırıp haydi benzerini, hatta bir sûresinin benzerini siz de getirin” diye meydan okunarak tebliği yapılan Kur’ân’a ve Peygamberlik da’vâsına karşı kendileri için en kolay ve te’sirli yol olması gereken dille mücadeleyi bırakıp, en tehlikeli ve rizikolu yol olan kılıçla mücadeleye girmeleri de O’nun peygamberliğine apaçık bir delildir.

Müşrikler, yine O’nu ilzamda en kolay yollardan biri olması gereken açığını arama, yanlışını izhâr ve ilân etme mevzûunda çaresiz kalıyorlardı; zira, bir açığını ve yalanını bulsalardı hemen bütün cihâna ilân edeceklerdi.

Can alıcı düşmanlarının, kendisine kılıç çekmiş ve her kötülüğü yapmış hasımlarının zamanla birer birer eriyip dize gelmeleri ve O’nun dairesine katılmakla Müslüman olmaları da O’ndaki doğruluğa, ismet, fetânet ve câzibeye ayrı bir delildir. Safvan, Ebû Süfyan, Amr ibn ü’l-Âs, Halid, İkrime, Hind ve Vahşî gibi en amansız hasımları ve daha niceleri sonunda hakkâniyetine boyun eğmiş ve bu hakkâniyetin yaman mübelliğleri olmuşlardır.

Peygamberimizin Risâletini İlânından Sonraki Hayatı da Peygamberliğinin Şahididir

Büyük ideal ve yüksek düşüncelerle içi sürekli kaynayıp duran bir insanın, fikirlerini açığa vurmaması, düşünce ve da’vâsı paralelinde taraftar toplamaktan uzak kalması düşünülemez.

Biz basit bir fikir ve düşüncemizi bile içimizde tutamayıp, tanıdığımıza-tanımadığımıza intikâl ettirmeğe çalışırız. İnsan, düşünce ve da’vâsını en canlı ve heyecanlı olduğu gençlik yıllarında yaymaya çalışır. 15-20 yaşlarındaki binlerce, onbinlerce gencin nice bâtıl fikirleri neşretmek için ellerinde bildirilerle gösterilerde ve kanlı hâdiselerde nasıl mücâdele ettiklerine bütün dünya tarihi şahittir. Oysa, Nebîler Sultanı (sav) da’vâsını tebliğe 40 yaşında başlamıştır: Demek ki, O, bir emir altında hareket ediyor ve kendisine emredileni yapıyordu…

Bir insanın, çeşitli muvaffakiyetler, zaferler, malî imkânlar ve makamlar elde ettikten sonra hiç değişmemesi, onun yüce ve yüksek ahlâkını, doğruluk derecesini gösterir. İşte, O’nun Peygamberlikten önceki ve sonraki güneş gibi parlak ve apaçık hayatı! Evet O’nun en büyük zaferler ve fetihlerden sonra bile bakışının bulanmaması, başının dönmemesi fonksiyon ve vazifesini başladığı gibi bitirmesi peygamberliğinin delili değil de ya nedir?

Peygamberimizin Zâtı da Doğruluğuna ve Nübüvvetine Şehâdet Eder

Sîmâ, anlayan ve görebilen için rûhun aynası ve iç âlemin tanıtıcı satırlarını yansıtan bir kitap hükmündedir. Peygamberimizin hakikat gamzeden nurlu sîmâsını gören Yahudi âlimlerinden Abdullah bin Selâm, daha ilk görüşünde “Bu sîmâda yalan yoktur” diyerek îmân etmişti.

Muhâl-farz, o Zât’ın söz ve davranışlarında yalan ve yapmacıklık olsaydı, gerek peygamberlik öncesi, gerekse peygamberliği döneminde mutlaka bir açık verecek, gaf ve falso yapacak ve neticede, fırsat kollayıp duran hasımları da, bunu cihâna ilân ederek hiç kılıca sarılma lüzumu duymadan emellerine ulaşacaklardı.

Bir şeyin sun’isi, taklit ve yanlışı, hiç bir zaman hakikî ve fıtrî olanı gibi değildir. Gözü doğuştan sürmeli olanla, sonradan boyalı olan birbirinden farklıdır. Sinek tavus kuşunu, ateş böceği güneşi, çoban vâliyi veya ilim adamını ne kadar temsil ve taklit edebilir? Hele Peygamberlik gibi bir mevzûda taklit ve yalanın asla yeri olamaz.

İnsanın, yaratılış icâbı, önemsiz bir konuda küçük bir topluluk içinde, o topluluğa muhalefetle küçücük bir yalanı bile söylemesi imkânsız denecek kadar zordur. Buna karşılık, O Zât (sav), Peygamberlik gibi çok büyük bir da’vâ adına, kendine hasım büyük bir cemaat içinde, çok önemli şeyleri tam bir emniyetle, telaşsız söyleyebiliyorsa, bunda hile ve yalan olacağı düşünülebilir mi?

Hele bu Zât ümmî ise, okuma-yazma bilmiyorsa ve karşısında da zekî, kültürlü, söz söylemesini bilen, şiir ve belâgatta seviyeli bir cemaat bulunuyorsa, böyle bir durumda o Zât’ın söz ve davranışlarını pervasızca sergilemesi ve çok uzun zaman yalanlanmadan bunu sürdürmesi nasıl mümkün olabilir ki..?

İnsan, ortaya attığı herhangi bir düşünce, tez ve fikrine karşı medenîce fikir münazarası şeklinde mukabelede bulunulduğunu görse, yalan-yanlış da olsa, fikirlerini müdafaaya devam edebilir. Fakat, bir insanın tek başına, her an ayrı bir ölüm tehdidi karşısında sabredip direnmesi; hele hele rûhunu, kalbini ve şahsiyetini örseleyici, alaya alınma, yüzüne tükürülme ve hakaretlere maruz kalma gibi hâdiseler karşısında bile, da’vâsından dönmemesi ve asla ümitsizliğe düşmemesi O’nun doğruluğuna şaşmaz bir delildir.

Bugün pek çok insan görürsünüz ki; sözgelimi sıcak günlerde oruç tutamadığı için ma’zûr görülsün ister. Şimdi o asra gidin; üstten güneşin, alttan taşlık ve kumluk çölün, içten çile, ıstırap ve binbir ölümün sıcaklığını göz önüne getirin; sonra da, hayatında meyvelerini göremeyeceği -haşa!- bir yalan uğruna, kişinin ortaya atılıp, onca eziyet ve işkencelere katlanmasının; hurma dallarından yapılma yatakta yatıp, günlerce karnına taş bağlayacak derecede aç kalmasının ve hayatının büyük bir bölümünü savaş meydanlarında geçirmesinin mümkün olup olamayacağını düşünün..!

Önemli olan bir da’vâ ile ortaya çıkmak değildir; önemli olan getirdiği prensipleri bizzat tatbik edip, da’vâsına mükemmel bir nümûne olabilmektir. Tarihte, büyük diye tanınan nice sistem koyucu ve kanun vaz’ ediciler vardır ki, söylediklerini yaşamadıklarından dolayı hüsn ü kabul görmemiş, da’vâ ve sistemlerini sürekli kılamamış ve samimî, heptenci ve sâdık taraftarlar bulamamışlardır. “Namaz kılın” diyen O Zât’ın kıldığı namazlara, “zekat verin” diyen O Zât’ın infâk ettiği mallara, “oruç tutun” diyen O Zât’ın tuttuğu oruçlara ve haramlara karşı çıkan O Zât’ın haram karşısındaki tavrına bakın!..

İnsan, bedenen 18 yaşına kadar gelişir; huy, karakter ve ahlâkının mayalanması ise çok küçük yaşlarda başlar; rüşde ermekle gelişir, gençlik devresinde kökleşir ve 30’undan sonra âdeta meleke haline gelir ve sabitleşir. 40 yaşından sonra, geniş çapta bir kafa-kalp ameliyatı geçirmeden ahlâk ve karakter değiştirmek, cild değiştirme kadar müşkil bir mes’eledir. Şimdi, iki cihân güneşi Efendimize (sav) bakalım: O’nu, 40 yaşına kadar emin, namuslu ve iffetli olarak yaşamış, doğruluğunu herkese kabul ettirmiş olarak görürüz. Eğer yaratılışında -haşa!- kötü bir huy, bir karakter taşımış olsaydı, bu, gençlik tesiriyle ortaya çıkacaktı. 40 yaşına kadar râsıh ve ayrılmaz hâle gelmiş alışkanlıkların, birden 40 yaşında bıçakla kesilmiş gibi değişmesi mümkün değildir. Şimdi 40 yaşına kadar hiç yalan söylemeyen bir kişinin, 40 yaşında birden yalan söylemeğe başlaması düşünülebilir mi?

Yalancı, sahtekâr ve gayr-ı ciddî bir insanın, bırakın uğruna seve seve varını-yoğunu ve hayatını fedâ edecek arkadaşlara sahip olması, şöyle oturup sohbet edeceği dürüst ve güzel ahlâklı bir arkadaş bulması bile oldukça zordur. Şimdi siz bir de, O Zât’ın çevresinde, onca gailelere rağmen bir araya gelmiş Sahâbe’ye, sonra Tabiîn’e, sonra da asırlar boyu O Kâmet-i bâlâya gönül vermiş binlerce, milyonlarca evliyâ, asfiyâ ve mürşîdlere, ilmin her dalında mütehassıs âlimlere ve bu devasa insanların çevresinde kümelenmiş milyonlarca aydınlık ruhlara bakınız! Acaba, bunca insanın, hilâf-ı vâki’ bir şey etrafında bir araya gelmeleri mümkün müdür..?

Eğer bu Zât -haşa- peygamber değilse, başka hiçbir peygamberin peygamberliğiyle alâkalı söylenecek pek fazla bir şey olamaz. Zira, bütün peygamberân-ı izâmın sundukları mesaj, gösterdikleri mucîze ve bıraktıkları iz, kâinatın Efendisiyle kıyas edilemeyecek kadar küçüktür.

Evet, O’ndan başka birinin O’nun da’vâsı ve husûsiyetleriyle ortaya çıkması mümkün değildir; çünkü, bize bu meydan okumayı öğreten de bizzat Allah’tır. “Eğer kulumuza indirdiğimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin…” (Bakara, 2/23) şeklindeki meydan okumasına on dört asırdır henüz bir karşılık gelmiş değildir.

Ve nihâyet, insanlara karşı yalan söylemeyen bir Zât, nasıl olur da Allah’a karşı yalan söyler? Nasıl olur da, kendi sözlerini Allah’ın kelâmı olarak gösterebilir?

Peygamberimizin Eşsiz Ahlâkı da Nübüvvetine ve Doğruluğuna Şahiddir

Güzel ahlâk çekirdekler halinde insanın fıtratına dercedilmiştir. Saf fıtratın tezâhürü, temiz yaratılışın gün yüzüne çıkması ve rûhun dış aynada yansıması demek olan güzel ahlâka sahip bulunmanın en önde gelen şartlarından biri, belki birincisi terbiye ve telkindir. Evet, güzel ahlâk kendine has ortamda beslenir râsih hâle gelir.

Şimdi, Peygamber Efendimizin (sav) nübüvvetinden önceki ve sonraki devrelerine bakalım: En güzel ve yüksek ahlâkı O’na kim telkin etmiş ve bu mükemmel terbiye ile O’nu kim yetiştirmiştir? Annesi, babası diyemeyiz, çünkü onları çok küçükken kaybetmiştir. Dede ve amcalarının ise, içinde bulundukları toplumda O’na böyle bir ahlâk kazandırmaları hiç mi hiç mümkün görünmemektedir. Peki, kimdir öyleyse O Zât’ın mürebbîsi? Cevabını, kendi beyânıyla verelim: “Eddebenî Rabbî, fe-ahsene te’dîbî!” “Beni Rabbim terbiye etti ve ne güzel terbiye etti!”

İyi veya kötü ahlâkın gelişmesinde vasatın, çevrenin ve toplumun te’siri de oldukça önemlidir. Şimdi, O’nun yaşadığı asırda, Mekke’ye gittiğimizde, insanların vahşette canavarları geçtiğini, haksızlığın, zulmün, fâiz ve sömürünün kol gezdiğini, kızların diri diri toprağa gömülüp kadınların esir pazarlarında satıldığını, çocuklara baba bulmanın zorlaşıp, Ka’be çevresinde kadınların çırılçıplak dolaştığını görürüz. Her mahallede bir câminin bulunduğu günümüz şartlarında nesilleri eğitmenin zorluğunu düşünün, bir de o asırda, o şartlarda en güzel ve en yüksek ahlâka sahip olmanın imkânsızlığını..!

Her peygamber gibi, Peygamber Efendimiz de Sıdk, Emânet, Tebliğ, Fetânet ve İsmet vasıflarına bihakkın ve en yüksek derecede sahipti.

Kendimize, çevremize ve tarih boyunca gelip geçmiş büyüklere ve büyük görünenlere baktığımızda, kendilerinde ancak belli ahlâkî güzelliklerin tezâhür ettiğini ve güzel ahlâkın her türlüsünü hemen hemen hiç kimsede göremeyiz. Kimisi cömerttir fakat, aynı derecede affedici değildir; kimi cesurdur ama, aynı zamanda cimridir. Ayrıca hiç bir ahlâkî güzellik hiç kimsede zirve noktasında temsil edilmiş değildir. Oysa O Zât’da, güzel ahlâkın her türlüsü, en üst seviyede vardı ve mütemâdiydi.

Bir insanda, birbirine zıt güzel ahlâkın birbirini nakzetmeyecek ve engellemeyecek derecede bulunması oldukça zordur; yani, insan cömerttir ama, bunu israf derecesine vardırabilir; tutumludur fakat bu cimrilik seviyesindedir. Cesurdur, ama bu cesurluk tehevvür noktasındadır. Halbuki O Zât, bütün güzel ahlâkı en yüce bir şahsiyet oluşturacak şekilde kendinde toplamış ve hiç bir ahlâkı, zıddının sınırına vardırmamıştır. Sözgelimi, son derece cesur ve celâdetliydi; ama aynı zamanda son derece mütevazî, halim ve selimdi. Daha da önemlisi, cesâret ve celâdeti kalpleri kırıp dökme noktasına asla varmadığı gibi, tevâzû ve affediciliği de hiç bir zaman zillet ve korkaklık seviyesine düşmezdi. Vakar ve ciddiyetinin yanında mütebessim ve huzûr verici, metin ve çetin oluşunun yanısıra alabildiğine re’fet ve merhamet sahibi; dünyaya meydan okurken de kumlar üstünde oturup bir çocukla da sohbet edebilecek kadar mütevâzi idi. Bunlar gibi daha pek çok güzel ahlâkı hem de en zirvede, birbirine karıştırmadan ve en mükemmel şekilde Zâtında toplayan, yaşayan ve ümmetine nümûne olan ancak O Zât’tır (sav).

Hiç bir insan her sahada, her konuda rehber ve mütehassıs olamaz. Yüzlerce ilim dalının teşekkül etmiş bulunduğu günümüzde, herhangi bir sahada mütehassıs olma yılları almakta, belki bir ömür boyu aynı sahada çalışmak gerekmektedir. Evet, bir insanın hem mükemmel bir tıb bilgini, hem mükemmel bir komutan, hem dirâyetli bir idareci, hem bir terbiyeci, hem bir sosyolog hem de bir muallim olması âdeta imkânsızdır. Fakat, bütün bunlar Peygamber Efendimiz’de hem de en üst seviyede gerçekleşmiş bulunmaktadır. O’nun hayat-ı seniyyelerini okuduğunuzda bunu açıkça göreceksiniz. Ayrıca, değil her sahada, tek bir sahada bile ihtisas yapmak için belli zamana, gerekli araç-gerece ve sakin bir atmosfere ihtiyaç duyulduğu da düşünülünce iş bütün bütün karmaşıklaşır…

O Kutlu Asr’a gidin! Hiçbir pedagoji eğitimi görmeyen, hiç bir askerî mektep bitirmeyen, hiçbir içtimâî mektepten çıkış almayan; teleskop ve mikroskopla hiç bir tanışıklığı bulunmayan, hele hele okuma-yazması olmayan O Zât’ın (sav), her sahada nasıl bir uzman gibi şaşmaz, eskimez, pörsümez, canlı ve ölmez sözler söylediğini, inkılâplar yaptığını, her sahada bir rehber ve mütehassıs gibi emniyet ve rahatlık içinde konuşup hareket ettiğine bakın!. Daha da önemlisi, bütün bu ihtisas isteyen işleri yaparken sermaye olarak sadece 23 sene gibi kısa bir zaman dilimini kullandığını, hayatının hemen tamamını çile ve ızdırap içinde, muharebe meydanlarında, cemiyetinin mes’eleleriyle haşir-neşir olarak ve ailelerini de en mükemmel şekilde idare etmeyi ihmâl etmeyerek, en mükemmel ve en son Din’in hem de asırlar sürecek prensiplerini vaz’ ederek, cihana hükmedecek bir sistem kurup yerleştirirken evet böylesi ağır şartlar altında nasıl olmuş da her sahada hakîmâne söz söyleyebilmiş..!

Şimdi, zaman, imkân, huzurlu ve güvenli bir çalışma atmosferi gibi şartlar isteyen pek çok mes’elede bir insanın:

  • En yüksek ve en güzel ahlâkı temsîl etmesi,
  • Her türlü güzel ahlâkın zirvesinde bulunması,
  • Yüksek ahlâkın bütününe, hiç birbirini nakzetmeden ve zıddının sahasına girmeden sahip olması,
  • Güzel bir ahlâkla arz-ı endâm ederken diğerlerini unutmaması, ihmâl etmemesi ve başka biriyle karıştırmaması, o insanın doğruluğuna ve peygamberliğine delâlet etmez mi?

Doktor, hastaya ve hastanın durumuna göre ilaçları değiştirir ve ilaçların dozajında da gerekli ayarlamalarda bulunur. İnsan da, diğer insanlara karşı davranışlarını, huylarını, âdet ve alışkanlıklarını ayarlama ve hesaplama durumundadır. Ahlâkî davranışlar, zaman ve zemine, makamın keyfiyetine ve muhatapların durumuna göre farklılıklar arz eder. Çoğu zaman davranışlarımızı yerine göre ayarlayamaz ve hatalar yaparız. Meselâ, bir valinin emrindeki kişilere makamında göstermesi gereken vakar ve ciddiyeti evinde de göstermesi kibir ve kendini beğenme olur. İnsanlara gösterilmesi gereken şefkat ve merhameti muharebede düşmana gösterdiğimizde, kendi insanımıza karşı zulüm ve merhametsizlik etmiş oluruz. “Yazık, uykusuz kalmasın” diye çocuğumuzu sabah namazına kaldırmamak, ona acımak değil, bilakis en büyük kötülüktür. İrşad adına, muhatabın durumunu, seviyesini ve şartları nazara almadan bütün doğruları sıralayıvermek irşad olmadığı gibi, sıraladığımız doğrular adına da hem bir ihânet, hem de cinâyettir. Aleyhissalâtü vesselâm’ın bütün söz ve davranışlarını tek tek incelediğimizde, O’nun, yer, kişi, mevki, zaman ve şartlara göre söz ve davranışlarını bütün inceliklere riâyetle nasıl ayarladığını ve bu sahada en ufak bir falso vermediğini görürüz. Bu da, O’nun (sav) peygamberliğine vâzıh bir delil teşkil etmektedir.

Diyelim ki, her durumda söz ve davranışlarınızı ayarladınız; irâdenizin gücünü göstererek hareket biçiminizi tayin etmeğe muvaffak oldunuz. Fakat, çok defa insan hem ânî hem de isabetli düşünmeye, karar vermeye imkân bulamadan karar verme mecburiyetinde kalır. Meselâ, bir muharebe sahasında hemen karar verme durumunda kaldığınızda oturup uzun boylu düşünmeğe kalkmanız, büyük bir mağlubiyete ve felâkete sebebiyet verebilir. Sonra, çok defa ânî verilen kararların, neticesi düşünülmeden sarfedilen sözlerin ve hesaplanmadan atılan adımların insanı içinden çıkılmaz durumlara soktuğu çok vaki’dir. Öyleyse, konuşurken, bir iş plânlarken, gelecekteki hâdiseleri, vukûu muhtemel aksülâmelleri ve karşılaşılabilecek güçlükleri hesaba katma mecburiyeti vardır. Şimdi düşünün; vereceğiniz kararlar, atacağınız adımlar ve söyleyeceğiniz sözler yalnızca birkaç gün, hattâ bir kaç ay, bir kaç yıl, ya da bir kaç asır ötesini değil, Kıyamet’e kadar gelecek bütün zamanları ilgilendiriyorsa, o zaman ne yaparsınız? Evet, her sözü, her davranışı ve her adımı asırlar boyu her devrin, her anlayışın ve her seviyenin insanı tarafından hüsn ü kabul görmüş, tatbike çok çok müsait ve en elverişli bulunmuş; karşılaşılan her türlü müşkül ve zorluklara çare olmuş.. ve zaman geçtikçe solup gitmesi bir yana, daha da tazelenip yenilenmiş, güçlenip çağın üstüne çıkmış bu insan peygamber değil de ya nedir..?

Sadece ana başlıklar halinde bir kaçını zikrettiğimiz bu güzel ahlâkın sahibi Zât’ı bize sorsalar, “Evet” deriz, “O bir nebîdir, Nebîler Serveri’dir. Biz de O’nun (sav) şahitleriyiz. Evet Hak adına Hakk’ın temsilcisinin şahitleriyiz.” Çünkü, bu kadar güzel ve yüksek ahlâk ancak doğru insanlarda bulunabilir. Güzel ahlâk, ancak doğruluk toprağında yetişip, sümbül verebilir. Yalan söyleyen bir insanın daha başka söz ve davranışlarında da za’f ve lekeler bulunmaması mümkün değildir. Yalan, âdeta fâsit bir dairenin başlangıcı gibidir. Zincirleme, arkasından her türlü kötü ahlâkı da sürükler getirir. Tıpkı doğruluğun güzel ahlâkı sürükleyip getirdiği gibi. Şimdi, serâpâ ahlâk-ı âliyeyle serfirâz olan O yüce Kâmet (sav), belli ki, daha işin başında bir salih daire teşkîl edip, hak ve hakikat adına doğru, dosdoğru olarak bu ulvî vazifeye, peygamberlik misyonuna başlamış ve neticede misyonunu tam bir başarıyla noktalamıştır.

Aynı nükteye bir başka zaviyeden daha bakabiliriz: Birbirine münasip ve uygun şeyler arasında meyil ve câzibe, birbirine zıt ve muhalif şeyler arasında ise nefret ve itme vardır. Seçtiğimiz arkadaşlarımız, kendi karakterimize ve düşünce dünyamıza en uygun olan kişiler değil midir? Dumanlı ve loş kokulu yerler kendilerine uygun kişileri çekerken, Allah’ın evleri ise belli ki kendilerine münasip kutluları çekecektir. Evet, doğruluk da daima doğru insanları çekip, sînesinde barındıracaktır. Öyleyse, bu güne kadar milyonlarca doğruluğu müsellem insanları kendine celb ve cezbeden insan acaba doğruluğun özü ve hülâsası olmaması mümkün müdür? Cezbeden en güzel olunca, cezbe dilen de güzel olmalıdır. O ne yüce ve erişilmez bir câzibedir ki, asırlardır milyonları meczûb hâle getirmiştir.

Böylesine yüce ve güzel ahlâka sahip olan bir insanda, elbette ki izzet-i nefis, haysiyet; şeref bulunacaktır ve O bu haliyle aslâ, yalana, hileye tenezzül etmeyecektir.

Beşer tarihinde hiç bir insanın hayatı, söz ve davranışları, Peygamberimizinki kadar araştırılmamış, araştırılıp tespit edilmemiş ve pratikte de yaşanmamıştır. Ayrıca, bugün bütün yeryüzünde, hem de araya boş bir zaman parçası girmeden günde beş defa ismi “Allah” ismiyle birlikte anılan yalnızca O’dur (sav).

Peygamber Efendimizin Her Alandaki İnkılâpları Nübüvvetinin Delilleridir

“Yeryüzünde en mühim, en lüzumlu, en zor ve en faydalı meslek hangisidir?” sorusuna verilecek cevap acaba ne olabilir? İdarecilik midir bu dört husûsiyeti kendinde bulunduran meslek, yoksa siyaset midir; veya hâkimlik, savcılık, avukatlık, ya da askerlik veya polislik midir? Çiftçilik, işçilik, esnaflık ya da, öğretmenlik, ilim adamlığı, mürşitlik veya hocalık mıdır..? Bu soruyu hangi meslek sahibine sorsanız, hepsi de size mesleğinin lüzumundan, faydasından, zorluğundan ve öneminden bahsedecektir. Evet, mutlaka her mesleğin kendine göre faydası, önemi, zorluğu ve lüzumu vardır; fakat, her bir meslek ve çalışma sahasının esası ve temeli hiç şüphesiz insan unsuru yani ferdin yetiştirilmesi ve yararlı hâle getirilmesidir.

İçtimaînin temel rüknü olan “müstesna insanı” yetiştirmek için, her şeyden önce yetiştiricinin müstesna, mükemmel bir ahlâk ve kabiliyete sahip olması gerekir. Bundan başka, yetiştirici, ele aldığı ferdin yaratılış kanunlarını, fıtratını, psikolojik yanını, ruhî yapısını, istidat ve kabiliyetlerini, kültür ve anlayış durumunu, his dünyasını, duygularını, kafa ve düşünce husûsiyetini, meyil ve ümniyelerini, za’f ve zayıf taraflarını, sosyal mevkiini ve bütün bunlardan daha önemli olarak da istikbâlde kazanacağı husûsiyetleri, muvaffak ve verimli olabileceği sahaları, kısaca bütün yönleriyle insanı bir kitap gibi okumak ve anlamak mevkiindedir. Sonra, bu tanıma ve tahlil de kâfi değildir. Muhatapların her birinin bütün bu yanlarını hem de karıştırmadan, unutmadan, zaman ve zemininde, muhataba ve durumuna göre en isabetli kararı vermek, gerekeni söylemek ve en uygun davranışta bulunmak, doğacak neticeleri hesaba katarak kararlar verip fertleri yönlendirmek de oldukça önemlidir. Bundan da öte, tek tek her ferdi en iyi biçimde tanıdıktan ve her birine münasip davranış ve konuşma tarzını seçip tespit ettikten sonra, her bir fertte mevcut kötü ahlâk ve alışkanlıkları, en olumlu usûllerle izâle etmek, yan etkilerini ve doğabilecek reaksiyonları hesaba katarak her ferdi kafa ve kalp ameliyatından geçirip, her türlü habis ur ve mikroplardan temizlemek ve bütün bunlardan sonra, aşağılardan çekip aldığı talebesini, yukarılara yükseltmek için, grafik çizgisini sürekli müspet istikamette seyrettirecek tarzda, en ulvî, en yüce huylarla bezeyip, tefrite, yani karşı aşırı uca terk etmemek; tıpkı çiftçinin zararlı otlardan temizlediği tarlasına en verimli tohumları saçıp, yeterli ısı ve ışıkla bu tohumlara sümbül açtırması gibi, o insanın görülüp gözetilmesi de hayatî ehemmiyeti hâiz bir başka husustur.

Bir insanın inancı sağlam görülebilir; ama ibadetsizdir. Vatanperverlikten bahseder; fakat, rüşvet hastalığından da kendini kurtaramaz. Naziktir, kibardır ne var ki milletin malını korumada hassas değildir. Sonra, her türlü güzel ahlâkı nefsinde toplayabilir; ama bu ahlâk, kafa ve kalbine nakşedilip şahsiyetinin ayrılmaz bir parçası haline gelememiştir. Böyle olunca da bugün kazandığını yarın kaybedebilir.. bugün sevilirken yarın nefret edilen bir insan olabilir. Şimdi bir insan düşünün ki; inanıyor, inandırıyor; îmân etmiş gönülleri ibadetin her çeşidiyle coşturuyor; “ahlâk” diyor yaşıyor, yaşatıyor; sonra da bütün bu şeylerin, tâ mezara kadar hem de aynı şevk içinde devam ve temâdisini sağlıyor. Acaba bu zâtın bir kuvve-i kudsiye taşıdığında şüphe edilebilir mi? Haşa! İşte, insanlığın O en büyük Mürebbi’si (sav) bütün bu işleri yapmış ve en mükemmel fertler yetiştirmiş ve böyle fertlerden de insanlığın bir defa görüp, belki bir daha göremeyeceği en mükemmel bir toplum meydana getirmiştir. Bu durumda, O nebî olmaz da, başka kim olur ki?

Ferdi yetiştirmede önemli olan bir diğer husus da zora başvurmamaktır. Evet, cezaî müeyyideler, zorlayıcı tedbirler, askerî ve polisiye güçler ancak bir dereceye kadar etkili olabilir; olabilir ama sahip çıkılıp muhafazasına çalışılan sistem ve değerler adına da gönüllerde nefret hissinin doğmasına yol açabilirler. Bu yüzden, gönüllere girmek, mes’eleyi vicdanlara yudumlatmak, zihinlere ve kalplere nakşetmek ve mümkün olduğunca sevdirmek, savunduğumuz da’vâ adına fertleri yetiştirmede esaslı bir yere sahiptir. Evet, zecrî tedbir ve müeyyideler belki da’vâyı bütün yönleriyle hazmettikten sonra geri kusmaya çalışanlara ve kabiliyetlerini köreltenlere tatbik edilebilir. Yoksa, başta ve sonda da’vâyı fertlere aşılayıcı ve zerk edici maya ve iksir, daima muhabbet, şefkat ve müsamaha olmalı, ancak çok gerekli olduğu anlarda körüğe verip, çekiçle dövmeğe müracaat edilmelidir.

Evet, yüzlerce dalıyla üniversitelerin ve binlerce mütehassısın mevzûu olan o en kompleks varlık insan unsurunu, Efendimizden (sav) daha iyi anlayan, daha iyi yoğurup yetiştiren, zaman ve mekânlara mâl edip nümûne kılan ve yetiştirdiği kimseleri medenî milletlere mürşit ve muallimler haline getiren ikinci bir insan göstermek mümkün değildir.

Kalbe ve kafaya yerleşmiş inançları ve hele saplantıları değiştirmenin ne derece zor olduğu ortadadır; hele, 40 yaşını aşmış insanlara yanlış ve bâtıl inançlarını terk ettirmek zorun da zorudur. Ama, Nebîler Sultanı (sav) bu zorlardan zor işi başarmış, çölün vahşî, mütemerrid, muannid ve kendini beğenmiş insanlarından insanlığın en yüce rehberlerini çıkarmıştır.

Peygamber Efendimiz (sav), hiç bir zaman tehdit, cebir, korkutma ve zorlamaya başvurmadan kalplere girmiş, gönüllerin en mûtena yerlerinde taht kurmuş ve bütün şüpheleri izâleyle zihinleri iknâ etmiştir. O’nun, hayatı boyunca hiçbir zaman herhangi bir zorlama ve tahakküme başvurduğu görülmemiştir. Kaldı ki, tehdit ve zorlamada bulunmuş olsaydı, getirdiği Din’in asırları aşıp bugünlere gelmesi, hele hele tarihte eşine rastlanmaz bir hızla yayılıp medeniyetlere analık etmesi asla düşünülemezdi. Kelleler koparıp, kalpler parçalayarak hiç bir inanç ve düşünce sistemi yerleştirilemez; yerleştirilse bile asla uzun ömürlü olamaz. Baskı ve zora başvuranlar, kurdukları düzenlerle birlikte yıkılıp gitmiş ve tarihin kara sayfalarında kalmışlardır. Rus ihtilali ve aynı dönemdeki kaba kuvvet dayanaklı hareketler bunun en yakın ve en çarpıcı misâllerindendir.

Herhangi bir da’vâ ile ortaya çıkan kimseler, çoğu defa muhataplarına iktidar, saltanat, makam, mevkî, mal, mülk gibi çeşitli dünyevî va’dlerde bulunurlar. Hayatı boyunca yokluk, açlık, çile ve ızdıraptan başka bir şey görmeyen Nebîler Sultanı (sav), bırakın böyle va’dlerde bulunmayı, Mekke’de kendisine defalarca yapılan bu türlü va’dleri bizzat reddetmiş sadece, “Allah’ın rızâsı ve Cennet” demiştir. Bakın çevresindeki hâleye; zekât ve sadakanın kendilerine yasak olduğu aile efradına; değirmen çeke çeke yorulan kollarıyla kendisine bir kolye bile takma izni verilmeyen kızı Fatıma’ya (ra) ve yokluğu varlığa, hiçlik ve mahviyeti şöhrete, ahireti dünyaya ve fakirliği zenginliğe seve seve tercih eden hidâyet yıldızları Sahabîlerine!

Da’vâsında samimi ve gerçekten peygamber olmayan bir insanın, bırakın düşmanlarının bile gönlüne girip, doğruluğuna onları inandırması, dostlarının kalplerini kazanıp desteklerini görmesi, hatta dost bir çevre edinmesi bile imkânsızdır. Halbuki, Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz, hiç bir zorlamaya başvurmadan şefkati, merhameti, muhabbeti, müsamahası ve affediciliği ile yalnızca dostlarının değil, Ebû Süfyan, İkrime, Halid, Vahşî, Hind, Amr ve Safvan gibi kendine kılıç çekmiş düşmanlarının bile kalplerini fethetmiştir.

Bir mektepte muallim veya bir müessese başında idarecisiniz. Talebelerinizin veya idareniz altındaki kimselerin gönüllerine girmek, mesajınızı onların kafalarına, kalblerine nakşetmek, bu uğurda her türlü zorluğa katlanmak, her çeşit hakarete, maddî-ma’nevî zarar ve tehlikelere sabırla göğüs germek niyetindesiniz. Şimdi, kendinizi, kalbinizi ve hislerinizi şöyle bir yoklayın:

Muhataplarınız,

Yanınızdan geçerken yüzünüze bir tükrük atsalar,
Siz secdedeyken başınıza işkembe geçirseler,
Zaman zaman tokat aşketseler,
Yollarınıza dikenler koyup, taşlar dökseler,
Köşe başlarında ellerinde kamalar sizi bekleseler,
Halkın içinde sizinle alay edip, küçük düşürseler,
Ailenize en büyük iftirayı etseler,
En yakınlarınızı paramparça doğrayıp, ciğerlerini çiğneseler,
Defalarca üzerinize asker gönderip, arkadaşlarınızı öldürseler ve sizi değişik yerlerinizden yaralasalar,
Sizi öz yurdunuzdan çıkmaya mecbur etseler…

Acaba ne yaparsınız? Dayanıp, sabır ve tahammül gösterebilir misiniz? En ufak bir tereddüde düşmeden yolunuza devam edebilir misiniz? Afv ve müsamaha ile karşılık verip, muhabbet, şefkat ve merhametinizi sürdürebilir misiniz? “Ya Rabb, bilmiyorlar, onları afv ve hidayet et” diye duâda bulunabilir misiniz? Hatta gökleri ve cenneti seyran edip, en büyük ni’metleri tattıktan sonra yine onların arasına dönebilir misiniz? Evet, her türlü hakaret ve işkencelere karşı hiç sarsılmayan ve hiç eksilmeyen o merhamet, muhabbet, şefkat ve müsamahasıyla en vahşi insanları, örnek insanlar haline getiren O Zât’ın (sav) Peygamberliğini kabul etmemek bin defa körlük ve sağırlıktır.

Sahabe’nin hayatını incelediğinizde, O Zât (sav) ve getirdiği dinin uğrunda nasıl ölüm aradıklarını, muharebe meydanlarında nasıl ölümü gülerek karşıladıklarını ve dünya hayatını nasıl istihkâr ettiklerini görür ve seksenlik ihtiyarından çocuğuna, erkeğinden kadınına şehid olma yolunda nasıl yarıştıklarını müşahede edersiniz. Ölümü bu ölçüde sevdirecek, arattıracak ve peşinden bir mecnûn gibi koşturacak bir mes’elede sahtelik düşünmek, ancak doğruluğun ne demek olduğunu bilmemek demektir.

Bir da’vâyı sürükleyip götürmede, onu omuzlayacak elemanları yetiştirmek elbette çok mühimdir. Ancak en az onun kadar mühim olan bir başka mes’ele de, bu elemanların her türlü sıkıntı, bela, ızdırap ve çilenin sel olup üzerlerine geldiği bir zamanda sabır, sebat ve tahammülle yerlerinde kalmalarını temin edebilmektir. Tarih, bu gibi durumlarda meydana gelen nice çözülme ve dağılmadan bahseder. Halbuki aynı tarih, Sahabinin sadece sabır ve sebatlarını kaydetmektedir.

Doğru ve dürüst insanlar; sevgi, saygı ve hürmetlerinde gayet samimi ve yürektendirler. Bunların sevdiği insan hakikaten o sevgi ve hürmete bizzat layık insandır. Ve eğer bu sevgi hâlesi devamlı ve ebediyete namzetse, sevilen şahsın büyüklük derecesi de o kadar fazladır. Milyonlarca ve milyarlarca insanın sevgisinin odak noktası haline gelen Allah Rasulü (sav) gelmiş ve gelecek bütün insanlar arasında en çok sevilendir. Bu da ancak O’nun nübüvvetindendir. Şayet Peygamber olmasaydı O yine sevilecekti ve sevilmektedir. Fakat o zaman bu sevgi ebediyet mührüyle mühürlenmeyecekti.

Her millet, düşünürlerinin empoze ve telkin ettiği belirli fikir ve idealleri, muayyen hedefleri benimser. Bu noktalar, o milletin düşünce dünyasında, basınında, içtimaî ve siyasî hayatında zayıf ya da kuvvetli, basit ya da aktif, açık veya gizli kendini belli eder. Fakat, keyfî olduğu kadar, kemmî olarak da topyekûn millet çapında bir ideal ve düşünce birliği temin etmek, tarihte bir parmağın sayısı kadar az millete ya nasip olmuş ya da olmamıştır. Bundan da önemlisi, bu inanç ve ideal birliğini asırları kucaklayıp kıt’aları içine alacak derecede ömürlü ve geniş tutabilme ve onu pratikte gösterebilme ise ancak, O Zât’ın (sav) on dört asır önce meydana getirdiği kutlu cemaate nasip olmuş ve o cemaatin Allah’ın adını “kalp taşıyan” bütün insanlara duyurma ve bu insanları ebedî hakikatler ve ebedî âlemlere doyurma ideal ve cehdiyledir ki, tarih; tarih olmuş ve sînesini bu ideal fâtihlerinin nakışlarıyla doldurabildiği kadar doldurmuştur. Şimdi, keyfî buudlarıyla olduğu kadar, kemmî buudlarıyla da böyle bir ideali sinelerde tutuşturan Zât’a (sav) nübüvvet nûrunu layık görmeyecek de ya kime göreceksiniz?

Bir muallim, bir hoca, bir idareci veya bir baba olarak, küçüklerimizin ve çocuklarımızın zaman zaman sorduğu zekîce sorular karşısında bocaladığımız olmuştur. Ayrıca, değişik kültür ve anlayıştaki kimselere vereceğimiz cevapların, o şahsın durumuna göre değişeceği de açıktır. Böyle durumlarda çok defa karşımızdakini iknâ edemez ve gidip araştırma, kaynaklara bakma lüzûmunu duyarız, fakat, yine de her suale gerektiği cevabı veremeyiz. Sonra, cevabını verebildiğimiz sorular da genellikle kendi sahamızı ilgilendiren konulara aittir. Halbuki, Allah’ın Rasûlü (sav), okuma-yazması olmadığı halde Yahudilerin bütün sorularına cevap veriyor, ayrıca bedevîlerin ve her seviyeden Ashâbı’nın sorularını da, zihinlerini iknâ edecek ve kalplerini doyuracak şekilde cevaplandırıyordu. Bu öyle bir cevaplandırmaydı ki, aynı konuda gelecek asırlarda da her seviyede hasıl olacak şüpheleri gideriyordu. Sözgelimi, altı ay gece, altı ay gündüzün hüküm sürdüğü kutuplarda nasıl namaz kılınacağı, daha o zamanın insanına verilen cevapla halledilmiş oluyordu. Bu şekilde, hem bugüne, hem yarına ve daha da yarınlara ve hem de her seviyeye göre cevap vermek, ancak Peygamber olan bir Zât’ın (sav) başarabileceği bir iştir.. ve O, bunu layıkıyla başarmıştır.

Basîret ve firâset, çok az insanda bulunan vasıflardır. İleriyi görme, çevresindeki kişileri bütün husûsiyetleriyle çok iyi tanıyıp keşfetme, sahip oldukları kabiliyetleri sezerek, her birini karakter ve kabiliyetine en uygun ve en verimli olabileceği sahada çalıştırma ve “olmadı, tutmadı” diyerek değiştirme ihtiyacı duymama, son derece derin ve isabetli bir kavrayış, seziş ve tanıyışın ifadesidir. Hele bu seziş ve kavrayış bütün ömür boyunca hiçbir falso göstermeden hep devam edebilmişse, o şahıs dehâ derecesinde bir fetânete sahip demektir. Ve hele bu meziyet bütün bir hayatı ihtivâ edecek çapta şümûllü ise, artık o bütün bütün hârika olur. İşte Allah Rasûlü’nün firâset, kiyâset ve dirâyeti bu sonuncu kısma dahildir. O’ndaki bu hasletler bütünüyle hârikuladedir.

Asırlara ışık saçan, ilmî, fikrî, idarî, siyasî, içtimaî, iktisadî, kısaca hayatın her alanında tüm milletlere muallimlik yapan ve medeniyetler kuran Sahabe Cemaati’yle birlikte, her biri Hz. Muhammed Mustafa (sav) bahçesinin bir gülü olan Ebû Hanîfeler, Şafiîler, Bistamîler, Geylanîler, Gazalîler, Rabbanîler, Tabiîn, Tebe-i Tabiîn ve daha sonra gelen nurlu nesiller bütünüyle O Zât’ın (sav) nübüvvetinin en reddedilmez şahitleri değil midir?

Bir insana, bir toplumda yerleşmiş olan âdet ve alışkanlıkları terk ettirmek oldukça zordur. Bırakın içki, kumar, fuhuş, rüşvet, dolandırıcılık, hırsızlık ve cinayet gibi kötü alışkanlıkları, bugün bir sigarayı bile insanlara bıraktırmak çok büyük bir başarı addedilmektedir. Vaizler şiddetle üzerinde durduğu ve ilim adamları zararlarını anlata anlata bitiremedikleri halde, sigara gibi içki de, kumar da bıraktırılamamaktadır. Öteye gitmeye ne lüzûm var; bizzat kendimiz, yerine göre üç öğün yemeği ikiye indirebiliyor, lüks meşrubatı, hatta çay ve kahveyi ve giyeceklerimizdeki çeşitliliği terk edebiliyor muyuz?

Bir de o Nur Asrı’na gidelim: Kendisi hâkim ve hükümdar olmadığı, hiç bir tahakküm ve zorlamaya başvurmadığı ve zâten tahakküm ve zora başvurma imkânına da sahip bulunmadığı halde, âdet ve alışkanlıkları damarlarına kadar işlemiş, inatçı, mutaassıp, vahşi ve geleneklerine son derece bağlı büyük ve çok çeşitli kavim ve kabilelerden, küçük bir kuvvet, az bir himmet ve çalışma ile ve gayet kısa bir zamanda bir değil, beş değil, belki onlarca, hatta yüzlerce âdet ve alışkanlığı O Zât’ın (sav) nasıl kaldırdığına şâhid oluruz. Bunun da ötesinde, kaldırmakla kalmayıp, âdeta serum verme rahatlığı içinde bunların yerine her türlü güzel ahlâkı nasıl zerkettiğini görürüz. Bundan sonra bize, O’nun karşısında elpençe divan durup, “eşhedü enneke Rasûlüllah” demek düşmez mi?

Evet, yukarıda zikredilen icraatın sahibi olan O Zât (sav), tarîhin bir kere daha eşini kaydetmediği tek simâdır.

Üç yıl birbiriyle küs iki kardeşi barıştırmak istiyorsunuz. Veya birbiriyle kavga etmiş iki komşunuz var; aralarını bulacaksınız. Yahut siyasî ve ideolojik sebeplerle ferdleri birbirine kurşun sıkmış bir cemiyetle karşı karşıyasınız. Yahut da, yıllarca süren kan da’vâlarının paramparça ettiği bir cemiyetin içindesiniz… Evet, bütün bu durumlar karşısında barış, kardeşlik ve insanca bir arada yaşama nasıl temin edilebilir?

On dört asır öncesine, O’nun asrına bakacak olursak: Vahşî çölde karşımıza bitmez kabile kavgaları, oymak çatışmaları, sülâle rekabetleri, kan da’vâlarının ikiye böldüğü kardeş boyları ve bir an evvel haram ayları çıksın da kavgayı başlatsınlar diyen harâmî çekişmeler çıkacaktır. Yine, kadınların âdi bir mal gibi pazarlarda satıldığını, birer şehvet oyuncağı haline getirildiğini ve kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğünü göreceğiz. Bundan başka, zayıfların ve fakirlerin alabildiğine ezildiğini, piyasayı fâiz, ihtikâr ve karaborsanın preslediğini, kan, soy ve kabilesine göre insanlara değer biçildiğini, her türlü suistimâlin alabildiğine yaygınlaştığını ve kuvvetin kanun haline geldiğini müşahede edeceğiz. Şimdi, bir de, o ümmî Zât’ın (sav) böyle bir ortamda, yirmi üç yıl gibi kısa bir zamanda, o vahşî kabileleri nasıl medenîleştirdiğine, o canavarlardan nasıl karıncayı öldürmekten çekinen merhamet ve şefkat timsalleri çıkardığına; birbirlerinin malını talan eden insanları, nasıl malının yarısını kardeşine seve seve veren ve kendisi açken kardeşini doyurmak için kaşığını çorba kâsesine boş getirip götüren melek-misâl insanlar haline getirdiğine dikkat edelim… Acaba, bu müthiş inkılaplar karşısında bir kere daha “Muhammedün Rasûlüllah” demeyecek miyiz..?

Her zaman ve her mekânı içine alacak, her ferdin her mes’elesini halledecek, çeşitli kesimlerin her türlü problemini çözecek ve bütün hayatı bütün yönleriyle kucaklayabilecek solma, sönme, pörsüme, zaman aşımına uğrama, yetersiz kalma ve yeniden düzenlenme gibi noksanlıklardan uzak, âlem-şümûl bir nizâmı; bir adam, bir çocuk, bir köle ve bir kadınla başlatıp 23 yıl gibi çok kısa bir zamanda yerleştiren bir Zât’ın (sav) nebî olması niye yadırganır ki!

Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyyesiyle milyonlarcanın hayatına modellik yapan; binlerce kitapla anlatılıp, hafızalarda, gönüllerde silinmemecesine yer eden; Zâtında, inkılâblarında ve getirdiği prensiplerin hiç birinde, en ufak bir eksiklik, yanlışlık ve isabetsizlik gösterilemeyen, günde beş defa yeryüzünün dört bir yanında ismi bütün cihanlara ilân edilen ikinci bir insan göstermek mümkün değilse -ki değildir- o zaman kalkıp, elpençe divân durup bir kere daha, “Ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühû” dememiz gerekmez mi?

İleride temas edileceği üzere, O’nun nübüvvetine ve doğruluğuna en büyük şâhitlerden biri de zamandır. Geçmiş, bu şehâdeti güneş parlaklığında ifâ ettiği gibi, gelecek de güneşler parlaklığında gösterecek ve ilân edecektir. Bu gelecek baharın şafakları sökmeğe yüz tuttu bile. Evet 21. asra doğru giderken Avrupa’da ve dünyanın daha başka bölgelerinde her gün çığ gibi artan ihtidâlar, yeni tekevvünler ve maddeciliğe dayalı her türlü… “izm”lerin birer birer yıkılışı bu yeni baharın yeni yeni müjdecileri değil midir?

Yerli-yabancı, dost-düşman, ölmüş-sağ çok sayıda ilim adamı ve düşünürün kitapları O’nun şahsı, ahlâkı, müşkülleri çözmedeki başarısı, getirdiği nizâmın mükemmelliği ve günümüz insanının O’na olan ihtiyacı gibi konularda takdir ve hayranlıklarla doludur.

Hz. Peygamberin Geçmişle Alâkalı Haberleri Nübüvvetinin ve Risâletinin Delilleridir

Tarih, bir ilim dalıdır. İlk bakışta çok kolay gibi gelse de ona daha derin ve köklü bakıldığında ne kadar zor ve müşkül bir ilim dalı olduğu anlaşılacaktır. Çünkü, tarih lâboratuarlarda tecrübe edilemez; tecrübî ilimler gibi çabuk neticeye gidilemez. Geçmiş hâdiseleri, târihî vak’âları ve o vak’âların kahramanlarını yeniden sahneye çıkarıp film seyrediyor gibi seyretmemiz mümkün değildir. Bu sebeple, tarih hakkında bildiklerimiz, bir bakıma dokümanların ortaya koyduğu ve kitapların anlattıklarından ibarettir. Ayrıca, kişileri değerlendirmek sadece hâdiselere veya görgü şahitlerinin sözlerine bağlı bulunduğundan gerçek niyetler ve maksatlar saklanabilmektedir.

Bir tiyatro düşünün: Sahnede oyuncular, sahne gerisinde yapımcı rejisör, senarist ve karşıda seyirciler. Bir de, bu oyunun gerçek sahneleyicileri… Şimdi iç içe buudlu bu oyunu yalnızca seyredenlerin ağzından ya da kaleminden dinlediğinizde, neyi ne kadar kavrayabilirsiniz? Diğer taraftan her seyircinin anlayışı, idrâki, aktarışı ve değerlendirişi farklı olmayacak mıdır? Sonra, oynayanların niyeti, oyunu sahneye koyanların hüviyeti ve maksadı seyirci tarafından ne kadar bilinebilir? Basit bir sahne oyununda durum böyle olursa bir de çok karmaşık ilişkilerin, akıl almaz tezgâhların, yani şahların ve piyonların, iplerin ve ipleri tutanların; cüceleri dev, devleri cüce görme ya da gösterme gayretleri bahis mevzû olduğu sürece, sahnedeki hâdiseleri gerçek yüzleriyle öğrenip değerlendirmek mümkün olmayacaktır. Gözümüz önünde cereyan eden vak’âları anlamada bu denli zorlanırsak, tarihin karanlıklarında yatan hâdiseleri nasıl isabetli değerlendireceğiz ki..!

Eldeki vesikâların güvenilirliği, vereceğimiz kararın isabetine daima doğru orantılı olarak tesir edecektir. Halbuki eski tarih hakkında güvenilirlik açısından hiç de müspet konuşmak mümkün değildir. Onun içindir ki, tarih çeşitli çarpıtmalardan mahfûz kalamamaktadır. Bırakın uzağa gitmeyi, bugünkü hâliyle Tevrat ve İncil’e bakıverin; ismet ve iffetlerine meleklerin dahi gıpta ettiği, o baş tâcı insanlar hakkında ne hurâfeler, ne iğrenç iftirâlar bulacaksınız. Tahrif dahi olsa, içinde semavîlik bulunan kitaplar böyle olunca, bütünüyle beşerî boşlukların mahsûlü kitaplar acaba ne durumdadır? Ve insan bu kitaplardan elde edeceği ma’lumatla, doğruyu nasıl yakalayacaktır. Veya bulduğunun doğru olduğunu nereden bilecektir? İşte bunlar ve bunlar gibi pek çok mesele eski-yeni târihî hâdiseler hakkında, isabetle karar ve hüküm vermenin ne denli zor bir iş olduğunu gayet açık göstermektedir.

Elimizde Buharî, Müslîm ve diğer hâdis kitapları gibi sağlam senetlere müstenid târihî kaynaklar yok ki kesin hükümler verebilelim. Evet, elimizde mevcut kaynaklardan istifâde ile de târihî gerçeklere yol bulmanın imkânsızlığı ortadadır.

En doğru târihî malumat, en doğru insanın haber verdiğidir. Gelmiş ve geçmiş bütün insanlar içinde, hatta düşmanlarının tasdîkiyle dahi en doğru insan Hz. Muhammed’dir (sav). Öyleyse en doğru haber de O’nun naklettikleri olacaktır. Bu kaziyye ve hüküm karşısında itirâz edecek hiçbir akıl sahibi yoktur ve olamaz. Ancak, O (sav) hiçbir târihî eser veya kitabı okumak yoluyla öğrenmiş değildir. Zira okuma-yazma bilmediği herkesçe bilinmektedir. Hem, kendi devrinde Hıristiyan ve Yahudi âlimlerinden yüzlercesi, O’na Tevrat ve İncil’de anlatılan hususlardan nice sorular sormuşlar ve hep doğru ve muknî cevaplar almışlardır. Bazen aralarındaki ihtilaflı noktaları şerh ve izâh ederek, onlara en doğru şekilde ma’lumat vermiştir. Hem, O Zât (sav), ne kendisine sorulan sorulara cevap verirken duraklayıp düşünüyor, ne de böylesi konuşmalar için bir hazırlık yapıyordu. Böyleyken, geçmiş peygamberlerin hayatını ve ümmetlerine ait kıssaları; onların konuşma tarzlarına, içlerinde besledikleri duygu, his ve psikolojik durumlarına varıncaya kadar teferruatıyla anlatıyordu. Ayrıca, anlattıklarını târihî hikâyeler ve tarihte kalmış hâdiseler olarak değil, Âdem de (as) tecelli eden temel insanî fıtrat ve karakter kıyamete kadar değişmeyeceği için, peygamberlerin ve ümmetlerinin yaşadıkları hayatı ve başlarından geçenleri içtimaî, insanî ve târihî birer düstûr, birer kanun ve kıyamete kadar tekerrürle yaşanacak birer hakikat ve ibret sahneleri olarak takdim ediyordu. Bu basit bir takdim de değildi. Aynı zamanda; fevkalâde bir manâ zenginliği, eşsiz bir belâğat ve fesâhat, görülmemiş bir üslûp inceliği, beyân selâseti ve edebî güzellik de taşıyordu.

O’nun geçmiş ümmetlere ait verdiği haber ve ma’lûmatın hiç biri, on dört asırdır yapılan ilmî araştırmalar ve arkeolojik kazılarla yalanlanamamış, hatta, tam tersine her geçen gün yeni yeni buluşlar ve gelişmelerle doğrulanmıştır.

Evet, kendisinden asırlar öncesini asırlar sonrasına, tam bir doğruluk ve mükemmel bir üslûpla nakleden bu ümmî Zât’ın (sav) önünde bir kere daha “enneke Rasûlüllah” diye eğilmekten kendimizi alamıyoruz.

Dünya milletlerinin yüzlerce yıldır kabul edip baş tâcı yaptığı bir veya bir kaç kitabı “eksiltmeler ve ilâveler var; ayrıca, çeşitli yanlışlıklarla da ma’lûl” diyerek tenkit etmek istiyorsanız, böylesine önemli ve zor bir iş kesin delillere dayandırılamazsa tenkit edilen değil tenkit eden yara alır ve gözden düşer. Onun için böyle bir tenkit gelişigüzel yapılamaz. Gerçek bu iken, okuma-yazması olmayan Allah Rasûlü (sav)’nün, hem kendi zamanındaki hem de gelecekteki ilim adamları ve ilmî mahfiller karşısında, Tevrat ve İncil gibi, hem de İlâhî kaynaklı mukaddes kitapları tenkit edip, doğrularını tasdik, yanlışlarını ve muharref yanlarını tashih etmesi, O’nun Nebî olmasından başka neyle izâh edilebilir?

Efendimizin (sav) getirip, hem de cihâna meydan okuyarak tebliğ ettiği Kur’ân’da anlatılan Âd, Semûd ve İrem kavimlerini, içinde yaşadığımız şu asrın ortalarına kadar tarihçiler inkâr ediyor ve böyle kavimler var olmamıştır iddiasında bulunuyorlardı. Ne zaman ki Batlamyus Tarihi bulundu; kendilerince Kur’ân’ı yalanlama cür’etine kalkışan o tarihçilerin ağızları açık kaldı ama, ne yazık ki, kibir ve gururlarından kalpleri ebedî hakikata bir türlü açılamadı.

Peygamberimizin Gelecekle Alâkalı Haberleri Nübüvvetinin ve Risâletinin Delilleridir

Bir insanın, bırakın gelecekle ilgili hâdiseleri, içinde yaşadığı vak’âları bile bütün yönleriyle en ince noktalarına kadar inceleyip anlatması öyle kolay bir mes’ele değildir. İçinde yaşadığımız zamanla alâkalı hakikat bu iken, en büyük politikacı, sosyolog ve dâhiler dahil, kim 50-100 sene sonrası için kesin ifâdelerde bulunabilir? Bu mevzûda yapılsa yapılsa, sebep-netice prensibine, bir takım târihî kanunlara ve tecrübelere dayanılarak bazı tahminler yapılabilir.

Kurân’ın ifâdesiyle, gaybı Allah’tan başka kimse bilemez; bir de Allah’ın bildirmesiyle Nebîler, Resûller, bir de Allah’ın husûsî lütufta bulunduğu bazı kimseler bilebilir. Evet, ilerde zuhûr edecek hâdiseler hakkında kesin söz söylemek, ancak ve ancak Cenâb-ı Allah’a ait bir iştir. Bununla birlikte, şayet bir insan çıkıyor ve aynı sahada çok kesin sözler söylüyorsa, Allah’ın bildirmesine mazhar bir nebî olabilir.

Bu mes’elenin Kur’ân’da ve Rasulullah’ın hadîslerinde pek çok misâli varsa da, biz birkaç tanesiyle iktifâ edip, gerisini okuyucunun araştırmasına bırakacağız:

Rûm Sûresi 1-5’nci âyetlerde, Rumlar’ın mağlûp oldukları, fakat dokuz yıl içinde galip gelecekleri ve bunun îmân edenleri sevindireceği bildirilmektedir. Burada şu birkaç nükteyi bilhassa belirtmemiz icâb ediyor:

  1. Galip gelme haberi, şartların hiç de müsait olmadığı bir zamanda, yani müthiş bir mağlûbiyetin hemen ardından verilmektedir.
  2. Böyle bir ihbârın, hilâf-ı vâki’ ve isabetsiz çıkmasının doğuracağı neticeler maksadın aksini tevlîd eder.
  3. İçinde yaşadığımız şu zaman diliminde bile, yerine getirelemeyen sözlerin ve va’dlerin kişiyi ne duruma düşürdüğü ortadayken, Nübüvvet da’vâsının ispata çalışıldığı bir zamanda gelecek bir hâdiseyi zamanıyla haber vermenin ehemmiyeti izâhtan vârestedir.
  4. Mü’minlerin sevineceği ihbârı, esasen Bedir zaferine işaret ediyordu. Bedir Savaşı Hicret’ten iki yıl sonra vukû buldu; ihbârın yapıldığı Hicret’ten yedi yıl öncesinde ise Mü’minlerin durumu, hiç de yakın gelecekte bir zaferi müjdeleyebilecek şekilde değildi. Evet, çiçekler açarken baharı müjdelemek kolaydır; fakat, kar’ın buzun altında ve kış ortasında bahar müjdesi vermek temkîn gerektiren bir husustur.

Hemen hemen bütün şartları Müslümanların aleyhine gibi görünen ve Sahabe’nin âdeta infiâline yol açan Hudeybiye Mûsâlahası’nın hemen ardından Fetih Sûresi’nin inip, Mekke Fethi’nin müjdelenmesi de, yine O’nun (sav) Allah’ın teyidi altında bulunduğunu göstermektedir. Şartların hiç de müsâit olmadığı bir zamanda bu sûre, Müslümanlar’ın emniyet içinde Mescîd-i Haram’a gireceklerini ve İslâm’ın bütün dinlere üstün geleceğini tam bir kat’iyetle ifâde etmektedir.

Kılıçların başında döndüğü, üzerine ordular sevkedildiği ve ölümün her an kol gezdiği bir zamanda “Vallâhu ya’sımuke min en-nâs” (Mâide, 5/67) fermânıyla hayatının garanti altında olduğunu söyleyen; müşrikler tarafından öldürülmek üzere takip edildiği ve ayak uçlarına kadar yaklaşıldığı bir zamanda mağarada sadece “ikinin ikincisi”yken arkadaşına “Üzülme, Allah bizimle beraberdir” diyebilen ve gözü dönmüş hasımları kendisini boğmak için âdeta yarışırken, kızına “Tasalanma kızım, Allah babanı zâyi etmeyecektir” tesellisini verebilen bir Zât (sav) Nebîden başka kim olabilir ki!

Kendisinden yaklaşık 2500 yıl önce yaşamış olan Mısır Firavunu’nun cesedinin sonrakilere ibret olsun diye denizden çıkarılıp korunacağını ifade eden bir Zât (Yûnus, 10/92), ancak bir Peygamberdir. Tevrat’ta da yer almayan bu ihbâr, 1881 yılında Krallar mezarı keşfedilince aynen gerçekleşmiş ve çürümemiş halde bulunan Firavun’un cesedi, asırlar sonrasına da ibret levhâsı olmak üzere İngiltere’de bir müzede teşhîre konmuştur.

Efendimiz (sav), kendisinden sonra vukû bulacak pek çok hâdiseleri, sanki televizyon ekranının karşısına oturmuş da seyrediyor gibi çeşitli teferruatıyla haber vermiş ve verdiği bu haberler aynen çıkmıştır; tabiî, daha çıkacaklar da vardır. Biz yine sadece bir kaç misâlle iktifâ edeceğiz:

  1. Buharî’nin rivâyetinde, daha Mekke’deyken Habbab bin Eret’e “Allah bu Din’i tamamlayacak; düşmanlarını mağlûp edecek ve İslâm milleti muzaffer olacaktır. Öyle ki, bir kadın devesine binip, San’a’dan Hadramut’a kadar dört günlük çölü geçecek de, Allah’tan başka kimseden korkmayacaktır” buyurmuş ve daha Hulefâ-i Raşidîn devrinde bu ihbârı aynen gerçekleşmiştir.
  2. “Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’in gittiği yoldan ayrılmayın” buyurarak, hem bu iki Sahabî’den önce vefat edeceğini haber vermiş, hem de onların hilâfetlerine işaret buyurmuştur.
  3. “Benden sonra Hilâfet 30 sene sürer ve sonra saltanat olur” buyurmuş ve bu da aynen gerçekleşmiştir.
  4. Tirmizî’nin rivâyetinde, “Osman, Kur’ân okurken katledilir” buyurmuş ve bu ihbârı da aynen vukû bulmuştur.
  5. “Hayber kalesinin fethi Ali’nin eliyle olacak” buyurmuş ve dediği gibi çıkmıştır.
  6. Ağır hastalığında ziyaretine gittiği Sa’d bin Ebî Vakkas’a, “Daha çok yaşayacak ve çok kimseler senden fayda görürken, çok kişiler de zarar görecek” buyurmuş ve Sa’d, İranlıların devletini yerle bir ederek bu ihbârın doğruluğunu ortaya koymuştur.
  7. Ebû Zerr’in yalnız yaşayıp yalnız öleceğini;
  8. Ammar’ın bir fie-i bâğiye tarafından katledilip, son içeceğinin süt olacağını;
  9. Sürâkâ’nın Kisra’nın bileziklerini koluna geçireceğini;
  10. Ehl-i Beyt’ten kendinden sonra ilk vefat edenin Hz. Fatıma (ra) olacağını;
  11. Ümm-ü Harâm’ın Kıbrıs seferine iştirâk edeceğini haber vermiş ve verdiği bu haberler aynen tahakkuk etmiştir.
  12. “Siz, Arap olmayan Huz ve Kirman beldeleri ahâlileriyle harp etmedikçe kıyamet kopmaz. O kavmin yüzleri kırmızı, burunları yassı, çökük ve gözleri küçüktür; burunları sanki dövülmüş kalkan; ayakkabıları da kıldandır” buyurarak Cengiz istilâsını haber vermiştir. Evet, gelecekteki bir hâdiseyi, o hâdiseye karışacakların yüz, göz ve burun şekillerine varıncaya kadar açıklamak ancak Nübüvvet’in şuâsıyla olabilir.
  13. Bedir Savaşı’ndan evvel, Kureyş müşriklerinin katledilecekleri yerleri mübârek eliyle tek tek işaret etmiş ve bu da aynen meydana gelmiştir.
  14. Sakîf kabilesinden bir yalancıyla, bir de kan dökücünün çıkacağını haber vermiş, bilâhare Muhtarü’s-Sakâfî ile Haccâc-ı Zâlim bu ihbârı aynen doğrulamışlardır.
  15. Ayrıca, İstanbul, Mısır, İran, Hindistan, Kudüs ve Kıbrıs gibi beldelerin fethedileceğini de haber vermişlerdir.

Bütün bunlardan sonra, hiç bir ihbârında en ufak bir hilâf ve yanlış bulunmayan böyle bir Zât’ın (sav) Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber olduğu hususunda daha şüphe vârid olabilir mi? Ve, binler nümûneleriyle gelecekten verdiği her bir hâdisenin vukû bulmuş olması, ebedî geleceğin de kat’iyyen vukû bulacağına, güneş gibi açık ve parlak bir delil teşkil etmez mi?

İnsan, yaratılışı icâbı peşin ücrete meftûn ve istekli olduğundan, ne kadar doyurucu ve mebzûl olursa olsun, gelecekle ilgili va’dler kendisini harekete geçirmeğe kâfi gelmez.. ve gelecekteki Cennet’in ebedî lezzetlerini dikkate almayıp, elindeki çocuk oyuncağı türünden lezzetlerin kurbanı olur. İşte böyle bir insânî tabiata karşı Efendimiz (sav), hiç bir peşin va’dde bulunmadan ölüm ötesi Cennet ve Ahiret va’diyle insanların gönlüne girmiş, onları harekete geçirmiş ve hayatlarını buna göre tanzim etmelerini sağlamıştır. Peşin ücrete mübtelâ insanı bu tarz bir va’d ve geleceğe ait müjdelerle yönlendirmek, yine peygambere has bir keyfiyet olsa gerektir.

O’nun (sav) gelecekle ilgili va’d ve müjdelerine inanıp, hayatlarını buna göre tanzim eden ve dünya hayatını istihkârla peşin ücretlere aldanmayanlar, yalnızca Sahabe’yle de sınırlı kalmamış; on dört asırdır O’nun izinden yürüyüp, getirdiği nizâma dilbeste olanlar da, tıpkı ilkler gibi Ebedî Âlem adına fâni âlemi feda etmekle hem O’nun hakkâniyetini kabul ve teslim etmiş, hem de geleceğin mutlaka geleceğini ve gelecek adına O Sultan (sav) ne söylemişse aynen olacağını bilfiil ortaya koymuşlardır.

Tarih bilgisi kuvvetli, olup biten hâdiselerden ve tecrübelerden istifâde etmesini bilen ve geçmişi iyi değerlendirme güç ve kabiliyetine sahip firâsetli insanlar, gelecekle ilgili tahminlerde bulunabilirler; fakat, bunlar emâreleri belirmiş ve dolayısıyla ‘gayb’ olmaktan çıkıp, ‘Şehâdet’in sahasına girmiş olan, hava tahmin raporları ve anne karnındaki ceninin durumunun bilinmesi gibi tahminlerdir. Halbuki, Efendimizin (sav) haber verdiği gelecek, hiç bir emâresi olmayan, işaret ve ön alâmetleri ortaya çıkmamış, hatta çıkmak şöyle dursun, mevcut şartlarda gerçekleşmesi hiç de mümkün görülmeyen gelecektir. Böyle bir gelecek hakkında kesin beyânlarda bulunmak, ancak İlâhî ta’lim ve te’yidle izâh edilebilir.

Efendimiz (sav), gelecekle ilgili haberlerinde hiç bir zaman “zannederim, umarım, tahmin ederim, belki, büyük ihtimal” gibi şüphe ve zan taşıyan ve aksi de çıkmaya muhtemel ifadeler değil, daima “olacak, göreceksiniz, yapacaksınız” şeklinde tamamen net ve kesin ifâdeler kullanmıştır.

Bir insanın, bizzat yaşamadığı, tecrübe etmediği, meslek hayatında karşılaşmadığı ve sahasına girmeyen mevzû ve mes’elelerde gelecek adına konuşması mümkün değildir. Oysa, Efendimiz (sav) peygamberliğinden önce ne bir ordu teşkil etmiş ne bir muharebe yapmış, ne bir cemiyet teşkil etmiş; ne bir devlet kurmuş ve ne de büyük fetihlerde bulunmuştu. Böyleyken, O, daha sonra hem her sahada rehber olmuş, hem de gelecekle ilgili kesin ihbârlarda bulunmuştur; bu da, ancak peygamberlikle izâh edilebilecek ayrı bir husustur.

Gelecek hakkında sadece tahminde bulunulur, geçmiş hâdiseler ise akılla değil, nakille bilinir. Ortada yazılmış kitaplar, tarihî vesikalar, kazılardan elde edilen dokümanlar ve araştırmalar olmadan geçmiş hakkında nasıl söz söylenebilir. Oysa, Efendimizin her şeyden önce böylesi vesikalardan faydalanacak okuma-yazması yoktu. İkinci olarak, kendi devrinde, ne günümüzdeki gibi ilimler gelişmişti, ne de ortada doküman ve vesikalar vardı; sonra, kazı zaten söz konusu değildi. Bu durumda, O’nun gelecek gibi, geçmiş hakkında da verdiği kesin ma’lûmatı peygamberliği ve risâletiyle değil de, ya neyle izâh edeceğiz?

Ümmî bir Zât’ın geçmiş ve gelecekle ilgili, hepsi de doğru haberlerini öğrendikten sonra, O Zât’ı (sav) peygamber kabul etmeyen ve muhabbet beslemeyen insan şu iki şıktan birini tercih etmek zorundadır.

  1. Ya O Zât, insanüstü keskin bir zekâ, nazar, firâset ve alabildiğine geniş ve tesirli bir dehâya sahip olup, geçmiş ve geleceği bir nokta gibi görüp bilmekte; bütün zamanları, en ufak bir sapma ve yanılma ihtimali bulunmadan kucaklamakta, keşfedip tanımakta, şark’ı ve garbıyla, karaları ve denizleriyle bütün mekânları santim santim görüp seyretmekte ve her hâdiseyi, her olup biteni ve olacağı teferruatıyla aynı anda temâşâ edip unutmadan ve karıştırmadan hafızasında tutup nakletmektedir. Bu vasıflar ise nâsutî değil, lâhûtidir; ancak Allah’ta (cc) bulunur.
  2. Ya da O Zât (sav), bütün zamanın ve mekânın yaratıcısı ve Rabb’i, sahibi olan Allah (cc) tarafından gönderilmiş ve O’nun tasarrufu altında birer mu’cîze olarak bütün bu hallere sahip bir Nebî’dir ve O’nun bütün âlemlere rahmet olarak gönderdiği Rasûlü’dür.

Hakikat bu iken, O’nu (sav) “çok akıllı bir insan; çöl insanına bir şeyler veren zekî ve akıllı bir dâhî” gibi Semt-i Nübüvveti’ne yakışmayan ifâdelerle inkâra yeltenenler; ancak zamanımızın genç dimağlarını bu türden zevksiz bir diyalektikle iğvâ ve idlâle çalışan zavallı akılsızlardır.

_______________________________________________________

LİSE DERS NOTLARINDAN

PEYGAMBERİMİZ

1-Kur’an, benzeri insanlar tarafından yazılamayan mucize kitaptır Hz.Muhammed’in Peygamber olduğunu bildirir.Birbirinin kanıtıdırlar.
2-Hz.Muhammed’in (S.A.V.) okuma yazması yoktu (29/48), kim seden bilgi eğitimi de almamıştı. O çöl şartlarında, asırlarca insanla rı etkileyen ve bilim adamlarına ışık tutan bir kitabı tek başına yaz ması imkansızdır.
3-Asırlardır Peygamberimizin ismi, her saniye tüm yeryüzünde, Allah’ın ismiyle beraber ezanlarda anılmakta, bütün insanlar tarafın dan hürmet görmektedir. Doğru olmayan bir insana bunlar yapılmaz
4-Tevrat ve İncil de Hz.Muhammed’in Peygamberliğine şahittir. Değiştirilmiş olmalarına rağmen bugün l00′den fazla işaret görülebi lir.Örnek: “Rab Sina”dan geldi (Hz.Musa’ya işaret), Sair’den doğdu (İsa’ya işaret), Paran dağlarında parladı (Hz.Muhammed’e işaret) (Tesniye,33/2)
“İsa: Rab size Faraklit (Ahmed demektir, Peygamberimizin adıdır) gön derecek, O her şeyi öğretecek ve dünyaya hükmedecektir” (Yu hanna: 14/15,26; 15/7-8).
5-Hz.Muhammed’in (S.A.V.) Peygamberlikten önceki hayatı O’ nun Peygamberliğine ve doğruluğuna delildir. O’na Muhammed’ül-Emin denmişti. Güvenilir doğru sözlü olduğunu ilan etmişlerdi. Bir insan 40 yıl boyunca yaşadığı karakter bir anda değişmez, doğru iken birden yalan söylemeye başlamaz. Hele Allah adına yalan söy leyerek, Peygamberim deyip yalandan Peygamber gibi görünmez
6-Peygamberlikten sonraki hayatı da dosdoğru olduğunu göste rir. Hiç bir insan, çıkarı olmadan,onca çileye katlanmaz,savaşlara katılmaz yalancıktan aç susuz kalmaz. Sahip olduğu her şeyi insan lara vermez.
Kendisine yapılan mal, servet, makam, kadın tekliflerini elinin tersi ile itmiş, insanlık için yaşamış, bir hırka içinde vefat etmişti.
Kötülük ve günahlar damarlarına işlemiş vahşi insanları ve toplu mu eğitmiş, güzel ahlakı serum verme rahatlığı içinde onlara öğret miş, her birini insanlığa örnek, müstesna medeni insanlar haline ge tirmişti.
7-Güzel ahlakı doğruluğunu göstermektedir. O her güzel ahlakı zirve noktada yaşamış ve insanlığa gerçek ahlak modeli olmuştur.
Sinek tavus kuşunu, karga bülbülü, çoban valiyi ne kadar temsil edip çevresini kandırabilir. Bir art niyeti veya yalanı olan insan er geç hata yapacak, açık verecek, yalanı ortaya çıkacaktır. O hep doğru kalmış, ahlak dışı hiçbir davranışı olmamıştı.
Bütün güzel ahlak çeşitleri ancak doğruluk toprağında yetişebilir. Yalan söyleyen insanda diğer güzel ahlak da olmaz. O’nda bütün güzel ahlak toplandığına göre demek ki baştan sona O, hep doğru bir insandı
8-Allah var, Peygamber de var. Çünkü Allah’ın maksatlarını in sanlara anlatacak, aklı aşan madde ötesi konularda insanlığı aydın latacak ve ahlaklı insanları ve toplumu oluşturup medeniyetler kura cak Peygambere insanlığın ihtiyacı vardır.Peygamberler dünya işle rinde de insanlara önderlik yaparlar ve Medeniyetlerin temellerini atarlar. Peygamberlere uymuş da mutlu olmamış hiçbir zaman dili mi ve insan topluluğu yoktur. Onları inkar edenler bedbaht olmuştur
9-Peygamberlerin ortak sıfatları: Din getirir, mucize gösterirler. Peygamberimiz Hadisleriyle Kur’an’ı açıklamış, yeni hükümler getirmiştir.
Sıdk: Onlar doğru insanlardır. Şaka da olsa asla yalan söylemez
Emanet: Güvenilir kişilerdir.
Tebliğ: Allah’tan gelen vahyi eksiksiz-fazlasız aynen iletirler
İsmet: Günah işlemezler. Beşer olarak küçük hata olursa Allah uyarır, insanlara örnek oldukları için anında düzeltir.
Fetanet: En akıllı ve zekidirler. Her sorunu kolay çözebilirler.

——————————————————–
2012 Anadolu Lisesi dersinden

Hz.Muhammed okuması yazması olmadan, meydan okuyup, aciz bırakan, onca bilgiyi nasıl buldu, bildi yazdı yazdırdı söyledi?

1.İhtimal Tahmin ediyordu, rast gele konuşuyordu her söylediği de tesadüfen doğru çıkıyordu

2.İhtimal 15’li yaşlarda Şam yolculuğunda bir gece konakladıkları yerde rahip Bahira öğretmişti

3.İhtimal Mağaraya arada gidiyordu ya, hani ilk vahyi aldığı HİRA mağarasına… Kimse bilmiyordu, O, zaman makinası icad etmişti (Back to the Future filmindeki gibi) 🙂 Çocuklar bile güler!

4.Bütün ihtimaller söner, Gerçek güneş gibi parlar:
O, diğer Peygamberler gibi Allah’ın elçisi idi Kur’an, O’na Cebrail aracılığıyla gönderilen Vahiy’di.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s