mucizebilim

08.10.2018 SINIFLARDA ORTAYA ÇIKAN VE ANLATILAN TESBİTLER:

1-Türkiye’de ilk kez uygulanan yüz naklinin gerçekleştiği haftaydı. Derste 12.Sınıflarda Hıristiyanlık işleniyordu. Konu Hz.İsa’nın çarmıha gerilmesiydi.
“İsa’nın yüzü” diye söze başlar başlamaz güncel yüz nakli çağrışımı oldu, dile getirildi. Kur’an bir şekilde yüz nakline de adeta işaret etmiş dedik Öğrencilerle tebessümleştik.
Ayette belirtildiği gibi: “Halbuki onu öldürmediler, onu (salbetmediler) asmadılar da. Onlara benzetildi, (Benzeri gösterildi, İsa gibi gösterildi, İsa’nın benzerini, yüzü İsa yüzü taşıyanı gördüler). Aksine, Allah onu kendine yükseltmiştir.” (Nisa, 4/157-158)

2-12.Sınıfta diriliş anlatılıyordu konu “Demir adam da olsanız (IRON MAN) başka bir form da elde etseniz…” şeklinde ayet açıklaması yapılırken şaşkınlık içinde coşkusunu gizleyemeyen öğrenciler farkedildi konu resimleştirildi.


Evet, Kur’ân’ın üstadiyetinden ve dersinin işârâtından fehmediyoruz ki: Kur’ân, mu’cizat-ı enbiyayı zikretmesiyle, beşer istikbalde terakkî edeceğini ve o mu’cizatın nazireleri istikbalde vücuda geleceğini beşere ders verip teşvik ediyor:

“Haydi çalış, bu mu’cizatın numunelerini göster. Süleyman Aleyhisselâm gibi iki aylık yolu bir günde git! İsâ Aleyhisselâm gibi en dehşetli hastalığın tedavisine çalış! Hz. Mûsa’nın asası gibi taştan âb-ı hayatı çıkar, beşeri susuzluktan kurtar! İbrahim Aleyhisselâm gibi ateş seni yakmayacak maddeleri bul, giy! Bazı enbiyalar gibi Şark ve Garpta en uzak sesleri işit, suretleri gör! Davud Aleyhisselâm gibi demiri hamur gibi yumuşat, beşerin bütün san’atına medar olmak için demiri bal mumu gibi yap! Yusuf Aleyhisselâm ve Nuh Aleyhisselâmın birer mu’cizesi olan saat ve gemiden nasıl çok istifade ediyorsunuz; öyle de, sair enbiyanın size ders verdiği mu’cizelerden dahi o saat ve sefine gibi istifade ediniz, taklitlerini yapınız.”

İşte buna kıyasen, Kur’ân, her cihetle beşerî, maddî-manevî terakkiyata sevk etmek için ders veriyor, üstad-ı küll olduğunu ispat ediyor.

Hutbe-i Şamiye, s. 244

Yirminci Söz’ün İkinci Makamı
Mu’cizat-ı enbiya yüzünde parlayan bir lem’a-i i’caz-ı Kur’anÂhirdeki iki sual ve iki cevaba dikkat et.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ

On dört sene evvel (şimdi otuz seneden geçti) şu âyetin bir sırrına dair İşaratü’l-İ’caz namındaki tefsirimde Arabiyyü’l-ibare bir bahis yazmıştım. Şimdi arzuları bence ehemmiyetli olan iki kardeşim, o bahse dair Türkçe olarak bir parça izah istediler. Ben de Cenab-ı Hakk’ın tevfikine itimaden ve Kur’an’ın feyzine istinaden diyorum ki:

Bir kavle göre Kitab-ı Mübin, Kur’an’dan ibarettir. Yaş ve kuru, her şey içinde bulunduğunu şu âyet-i kerîme beyan ediyor. Öyle mi? Evet, her şey içinde bulunur. Fakat herkes her şeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bazen çekirdekleri bazen nüveleri bazen icmalleri bazen düsturları bazen alâmetleri, ya sarahaten ya işareten ya remzen ya ibhamen ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur’an’a münasip bir tarzda ve iktiza-yı makam münasebetinde şu tarzların birisiyle ifade ediliyor. Ezcümle:

Beşerin sanat ve fen cihetindeki terakkiyatlarının neticesi olan havârık-ı sanat ve garaib-i fen olarak tayyare, elektrik, şimendifer, telgraf gibi şeyler vücuda gelmiş ve beşerin hayat-ı maddiyesinde en büyük mevki almışlar. Elbette umum nev-i beşere hitap eden Kur’an-ı Hakîm, şunları mühmel bırakmaz. Evet, bırakmamış. İki cihet ile onlara da işaret etmiştir:

Birinci cihet: Mu’cizat-ı enbiya suretiyle…

İkinci kısım şudur ki: Bazı hâdisat-ı tarihiye suretinde işaret eder. Ezcümle:

قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِ ۞ اَلنَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ ۞ اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ ۞ وَهُمْ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنٖينَ شُهُودٌ ([3]) ۞ وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ اِلَّٓا اَنْ يُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ

Keza فِى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ ۞ وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهٖ مَا يَرْكَبُونَ

gibi âyetlerle şimendifere işaret ettiği gibi

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓىءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ ([4]) يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ يَشَٓاءُ

âyeti, pek çok envara, esrara işaretle beraber elektriğe dahi remzediyor.

Şu ikinci kısım hem çok zatlar onlarla uğraştığından hem çok dikkat ve izaha muhtaç olduğundan ve hem çok olduğundan; şimdilik şimendifer ve elektriğe işaret eden şu âyetlerle iktifa edip o kapıyı açmayacağım.

Birinci kısım ise mu’cizat-ı enbiya suretinde işaret ediyor. Biz dahi o kısımdan bazı numuneleri misal olarak zikredeceğiz.

Mukaddime: İşte Kur’an-ı Hakîm; enbiyaları, insanın cemaatlerine terakkiyat-ı maneviye cihetinde birer pişdar ve imam gönderdiği gibi yine insanların terakkiyat-ı maddiye suretinde dahi o enbiyanın her birisinin eline bazı hârikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibaa emrediyor.

İşte enbiyaların manevî kemalâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi mu’cizatlarından bahis dahi onların nazirelerine yetişmeye ve taklitlerini yapmaya bir teşviki işmam ediyor. Hattâ denilebilir ki manevî kemalât gibi maddî kemalâtı ve hârikaları dahi en evvel mu’cize eli nev-i beşere hediye etmiştir. İşte Hazret-i Nuh’un (as) bir mu’cizesi olan sefine ve Hazret-i Yusuf’un (as) bir mu’cizesi olan saati en evvel beşere hediye eden, dest-i mu’cizedir.

Bu hakikate latîf bir işarettir ki sanatkârların ekseri, her bir sanatta birer peygamberi pîr ittihaz ediyor. Mesela, gemiciler Hazret-i Nuh’u (as), saatçiler Hazret-i Yusuf’u (as), terziler Hazret-i İdris’i (as)…

Evet, madem Kur’an’ın her bir âyeti, çok vücuh-u irşadî ve müteaddid cihat-ı hidayeti olduğunu ehl-i tahkik ve ilm-i belâgat ittifak etmişler. Öyle ise Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın en parlak âyetleri olan mu’cizat-ı enbiya âyetleri, birer hikâye-i tarihiye olarak değil belki onlar çok maânî-i irşadiyeyi tazammun ediyorlar.

Evet, mu’cizat-ı enbiyayı zikretmesiyle fen ve sanat-ı beşeriyenin nihayet hududunu çiziyor. En ileri gayatına parmak basıyor. En nihayet hedeflerini tayin ediyor. Beşerin arkasına dest-i teşviki vurup o gayeye sevk ediyor. Zaman-ı mazi, zaman-ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuunatının âyinesi olduğu gibi müstakbel dahi mazinin tarlası ve ahvalinin âyinesidir.

Şimdi misal olarak o çok vâsi menbadan yalnız birkaç numunelerini beyan edeceğiz:

Mesela, Hazret-i Süleyman aleyhisselâmın bir mu’cizesi olarak teshir-i havayı beyan eden وَ لِسُلَيْمٰنَ الرّٖيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ âyeti “Hazret-i Süleyman, bir günde havada tayeran ile iki aylık bir mesafeyi katetmiştir.” der. İşte bunda işaret ediyor ki beşere yol açıktır ki havada böyle bir mesafeyi katetsin. Öyle ise ey beşer! Madem sana yol açıktır. Bu mertebeye yetiş ve yanaş.

Cenab-ı Hak, şu âyetin lisanıyla manen diyor: “Ey insan! Bir abdim, heva-i nefsini terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tembelliğini bırakıp bazı kavanin-i âdetimden güzelce istifade etseniz siz de binebilirsiniz.”

Hem Hazret-i Musa aleyhisselâmın bir mu’cizesini beyan eden فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا …اِلٰى اٰخِرِ Bu âyet işaret ediyor ki zemin tahtında gizli olan rahmet hazinelerinden basit âletlerle istifade edilebilir. Hattâ taş gibi bir sert yerde, bir asâ ile âb-ı hayat celbedilebilir. İşte şu âyet, bu mana ile beşere der ki: “Rahmetin en latîf feyzi olan âb-ı hayatı, bir asâ ile bulabilirsiniz. Öyle ise haydi çalış, bul!”

Cenab-ı Hak şu âyetin lisan-ı remziyle manen diyor ki: “Ey insan! Madem bana itimat eden bir abdimin eline öyle bir asâ veriyorum ki her istediği yerde âb-ı hayatı onunla çeker. Sen de benim kavanin-i rahmetime istinad etsen şöyle ona benzer veyahut ona yakın bir âleti elde edebilirsin, haydi et!”

İşte beşer terakkiyatının mühimlerinden birisi, bir âletin icadıdır ki ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet, ondan daha ileri, nihayat ve gayat-ı hududunu çizmiştir. Nasıl ki evvelki âyet, şimdiki hal-i hazır tayyareden çok ileri nihayetlerinin noktalarını tayin etmiştir.

Hem mesela, Hazret-i İsa aleyhisselâmın bir mu’cizesine dair وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْيِى الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِ Kur’an, Hazret-i İsa aleyhisselâmın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibaa beşeri sarîhan teşvik eder. Öyle de şu elindeki sanat-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbanîye, remzen tergib ediyor. İşte şu âyet işaret ediyor ki: “En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musibetzede benî-Âdem! Meyus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.”

Cenab-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle manen diyor ki: “Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim. Biri, manevî dertlerin dermanı; biri de maddî dertlerin ilacı. İşte ölmüş kalpler nur-u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi onun nefesiyle ve ilacıyla şifa buluyor. Sen de benim eczahane-i hikmetimde her derdine deva bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.”

İşte beşerin tıp cihetindeki şimdiki terakkiyatından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işaret ediyor ve teşvik yapıyor.

Hem mesela, Hazret-i Davud aleyhisselâm hakkında وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدٖيدَ ۞ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ

Hazret-i Süleyman aleyhisselâm hakkında وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ âyetleri işaret ediyorlar ki telyin-i hadîd, en büyük bir nimet-i İlahiyedir ki büyük bir peygamberinin fazlını, onunla gösteriyor. Evet, telyin-i hadîd yani demiri hamur gibi yumuşatmak ve nühası eritmek ve madenleri bulmak, çıkarmak; bütün maddî sanayi-i beşeriyenin aslı ve anasıdır ve esası ve madenidir. İşte şu âyet işaret ediyor ki: “Büyük bir resule, büyük bir halife-i zemine, büyük bir mu’cize suretinde, büyük bir nimet olarak telyin-i hadîddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve bakırı eritmekle ekser sanayi-i umumiyeye medar olmaktır.”

Madem bir resule hem halife yani hem manevî hem maddî bir hâkime, lisanına hikmet ve eline sanat vermiş. Lisanındaki hikmete sarîhan teşvik eder. Elbette elindeki sanata dahi tergib işareti var.

Cenab-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle manen diyor: “Ey benî-Âdem! Evamir-i teklifiyeme itaat eden bir abdimin lisanına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki her şeyi kemal-i vuzuh ile fasledip hakikatini gösteriyor ve eline de öyle bir sanat verdim ki elinde bal mumu gibi demiri her şekle çevirir, halifelik ve padişahlığına mühim kuvvet elde eder. Madem bu mümkündür, veriliyor. Hem ehemmiyetlidir. Hem hayat-ı içtimaiyenizde ona çok muhtaçsınız. Siz de evamir-i tekviniyeme itaat etseniz o hikmet ve o sanat size de verilebilir. Mürur-u zamanla yetişir ve yanaşabilirsiniz.”

İşte beşerin sanat cihetinde en ileri gitmesi ve maddî kuvvet cihetinde en mühim iktidar elde etmesi, telyin-i hadîd iledir ve izabe-i nühas iledir. Âyette nühas “kıtr” ile tabir edilmiş. Şu âyetler, umum nev-i beşerin nazarını şu hakikate çeviriyor ve şu hakikatin ne kadar ehemmiyetli olduğunu takdir etmeyen eski zaman insanlarına ve şimdiki tembellerine şiddetle ihtar ediyor.

Hem mesela, Hazret-i Süleyman aleyhisselâm taht-ı Belkıs’ı yanına celbetmek için vezirlerinden bir âlim-i ilm-i celb dedi: “Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim.” olan hâdise-i hârikaya delâlet eden şu âyet

قَالَ الَّذٖى عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ …اِلٰى اٰخِرِ

İşaret ediyor ki uzak mesafelerden eşyayı aynen veya sureten ihzar etmek mümkündür. Hem vakidir ki risaletiyle beraber saltanatla müşerref olan Hazret-i Süleyman aleyhisselâm hem masumiyetine hem de adaletine medar olmak için pek geniş olan aktar-ı memleketine bizzat zahmetsiz muttali olmak ve raiyetinin ahvalini görmek ve dertlerini işitmek, bir mu’cize suretinde Cenab-ı Hak ihsan etmiştir. Demek, Cenab-ı Hakk’a itimat edip Süleyman aleyhisselâmın lisan-ı ismetiyle istediği gibi o da lisan-ı istidadıyla Cenab-ı Hak’tan istese ve kavanin-i âdetine ve inayetine tevfik-i hareket etse ona dünya, bir şehir hükmüne geçebilir.

Demek taht-ı Belkıs Yemen’de iken Şam’da aynıyla veyahut suretiyle hazır olmuştur, görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların suretleri ile beraber sesleri de işitilmiştir. İşte uzak mesafede, celb-i surete ve savta haşmetli bir surette işaret ediyor ve manen diyor:

“Ey ehl-i saltanat! Adalet-i tamme yapmak isterseniz Süleymanvari, rûy-i zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünkü bir hâkim-i adalet-pîşe, bir padişah-ı raiyet-perver; aktar-ı memleketine, her istediği vakit muttali olmak derecesine çıkmakla mes’uliyet-i maneviyeden kurtulur veya tam adalet yapabilir.”

Cenab-ı Hak, şu âyetin lisan-ı remziyle manen diyor ki: “Ey benî-Âdem! Bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adalet-i tamme yapmak için ahval ve vukuat-ı zemine bizzat ıttıla veriyorum ve madem her bir insana fıtraten, zemine bir halife olmak kabiliyetini vermişim. Elbette o kabiliyete göre rûy-i zemini görecek ve bakacak, anlayacak istidadını dahi vermesini, hikmetim iktiza ettiğinden vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de nev’en yetişebilir. Maddeten erişemezse de ehl-i velayet misillü manen erişebilir. Öyle ise şu azîm nimetten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife-i ubudiyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki rûy-i zemini, her tarafı her birinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz.

هُوَ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فٖى مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهٖ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ

daki ferman-ı Rahmanîyi dinleyiniz.”

İşte beşerin nazik sanatlarından olan celb-i suret ve savtların çok ilerisindeki nihayet hududunu şu âyet, remzen gösteriyor ve teşviki işmam ediyor.

Hem mesela, yine Hazret-i Süleyman aleyhisselâm, cin ve şeytanları ve ervah-ı habîseyi teshir edip şerlerini men’ ve umûr-u nâfiada istihdam etmeyi ifade eden şu âyetler:

مُقَرَّنٖينَ فِى الْاَصْفَادِ …اِلٰى اٰخِرِ

وَمِنَ الشَّيَاطٖينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذٰلِكَ …اِلٰى اٰخِرِ

âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra zîşuur olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup ister istemez hizmet edebilirler ki Cenab-ı Hakk’ın evamirine musahhar olan bir abdine, onları musahhar etmiştir.

Cenab-ı Hak manen şu âyetin lisan-ı remziyle der ki: “Ey insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime musahhar olsan çok mevcudat, hattâ cin ve şeytan dahi sana musahhar olabilirler.”

İşte beşerin, sanat ve fennin imtizacından süzülen, maddî ve manevî fevkalâde hassasiyetinden tezahür eden ispirtizma gibi celb-i ervah ve cinlerle muhabereyi şu âyet, en nihayet hududunu çiziyor ve en faydalı suretlerini tayin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi bazen kendine emvat namını veren cinlere ve şeytanlara ve ervah-ı habîseye musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil belki tılsımat-ı Kur’aniye ile onları teshir etmektir, şerlerinden kurtulmaktır.

Hem temessül-ü ervaha işaret eden, Hazret-i Süleyman aleyhisselâmın ifritleri celb ve teshirine dair âyetler hem فَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا misillü bazı âyetler, ruhanîlerin temessülüne işaret etmekle beraber celb-i ervaha dahi işaret ediyorlar. Fakat işaret olunan celb-i ervah-ı tayyibe ise medenilerin yaptığı gibi hezeliyat suretinde bazı oyuncaklara, o pek ciddi ve ciddi bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek değil belki ciddi olarak ve ciddi bir maksat için Muhyiddin-i Arabî gibi zatlar ki istediği vakit ervah ile görüşen bir kısım ehl-i velayet misillü onlara müncelib olup münasebet peyda etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece takarrub etmekle ruhaniyetlerinden manevî istifade etmektir ki âyetler ona işaret eder. Ve işaret içinde bir teşviki ihsas ediyorlar ve bu nevi sanat ve fünun-u hafiyenin en ileri hududunu çiziyor ve en güzel suretini gösteriyorlar.

Hem mesela, Hazret-i Davud aleyhisselâmın mu’cizelerine dair

اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِىِّ وَالْاِشْرَاقِ ۞ يَا جِبَالُ اَوِّبٖى مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدٖيدَ

ve عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ âyetler delâlet ediyor ki: Cenab-ı Hak, Hazret-i Davud aleyhisselâmın tesbihatına öyle bir kuvvet ve yüksek bir ses ve hoş bir eda vermiştir ki dağları vecde getirip birer muazzam fonoğraf misillü ve birer insan gibi bir serzâkirin etrafında ufkî halka tutup bir daire olarak tesbihat ediyorlardı.

Acaba bu mümkün müdür, hakikat mıdır?

Evet, hakikattir. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın diliyle papağan gibi konuşabilir. Çünkü aks-i sadâ vasıtasıyla dağın önünde sen “Elhamdülillah” de. Dağ da aynen senin gibi “Elhamdülillah” diyecek. Madem bu kabiliyeti Cenab-ı Hak dağlara ihsan etmiştir. Elbette o kabiliyet inkişaf ettirilebilir ve o çekirdek sümbüllenir.

İşte Hazret-i Davud aleyhisselâma risaletiyle beraber hilafet-i rûy-i zemini müstesna bir surette ona verdiğinden, o geniş risalet ve muazzam saltanata lâyık bir mu’cize olarak o kabiliyet çekirdeğini öyle inkişaf ettirmiş ki çok büyük dağlar birer nefer, birer şakird, birer mürid gibi Hazret-i Davud’a iktida edip onun lisanıyla, onun emriyle Hâlık-ı Zülcelal’e tesbihat ediyorlardı. Hazret-i Davud aleyhisselâm ne söylese, onlar da tekrar ediyorlardı. Nasıl ki şimdi vesait-i muhabere ve vesail-i irtibatın kesret ve tekemmülü sebebiyle haşmetli bir kumandan, dağlara dağılan azîm ordusuna bir anda “Allahu ekber” dedirir ve o koca dağları konuşturur, velveleye getirir. Madem insanın bir kumandanı, dağları sekenelerinin lisanıyla mecazî olarak konuşturur. Elbette Cenab-ı Hakk’ın haşmetli bir kumandanı, hakiki olarak konuşturur, tesbihat yaptırır.

Bununla beraber her cebelin bir şahs-ı manevîsi bulunduğunu ve ona münasip birer tesbih ve birer ibadeti olduğunu eski Sözlerde beyan etmişiz. Demek her dağ, insanların lisanıyla aks-i sadâ sırrıyla tesbihat yaptıkları gibi kendi elsine-i mahsusalarıyla dahi Hâlık-ı Zülcelal’e tesbihatları vardır.

وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً ۞ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ cümleleriyle Hazret-i Davud ve Süleyman aleyhimesselâma, kuşlar envaının lisanlarını hem istidatlarının dillerini, yani hangi işe yaradıklarını, onlara Cenab-ı Hakk’ın ihsan ettiğini şu cümleler gösteriyorlar. Evet, madem hakikattir. Madem rûy-i zemin, bir sofra-i Rahman’dır. İnsanın şerefine kurulmuştur. Öyle ise o sofradan istifade eden sair hayvanat ve tuyûrun çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip ilham-ı İlahî ile azîm bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bazı işlerde istihdam ederek ve papağan misillü kuşları konuşturarak, medeniyet-i beşeriyenin mehasinine güzel şeyleri ilâve etmiştir. Öyle de başka kuş ve hayvanların istidat dili bilinirse çok taifeleri var ki karındaşları hayvanat-ı ehliye gibi birer mühim işte istihdam edilebilirler. Mesela, çekirge âfetinin istilasına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse ne kadar faydalı bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir.

İşte kuşlardan şu nevi istifade ve teshiri ve telefon ve fonoğraf gibi camidatı konuşturmak ve tuyûrdan istifade etmek, en münteha hududunu şu âyet çiziyor. En uzak hedefini tayin ediyor. En haşmetli suretine parmakla işaret ediyor ve bir nevi teşvik eder.

İşte Cenab-ı Hak şu âyetlerin lisan-ı remziyle manen diyor ki:

Ey insanlar! Bana tam abd olan bir hemcinsinize, onun nübüvvetinin ismetine ve saltanatının tam adaletine medar olmak için mülkümdeki muazzam mahlukatı ona musahhar edip konuşturuyorum ve cünudumdan ve hayvanatımdan çoğunu ona hizmetkâr veriyorum. Öyle ise her birinize de madem gök ve yer ve dağlar hamlinden çekindiği bir emanet-i kübrayı tevdi etmişim, halife-i zemin olmak istidadını vermişim. Şu mahlukatın da dizginleri kimin elinde ise ona râm olmanız lâzımdır. Tâ onun mülkündeki mahluklar da size râm olabilsin. Ve onların dizginleri elinde olan zatın namına elde edebilseniz ve istidatlarınıza lâyık makama çıksanız…

Madem hakikat böyledir. Manasız bir eğlence hükmünde olan fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektup postacılığı yapmak, papağanları konuşturmaya bedel; en hoş, en yüksek, en ulvi bir eğlence-i masumaneye çalış ki dağlar sana Davudvari birer muazzam fonoğraf olabilsin. Ve hava-i nesîminin dokunmasıyla eşcar ve nebatattan birer tel-i musikî gibi nağamat-ı zikriye kulağına gelsin. Ve dağ, binler dilleriyle tesbihat yapan bir acayibü’l-mahlukat mahiyetini göstersin. Ve ekser kuşlar, Hüdhüd-ü Süleymanî gibi birer munis arkadaş veya mutî birer hizmetkâr suretini giysin. Hem seni eğlendirsin, hem müstaid olduğun kemalâta da seni şevk ile sevk etsin. Öteki lehviyat gibi insaniyetin iktiza ettiği makamdan seni düşürtmesin.

Hem mesela, Hazret-i İbrahim aleyhisselâmın bir mu’cizesi hakkında olan قُلْنَا يَا نَارُ كُونٖى بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰٓى اِبْرَاهٖيمَ âyetinde üç işaret-i latîfe var:

Birincisi: Ateş dahi sair esbab-ı tabiiye gibi kendi keyfiyle, tabiatıyla, körü körüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında bir vazife yapıyor ki Hazret-i İbrahim’i aleyhisselâm yakmadı ve ona “Yakma!” emrediliyor.

İkincisi: Ateşin bir derecesi var ki bürudetiyle ihrak eder. Yani ihrak gibi bir tesir yapar. Cenab-ı Hak سَلَامًا (Hâşiye[5]) lafzıyla bürudete diyor ki: “Sen de hararet gibi bürudetinle ihrak etme.” Demek, o mertebedeki ateş, soğukluğuyla yandırır gibi tesir gösteriyor. Hem ateştir hem berddir. Evet, hikmet-i tabiiyede nâr-ı beyza halinde ateşin bir derecesi var ki harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için şu tarz bürudetle, etrafındaki su gibi mayi şeyleri incimad ettirip manen bürudetiyle ihrak eder. İşte zemherir, bürudetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öyle ise ateşin bütün derecatına ve umum envaına câmi’ olan cehennem içinde elbette zemheririn bulunması zarurîdir.

Üçüncüsü: Cehennem ateşinin tesirini men’edecek ve eman verecek iman gibi bir madde-i maneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillü dünyevî ateşinin dahi tesirini men’edecek bir madde-i maddiye vardır. Çünkü Cenab-ı Hak, ism-i Hakîm iktizasıyla bu dünya dârü’l-hikmet olmak hasebiyle, esbab perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise Hazret-i İbrahim’in cismi gibi gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukavemet haletini vermiştir. İbrahim’i yakmadığı gibi gömleğini de yakmıyor.

İşte bu işaretin remziyle manen şu âyet diyor ki: “Ey millet-i İbrahim! İbrahimvari olunuz. Tâ maddî ve manevî gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem burada hem orada bir zırh olsun. Ruhunuza imanı giydirip cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi Cenab-ı Hakk’ın zeminde sizin için sakladığı ve ihzar ettiği bazı maddeler var. Onlar sizi ateşin şerrinden muhafaza eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz.”

İşte beşerin mühim terakkiyatından ve keşfiyatındandır ki bir maddeyi bulmuş ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet ise ona mukabil bak ne kadar ulvi, latîf ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak  حَنٖيفًا مُسْلِمًا‌ tezgâhında dokunacak bir hulleyi gösteriyor.

Hem mesela وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا “Hazret-i Âdem aleyhisselâmın dava-yı hilafet-i kübrada mu’cize-i kübrası, talim-i esmadır.” diyor. İşte sair enbiyanın mu’cizeleri, birer hususi hârika-i beşeriyeye remzettiği gibi bütün enbiyanın pederi ve divan-ı nübüvvetin fatihası olan Hazret-i Âdem aleyhisselâmın mu’cizesi umum kemalât ve terakkiyat-ı beşeriyenin nihayetlerine ve en ileri hedeflerine, sarahate yakın işaret ediyor.

Cenab-ı Hak (cc), manen şu âyetin lisan-ı işaretiyle diyor ki:

Ey benî-Âdem! Sizin pederinize, melaikelere karşı hilafet davasında rüçhaniyetine hüccet olarak bütün esmayı talim ettiğimden siz dahi madem onun evladı ve vâris-i istidadısınız; bütün esmayı taallüm edip mertebe-i emanet-i kübrada, bütün mahlukata karşı rüçhaniyetinize liyakatinizi göstermek gerektir. Zira kâinat içinde, bütün mahlukat üstünde en yüksek makamata gitmek ve zemin gibi büyük mahlukatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız.

Fakat sizin pederiniz bir defa şeytana aldandı, cennet gibi bir makamdan rûy-i zemine muvakkaten sukut etti. Sakın siz de terakkiyatınızda şeytana uyup hikmet-i İlahiyenin semavatından, tabiat dalaletine sukuta vasıta yapmayınız. Vakit be-vakit başınızı kaldırıp esma-i hüsnama dikkat ederek o semavata urûc etmek için fünununuzu ve terakkiyatınızı merdiven yapınız. Tâ fünun ve kemalâtınızın menbaları ve hakikatleri olan esma-i Rabbaniyeme çıkasınız ve o esmanın dürbünüyle, kalbinizle Rabb’inize bakasınız.

BİR NÜKTE-İ MÜHİMME VE BİR SIRR-I EHEMM
Şu âyet-i acibe, insanın câmiiyet-i istidadı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemalât-ı ilmiye ve terakkiyat-ı fenniye ve havârık-ı sun’iyeyi “talim-i esma” unvanıyla ifade ve tabir etmekte şöyle latîf bir remz-i ulvi var ki:

Her bir kemalin her bir ilmin her bir terakkiyatın her bir fennin bir hakikat-i âliyesi var ki o hakikat, bir ism-i İlahîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemalât, o sanat kemalini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir.

Mesela, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehası, Cenab-ı Hakk’ın ism-i Adl ve Mukaddir’ine yetişip hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.

Mesela, tıp bir fendir hem bir sanattır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlak’ın Şâfî ismine dayanıp eczahane-i kübrası olan rûy-i zeminde rahîmane cilvelerini edviyelerde görmekle tıp kemalâtını bulur, hakikat olur.

Mesela, hakikat-i mevcudattan bahseden hikmetü’l-eşya, Cenab-ı Hakk’ın (cc) ism-i Hakîm’inin tecelliyat-ı kübrasını müdebbirane, mürebbiyane; eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa ya hurafata inkılab eder ve malayaniyat olur veya felsefe-i tabiiye misillü dalalete yol açar.

İşte sana üç misal, sair kemalât ve fünunu bu üç misale kıyas et.

İşte Kur’an-ı Hakîm, şu âyetle beşeri, şimdiki terakkiyatında pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara, en ileri hududa, en nihayet mertebelere, arkasına dest-i teşviki vurup parmağıyla o mertebeleri göstererek “Haydi arş ileri!” diyor. Bu âyetin hazine-i uzmasından şimdilik bu cevherle iktifa ederek o kapıyı kapıyoruz.

Hem mesela, hâtem-i divan-ı nübüvvet ve bütün enbiyanın mu’cizeleri onun dava-i risaletine bir tek mu’cize hükmünde olan enbiyanın serveri ve şu kâinatın mâbihi’l-iftiharı ve Hazret-i Âdem’e icmalen talim olunan bütün esmanın bütün meratibiyle tafsilen mazharı; yukarıya celal ile parmağını kaldırmakla şakk-ı kamer eden ve aşağıya cemal ile indirmekle yine on parmağından kevser gibi su akıtan ve bin mu’cizat ile musaddak ve müeyyed olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın mu’cize-i kübrası olan Kur’an-ı Hakîm’in vücuh-u i’cazının en parlaklarından olan hak ve hakikate dair beyanatındaki cezalet, ifadesindeki belâgat, maânîsindeki câmiiyet, üsluplarındaki ulviyet ve halâveti ifade eden

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَاْتُونَ بِمِثْلِهٖ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهٖيرًا

gibi çok âyât-ı beyyinatla ins ve cinnin enzarını, şu mu’cize-i ebediyenin vücuh-u i’cazından en zahir ve en parlak vechine çeviriyor. Bütün ins ve cinnin damarlarına dokunduruyor. Dostlarının şevklerini, düşmanlarının inadını tahrik edip azîm bir teşvik ile şiddetli bir tergib ile dost ve düşmanları onu tanzire ve taklide, yani nazirini yapmak ve kelâmını ona benzetmek için sevk ediyor.

Hem öyle bir surette o mu’cizeyi nazargâh-ı enama koyuyor; güya insanın bu dünyaya gelişinden gaye-i yegânesi, o mu’cizeyi hedef ve düstur ittihaz edip ona bakarak, netice-i hilkat-i insaniyeye bilerek yürümektir.

Elhasıl, sair enbiya aleyhimüsselâmın mu’cizatları, birer havârık-ı sanata işaret ediyor ve Hazret-i Âdem aleyhisselâmın mu’cizesi ise esasat-ı sanat ile beraber, ulûm ve fünunun havârık ve kemalâtının fihristesini bir suret-i icmalîde işaret ediyor ve teşvik ediyor. Amma mu’cize-i kübra-i Ahmediye (asm) olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan ise talim-i esmanın hakikatine mufassalan mazhariyetini; hak ve hakikat olan ulûm ve fünunun doğru hedeflerini ve dünyevî, uhrevî kemalâtı ve saadâtı vâzıhan gösteriyor. Hem pek çok azîm teşvikatla beşeri onlara sevk ediyor. Hem öyle bir tarzda sevk eder, teşvik eder ki o tarz ile şöyle anlattırıyor:

“Ey insan! Şu kâinattan maksad-ı a’lâ, tezahür-ü rububiyete karşı ubudiyet-i külliye-i insaniyedir ve insanın gaye-i aksası, o ubudiyete ulûm ve kemalât ile yetişmektir.”

Hem öyle bir surette ifade ediyor ki o ifade ile şöyle işaret eder ki: “Elbette nev-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise ilmin eline geçecektir.”

Hem o Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, cezalet ve belâgat-ı Kur’aniyeyi mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki: “Ulûm ve fünunun en parlağı olan belâgat ve cezalet, bütün envaıyla âhir zamanda en mergub bir suret alacaktır. Hattâ insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için en keskin silahını cezalet-i beyandan ve en mukavemetsûz kuvvetini belâgat-ı edadan alacaktır.”

Elhasıl: Kur’an’ın ekser âyetleri, her biri birer hazine-i kemalâtın anahtarı ve birer define-i ilmin miftahıdır.

Eğer istersen Kur’an’ın semavatına ve âyâtının nücumlarına yetişesin; geçmiş olan yirmi adet Sözleri, yirmi basamaklı (Hâşiye[6]) bir merdiven yaparak çık. Onunla gör ki Kur’an ne kadar parlak bir güneştir. Hakaik-i İlahiyeye ve hakaik-i mümkinat üstüne nasıl safi bir nur serpiyor ve parlak bir ziya neşrediyor bak.

Netice: Madem enbiyaya dair olan âyetler, şimdiki terakkiyat-ı beşeriyenin hârikalarına birer nevi işaretle beraber, daha ilerideki hududunu çiziyor gibi bir tarz-ı ifadesi var ve madem her bir âyetin müteaddid manalara delâleti muhakkaktır, belki müttefekun aleyhtir ve madem enbiyaya ittiba etmek ve iktida etmeye dair evamir-i mutlaka var. Öyle ise şu geçmiş âyetlerin maânî-i sarîhalarına delâletle beraber, sanat ve fünun-u beşeriyenin mühimlerine işarî bir tarzda delâlet hem teşvik ediliyor, denilebilir.

İKİ MÜHİM SUALE KARŞI İKİ MÜHİM CEVAP
Birincisi: Eğer desen: “Madem Kur’an, beşer için nâzil olmuştur. Neden beşerin nazarında en mühim olan medeniyet hârikalarını tasrih etmiyor? Yalnız gizli bir remiz ile hafî bir îma ile hafif bir işaretle zayıf bir ihtar ile iktifa ediyor?”

Elcevap: Çünkü medeniyet-i beşeriye hârikalarının hakları, bahs-i Kur’anîde o kadar olabilir. Zira Kur’an’ın vazife-i asliyesi, daire-i rububiyetin kemalât ve şuunatını ve daire-i ubudiyetin vezaif ve ahvalini talim etmektir. Öyle ise şu havârık-ı beşeriyenin o iki dairede hakları; yalnız bir zayıf remiz, bir hafif işaret ancak düşer. Çünkü onlar, daire-i rububiyetten haklarını isteseler o vakit pek az hak alabilirler.

Mesela, tayyare-i beşer (Hâşiye[7]) Kur’an’a dese: “Bana bir hakk-ı kelâm ver, âyâtında bir mevki ver.” Elbette o daire-i rububiyetin tayyareleri olan seyyarat, arz, kamer; Kur’an namına diyecekler: “Burada cirmin kadar bir mevki alabilirsin.”

Eğer beşerin tahte’l-bahirleri, âyât-ı Kur’aniyeden mevki isteseler o dairenin tahte’l-bahirleri yani, bahr-i muhit-i havaîde ve esîr denizinde yüzen zemin ve yıldızlar ona diyecekler: “Yanımızda senin yerin, görünmeyecek derecede azdır.”

Eğer elektriğin parlak, yıldız-misal lambaları, hakk-ı kelâm isteyerek âyetlere girmek isteseler o dairenin elektrik lambaları olan şimşekler, şahaplar ve gökyüzünü ziynetlendiren yıldızlar ve misbahlar diyecekler: “Işığın nisbetinde bahis ve beyana girebilirsin.”

Eğer havârık-ı medeniyet, dekaik-ı sanat cihetinde haklarını isterlerse ve âyetlerden makam talep ederlerse o vakit, bir tek sinek onlara “Susunuz!” diyecek. “Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira sizlerdeki, beşerin cüz-i ihtiyarıyla kesbedilen bütün ince sanatlar ve bütün nazik cihazlar toplansa benim küçücük vücudumdaki ince sanat ve nâzenin cihazlar kadar acib olamaz.

اِنَّ الَّذٖينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ …اِلٰى اٰخِرِ

âyeti sizi susturur.”

Eğer o hârikalar, daire-i ubudiyete gidip o daireden haklarını isterlerse o zaman o daireden şöyle bir cevap alırlar ki: “Sizin münasebetiniz bizimle pek azdır ve dairemize kolay giremezsiniz. Çünkü programımız budur ki:

Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir. En ehemm ve en elzem işler, takdim edilecektir.

Halbuki siz ekseriyet itibarıyla şu fâni dünyayı bir makarr-ı ebedî nokta-i nazarında ve gaflet perdesi altında, dünya-perestlik hissiyle işlenmiş bir suret sizde görülüyor. Öyle ise hakperestlik ve âhireti düşünmeklik esasları üzerine müesses olan ubudiyetten hisseniz pek azdır. Lâkin eğer kıymettar bir ibadet olan sırf menfaat-i ibadullah için ve menafi-i umumiye ve istirahat-i âmmeye ve hayat-ı içtimaiyenin kemaline hizmet eden ve elbette ekalliyet teşkil eden muhterem sanatkârlar ve mülhem keşşaflar, arkanızda ve içinizde varsa o hassas zatlara şu remiz ve işarat-ı Kur’aniye sa’ye teşvik ve sanatlarını takdir etmek için elhak kâfi ve vâfidir.”

İkinci suale cevap: Eğer desen: “Şimdi şu tahkikattan sonra şüphem kalmadı ve tasdik ettim ki Kur’an’da sair hakaikle beraber, medeniyet-i hazıranın hârikalarına ve belki daha ilerisine işaret ve remiz vardır. Dünyevî ve uhrevî saadet-i beşere lâzım olan her şey, değeri nisbetinde içinde bulunur. Fakat niçin Kur’an, onları sarahatle zikretmiyor, tâ muannid kâfirler dahi tasdike mecbur olsunlar, kalbimiz de rahat olsun?”

Elcevap: Din bir imtihandır. Teklif-i İlahî bir tecrübedir. Tâ ervah-ı âliye ile ervah-ı safile, müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın. Nasıl ki bir madene ateş veriliyor; tâ elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de bu dâr-ı imtihanda olan teklifat-ı İlahiye bir ibtiladır ve bir müsabakaya sevktir ki istidad-ı beşer madeninde olan cevahir-i âliye ile mevadd-ı süfliye, birbirinden tefrik edilsin.

Madem Kur’an, bu dâr-ı imtihanda bir tecrübe suretinde, bir müsabaka meydanında beşerin tekemmülü için nâzil olmuştur. Elbette şu dünyevî ve herkese görünecek umûr-u gaybiye-i istikbaliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini ispat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarahaten zikretse sırr-ı teklif bozulur. Âdeta gökyüzündeki yıldızlarla vâzıhan لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ‌ yazmak misillü bir bedahete girecek. O zaman herkes ister istemez tasdik edecek. Müsabaka olmaz, imtihan fevt olur. Kömür gibi bir ruh ile elmas gibi bir ruh (Hâşiye[8]) beraber kalacaklar.

Elhasıl: Kur’an-ı Hakîm, hakîmdir. Her şeye, kıymeti nisbetinde bir makam verir. İşte Kur’an, bin üç yüz sene evvel, istikbalin zulümatında müstetir ve gaybî olan semerat ve terakkiyat-ı insaniyeyi görüyor ve gördüğümüzden ve göreceğimizden daha güzel bir surette gösterir.

Demek Kur’an, öyle bir zatın kelâmıdır ki bütün zamanları ve içindeki bütün eşyayı bir anda görüyor.

İşte mu’cizat-ı enbiya yüzünde parlayan bir lem’a-i i’caz-ı Kur’an…


Mu’cize ve Keramet Ne Demektir? (drmavi 1988)

Mu’cize, nübüvvetini ispat, ehl-i küfrün inadını kırmak ve mü’minlerin îmânını kuvvetlendirmek için nebînin elinde Allah’ın yaratıp meydana getirdiği hârikulade hallerdir.

Mu’cize, beşerin görüp bildiği ve dâima içlerinde yan yana beraber yaşayıp ünsiyet ettiği sebep ve kanunların, insan irâde ve kudretinin üstünde olarak Allah’ın irâdesiyle harikulâde kabilinden değiştirilmesi, normal fonksiyonunun iptal edilmesi demektir. Mu’cizeler, mevcut ilimlerle, deney ve tecrübelerle; laboratuarlarda mikroskop ve rasathanelerde teleskop gibi âletlerle incelenemez; fizik, kimya, biyoloji ve astronomi gibi ilimlerle şerh ve izâh edilemez.

Mu’cizeler, âdiyât cinsinden, yâni varlığın ilimlere esas teşkîl eden kâinat kitabındaki ilâhî âdetler türünden değildir. Her günkü yeme, içme, yatıp-uyuma, tarla ve bahçede çalışma, toprak, su, hava ve Güneş’ten istifadeyle meyve ve sebze yetiştirme gibi sebep ve kanunlarla alâkalı işlerimizde mu’cize olamaz. Bir tabak yemeği bir kaç kişi yer doyarız; bir bardak suyla kanar, üşüdüğümüzde ateşle ısınır; hasta olduğumuzda veya bir yerimiz kırıldığında doktora gider, onun verdiği ilaçları kullanıp iyileşiriz. Hayvanları hizmetimizde kullanır ama, onlarla konuşamayız. Ağaçları hep yerlerinde sabit görür, ölülerle konuşamaz ve doğrudan temâsa geçemeyiz. Dağlar, taşlar ne bize selâm verir, ne de elimizde top ve gülle olur. Çekim kanununu değiştiremez, onu vasıtasız yenip yukarılara çıkamayız. İşte, bunlar gibi, günlük hayatımızda birer kanun ve sebep çerçevesinde cereyan eden hâdiselere biz âdiyât deriz. Mu’cizeler ise âdiyât kabilinden olmayıp, harikulâde, fevka’t takat-ü’l beşer, fevka’l-âde ve fevka’t-tabia, yani âdet üstü, alışılmışın ötesi, tabiat üstü ve insanın güç, kudret ve irâdesinin verâsında cereyân eden hâdiselerdir.

Mu’cize dışında Allah’ın, velî zâtların elinde yarattığı bir kısım başka harikulâde hâdiseler daha vardır ki, bunlara ‘keramet’ denir ve kerametler esasen mu’cizeleri doğrular mâhiyettedir. Bir anda çok uzun mesafeleri kat’etme (tayy-i mekân), zamanın genişlemesi, yani çok kısa bir zamana sığmayacak işleri sığdırma (bast-ı zaman), içten geçenlerin sezilip okunması ve kabirdekilerin durumlarının keşfi gibi hâdiseler.. ve ayrıca, Evliyâullah’ın gelecekten peygamberlerinkine benzer haberler vermesi hep birer kerâmettir ki, Peygamber’e, O’nun getirdiği Din’e ve O’nun yoluna içten bağlılığın eseri olarak, hem mutlak Nübüvvet’in hem Efendimizin (sav) nübüvvetinin, hem mu’cizelerinin hem de Efendimizin (sav) getirdiği Din’in hakkâniyetine bir başka delildirler.

Muhyiddin İbn Arabî’nin, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan bir asır önce yazdığı Şeceratü’n-Nûmaniye’sinde Osmanlılar’ın tarih sahnesine çıkışından, Şam ve Mısır’ın fethinden, Yavuz Selim’in Şam’a girmesiyle kendi kabrinin ortaya çıkacağından, IV. Murad’ın Bağdat seferine çıkıp 41 gün içinde şehri fethedeceğinden ve Sultan Abdülaziz’in, bilek damarlarının makasla kesilerek şehid edileceğinden bahsetmesi; Bitlis’li Müştak Dede’nin 71 sene evvelinden savaşlardan sonra Hicrî 1341 tarihinde Ankara’nın başkent olacağını rumuzlu olarak bildirmesi, velîlerin kerametine birer misâldir.

Her mü’minin görebileceği gelecekle alâkalı sâdık rüyalar ve hiss-i kabl-el vukû gibi hâdiseler de Allah’ın insanlara birer ikrâmıdır.

Efendimizin (sav) en birinci ve büyük mu’cizesi Kur’an-ı Kerîm’dir.

Efendimizin (sav) Nübüvveti bütün zaman ve mekânlara, bütün insanlara hatta cinler gibi diğer mahlûkata da şâmil olduğundan, mu’cizeleri çok çeşitli olmuştur. Diğer peygamberlerin mu’cizeleri ise böyle değildir. Her nebî, kendi zamanında en müteâref ve meşhur mes’elelerle alâkalı mu’cize göstermiş, meselâ Hz. Mûsa (as) zamanında Mısır’da sihir revaçta olduğundan O, bütün sihirleri yutup iptal eden ve bütün sihirbazları dize getiren ‘âsâ’ mu’cizesiyle; Hz. İsa (as) zamanında ise, tıp revaçta olduğundan ölüleri ihya, onulmaz dertleri iyi etme mu’cîzesiyle; Efendimiz (sav) zamanında ise şiir, belâğat (güzel söz söyleme) el üstünde tutulduğundan ve belki âhir zamanın en tesirli ve güçlü silâhı ‘söz söyleme san’atı’ olacağından, kendisine en büyük mu’cize olarak bütün şairleri, hatipleri, edibleri susturan Kur’ân mu’cizesiyle gelmiş.. ve ayrıca bütün Kâinat’a ‘rahmet’ olarak gönderildiği için de, her türden mahlûk ile alâkalı mu’cizeler göstermiştir.

Nasıl ki, büyük bir pâdişah bir yâverini veya elçisini çok çeşitli milletlerin ve kabilelerin bulunduğu bir vilâyete gönderse, orada bulunan her millet, her kabile ve her sınıf kendi milleti, kabilesi, sınıfı adına o elçiyi karşılayıp “hoşgeldin” der, ona alkış tutar, şükran ve teşekkürlerini arz eder; aynen öyle de, kâinatın yegâne Sahibi ve Yaratıcısı olan Allah, en büyük yâveri ve elçisi olan Rasûlü Ekrem’i (sav) âleme gönderdiği zaman, O Elçi, insanoğluna bir memur ve meb’ûs olarak geldiği gibi, bütün mahlûkata da rahmet olarak gelmiş, dağlar, taşlar, ağaçlar, hayvanlar, güneş, ay, yıldızlar ve bütün hâdiseler abes, boş ve manâsız görülmekten kurtulmuş, birer manâ, birer değer kazanmışlardır. Bu münasebetle de, meleklerden cinlere, insanlara; Güneş’ten ve Ay’dan yıldızlara; sudan yiyeceklere; ağaçlardan taşlara ve dağlara; her cins hayvanâta kadar her tâife, her sınıf kendi türü adına O’na şükranlarını arz edip, ve O’nun elinden sâdır olacak mu’cîzelere birer vasıta olmuştur. Böylece, Kâinatın Efendisi’nin, doğruluğuna ve peygamberliğine -inkârı mümkün olmayacak şekilde- kâinat çapında şahitlik yapıp, nübüvvetini bütün âleme ilân etmişlerdir. İşte, böyle kâinat çapında mu’cizeler göstermek, Kâinatın Efendisi olan Nebîler Sultanı’na (sav) hastır.

Peygamber Efendimiz (sav), her ne kadar sayıları bine varan mu’cizeler göstermiş ise de O’nun her sözü, her hâli, her hareketi harikulâde ve mu’cize değildir. Allah, O’nu beşer olarak yaratmış, şahsî, âilevî ve içtimaî bütün hallerinde kendi zamanındaki ve sonraki bütün insanlara imam olsun diye vazifelendirmiş ve hem dünyevî, hem de uhrevî saadetlerinde rehber olmasını irâde buyurmuştur. İnsanların hepsi aynı seviyede bulunmadığından ve insanlığın büyük ekseriyeti avam olduğundan, eğer her hâl ve hareketi harikulâde olmuş olsaydı, imam, rehber ve mürşid olamazdı. Bu bakımdan, Efendimiz (sav) daima sebep ve kanunlar dairesi içinde yaşamış, yiyip- içmiş, evlenip çoluk-çocuk sahibi olmuş, yara almış, çile ve ızdırap çekmiş; hayatı bütün yönleriyle aksettirmiş ve Allah’ın bütün san’atlarını, tasarruflarını, isimlerinin tecellîlerini gösteren câmî bir ayna olmuştur.

Peygamber Efendimizin (sav) aşağıda misâlleriyle göreceğimiz mu’cizelerinin tamamı her yerde, herkesin her zaman açıkça göreceği şekilde cereyan etmiyor ve umumî olmuyordu. Böyle olmuş olsaydı, o zaman aklın hikmet-i vücûdu kalmaz ve insanlar, irâdeleri ellerinden alınarak cebren îmân etmeğe zorlanmış olurlardı. Bunun neticesinde de, kulluk teklifi ve imtihan sırrı ortadan kalkardı. Dolayısıyla, elmas ruhlu Ebû Bekir (ra) ile kömür ruhlu Ebû Cehil arasındaki fark bulunmaz ve insanlar îmân etmede birbirine müsavî olurdu. Bu sebeple, meselâ Ay’ın ikiye ayrılması gibi büyük ve bâhir bir mu’cize, gecenin belli vaktinde, kısa bir zaman içinde, az sayıda müşâhidin gözleri önünde meydana gelmiş ve neticede hem vak’âya şahit olanlar hem de sonradan gelecekler için irâdenin hakkı selbedilmemiş ve aklın kapısı kapanmamıştır.

Mu’cizelerin çoğunu, yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan bir topluluk nakletmektedir. Bazıları ise, bu seviyede bir cemaat tarafından nakledilmese de, diğer sahabelerin buna itiraz etmemeleri, onlara da âdeta aynı rivâyet kuvvetini kazandırmaktadır. Bir yerde gösterilen herhangi bir mu’cizenin daha başka yerlerde de benzerleri veya aynıları gösterildiğinden, hiç bir mu’cizeyi mu’cize olarak inkâra yol yoktur.

Peygamberimizin Mu’cizelerine Misâller

Mi’rac Mu’cizesi

İsrâ Sûresi 1’nci âyet’te, “Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, (Muhammed) kulunu, Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, muhakkak Semî’dir, Basîr’dir.”

Necm Sûresi âyet 8-11’de ise “Sonra yaklaştı ve sarktı; iki yay aralığı kadar, belki daha da yakın. (Allah O anda) kuluna vahyedeceğini vahyetti. (Muhammed’in) gözüyle gördüğünü (gönlü) yalanlamadı” buyurularak, Mirâc hâdisesine işaret edilmektedir. Ayrıca, hadîs kitaplarında bu kudsî yolculuğun teferruatı zikredilmektedir.

Allah, ubûdiyetiyle mâhiyetini inkişâf ettiren ve mübârek rûhu gibi cismi de letâfet ve ulviyet kesbeden Rasûlü’nü, lütfûyla huzûruna almış ve müşahedesiyle ni’metlendirmiştir. Kulluğunun bir semeresi ve neticesi olan Mirâc yolculuğunda Efendimiz (sav), kendisini çepeçevre saran kanun ve sebepleri aşarak, beşeriyete ait perdeleri geçip uzun mesâfeleri bir hamlede kat’etmiş, yıldızları, sistemleri birer merdiven, birer basamak, birer atlama taşı gibi kullanıp, Rabb’ini görmeğe mâni buudları geride bırakmış, cismen ve rûhen vardığı makamdan Cenâb-ı Hakk’ı müşahede etmiştir. Peygamberlerle selâmlaşmış, melekleri görmüş, Cennet’i ve güzelliklerini, Cehennem’i ve azâmetini temâşâ etmiştir.

Ümmetine anlatacağı mes’eleleri ciddî bir itminân ve yakîn içinde anlatsın; gıyâben inandığımız şeyleri müşahedesi olarak bize intikâl ettirsin; hatta Allah’ı görsün ve görmeğe dayalı olarak da “vardır” desin; melekûtu, melekleri, Cennet’i, Cehennem’i görsün ve bildirsin diye çıktığı Huzûr (cc)’dan bir saatine bin yıllık dünya hayatının kâfi gelmediği Cennet’i temâşâ edip ve bir anlığına bin yıllık Cennet hayatının kâfî gelmeyeceği Cemâlullah’la müşerref olduktan sonra; Kur’ân’a ait bütün mes’elelerinin hakikatlarını, temessül keyfiyetlerini, bütün ibâdetlerin manâ ve hikmetlerini anlamak, anlatmak ve Risâlet vazifesini tamamlayıp, Ümmeti’ni karanlıklardan kurtarıp nûra çıkarma yolunda, Kendisine her türlü işkencenin yapıldığı bir anda, yeniden yeryüzüne dönmüştür. Dönerken de, mü’minlerin mirâcı olan namazı da hediye getirmiştir.

Buraya kadar, O’nun yüzlerce mu’cizesinden sadece nümûneler serdetmeğe çalıştık. Tafsilâtı selef-i sâlihinin nurlu eserlerinde…

Ay’ın İkiye Ayrılması Mu’cizesi

Abdullah b. Mes’ud anlatıyor: Bir defa biz Mina’da Resulûllah’la (sav) birlikte iken, ansızın Ay iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın arkasında, bir parçası da önünde idi. Bunun üzerine Resulûllah (sav) bize: “Şâhid olun” buyurdular. (1)

Su Mu’cizeleri

Peygamber (sav) ashâbı ile birlikte Zerva’da içinde su bulunan bir kap istedi; avucunu suya koydu. Derken, parmaklarının arasından kaynamaya başladı. Ve bütün ashabı abdest aldılar. Râvi demiş ki: Ben:

Kaç kişi idiler ya Ebu Hamza? (Hz. Enes’in künyesi) diye sordum. Üçyüz kişi kadardılar, cevabını verdi.

Hudeybiye de Resulullah (sav)’a susuzluktan şikayet olundu. Bunun üzerine Resulullah (sav) ok mahfazasından bir ok çıkardı. Sonra onlara bu oku Semed kuyusuna koymalarını emretti. Vallâhi o anda kuyunun suyu çoşmağa başladı. Suyun bu feverânı Ashâb oradan dönünceye kadar onları suya kandırmak için devam etti. (2)

Hasta ve Yaralıların Şifâ Bulmaları

Buharî ve Müslim’in naklettiğine göre, Hayber’de Resulullah (sav): “Ali b. Ebi Talib nerede?” diye sordu. Ashâb: Ya Resulallah! O gözlerinden rahatsızdır dediler.

“Hemen ona haber gönderin” buyurdu. Ashâb hemen Hz. Ali’yi getirdiler.

Resulullah (sav) mübârek tükrüğünü onun gözlerine sürdü ve kendisine duâ etti. Hz. Ali, derhal iyileşti. Hatta hiç ağrısı yokmuş gibi oldu… (3)

Osman b. Huneyf anlatıyor: Resulullah (sav)’a a’mâ bir adam geldi. “Ya Nebiyallah! Allah’a gözlerimi açması için dua eder misiniz?” dedi. Resulullah da: -Dilersen senin için bu duayı erteliyeyim; o ahirette senin için daha faziletlidir; ama istersen dua edeyim. A’mâ: -Allah’a dua edin, dedi. Peygamber Efendimiz (sav) güzelce abdest alıp iki rek’at namaz kıldıktan sonra, ona öğreteceği duayı okumasını emretti. A’mâ, Resulullah’ın emrini aynen tatbik etti ve iyileşti. (4)

Temessülat ve Gaybe Âit Mu’cizeleri

Hz. Âişe (ra) anlatıyor:

Bir gün Güneş tutulmuştu. Resulullah (sav) küsûf namazını kıldıktan sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz Güneş ve Ay Allah’ın âyetlerinden iki âyettir. Sizler bu tutulmayı gördüğünüz zaman açılıncaya kadar namaz kılın. Yemin olsun ki, ben şu küsûf namazı kıldığım yerde bana va’dolunan her şeyi görmüşümdür. Hatta namazda benim ileriye doğru gitmeye başladığımı gördüğünüz vakit de, ben Cennet’den bir salkım üzüm almak istediğimi görüyorum; ve yine yemin olsun ki, beni geri çekiliyor olduğumu gördüğünüz sırada ben cehennemi: Bazısı bazısını târumâr ettiğini müşâhede ediyorum. (5)

Abdullah b. Abbas (ra) anlatıyor:

Rasulullah (sav) iki kabrin yanına uğradı ve:

“Dikkat edin. Bunlar, muhakkak azab görüyorlar. Hem de büyük bir şeyden dolayı azab görüyorlar. Bunlardan biri koğuculuk yapardı, diğeri de bevlinden korunmazdı.” (6)

Peygamberimiizin Mu’cizeleri İnkâr Edilemez

Her şeyden önce mu’cizeyi, mu’cizeyi Yaratan’ı ve mu’cizenin elinde yaratılan kimseleri inkâr etmenin düşünce adına insana kazandıracağı hiç bir şey yoktur. Kaldı ki, akıllı bir insana yaraşan şey de, hemen “aklım almıyor” diye inkâr etmek değil, düşünüp değerlendirmektir.

“Aklım almıyor” diye düşünmemek, veya bunu bir düşünce haline getirmek, akıl ve ilim adına bir cinayettir. Baştan aklın veya bazı akılların almadığı nice keşifler, icâdlar ve teknik buluşlar, hep düşünme kavgası vermekle elde edilmiştir. Öyle bir tarzda ki, bu düşünce humması kişiye düşünmekten traş olacak vakit bırakmamış, ayakkabısını ve gömleğini çıkaracak fırsat vermemiş, çok kere evinin yolunu unutturmuş ve onu sokaklarda pejmürde bir kıyafet içinde dolaşır hâle getirmiştir.

Düşünme kabiliyetinden mahrum varlıklar; buna rağmen kendilerine düşeni en mükemmel şekilde yapmaktalar. Eğer insan, düşünmesi için kendisine verilen bu istidadı yerinde kullanmazsa, hiç olmazsa kimlerden ve ne ölçüde geri kalacağını düşünmelidir..!

“Aklım almıyor” demek, insan için mazeret olamaz. Aksine, biz düşünüyoruz ve aklımız O Zât’ın (sav) böyle mu’cîzeleri pek rahat gösterebileceğini gayet iyi alıyor. Düşünüyoruz da, kendinden şeref-südûr olan hiç bir sözünde yalanın bulunmadığı O Zât’ın (sav) mu’cizelerinde de aldatma olmayacağını kabul etmenin dışında bir yol göremiyoruz; göremiyor O’nu ve mu’cizelerini yalanlayamayanların “sihir” deyip geçmelerinden daha çok, bilhassa bugün çeşitli te’villerle zihinleri bulandırmaya çalışanların inkârcı tavırlarına ve “almayan” akıllarına şaşıyoruz…

Mu’cizeleri inkâr etmek, bir bakıma Allah’ın varlığını, Kurân’ın Allah Kelâm’ı olduğunu ve O Zât’ın (sav) peygamberliğini inkâr etmek demektir ki, aslında böyle bir inkâr aklı da, düşünceyi de çok çok aşar. Zira, bu hakikatler için bir delil kâfi olduğu halde, binler delil vardır; oysa, inkârcının elinde inkârını haklı çıkaracak tek bir delil yoktur ve esasen olamaz da. Onun delil saydığı, olsa olsa gözünü Güneş’e kapamakla etrafında oluşturduğu karanlıktır; ya da mumunu söndürüp karanlığa boğduğu rûh ve gönül odacığıdır.

Onbinlerce nebî, milyonlarca evliyâ ve milyarlarca mü’minin karşısında, pamuk ipliğinden ve örümceğin ağından çok daha zayıf, dayanıksız ve hiç mesâbesindeki “hayır”ıyla inkârcının durumu, dibi olmayan kovayla kuyudan su çekmeğe çalışanın, ya da girdiği muntazam, ölçülü san’at ve mimarî hârikası bir sarayda, hikmet icâbı ortaya bırakılmış muvazenesiz bir taşa bakıp, “bu sarayda hiç bir nizam ve intizam yok, her şey rastgele” diyen veya binler kapısı açık bulunan bir sarayın kapalı tek kapısını görünce “bu saraya girilmez” hükmünü veren zavallı bedbahtın durumundan farksızdır.

Mirâc, Efendimizin (sav) kulluğunun meyvesidir. Kim nefsini terbiye etse, hemen rûhunun terakkî edip, yükselmeğe başladığını görür. İki sene riyâzet ve tezkiye-i nefste bulunun; sizler de hemen yukarılara doğru urûc ettiğinizi farkedersiniz. Ehlullâh’da çok görülen bu vâkıalar rûhun kadirşinaslığı, kalb ve hissin anlayış ve âşinalığıyla anlaşılıp, anlatılabilir. Tadmayan, görmeyen, hissetmeyen hiç bir şey anlayıp bilemez. Bu bir halüsinasyon olsa, o zaman meyhanedeki, puthanedeki adamda da olması gerekir. Kendini, ibâdete vermenin neticesinde Allah’ın bir ihsânı olarak tecelli eden şeylerdir bunlar. Fakat, bu yükselme ve irtifayı fizikle ölçmeğe kalkmak, ukbâya, ötelere, verâya ait mes’eleleri dünya ölçüleriyle ölçüp tartmaya benzer. Arpa veya un çuvalı tartan terazi ile altın ve elmasın tartıldığı görülmüş şey midir?

Efendimizden (sav) önce gelip geçmiş peygamberler de mu’cize göstermiş olup, bunlar Yahudi ve Hristiyanlarca kabul edilmektedir. O halde, benzer hâdiselerin bir başka peygamberde tekerrürü için bir mâni yoktur. Medeniyet ve teknikte devrim yaptıklarını kabullendiğimiz insanların anlayışlarına göre -biz de öyle kabul ediyoruz- Hz. İsa’nın semâlara yükselmesi, Tûr’da Hz. Mûsa’nın Allah ile konuşması mümkün olduğu halde, bir başka kul için aynı veya benzeri mu’cizelerin gerçekleşmesi niçin mümkün olmasın?

Hz. Âdem, Havva ve Hz. İsa’nın yaratılmaları, sebepleri kanunları aşan bir mevzû ve ilmî ölçülerle izâh edilemeyecek birer mu’cizedir. İlim ve sebeplerle izâhını yapamadığımız hâdiselerde, Allah ve Rasûlü’nün izâhına teslim olmaktan başka bir çıkış yolu var mı? Âdem de Havva da annesiz babasız, Hz. İsa ise babasız dünyaya geldiler. Âdem (as)’ın yaratılışında ne sperm var, ne de yumurtalık. Yeryüzünün çeşitli elementlerinden toplanmış ve yerin mayasından bir protein çorbası yapılarak iskeleti meydana getirilmiş; Hz. Havva da, bir nokta-i nazara göre ondan alınan bir parça ve bir mayadan halkedilmiş; bu, mu’cizeden başka bir şey değildir. Her şeyi ilimlerle izâha kalkışmak ve ilmin izâh edemediğine ‘efsâne’ deyip geçmek, esasen ilmi efsâneleştirmektir. Dünyada ilmin izâh edemediği nice hâdiseler, nice vakıalar vardır. Bir Hind’linin şişler, dikenler ve ateşler içinde sürdürdüğü hayatı, şişi tam ortasından soktuğu halde dilinden bir damlacık olsun kan gelmemesini.. bir kılıçla kesip şişe taktığı dilini yeniden yerine yapıştırmasını.. ve geride hiç bir iz kalmamasını hangi ilmî prensiple izâh edebilirsiniz? Kaldı ki, bunlar mu’cize de değildir.

Âdiyât dediğimiz her gün gözümüzün önünde cereyan edip duran işleri bile dikkatli bir incelemeden geçirdiğimizde, ilimle izâh edilemeyecek nice vâkıalarla karşı karşıya kaldığımızı görürüz. Halbuki biz şu anda mu’cîzeden bahsetmekteyiz.

Mu’cizelere, harikulâde hâdiseler diyoruz; sanki günlük işlerimizde harikulâdelik yok mu? Bir insanın annesiz-babasız dünyaya gelmesi hârika da, basit, mikroskobik ve âdi, hakîr bir damla suyun esrarlı bir yolculuktan sonra edindiği yumurtalık hücresinin arkadaşlığıyla, ruh ve hayat sahibi, gören, düşünen, bilen, konuşan 60 trilyon hücrelik bir insan haline gelmesi hârika değil mi? Ne var ki, biz alışıp ünsiyet ettiğimiz ve gözümüze ülfet perdesi çektiğimiz için böylesi harikulâdelikleri sıradan vakıalar olarak görüyoruz. Düşünüp değerlendirme mekanizmamızı hep sebep-sonuç münasebetlerine ve kanunların tesirlerine göre ayarladığımız için, her duyup-gördüğümüzü ve çevremizde olup biten her şeyi bu mekanizmaya adapte etmeğe çalışıyoruz. Öyleyse, bize düşen, her şeyden önce fikrî bir ameliyat geçirmektir.

İster mu’cizeler olsun, ister âdiyat, ister sebep ve kanunlar hemen hepsinin varıp dayandığı kaynak bir ve aynı değil midir? Asıl aynı, fasıl farklı; kaynak bir, usûl değişik; esas bir, tatbikat muhteliftir. Sonra, Âdem’in (as) yaratılışı ile bizim yaratılışımız arasında esasen öyle çok fazla fark da yoktur. O, yeryüzündeki elementlerin bir araya getirilip, bir protein çorbası halinde balçık olarak iskeletinin kurulup, içine ruh üflenmesiyle mu’cizevî şekilde spermsiz yaratılmışsa, biz de sadece usûl farklılığı içinde, Allah’ın koyduğu kanun ve sebepler muvâcehesinde, yine yeryüzünün elementlerini ihtiva eden gıdalardan vücut makinasında hasıl olan spermin anne rahminde çeşitli tahavvülattan sonra iskelet haline gelmesi ve bu iskelete rûhun üflenmesiyle yine bir mu’cize olarak yaratılmıyor muyuz? Asıl aynı, Yaratan aynı; fakat icraatta sadece belli sebep ve kanunların perdeliği var. İşte fark bu kadar!

Ruhun üflenmesi asıldır ve bunda herhangi bir farklılık yoktur. Değişen sadece cesede ait keyfiyettir. Bunun sebepler altında yapılmasını “normal” görüyor, sebepler üstü cereyan etmesine de “mu’cize” diyoruz.

Mu’cizeler, bize kat’î ve doğrulukları sabit rivâyetlerle gelmektedir.

Aklın belli bir sahası vardır; 10 kilo tartabilen bir teraziye 100 kiloluk yük konamayacağı gibi, belli bir kapasitesi bulunan akla da kendi üstünde bir güç tanınamaz. Akıl, kendi üstünde ve sahası dışında bir mes’elede ya inkâra gidecek, ya da çaresiz boyun eğecektir. Meselâ, akıl Allah’ın Zâtı’nı asla kavrayamaz, Zât hakkında düşünemez, tanıma iddiasında bulunamaz; çünkü Zât, akla her gelen şeyin ötesinde hatta ötelerin de ötesindedir. Ona düşen, Zât’a îmân edip, sıfat ve isimleriyle tecellileri ve icraatı, tasarrufat ve eserleri üzerinde düşünmek ve ma’rifete ulaşmaya çalışmaktır. Yaratan’ın san’atı ve eseri olan akıl, San’atkârı’nı kavrayamaz. Bu yüzden, mu’cîzelerin asıl mahiyetlerinin, yani Allah’ın sebepler ötesi icraatının kavranması, rûhun kavranması kadar zordur. Dolayısıyla, yerleşmiş ve doğruluğu tescil edilmiş rivâyet kanallarıyla gelen mu’cizeleri kabul etmek, en akıllıca yoldur

Aklın iki türlü tecrübe sahası vardır. Bunlardan ilki, daha önce misli ya da benzeri geçmemiş, dolayısıyla kıyasa imkân bulunmayan hâdise ve vâkıaların sahasıdır. Bunlar, bazen tek ve münferid vak’â olarak kalır; bazen de misli ve örnekleri çoğalır gider. İnsanın ilk yaratılışı bu sahanın birinci şıkkına girer; yani, bu annesiz-babasız yaratılış bir daha tekerrür etmemiş, dolayısıyla kıyasa kapı açılmamıştır.

İkincisi, kıyasa ve ilmin kanunlarına tâbi olan misli ve benzeri geçmiş hâdise ve vâkıaların sahasıdır. Bu sahada alışagelen sebep ve kanunlar İlâhî icraata bir perde olarak göründüğünden, akıl daha çok bunlarla meşgul olur. Bu sebeple, benzeri olmayan ilk yaratılışı, münferid ve benzeri yok diye inkâra kalkışmak, en azından tefekkür, düşünce ve ibret noktasında aklın sahasını daraltmak, kendi sınırlarını aşmak ve dolayısıyla akıllı ve mantıklı hareket edeyim derken, akılsızlık ve mantıksızlık sergilemektir.

Münferid kalan ve alışılmışın dışında cereyan eden vak’alara biz ‘Şüzûzât-ı İlâhiye’, yani, münferid, benzeri olmayan ve ender meydana gelen hâdiseler diyoruz. Esasen, içinde yaşadığımız sebepler ve kanunlar dairesinde bile bu tür hâdiselere zaman zaman rastlar ve asla inkâr etmeyip; ilim adamlarının bunları inceleyerek, yeni icâd ve gelişmelerle temel ya da destek ve izâh bulmalarını bekleriz: Meselâ, İngiltere’de doktorların ülser tedavisinde artık ilaçları bırakıp, yavaş yavaş ‘hipnoterapi’ denilen telkin yoluna başvurduğunu öğreniyoruz. Telkin ve duâ ile tedavi, şâz, yani benzeri ve öncesi olmayan bir vakıaysa, akıl ve ilim adına bunu reddetmemiz mi gerekecek? Öyleyse, akıl da ilim de, sebep ve kanunlar dairesinde olmayan mu’cîzelere sırt çeviremez.

Allah, izzet ve azâmeti gereği sebepler ve kanunlar çerçevesinde icraatta bulunur; aynı zamanda O, Hakîm’dir de; yani abes işi olmaz, her yaptığında mutlaka ‘hikmet’ vardır. Fakat, ne sebepler ve kanunlar dahilinde icraatta bulunmak, ne de mutlaka her işinde ‘hikmet’i gözetmek mecburiyetinde değildir.. evet, Allah için herhangi bir mecburiyet söz konusu olamaz. Bu yüzden, hiç bir şeye mecbur olmadığını göstermek, akılların ve kalblerin sebep ve kanunlar ağına takılıp kalmasını önlemek, ihtiyâr ve irâdesini apaçık ortaya koymak ve nazarları Kendi’ne çevirtmek için Allah, zaman zaman şâz icraatta bulunur; sebep ve kanunları aşan hâdiselerle bizi karşı karşıya bırakır. Günlük hayatımızda sık sık okur ya da rastlarız: 3’üncü kattan yetişkin bir kişi düşer ve ölür; fakat 5’nci kattan düşen çocuğun burnu bile kanamaz. Yine bir uçak kazasında herkes hayatını kaybederken, kundaktaki bir bebek yara bile almadan kurtulur. Çift başlı dört ayaklı çocuk doğması, güneş ve ay tutulması, yapışık ikizler, daha önce geçtiği gibi yoginin şişe geçirilmiş bedeniyle yaşaması, yine kendisini ateşe atıp yanmaması ve dilini kesip, kan akmadan ve acı duymadan yeniden yerine yapıştırması gibi hâdiseler hep bu tür şuzûzâttan ve kanunlar-sebepler üstü hâdiselerdendir. Eğer bütün bunlar ve bunların daha üst buudunda cereyan eden mu’cîzeler akla ve ilme uymuyorsa, o zaman aklı ve ilmi kabul etmenin de hiç bir manâsı yoktur.

İlim ve akıl, sadece rasyonaliteye, maddeye ve atomun hareketlerine mahsus ve münhasır kılınamaz. Şundan ki, her şeyden önce akla sahip olup, ilim yapan insan madde ve cesetten ibaret değildir. İnsanın maddesine bakan, binlerce âlemden sadece biridir. Mu’cizeleri aklına sığdıramayan, ilmî gelişmeleri biraz olsun takip edip, ilim çevrelerinde olup bitenlere vâkıf bulunsa, o zaman, serseri bir meteor gibi boşlukta gezip duran aklı da tam yörüngesine oturtacaktır. İnsanda ruh vardır ve bu rûhun da anlaşılamayan pek çok fonksiyonu mevcuttur. Ve, bugün ruhla ilgili çalışmalar, ilmî mahfillerin başlıca uğraşılarından biri haline gelmiş bulunmaktadır. Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiş olup, göz ise ma’neviyatta kördür. Mu’cizeleri inkâr edenler, belki de Din’e karşı yabanîlik ve tedirginliklerinden böyle bir yola başvurmaktadırlar. Ama, düne hükmettiği gibi, geleceğe de hükmedecek olan sadece Din’dir.

Modern ilimler, çok defa dün “yanlış” dediğine bugün “doğru”, “doğru” dediğine ise “yanlış” diyebilmektedir. Bugün doğru kabul edilenin yarın yanlış, yanlış kabul edilenin de doğru olmayacağını kimse garanti edemez. Sonra, ilmin bugün açıklayamadığı madde, sebep ve kanunlar ötesi pek çok mes’eleyi “ilim yarın açıklayacaktır” diye bekleyip inkâr edememe karşısında, geçmişte olup biten hâdiseleri, “mümkün değil” diye inkâra yeltenmek hiçbir akıl ve mantıkla izâh edilemez. Neden “mu’cizeler” için de “bunlar bizi, aklımızı, düşünce ve tecrübe sınırlarımızı aşar” deyip daha yumuşak yaklaşmıyoruz!

İnkâr eden aklın, kendine dayanak seçtiği ilme ait sebep ve kanunlar, yaratıcı olamaz ve dolayısıyla mu’cizelere hükmedemez ve mu’cizelerin anlaşılmasında bir ölçü ve mukayese vasıtası sayılamazlar. Zincirleme olarak sonsuza kadar uzanamayacak olan sebepler gibi, mu’cizeler de Yaratıcı Kudret’in eseridir. Kâinatta cebrî bir determinizmin hâkimiyetini varsayanlar, ilk sebebe gelince tıkanmakta ve ‘niçin’e cevap veremeyip, ‘nasıl’la uğraşıp durmaktadırlar.

İlimler adına mu’cîzeleri inkâr edenler, hakikatı anladıkları zaman utanacaklardır. Çünkü, ileride, Kur’ân ve Hadîsler’in parmak bastığı ilmî ve teknik icât ve gelişmeleri incelerken göreceğimiz üzere, pek çok ilmî ve teknik gelişme ve buluşun önünde onlara bayraktarlık yapan birer mu’cize vardır. Peygamberler ve Son Peygamber (sav), akılların bugünü idrâkten fersah fersah uzak bulunduğu dönemlerde, belki bugünkü akılların da kavramaktan âciz kalacağı bir şekilde, mu’cizeleriyle bugüne ve bugünkü ilim ve tekniğin basamaklarına ışık tutmuş, hatta çok daha ötede ilim ve tekniğin henüz çok uzak bulunup, ulaşmaya çalıştığı zirveleri göstermiş ve bu zirvelere ulaşılmaz sınır taşlarını dikip, bayrağı dalgalanmaya bırakmışlardır.

MUCİZELER VE BİLİMSEL GERÇEKLER-PROJELER (Din Kültürü Lise ders notlarından)

Bilge ve gönül dünyaları zengin seçkin insanlar sözleriyle çevrelerine dersler verir mesajlar sunar. Mevlana ya da La Fontane’nin hikayelerindeki gibi.

İnsanları insanlığın zirvesinde temsil eden seçilmiş Peygamberler yanılmaz en doğru Vahiy bilgisiyle insanları her konuda aydınlatırlar, Medeniyetlere kapılar açarlar. Ebedi alemlerini ihya ettikleri gibi dünya hayatlarını da mamur ederler.

Bu açıdan Mucizelere bakınca Allah’ın ilmi iradesi kudretiyle Peygamber elinde meydana gelen ve Sünnetullah tabir edilen ilahi adetlerin değiştirilmesi demek olan tabiat-fizik ötesi bu hadiselerde temelde şu dört hususiyet ve amaç gözlenebilir.

1-Peygamberin Peygamberliğine bir işaret olması, doğruluğunun kanıtlanması. (Aşağıdaki örneklerde görüleceği gibi)
2-Peygamberin ve çevesindeki ümmetin zor durumlardan kurtarılması, yardıma koşulması (Hz.Musa Asa’sı ile denizin yarılması gibi)
3-Peygambere ve çevresine ihsanlar olarak sunulması. (Semadan maide yiyecek gelmesi yerden su fışkırması gibi)
4-İlimlere bilimsel gelişmelere zirve noktası, ufuk çizgisi olması, orjinal proje modellerin sunulması ve bunların benzerlerinin yapılmasına teşvik edilmesi anlamına gelmesi… Şimdi bu konuda bazı örnekler:

a-Hz.NUH VE SÖZLÜ-DÜŞÜNCE KOMUTUYLA ÇALIŞAN CİHAZLAR-TAŞITLAR
Ayet: “Geminin gitmesi ve durması bismillah iledir” (Hud 11/41)

b-Hz.DAVUD VE ELDE DEMİR HAMURU
Ayet: “Davud’a demiri (mum gibi) yumuşattık” Sebe 34/10)

c-Hz.İBRAHİM VE ATEŞ BUZU

Ayet: “Ey Ateş! Soğuk ve güven verici ol!” (Enbiya 21/69)

d-Hz.MUSA VE DENİZALTI METROSU

Ayet: “Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir. (Şuara Suresi, 26/63-68)

e-Hz.SÜLEYMAN UZAY YOLCULUKLARI SES-GÖRÜNTÜ NAKLİ

Ayet: “Rüzgarı Musa’nın emrine verdik, onunla salah akşam birer aylık mesafeyi almaktaydı”. Enbiya, 21/28; Sebe,34/12)
Ayet: “Süleyman: «Ey cemaat! Bana teslim olmalarından önce, hanginiz o kraliçenin tahtını yanıma getirebilir?» dedi.
Cinlerden bir ifrit: «Sen yerinden kalkmadan önce sana onu getiririm, buna karşı güvenilir bir güce sahibim» dedi.
Kitabın bilgisine sahip olan biri: «Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm» dedi. Süleyman, tahtı yanına yerleşivermiş görünce: «Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabbimin lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; fakat nankörlük eden bilsin ki Rabbim müstağnidir, kerem sahibidir» dedi. (Neml 27/38-40)

f-Hz.İSA VE ÖLÜM SINIRI ŞİFASI

Ayet:O, İsrailoğullarına bir elçi olacak (ve onlara şöyle diyecek:) Size Rabbinizden bir mucize getirdim: Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah’ın izni ile o kuş oluverir. Yine Allah’ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yeyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır.
(Ali İmran 3/49)

DETAYLI LİSE DERS NOTLARI >>10cepders/

ÖĞRENME ALANI : DİN, KÜLTÜR VE MEDENİYET

7. ÜNİTE : İSLAM VE BİLİM

1. Din-Bilim İlişkisi

Einstein’“İlimsiz din topal, dinsiz ilim kördür.”

Bilim ve din birbiriyle çatışmaz. Aksine birbiriyle uyum içindedir. Din daha çok “niçin” sorusuna cevap verirken bilim, “nasıl” sorusuna cevap bulmaya çalışır.

 Din ve bilimin, insan hayatında önemli bir yeri vardır.

Bunların her ikisi de doğa, insan, evren, varlıklar ve olaylar hakkında bilgiler verir. Verdiği bilgiler ve yaptığı açıklamalarla insan hayatına anlam katar.

İnsan; akıllı, düşünen, merak eden, araştıran ve sorgulayan bir varlıktır. O, tarihin ilk dönemlerinden itibaren kendi varoluş amacını sorgulamış; evrenin nasıl yaratıldığını, doğa olaylarının nasıl meydana geldiğini, öldükten sonra ne olacağını merak etmiştir. Kendisini, çevresini, varlıkları tanımak ve pek çok şeyi bilmek, öğrenmek istemiştir.

Din ve bilim, insanın merak ettiği, öğrenmeyi arzuladığı pek çok konuyu açıklığa kavuşturmuştur. Örneğin bilim, yağmurun yağışı, gök gürlemesi, kar ve dolunun
oluşumu, gece ve gündüzün meydana gelmesi gibi olayların nedenlerini açıklamıştır.

Din de insanı çeşitli konularda bilgilendirmiştir.

Evrenin ve tüm varlıkların Yüce Allah tarafından yaratıldığını belirtmiştir. İnsandan yalnızca yaratıcısına ibadet etmesini istemiştir. Tüm insanların, öldükten sonra ahiret günü dirileceğini haber vermiştir. Dünyadayken Allah’a inanıp güzel davranışlarda bulunanların cennete gideceğini, kötülük yapanların ise cehennemde cezalandırılacağını belirtmiştir. Böylece hem din hem de bilim, insanın hayatını anlamlandırmasına katkıda bulunmuştur.

Din ve bilim, insanın sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir hayat sürmesini amaçlar.

Bu nedenle de din, insanları iyiye, güzele ve doğruya yönlendirir. Onlara dürüst, adil, çalışkan ve iyiliksever olmayı öğütler. Bireye ve topluma zarar veren her türlü kötü davranıştan kaçınmayı emreder. Yalan söylemek, hırsızlık yapmak, iftira atmak, gıybet etmek, kötü zanda bulunmak, rüşvet almak, içki içmek ve kumar oynamak
gibi davranışları yasaklar.

İnsan, bilim sayesinde pek çok teknolojik yenilik ortaya koymuştur. Örneğin otomobil, televizyon, buzdolabı, çamaşır makinesi, telefon, uçak, bilgisayar vb. bilimsel ve teknolojik gelişmenin ürünüdür. Bu gibi araç-gereçler insanın hayatını kolaylaştırmıştır. Ayrıca bilimsel gelişmeler sayesinde çeşitli hastalıkların tedavisi bulunmuştur. Bütün bunlar, dinin ve bilimin insanın iyiliği ve mutluluğu için ne kadar
önemli olduğunu göstermektedir.

Din ve bilim, insanın özgürleşmesine de katkı sağlamıştır.

Din insanların toplumda barış, huzur ve güven içinde, dostça ve kardeşçe bir hayat sürmesini ister. Herkesin inancında özgür olduğunu belirtir. Toplumda bireylerin birbirlerinin inanç, düşünce, örf ve âdetlerine saygılı olmasını emreder. Bununla
ilgili olarak Kur’an’da yer alan bir ayette, “Dinde zorlama yoktur….” Bakara/256

Dinimizin bu gibi buyruk ve öğütlerine uyulduğu zaman toplumda sevgi, saygı, hoşgörü, barış ve güven ortamı egemen olur. İnsanlar kendilerini özgür ve mutlu hissederler.

Bilimsel gelişmeler sayesinde de insanlar tabiata büyük ölçüde egemen olmuşlar, doğal afetlere karşı önlem alarak tehlikelere karşı kendilerini korumuşlardır. Örneğin ilk çağlarda bazı insanlar gök gürlemesi, şimşek çakması, güneş ve ay tutulması gibi olayların tanrıların öfkelenmesi sonucu ortaya çıktığına inanmışlardır. Bu nedenle de korkmuşlar, tanrılara kurbanlar sunmuşlardır. Bilim tabiat olaylarının nedenlerini açıklamış, insanların yersiz korkularını gidermelerine katkıda bulunmuştur. Ayrıca
insanlar, bilimsel gelişmeler sayesinde hak ve özgürlüklerinin farkına daha çok varmışlardır. Hak ve özgürlüklerini kullanma ve koruma konusunda duyarlı davranmışlardır. Bu da insanın kendisini daha özgür hissetmesini sağlamıştır.

***DEĞERLENDİRME***

Din  Bilim ve İnsan üç kitap gibidir.

Kur’an alfabe harfleriyle, Evren atom harfleriyle İnsan hücre harfleriyle yazılmıştır denebilir. Kur’an kitabını okumak anlamak ne kadar gerekli ve sevap bir iş ise Allah’ın diğer kitaplarını O’nun namına insan hayrına okumak da öyle gerekli ve sevaptır.

Üç kitap Allah’a ulaştıran üç yoldur

Bilim Akıl elinde bir yol Akıl da Ruh için bir yoldur. Hepsinin yaratıcısı Allah’tır. Din de bu araçların kullanımıyla insanı güzel ahlaka Allah’a ve iki dünyada mutluluğa ulaştıran ayrı bir yoldur.

Üç kitap da Allah’ın isimlerinin tecellisidir sevilmelidir.

Türkçemizde il yöneticisine “VALΔ denir ki bu Allah’ın güzel isimlerindendir. Varlığı yönetir Allah. “Kelime” konuşulan söze denir. KELAM da Allah’ın konuşma sıfatıdır. Vahiy ile KUR’AN gönderilmiştir. “TEKVİN” sıfatı yaratmaktır. Allah Evreni insanı aklı kainat yasalarını yaratmıştır. Allah’ın 100 bilinen ve bilinmeyen isimleriyle varlıkta tecellisi görülür.

Matematik “HESAB” ilmidir. Allah’ın ismi HASÎB” den gelir.

BİLİM, Allah’ın yarattığı Evreni insanı varlıkları ve aralarında işleyen fizik yasalarını AKIL ve DUYULARLA inceleyen ve bulgularını kendince isimlendiren bir disiplindir.

Bilimler Allah’ın verdiği aklı aydınlatır. Kur’an bilgileri kalbi nurlandırır. İKİSİ EL ELE VERİNCE karanlıklar aydınlanır. İki dünya huzuru gelir.

Yoksa Einstein’in dediği gibi biri olmazsa insan topal diğeri olmazsa kör kalır.

2. İslam’da Bilginin Kaynakları

Bilginin bazı kaynakları vardır. İslam’a göre doğru bilgiye ulaşmanın kaynakları akıl, vahiy ve duyulardır.

2.1. Akıl

Yüce Allah, insanı akıllı bir varlık olarak yarattığından, dinin emirlerinden da sorumlu tutmuştur. Çünkü insan, aklıyla İslam’ın ilkelerini anlayıp öğrenebilir. Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini kavrayıp ona inanabilir. Dinimizin temel kaynakları olan Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimizin hadislerinde ne gibi bilgilerin yer aldığını araştırabilir.
Böylece dinî sorumluluklarının farkında olur. Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirir. Bütün bunlar aklın, bilginin en önemli kaynaklarından olduğunu ortaya koymaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de evren ve varlıklar üzerinde düşünmeyi, aklı kullanmayı, Allah’ın
varlığını ve birliğini kavramayı tavsiye eden birçok ayet bulunur.

AYET: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın ölü hâldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit
canlıyı yaymasında, rüzgârları ve emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller vardır.” Bakara/164

AYET:  “Rab’inden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (inkâr eden)… kimse gibi olur mu? (Fakat bunu) ancak akıl sahipleri anlar.” Ra’d/19

2.2. Vahiy 

İnsanın mutlu, huzurlu bir hayat sürdürebilmesi için sadece akıl yeterli midir? İnsan aklıyla her şeyi bilebilir mi? Vahyin insan hayatındaki yeri ve önemi nedir?

Dinimize göre bilginin kaynaklarından biri de vahiydir. Vahiy, Yüce Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara gönderilen ilahî ilkelere denir. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim, Yüce Allah’ın vahiylerinden oluşur.

Kur’an, insanları çeşitli konularda bilgilendirir. Dinimizin inanç ve ibadet esaslarını,
ahlak ilkelerini açıklar. Müslümanlardan; Allah’ın varlığına, birliğine, meleklere, peygamberlere, kutsal
kitaplara, ahiret gününe, kaza ve kadere inanmalarını ister. Allah’ın isimlerini ve sıfatlarını tanıtır. Yalnızca ona ibadet ve kulluk edilmesini emreder. Namaz, oruç, hac, zekât ve kurban gibi ibadetler konusunda bilgiler verir.

AYET: “… Namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır.” Nisâ/103

AYET: “… Şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır. O size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” Bakara/168-169

Kur’an insanları iyiye, güzele ve doğruya yönlendirir. Onların güzel ahlaklı olmalarını emreder. Doğruluk, dürüstlük, alçak gönüllülük, iyilik ve yardımseverlik gibi konularda nasihatler verir. İyi ve güzel davranışlarda bulunanların Allah tarafından ödüllendirileceğini bildirir. Tüm insanların, öldükten sonra tekrar dirileceğini ve herkesin dünyada iken yaptıklarının karşılığını ahirette göreceğini haber verir.

Kur’an geçmişte yaşamış toplumlardan ve peygamberlerden de söz eder. Tarihte yaşamış toplumların yaptıkları hatalardan ders almamızı öğütler. Görüldüğü gibi Allah, vahiy yoluyla insanları pek çok konuda doğru bir şekilde bilgilendirmektedir. Bizler de vahyin doğru bilgi kaynaklarımızdan olduğunu bilmeliyiz.

***DEĞERLENDİRME***

2.3. Duyular

Yüce Allah, Kur’an’da insanın aklına hitap ettiği gibi duyularına da hitap etmektedir. İnsandan doğadaki eşsiz güzelliğe, evrendeki düzene bakmasını istemekte ve böylece kendi varlığını, yüceliğini fark etmemizi, anlamamızı amaçlamaktadır. Bununla ilgili olarak bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

“….Rahman olan Allah’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?” Mülk/3

3. İslam Aklı Kullanmayı ve Bilimi Teşvik Eder

İslam dini, akla büyük önem verir. Çünkü dinin buyruklarını, öğütlerini ve ilkelerini ancak akıllı bir varlık anlayabilir, yorumlayabilir ve yerine getirebilir. Bunun için de akıl dinî sorumluluğun ön şartıdır.

AYET:  “…. Hiç düşünmez misiniz?” Âl-i İmrân/65

AYET: “… Aklınızı kullanmıyor musunuz?”Bakara/ 44

AYET: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, geceyle gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü hâldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın varlığını
ve birliğini ispatlayan) birçok deliller vardır.” Bakara/164

AYET: “Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, bir kökten ve çeşitli köklerden dallanmış hurma ağaçları vardır. Bunların hepsi bir su ile sulanır. (Böyleyken) yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunlarda, akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır.” Ra’d/4

AYET:  “Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? Yoksa gökleri ve yerleri onlar mı yarattılar?”Tûr/35, 36

Dinimiz okumayı, öğrenmeyi, araştırmayı ve bilimi teşvik eder. Bununla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de çeşitli ayetler vardır.

AYET: “Yaratan Rabb’inin adıyla oku!… Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabb’in en büyük kerem sahibidir.”Alâk/1-5.

AYET: “… Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.”Zümer/9

HADİS: “İlim Çin’de de olsa öğreniniz.”Münavî, Feyzül Kadir, C 1, s. 543

HADİS: “İlim öğrenmek kadın ve erkek her Müslümana farzdır.”Münavî, Feyzül Kadir, C 1, s.

İslam dininin bilime verdiği öneminin farkında olan Müslümanlar pek çok konuda araştırmalar yapmışlar ve çeşitli eserler ortaya koymuşlardır.

Müslüman bilginler; tıp, astronomi, felsefe, matematik, fizik, kimya, biyoloji, tarih, coğrafya gibi alanlarda incelemelerde bulunmuş, birçok buluş gerçekleştirmişlerdir.

İbni Sina (980-1037), Farabi (870-950),

Birûni (973-1051),

İbnü’l-Heysem (965-1039),

İbni Hâldûn (1332-1402) bu bilginlerden bazılarıdır.

Ayrıca Müslümanlar tefsir, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf ve siyer gibi din bilimlerinde de çalışmalar yaparak Müslüman toplumlardaki bilimsel gelişmelere katkıda
bulunmuşlardır.

4. İslam Medeniyetinde Eğitim Kurumları

 İslam kültür ve medeniyetinde eğitim kurumlarının ilk temelleri Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminde atılmıştır. Peygamberimiz 622’de Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde burada Mescid-i Nebevi adı verilen bir mescit inşa ettirmiştir. Mescidin bitişiğine de birkaç oda yapmıştır. Bu odalara “suffe” denilmiştir. Suffede hem kimsesiz Müslümanlar kalmış hem de Peygamberimiz burada eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunmuştur. Suffede kalanlar sürekli ilimle meşgul olmuş, gelen Kur’an ayetlerini öğrenmiş ve ezberlemişlerdir.

Peygamberimiz, Müslümanların eğitim ve öğretimine çok önem veriyordu. Bu nedenle de onlara okuma yazma öğretmek için bazı kişileri öğretmen olarak görevlendirdi. Bu öğretmenler suffede çok sayıda Müslümana okuma yazma öğretti. Peygamberimiz kendisi de zaman zaman burada Müslümanlara dersler veriyor, onların sorularını cevaplıyordu. O, diğer ülkelere İslam’ı anlatmak için gönderdiği
kimseleri de genellikle suffede öğrenim görmüş kimselerden seçiyordu.
Peygamberimiz Mescid-i Nebi’yi de zaman zaman eğitim öğretim kurumu olarak kullanıyordu. O, namazlardan önce ya da sonra burada insanlara dinî ve toplumsal konularda bilgiler veriyordu. Onlara, gelen Kur’an ayetlerini okuyor, açıklamalarda bulunuyordu.

Peygamberimizin vefatından sonra da Müslümanlar ilme büyük önem verdiler, cami ve mescitlerde eğitim öğretim faaliyetlerini sürdürdüler. Bunun yanında küçük çocuklara Kur’an-ı Kerim ve dinî bilgiler öğretmek için “küttab” adı verilen yerler yaptılar. Ziya Kazıcı, İslam Müesseseleri Tarihi, s. 231.

Abbasiler Döneminde ise Halife Me’mun tarafından Bağdat’ta Beytü’l-Hikme (Bilgelik Evi) kuruldu ve burası büyük bir ilim merkezi oldu. Halife Me’mun, Beytü’l-Hikme’nin bünyesinde büyük bir kütüphane oluşturdu. Buraya Bizans, Hindistan, İran
gibi birçok ülkeden çok sayıda kitap getirtti. Özellikle Yunanca, Sanskritçe ve Farsçadan birçok kitap Müslüman bilginlerce Arapçaya çevrildi. Ayrıca burada astronomi, matematik, tıp gibi pozitif bilimler alanında araştırmalar yapıldı. Daha sonra Müslümanlar, çeşitli şehirlerde ve ülkelerde Beytü’l-Hikme’nin benzeri kurumlar yapmaya devam ettiler.

Müslümanlar arasında bilimsel çalışmalar, Türklerin İslamiyeti kabulünden sonra daha da arttı. Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın emriyle veziri Nizamü’l-Mülk tarafından Bağdat’ta 1066 yılında büyük bir medrese kuruldu. Bunlara Nizamiye medreseleri denir. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C 6, s. 88-90.

Buna Nizamiye Medresesi adı verildi. Nizamiye Medresesi’nde, çağın diğer eğitim
kuruluşlarının çok üstünde bir eğitim veriliyordu. Burada tefsir, hadis, kelam, fıkıh, İslam felsefesi gibi dinî ilimlerin yanında; matematik, fizik, kimya, biyoloji, tıp, astronomi gibi pozitif bilim dallarında da öğretim yapılıyordu. İslam dünyasında düzenli ve sistemli bir şekilde eğitim öğretimin yapıldığı ilk resmî kurumlar medreseler oldu.

Büyük Selçuklular Döneminde, Nizamiye Medreselerine benzer şekilde Basra, Belh, Nişabur, İsfahan, Herat, Musul gibi yerlerde de medreseler kuruldu.15 Bundan sonra İslam dünyasında medreselerin önemi her geçen gün daha da arttı. Selçuklular zamanında Anadolu’da medreseler yaygınlaştı. Konya’daki Karatay ve Sırçalı medreseleri ile Sivas’taki Gök Medrese bunlardan bazılarıdır.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında da birçok medrese yapılmıştır. Sahn-ı Seman ve Süleymaniye medreseleri bunların en önemlilerindendir. Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni zamanında medreseler en parlak dönemini yaşamıştır. Bu dönemde medreselerde hem dinî hem de pozitif bilimlerde oldukça iyi eğitim veriliyordu.

On yedinci yüzyıldan itibaren ise medreselerde bozulma ve gerileme başlamıştır.
Çünkü medreselerde müderrislikler ehil olmayan kişilere verilmiş, bilimsel gelişmelere ayak uydurulamamıştır. Bunun sonucunda da medreseler önemini yitirmeye başlamıştır. Zamanla medreselerin ıslahına yönelik çalışmalar yapılmış, ancak bu çalışmalarda başarılı olunamamıştır. Medreseler yalnızca dinî eğitim ve öğretimin yapıldığı kurumlar hâline gelmiştir. Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra
da medreselerin varlığı sona ermiştir.

5. Müslümanların Bilim ve Medeniyete Katkıları

 Müslümanların, bilimin gelişmesinde ve medeniyetin ilerlemesinde büyük katkıları olmuştur. Müslüman bilim adamları hem pozitif bilimlerde hem de dinî ilimlerde araştırma ve incelemeler yapmış, çok sayıda eser vermiştir.

İslam âlimlerinin, dinimizin ana kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini öğrenmeye, açıklamaya ve yorumlamaya verdikleri önem ve bu konudaki çalışmaları sonucunda tefsir ilmi doğmuştur.

Kur’an-ı Kerim’i ilk tefsir eden, yani onu ilk defa açıklayıp yorumlayan Peygamberimizdir. Kur’an-ı Kerim’i en doğru şekilde anlayan Peygamberimiz, gerekli durumlarda Kur’an’ın ayetlerini açıklamıştır. Zaman zaman da sahabelerin soruları karşısında ayetlerin tefsirini yapmıştır. Sahabeler de Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmişlerdir. Zaman içerisinde İslamiyeti kabul edenlerin sayısı artmış, farklı dilleri konuşan bu insanların da Kur’an-ı Kerim’i anlayabilmeleri için ayetler çeşitli dillere çevrilmiş ve tefsir edilmiştir.

Kur’an-ı Kerim tefsir edilirken; ayetlerin iniş nedenleri, Peygamberimizin konuyla ilgili açıklamaları ve sahabelerin yaptıkları tefsirler dikkate alınmıştır. Tefsir âlimleri, ayetlerde geçen konularla ilgili olarak kendi görüşlerini de ortaya koymuşlardır. Bu çalışmalar sonraki yüzyıllarda daha fazla gelişip çoğalmış ve tefsir kitapları yazılmaya başlanmıştır.

Kadı Nasuriddin Beyzavi (öl. 1286)’nin Envaru Tenzîl ve Esraru Te’vîl (Ayetlerin Nurları ve Yorumların Sırları), İbni Kesir (öl. 1373)’in Tefsîrul Kur’anil Azîm (Büyük Kur’an Tefsiri), Fahreddin Râzi (öl. 1210)’nin Tefsîrul Kebîr (Büyük Tefsir), Zemahşeri
(öl. 1144)’nin Keşşâf (Hakikatleri Açıklayan) ve Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (öl. 1942)’ın Hak Dini Kur’an Dili adlı eserleri tefsir alanında yapılmış önemli çalışmalar.

Müslümanların, Peygamberimizin hadislerini derleme, açıklama ve yorumlama konusundaki çalışmalarıyla da hadis ilmi doğmuştur. Peygamberimizin söz ve davranışları İslam dininin ana kaynaklarından olduğundan, Müslümanlar hadislerin doğru bir şekilde yazılıp korunmasına büyük önem vermişlerdir.
Peygamberimizin sağlığında ondan ders alan sahabeler, zaman zaman notlar tutarak Allah Resulünün anlattıklarını yazıya aktarmışlardır. Hz. Ebu Hureyre, Hz. Ayşe, Hz. Abdullah bin Ömer gibi sahabeler, hadislerin diğer Müslümanlar tarafından öğrenilmesinde önemli hizmetlerde bulunmuşlardır.

Peygamberimizin vefatından sonraki dönemlerde sahabelerin Mısır, Suriye, Irak gibi ülkelere gidip yerleşmeleri ve bazılarının vefat etmesi gibi nedenlerle hadis bilenlerin gün geçtikçe azalması, hadislerin toplanmasını zorunlu hâle getirmiştir. Bu amaçla çalışmalara başlayan bilginler, uydurma sözleri hadislerden ayırmak ve hadis olduğu kesin olarak bilinenleri derlemek için çeşitli usul ve kurallar belirlemişlerdir. İslam bilginleri, yaptıkları çalışmalar sonucunda derledikleri hadisleri sınıflandırmışlar
ve bunları yazıya aktarıp kitaplar hazırlamışlardır. Böylece hadislerin korunması ve günümüze kadar ulaşması sağlanmıştır.

Hadis kitaplarından en tanınmış olanları, Kütüb-i Sitte (altı kitap) adıyla bilinen eserlerdir. Kütüb-i Sitte, şu altı kitaptan oluşmaktadır:
Muhammed bin İsmail Buhâri (öl. 869)’nin Câmius Sahih’i
Müslim bin Haccac (öl. 875)’ın Câmius Sahih’i
Muhammed bin İsa Tirmizi (öl. 875)’nin Sünen’i
Ebu Davud (öl. 888)’un Sünen’i
Ahmed Nesâi (öl. 916)’nin Sünen’i
Muhammed ibni Mâce (öl. 886)’nin Sünen’i
Malik İbni Enes (öl. 795)’in Muvatta adlı eseriyle Ahmet İbni Hanbel (öl. 767)’in Müsned’i de önemli hadis kitaplarındandır.

Müslüman bilginler, dinimizin ibadetler ve insanlar arası ilişkilerle ilgili hükümlerini Kur’an ve sünnetteki delilleriyle birlikte ortaya koymak için çeşitli çalışmalar yapmışlardır. Bunun sonucunda da fıkıh ilmi doğmuştur. Fıkıh ilminin konusu İslâm dininin namaz, oruç, hac gibi ibadetler; evlenme, boşanma, alışveriş gibi sosyal hayatla ilgili olaylar ve hırsızlık, zina, adam öldürme gibi suçlara öngörülen
cezalarla ilgili hükümleridir.

İslam dininin hükümlerini ilk olarak açıklayan ve uygulamalı olarak öğreten Peygamberimizdir. Peygamberimizden sonra Hz. Ali, Abdullah İbni Abbas gibi sahabeler, sonraki dönemlerde de İmamı Âzam (öl. 767), İmamı Şâfii (öl. 819), Ahmed İbni Hanbel (öl. 855), Malik bin Enes (öl. 795) gibi âlimler bu konudaki çalışmaları devam ettirmişlerdir.

Peygamberimizin hayatını, davranışlarını, olaylar karşısındaki tutum ve değerlendirmelerini konu edinen çalışmalarla siyer ilmi doğmuştur. İbni İshak (öl. 768), İbni Hişam (öl. 833) gibi âlimler Peygamberimizin hayatı ve savaşları konusunda önemli birer kaynak kabul edilen siyer türü eserler yazmışlardır.

Müslüman bilginler İslam’ın inanç esaslarını Kur’an ve sünnetin yanı sıra, aklı da esas alarak açıklamaya ve savunmaya önem vermişlerdir. Onların bu yöndeki çalışmaları kelam ilminin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Hasan Basri (öl. 728), Mâturidi (öl. 944), Eş’ari (öl. 941), Bakıllâni (öl. 1013), Nesefi (öl. 1114) gibi âlimler, kelam alanında yaptıkları çalışmalarla bu ilmin gelişmesine önemli katkı sağlamışlardır.

Müslüman âlimlerin Aristo, Eflatun, Sokrat gibi filozofların eserlerini tercüme etmeleri, İslam düşüncesini savunmaları sonucunda İslam felsefesi denilen ilim dalı ortaya çıkmıştır. Kindi (öl.866), Farabi (öl. 950), İbni Sina (öl. 1037), Gazali (öl. 1111), İbn Rüşd (öl. 1198) ünlü İslam filozoflarından bazılarıdır. Bunlar İslam felsefesiyle ilgili önemli eserler yazmışlardır.

Müslümanlar dinî ilimler yanında pozitif bilimlere de önem vermişlerdir. Müslüman bilginler; astronomi, matematik, fizik, kimya, tıp gibi birçok bilim dalında araştırmalar ve buluşlar yapmışlar, çok sayıda eser vermişlerdir.

Astronomi

Astronomi gök bilimidir. Gök cisimlerinin şekillerini, hareketlerini, konumlarını ve özelliklerini inceler. Müslüman bilginler, ilmiheyet, ilmifelek gibi isimler verdikleri astronomi alanında önemli çalışmalar yapmışlardır. Zerkali (öl. 1087), Batlamyus’un eserlerini tercüme etmiş ve onun teorilerini eleştirmiştir.16. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, s. 75-106.

Müslüman bilginler; Kahire, Semerkant, İstanbul, Tuleytula gibi kentlerde kurdukları gözlem evlerinde gök cisimleriyle ilgili gözlemlerde bulunmuşlar ve ölçümler yapmışlardır. Güneş’te lekelerin bulunduğunu tespit etmişlerdir. Müslüman bilginlerin astronomideki çalışmalarından bazıları da şunlardır:

Fezâri (öl. 806) gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan usturlabı bulmuştur.

Battâni (öl. 929), zic adı verilen ve yıldızların yerlerini gösteren cetvelleri hazırlamış,

Ali Kuşçu (öl. 1474) da ziclerin kullanımı ve işlevi hakkında geniş bilgiler vermiş, İstanbul’da pek çok öğrenci yetiştirmiş ve rasathane kurmuştur.

Biruni (öl. 1061) kentlerin enlem ve boylamlarını ölçmüş, Dünya’nın çevresini 40 225 km olarak hesaplamıştır. Dünya’nın yuvarlak olduğunu ve kendi etrafında döndüğünü kanıtlamıştır. Güneşin, Ay’ın ve yıldızların hareketlerini incelemiş, güneş ve ay tutulmasını çizimlerle açıklamıştır.

Uluğ Bey (öl. 1449) ve Nâsıruddin Tusi (öl. 1274), yaptıkları bilimsel araştırmaların yanında, Batılı bilginlerin astronomiyle ilgili eserlerinden bazılarını tercüme etmişlerdir.
Matematik
Müslüman bilginler, bugün kullanılan rakamları Hintlilerden alarak geliştirmişler ve sıfırı bulmuşlardır. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, s. 41-42.

Batılılar da bu rakamları Müslümanlardan almışlardır. Harezmi (öl. 846), ondalık sistemi bulmuş, logaritmayı sistemleştirmiş; Hisabül Cebr (Cebir Hesabı) adlı eserinde denklemlerden ve integral hesaplarından söz etmiştir. İbnü’l Heysem (öl. 1039), dört bilinmeyenli denklemlerin çözümünü yapmış, Ebu Kâmil Şucâ (öl. 930) da beş bilinmeyenli denklemlere kadar çözüm şekillerini saptamıştır. Müslüman bilginler trigonometrideki tanjant, kotanjant, sinüs, kosinüs değerlerini bilime kazandırmış; birçok maddenin özgül ağırlığını gösteren cetveller düzenlemişlerdir.18. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, s. 32-71.

Fizik ve Kimya

Fizik alanında çalışmalar yapan Müslüman bilim adamları ışık hızını ve atmosferin kalınlığını hesaplamışlardır. Saat, robot ve otomatik makineler yapmışlardır. Sesin yansıması konusunda çalışmalar yapmış olan Biruni, ışığın sesten daha hızlı hareket ettiğini saptamıştır. Yer çekimi ve cisimlerin yere düşmesi konusunda incelemeler yapan Kindi (öl. 866), çalışmalarının sonuçlarını makalelerinde açıklamıştır.

Ebu Cafer Hâzin (öl.1039), kaldıraçlar hakkında yeni görüşler ortaya atmış, görme olayını aydınlatmıştır. Bu bilgin; gözden çıkan ışınların cisme ulaşmasıyla gerçekleştiği söylenen görme olayının, cisimlerden gelen ışınların göze ulaşmasıyla meydana geldiğini söylemiştir.İslam Ansiklopedisi, C 5, s. 412-413.

Müslüman bilginler, kimyasal maddelerin yoğunluğunu ve özgül ağırlığını ölçen hassas ölçüm aletleri yapmışlar, bazı maddelerin özgül ağırlığını bulmuşlardır.

İbnü’l Heysem, ışığın yansıması, havada ve suda kırılması konularında incelemeler yapmış, tümsek ve çukur aynalarla ilgili çalışmalarda bulunmuştur. Bu bilginin Kitabül Menâzır (Görüntüler, Manzaralar Kitabı) adlı eseri fizik biliminin çok önemli kaynaklarındandır. İbnü’l Heysem, Biruni, Hâzin gibi Müslüman bilim adamları kimya dalında da çalışmalar yapmışlardır. Civanın yapımı, nişadır tuzu, potasyum, amonyak, kibrit, sülfürik asit, zaç yağı, altın suyu, nitrik asit gibi kimyasal maddeleri hazırlamışlar ve bu maddelerin bileşikleri konusunda önemli bilgiler vermişlerdir. İlaç, koku ve cam yapımında, kumaş boyamada, madenleri temizlemede ve deri tabaklamada kimyevi maddelerden yararlanmışlardır. Câbir bin Hayyan (öl. 776), eserlerinde metalleri sertleştirme, mineralleri çıkarma gibi konularda bilgiler vermiştir. 20. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, s. 115-164.

Tıp ve Eczacılık

Tıp ve eczacılıkta çalışmalar yapan Müslüman bilginler, havanın, toprağın, iklimin
sağlık üzerindeki etkilerini araştırmışlardır. Hastalıkların tedavisinde çeşitli yöntemler uygulamışlardır.

İbni Sina (öl. 1037) ve Râzi (öl. 925) bitkilerden ilaçlar yapmış, hangi ilacın hangi hastalığı tedavi ettiğini eserlerinde açıklamışlardır. Bu bilginlerin eserleri Batılılar tarafından tercüme edilmiş ve özellikle İbni Sina’nın el-Kanun fi’t- Tıp (Tıbbın Kanunu) adlı kitabı Avrupa üniversitelerinin bazılarında yüzyıllarca ders kitabı olarak okutulmuştur. İbni Sina, Batıda Avicenna adıyla tanınmıştır.

Râzi, çiçek ve kızamık hastalıkları konusunda araştırmalar yapmış; böbrekte
bulunan taşları ilaçlarla parçalamış ve ameliyatla çıkarmıştır.
Hastalığın yayılmasında mikrobun rolünü açıklayan Akşemseddin (öl. 1459), bulaşıcı hastalıklar ve bu hastalıkların tedavisi konusunda araştırmalar yapmış ve eserlerinde önemli bilgiler vermiştir.21. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, s. 167-180.

Biyoloji, Botanik ve Zooloji

Biyoloji alanında çalışmalar yapan Müslüman bilginler; üreme, kadının hamilelik dönemi, çocuğun anne karnında gelişimi ve doğumu konularında önemli incelemeler yapmış ve açıklamalarda bulunmuşlardır.

İbnün Nefis (öl. 1288), kan dolaşımını incelemiş, eserlerinde insan vücudunun yapısı ve organların çalışması konusunda önemli bilgiler vermiştir. İbni Sina, kanın gıda taşıdığını belirtmiştir.

Müslüman bilginler, bitkilerin özelliklerini incelemişler ve bitki hastalıkları konusunda araştırmalar yapmışlardır. Gâfiki (öl. 1165), pek çok bitkinin özelliklerini incelemiş ve eserlerinde tanıtmıştır. Abdullah

İbni Baytar (öl. 895), bitkilerin özellikleri konusunda incelemelerde bulunmuş, bitki hastalıklarının tedavisiyle ilgili çalışmalar yapmıştır. Dineveri (öl. 767) de bitkileri ve tohumlarını incelemiş, Kitabün Nebat (Bitkiler Kitabı) adlı eserinde konuyla ilgili bilgiler vermiştir.

Zooloji alanında çalışmalar yapan bilginler, hayvanların anatomik yapıları, beslenmeleri, üremeleri ve tedavileriyle ilgili bilgiler vermişlerdir. Damîri (öl. 1405), evcil hayvanların hayatları ve özelliklerini, Hayatül Hayevan (Hayvanların hayatı) adlı eserinde açıklamıştır.

Câhız (öl. 868) ve Kindi (öl. 872) de hayvan hastalıkları ve bu hastalıkların tedavisi konusunda incelemeler yapmış ve eserler yazmışlardır.Mehmet Bayrakdar, İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, s. 110-113.

Müslüman bilginler tarih ve coğrafya gibi sosyal bilimlerde de önemli araştırmalar yapmışlar ve eserler ortaya koymuşlardır.

Tarih
Müslüman bilginler tarih bilimine büyük önem vermişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de bazı peygamberlerin ve toplumların yaşadıkları olayların anlatılması, Müslümanların tarih bilimine önem vermelerinde etkili olmuştur.

Ünlü tarih bilgini olan Taberi (öl. 922), özellikle İslam tarihinin ilk temel kaynaklarından sayılan  Tarîhul Ümem vel Mülûk (Milletler ve Hükümdarlar Tarihi) adlı eseri yazmıştır.

Mes’ûdi (öl.956)’nin Mürûcüz Zeheb (Altın Damlaları)’i ve İbni Haldûn (öl. 1406)’un Kitabul İber (İbretler Kitabı)’i tarih alanında önemlidir. İbni Hâldûn’un bu eserinin Mukaddime bölümü meşhurdur. O, eleştirel tarihçiliğin
öncüsü sayılır.

Osmanlı Dönemi tarihçilerinden Hoca Sadeddin’in Tâcüt Tevarih (Tarihlerin Tacı) ve Ahmet Cevdet Paşa (öl.1895)’nın Tarih-ı Cevdet adlı eseri de önemli birer kaynaktır.

Coğrafya
Müslüman bilginler, coğrafya alanında da çalışmalar yapmışlardır. Çin’den Atlas Okyanusu’na, Kırım’dan Güney Afrika’ya kadar geniş bir alana yayılan Müslümanlar, eserlerinde, yaşadıkları bölgelerle gezip dolaştıkları yerler hakkında bilgiler vermişlerdir. Evliya Çelebi (öl. 1682) ile İbni Batuta (öl.1377)’nın seyahatnameleri pek çok bölge hakkında önemli bilgiler içermektedir. Kâtip Çelebi (öl. 1658)’nin Cihannüma (Cihanın Tanımı) adlı eserinde de Avrupa, Asya ve Afrika’nın bazı ülkeleriyle ilgili bilgiler verilmektedir. Yakubi (öl. 905)’nin Kitabül Büldân (Bölgeler Kitabı) ile Yakut Hamevi (öl. 1229)’nin Mucemül Büldân (Bölgelerin Alfabetik Tanıtımı) adlı eserleri pek çok bölgeyi tanıtmaktadır.

Müslüman bilginler takvimler hazırlamışlar ve haritalar çizmişlerdir. Ömer Hayyam (öl. 1123)’ın hazırladığı Celali takvim, otuz üç yıllık bir dönemi kapsamaktadır. Piri Reis (öl. 1554), Seydi Ali Reis (öl.1565) gibi denizcilerin çizdikleri haritalar dünya coğrafya tarihi açısından çok önemlidir.

***DEĞERLENDİRME***

MÜSLÜMAN BİLİM ADAMLARININ, POZİTİF İLİMLER – FEN BİLİMLERİ ALANINDAKİ HİZMETLERİ VE BULUŞLARI 

Matematik

Ebu’l-Vefa-998 Tanjant, kotenjant, sinüs, kosinüsü kazandırdı. Eserleri altı asır batı üniversitelerinde okutuldu

Ebu Kamil Şuca-951 Beş bilinmeyenli denklemlere çözüm üretti.

Battani-929 Dünyanın yuvarlak olduğunu, döndüğünü, eğikliğini ifade etti. Trigonometrinin mucididir. İlk kez sinüs kosinüs kavramlarını buldu. İlk kez astronomi cetveli (Zîc) yaptı.

Astronomi

Beyruni (Türk)-1051 İlk kez enlem boylam hesapları yaptı İlk kez yer çekimini buldu. Teleskop yaptıKitapları 18.yy.a kadar batı üniversitelerinde okutuldu.

Uluğ bey(Türk)-1449 Semerkant’ta ilk rasathaneyi (Gözlem evi) kurdu

Ali Kuşcu(Türk -1474 İstanbul’da ilk rasathaneyi kurdu

Tıp

İbn-i Sina-1037 Kanun isimli eseri l8.yy.a kadar batıda okutuldu Yeni ameliyat teknikleri ve aletleri geliştirdi

Ebu Bekir Razi- 925 Çiçek,kızamık tedavisi,böbrek taşı ameliyatı geliştirdi 50 tıp eseri batıda okutuldu

Fizik

İbn-i Heysem -1039 Işığın kırılmasını, yansımasını, görme olayını açıkladı Optik ilminin kurucusu Fotoğraf makinesinin prensiplerini koydu ve yaptı Teleskopun keşfine zemin hazırladı

Kimya

Cabir bin Hayyan -776 Özgül ağırlığı ilk bulandır. Elementleri tasnif etti, Yeni elementler keşfetti. 400 eser yazdı

ORTAÇAĞ AVRUPA’SINDA BİLİMLERİN DURUMU

Avrupalılar, Müslümanlardan tam üç asır sonra sıfırı ve ondalık sistemi tanıdılar. Descartes Müslümanlardan 800 yıl sonra, cebir, analitik geometriden bahsetti. 10.yüzyılda, Rahip Gerbert, Müslümanlardan sıfırı ve ondalık sistemi öğrendiği için; büyücü ilan edildi ve papalık adaylığı engellendi. BATI dünyası, Endülüs’te eğitim görerek, eserleri ter cüme ederek, Haçlı seferleri, gezgin ve tüccarlar aracılığıyla eserlere ulaşarak, kilisenin tarihî baskısına tepki göstere rek, ihtilaller ve reformlar yaptı, Aydınlanma yaşadı, keşiflerle ve ülkeleri sömürerek sanayiye ve zenginliğe ulaştı.

Müslümanlardan 5-6 asır sonra bile, Galile (öl:l642) dünya yuvarlak, dönüyor dediği için aforoz tehlikesi yaşadı. 1600 de İtalyan bilim adamı Bruno, dünya dönüyor dediği için, Roma’da yakıldı.†Bunların esas sebebi, bu görüşün İncil’e ters düşmesiydi. İncil’de dünyanın düz olduğu yazılıydı. Rahipler, dünya yuvarlak olsaydı, alttakiler düşerdi di yorlardı. Ay ve güneş tutulmasını cinlerin işi sanıyor, tutulma zamanını Müslümanlara soruyorlardı. Gözlem evi ve gözlem araçları Müslümanlardan ancak 5 asır sonra batıya girebildi.

…..B.Show: İnsanlık, yığınla problem çözen Hz.Muhammed’e, her zamankinden çok muhtaçtır.
…..A.Comte: Pozitif ilimleri Avrupa’ya Müslümanlar soktu. Papaz ve aydınlarımız orda okudular.
…..Goethe: Biz, Hz.Muhammed’in son basamağına vardığı merdivenin daha ilk basamağındayız.
…..Bodley: Rönesansı İslam’a borçluyuz, öğrencilerimiz Endülüs’e okumaya gidiyorlardı.

10.yy.da Müslümanlar 50 hastane 800 doktora sahipken, Avrupa’da ilk tek doktorlu hastane 1500′de Strazburg’da, 1536′da Paris’te kurulabildi. Tedavi olabilmek için önce kiliseye gidip günah çıkarmak, tedavi onayı almak şarttı. Sar’alı hastanın başı, (içine şeytan girmiş diye) haç şeklinde yarılıp tuz basılırdı. Çıbanlı ayak hemen kesilirdi.

Harun Reşit, Fransa kralı Şarlman’a büyük mekanizmalı bir çalar saat göndermişti. İlk kez gördükleri bu alet, saat başı şiddetle gong vurmaya başlayınca kaçıştılar, içine cinlerin girdiğini zannetmişlerdi. Robin Hood filminde, Müslü man arap dürbünle baktı, o da bakınca korktu, askerleri çok yakınında zannetmişti, çünkü dürbünü ilk kez görmüştü

Batıda Cabire kimyanın babası lakabı takılmıştı, 400 eserinden yararlandılar.
Nostradamus, gizli kütüphanesinde her gün Müslüman bilginlerin kitaplarını okuyordu.

Kur’an’da bazı bilimsel gerçekler:

Kur’an öncelikle inanç,ibadet ve ahlak konuları üzerinde durarak, insanın hem dünyada adalet içinde mutlu yaşamasını hem de ahiretini kazanmasını hedefler, Bunun yanında insan la ilgili her konuya da yeterince işaret eder. Çünkü kıyamete kadar insanlık için gelmiştir. Ve Evren ile insan da Allah’ın ayrı iki kitabıdır. Kur’an’ın bunlardan bahsetmemesi düşünülemez. Bütün bilim dalları, Allah’ın kai nattaki ve insandaki sanat eserlerini anlatan birer dildir. Allah adına hepsini okumak ve sevmek de ibadet sayılır. İnsanların hayırlısı insanlara yararlı olanı olduğuna göre bilimler, kesinlikle Müslümanın yitik malı gibidir.

Bilimlerin, Müslüman bilginler tarafından geliştirilmesinin sebepleri:

(1)-Kur’an çok ayette oku, yaz, düşün, aklını kullan, yeri gökleri bütün varlıkları incele! der. Allah’ın bu emrine uymayı, sevap kazanmayı, insanlara yararlı olmayı istemeleri.

(2) Peygamberimizin ilimlere kapılar açması (Bedir esirleri, 10 Müslüman çocuğa okuma yazma öğretme karşılığında salıverilmiş, Hicrette Medine’de yapılan Mescidin yarısı, 70 kadar gencin ilim öğrenmesi için ayrılmıştı)

(3)Namaz ve oruç vakitleri için astronomiye, zekat ve miras taksimi için matematiğe gerek duyuldu.

(4) Aklın veriliş hikmeti, düşünüp önce yaratıcıyı bulmak sonra yeni şeyler keşfetmektir Müslüman bilginler her milletin insanı gibi akıllarını kullanmış, çok çalışmış ilerlemişlerdir.

(5) Abbasiler döneminde kültür evi anlamına gelen “Beytü’l-Hikmet” ile Selçuklu veziri Nizamü’l-Mülkün kurduğu Nizamiye Med reseleri, bilimlerin gelişmesinde katkı yapmışlardır.

(6) Toplum hayatının ve ahlakî yapının, zeki ve dürüst insanların gelişmesine ve çalışma yapmasına elverişli ve teşvikçi olması.

İslam hak din olduğu, Müslümanlar bilimlerin temelini attığı halde, Müslüman ülkeler neden geri kalmıştır?

Suç, Kur’an’da değil, okumayan, okuduklarını uygulamayan veya yanlış uygulayan Müslümanlardadır.

(1) Allah adalet sahibidir, dünya imtihan yeridir. Kim ciddi çalışırsa, inanmasa da karşılığını mutlaka verir. Müslümanları kayırmaz

(2) Allah sıfatlara değer verir: Nüfus kağıdındaki İslam kelimesine bakmaz, kalpteki dürüstlüğe, davranışlardaki ciddiyete ve güzel niteliklere değer verir. Çalışmak, dürüst olmak, iş birliği yapmak, sistemli olmak, kaliteli iş yapmak gibi.Allah’ın değer verdiği sıfatlara sahip çıkan, o sıfatlar yüzünden yükselir. Dünya üstünlüğü terazisinde, Müslümanlar, kefeye bir şey koymamışsa, batılılar az bir şey koysa da ağır basar ve üstün olur.

(3) Allah’ın 3 kitabı var; Kur’an (harflerle yazılmış), Evren (atom-enerji harfleriyle yazılmış), insan (hücre harfleriyle yazılmış). Bu üç kitabı birden okumak ve uygulamak şarttır.Sadece Kur’an’ı çok okuyan ve uygulayan lar, ahirette ecir alır fakat dünyada yükselemez; Müslüman diğer iki kitabı da çok iyi okumalı, araştırmalıdır. Ayetleri okumak sevap olduğu gibi, evren ve insanla ilgili her bilgiyi, Allah namına insanlık yararına okumak ve tatbik etmek de kesinlikle sevap kazandırır. Tarihte Müslümanların bilimlerin temellerini atmalarının ana sebebi budur; kalbi imanla kafayı da bilgiyle aydınlatıp, ibadet yaparken, okumayı araştırmayı, buluşlar yapmayı da ibadet anlayışı içinde ciddiyetle yaptıkları için başarmışlardır. Bir ayette “Üç kitabı (Tevrat-İncil-Kur’an) okuyup güzel uygulasalardı, altlarından üstlerinden rızıklar yağardı” der (5/66).

(4) Allah standartlar üstü işi sever: Ayet: “Yapın! Öyle yapın ki, Eserlerinizi Allah, Rasûlü ve müminler görecek,teftiş edip beğenecek!Sadece dünyada değil, eserleriniz öbür dünyada da teşhir edilecek!..” (9/105). Bu Allah’ın koyduğu bir ölçüdür. Buna Amerikalı, Alman ya da Japon uyarsa bütün sanayi ve teknoloji ürünlerinin üstünde onların isimleri olacaktır. Dürüst, çalışkan. başarılı ve üretken nesiller yetiştirmek gerekir.

(Kaynak: Avrupa üzerine doğan İslam güneşi, Dr.Sigrid Hunke; Müsl. ilim Öncü. Ans., Şaban Döğen; İsl.Kült.Garbı Med. Ahmet Gürkan)

***DEĞERLENDİRME***

KUR’AN AYETLERİ VE BİLİMSEL GERÇEKLER

EVRENLE İLGİLİ AYETLER

* Big bang – Büyük patlama:

Ayet: Arşı su üzerinde idi” Hud/7

Ayet: “Allah duman halindeki göğe yöneldi.” Fussilet/11

Ayet: “Göklerle yer bitişik idi, onları ayırdık!” Enbiya/30

Ayet: “O Ol! Der hemen oluverir” Yasin/82

Bilim evrenin sıvı, gaz ve yoğun gaz bulutu evrelerinden söz

ederek saniyenin milyonlarda biri bir anda oluşun gerçekleş

tiğine vurgu yaparlar. Bütün gök cisimlerinin tek parça iken parçalandığını ayet ifade etmektedir.

* Dünyanın yuvarlaklığı dönmesi ve kutuplar

Ayet: “Allah yeri yayıp döşedi yuvarlattı” Naziat/30

Ayette geçen “Deha-döşedi” kelimesinin türevlerinde sade ce yuvarlak olma değil aynı zamanda elips şekline de işaret vardır. Mesela deve kuşu yumurtası anlamı vardır. Buna gö re dünyanın sadece yuvarlak olmadığı iki tarafından kutup lardan basık olduğu da anlatılmış olmaktadır.

Ayet: “Dağları sabit hareketsiz sanırsın; Oysa onlar bulutla rın yürüdüğü gibi yürümektedirler.” (Neml,88)

Dağların yürümesi doğal olarak dünyanın dönmesiyle ancak mümkün olabilir. Büyük cisim olduğundan bu fark edilmez.

Ayet: “Rabbinin sanatını görmedin mi gölgeyi nasıl uzatıp yaydı?.” (Furkan,45)  Dünya dönmeseydi, güneş sabit olsay dı gölgenin uzayıp kısalması söz konusu olmazdı.

Ayet: “Geceyi gündüzün üzerine gündüzü de gecenin üzeri- ne dolayıp bürüyor” (Zümer,5)

Ayette geçen “yükevviru-doluyor” kelimesi, yuvarlak küre şeklinde dolamak anlamındadır, sarığın her dolamına da kevr denir. Burada gece ile gündüzün yuvarlak bir cisim üze rinde karanlık ve aydınlık oluşturduğu anlaşılıyor.

Ayet: “Allah doğuların ve batıların Rabbidir.” (Rahman,17)

Güneş doğar, ne zaman batar? Ancak küre bir cisim döndü ğünde. Ve ancak bu şekilde doğular ve batılar oluşabilir.

Ayet: “Allah gecenizi ya da gündüzünüzü devamlı kılsaydı diğerini size getirecek tanrı kimdir? (Furkan,45)

Gece veya gündüzün devamlı olmaması tek bir şeyle açıkla nabilir: Dünyanın dönmesiyle.

Ayet: “Allah geceyi, kendisini durmadan takip eden kovala yan gündüze bürüyüp durur” (Araf,54)

Karanlık ve aydınlığın birbirini takip etmesi ancak küre bir cisimde ve onun dönmesiyle gerçekleşebilir. Kozmonot Yuri Gagarin aynı şeyi gözlediğini söylemişti.

Ayet: “Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten Yeryüzü’ne yöne lip onu etrafından eksiltiyoruz” (Rad,41-Enbiya,44)

Dünyanın kutuplardan basık ekvatordan şişkin olmasının nedeni ; Dünya gaz ve toz bulutu iken yani yeni oluşmaya başlarken kendi ekseni etrafında dönüşü nedeniyle kutup lar eksilmiş çukurlaşmış katılaştığında da bu değişmemiştir.

— Bu ayetler Dünya dönüyor dediği için afarozla karşılaşan 1642’de ölen Galilei’den 1000 yıl önce söylendi.

*  Yörüngeler

Ayet: “O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı… yaratandır. Hepsi bir yörüngede yüzmektedirler. .” (Enbiya,3-Yasin,36)

*  Çekme ve itme gücü

Ayet: Semayı yerin üzerine düşmekten O koruyor. Hacc/65

Ayet: “Allah O’dur ki gökleri görebileceğiniz bir direk olma dan yükseltti.” Ra’d/2

Ayet: “Allah semayı yükseltti ve dengeyi koydu.” Rahman/7

Atomdaki çekirdek elektronları, güneş gezegenleri kendi içi ne çekerek onları, büzdürmeye çalışır. Ama atomda elektronlar çekirdeğe, gezegenler güneşe yapışmaz. Çünkü hare ket ederek dönerek çekim merkezine denk merkez kaç kuvveti oluştururlar ve denge korunur.

*  Atmosfer

Ayet: Gökyüzünü sizin için koruyucu tavan yaptık!Enbiya,32

Atmosfer-Ozan tabakası bir filtre ve süzgeç gibi Kozmik ışın lardan, meteor yağmurlarından uzayın 270 derecelik öldürücü soğuğundan bizi korur.  Öte yandan sanki bilinçli ve şef-katli bir denetleyici gibi, hayat için gerekli olan kızıl ötesi ve yararlı ultraviyole ışınlarına ses ve görüntü dalgalarına izin verir zira fotosentez yapılacaktır. Atmosferin yanısıra “Van Allen Kuşakları” denilen ve Dünya’nın manyetik alanından kaynaklanan bir tabaka da, gezegenimize gelen güneş patlamalarına ve yıldızlardan ulaşan zararlı ışınlara karşı bir kalkan görevi görür. Allah insanları böyle koruyor!

*  Uzay yolculuğu:

Aya yemin olsun ki tabakadan tabaka- ya bineceksiniz!” İnşikak 18-20.  Ayetten atmosfer katman- larını aşmak, gezegenden gezegene istasyondan istasyona geçmek aya konmak gibi anlamlar anlaşılmaktadır

* İki deniz arasında perde:

Ayet: İki deniz birbirine kavuşur fakat arada perde vardır karışmazlar” Rahman/19-20

Atlas okyanusu ile Akdeniz arasında Cebel-i Tarık boğazında ve Aden körfezi ile kızıldeniz arasında suların, sıvılardaki gerilim kanunu gereği birbirine karışmadığı gerçeği 20. yy’da keşfedildi.

* Atom modeli

Ayet: “Tozutup savuranlar, Ağır yük taşıyanlar, kolayca akanlar, iş bölümü yapanlar…” Zariyat 1-5

Ayette geçen kısa cümleler sırasıyla: Elektronların şiddetli hızlı hareketleri, Çekirdekteki ağır proton, nötronun ışık hızına yakın haraketi ve her birinin düzenli işlevi uslubunca ele alınmaktadır.

* Atom atom ağırlığı ve atom altı parçacık:

Ayet: “Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak ve gizli kalmaz. Bundan daha küçü ğü ve büyüğü de hariç olmamak üzere Mübin bir kitapta yazılıdır” Yunus/61

20.yy’a kadar atom parçalanamaz deniyordu.Kuran ise atom fiziğinin konusu olan atom ağırlğığından söz ettiği gibi, zerrenin-atomun parçalanacağını da atom altı quvantları da habeer vermiş oluyor.

* Elektirik – Ampul

Ayet: “Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru-nun misali MİŞKAT (kandil konan yer) O mişkat için de bir MİSBAH (kandil) Misbah bir ZÜCACE (kandil cam fanus) içinde. O zücace de inci gibi PARLAYAN bir yıldız. Hem şarkta hem garpta mübarek zeytin ağacından yakılır.Yağı, ateş dokunmasa bile hemen ışık verir. Nur/24-36

Işık saçan teller cam yuva ve boru içinde bunlar da cam kandili içindedir.Elektrik akımı ve onu taşıyan cam mamülü ampul ve elektiriğin her yerde anında yınvermesi  ancak bu kadar açık ve net tasvir edilir.

19.yy’da yaşayan M.ibni Arabi bu ayeti ışık ve bakır ismiyle elektiri ği anlatır. 19. Yy’da Edison ampulu bulunca bu büyük Üstada da teşekkür eder.

İNSANLA İLGİLİ AYETLER

*  İnsanın yaratılışı-Embriyo aşamaları

Ayet:  1 “Biz insanı çamurdan süzülmüş bir konsant reden – ÖZ KARIŞIM dan yarattık

2 Sonra onu KARAR-ı  MEKİN’de (Sapasağlam yuva) NUTFE yaptık (Sıvı içinde canlı-sperm-yumurtacık-ZİGOT-morula-blastula)

3 Sonra o nutfeyi ALEKA haline getirdik (Döllenme sonucu rahim duvarına sülük gibi asılan zigot)

4 Alekayı  da MUDGA -Bir parçacık çiğnem et hali-ne getirdik (Çiğnenmiş sakız gibi der doktorlar)

5 Sonra Mudgayı da KEMİKLERE dönüştürdük

6 Kemiklere de ET giydirdik.

7 Ardından BİR BAŞKA YARATILIŞLA onu inşa ettik.

Eser ortaya koyanların EN GÜZELİ olan Allah’ın şanı ne yücedir!” Müminün,12-14. Japon bilim adamı prof.  bu ayeti okur Müslüman olur.

Hadis:“Her birinizin yaratılışı ana rahminde

NUTFE olarak 40 gün derlenip toparlanır. Sonra yine öyle (40 gün daha) ALAKA (yapışan şey) olur.

Sonra yine öyle (bir 40 gün daha) MUDGA (et parçası) halinde kalır.  Ondan sonra melek gönderi lir. Ona RUH üfler…”  (Mehmet Sofuoğlu, Sahih-i Müslim ve Tercemesi, VIII, 114).

NUTFE: zigot, morula ve blastula safhaları, derlenip toparlanma devresi

ALAKA: Ana rahmine gelen yumurta, plasenta eten eş oluşunc,a mukoza ve kasları içine iyice yapışarak gömülür. Bir başka ifade ile tohum gibi ekilir.

MUDGA: Burada embriyo, çıplak gözle görülen, küçük bir et kütlesidir RUH ÜFLENİR: 120 gün sonunda insan hüviyetine bürünür.

* Spermlerin yeri:

Ayet: “Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini çıkardık” Araf/172

Ayet: “İnsan bel ve göğüs kemikleri arasından çıkan bir sudan yaratılmıştır” Tarık/6-7

Eski yıllarda spermlerin iki bacak arası husyelerde oluştuğu sanılıyordu, yumurtaların da rahimde. Kur’an’ın sırt ve göğüs kemikleri arasında oluştuğu yolundakı ifadesi 20.yy’da anlaşılabildi.

* Parmak izi:

Ayet: Parmak uçlarını da toplayıp diriltmeye kadiriz” Kıyame/4.

Kur’anın insanın önemli büyük organlarını değil de akla hiç gelmeyecek parmak uçlarını ifade etmesi, önemli bir konuya dikkat çektiğini gösterir.

MUCİZELER BİLİMSEL PROJE MODELLERİ

Mucize tanım-1

Allah tarafından sadece Peygamberlere özel, Peygamberliklerini kanıtlamak , gerektiğinde de yardım amaçlı verilen doğa ötesi güç ve olaydır.

Mucize tanım-2

Kıyamete kadar gelecek bilim insanlarına ışık tutacak ALTERNATİF  PROJE  MODELLERİ dir.

Mucizenin aynısını kimse yapamaz Peygambere özeldir. (Keramet: Evliyanın gösterdiği sıra dışı olaylar. İstidraç: İnançsız da olsa her insanın gösterebileceği sıra dışı olaylar. Yogalar medyumlar gibi.)

Ancak Kur’an bu ayetleriyle Peygamberleri ahlakta örnek gösterdiği gibi dünya hayatındaki uygarlık ve teknolojik gelişmeler açısından da insanlara birer yol gösterici ve teşvikçi lider olarak örnek gösterir.

Mucizeler son sınırı çizer, ufuk ve zirve noktasını gösterir, insanlığı o noktaya kadar çalışıp ulaşmaya (tabi ki daima Allah rızası insanlık  yararı adına değerlendirmeye) teşvik eder. Bugün her bilim dalı bu  muci-zeleri gerçekleştirme yolunda emeklemektedir.

*  Hz.Nuh ve Gemi:

Ayet: “Emrimiz geldi fırın kaynadı, yüzmesi ve durması bismillah ile olduı” Hud/40

Nuhun gemisinin Tufana dayanıklı olması ve fırın-kazan kavramının ve buharlı gemi imajını vermesi bir kelime ile kalkıp durması, gelecekte sesli komutla gerçekleşecek elktronik işlemlere işaret etmektedir.

*  Hz.İbrahim ve yanmayan gömlek:

Ayet’Ey ateş İbrahime serin ve selametli ol ‘Enbiya/69

Ateşin soğuk olması amyant gibi yanmayan madde ye  ve buzdolabına işaret olabilir.

*  Hz.Musa ve tüp geçit:

Ayet: “Asayı taşa vurdu 12 pınar kaynadı. Denizde kuru bir yol aç!” Taha/60,77

Ayet yer altı sondaj çalışmalarına ve deniz altından

Tüp geçit icadına işaret etmektedir.

*  Hz.Davut ve demir hamuru:

Ayet: Davuda demiri yumuşattık zırh yaptı. Sebe/10

Hz.Davud eliyle demire istediği biçimi veriyordu. İnsanlık sanayinin temeli demiri teknoloji ile işledi.

*  Hz.Süleyman ve havada uçması, mimari yapılar, kuş ve cin ordusu, görüntü nakli ve ışınlama:

Ayet: “Bize kuş dili öğretildi, Süleyman için insan cin ve kuş orduları toplandı” Neml/16-19

Ayet: Süleyman cinleri kale havuz kazan yapmada, Sebe/12,  bina yapımında usta, denizde dalgıç gibi kullanıyordu. Neml/39

Ayet: Süleyman Belkısın tahtını kim getirir dedi. Cin-lerden ifrit: Sen kalkmadan getirirm dedi. Bilge kişi göz açıp kapayıncaya kadar getirirm dedi. Süleyman tahtı yanında görüverdi.” Neml/38-41

Ayet: “Rüzgarı Süleymanın emrine verdik bir aylık yolu bir günde gidiyordu” Sebe/12, Enbiya/81

Görüldüğü gibi ayetler günümüzde gerçekleşen çoğu teknolojiye işaret ediyor. Ses görüntü nakli gibi. Bir farkla k i ayet ışınlama dediğimiz cisim nakline işaret ediyor.Ayrıca cinlerin gelecekte istihbaratçı ve uzay dalgıçları olabileceğine de işaret ediyor.

*  Hz.Hz.İsa ve tıp:

Ayet: “Anadan doğmu körü, cilt hastasını iyi eder ölüyü diriltirim” Ali İmran/49

Hz.İsa’nın çarmıha gerilmediği yüzünün ihanet eden kişiye benzetildiği Kur’an’da anlatılır. Yüz nakli günümüzde gerçekleştirildi.

Tıp bugün açılan bu yolda yürüyor, ölecek olanlara yeni organlar ve gen uygulamalarıyla adeta yeni bir hayat verilecek noktaya da bir gün yaklaşacaktır.

Ölüme çare bulduk denilen nokta kimbilir belki de buyrun aslı burada denip kıyametin kopacağı sonsuzluğa geçiş noktası olacaktır.

Aşağıdaki fotokopi örneği uzun yıllar lise öğrencilerine dağıtılan uygulamardandır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s