tekasür

1, 2. Çoklukla övünmek sizi (kabre girinceye kadar) o derece oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz. (Kabirdekilerle de övündünüz, Siz de kabre gireceksiniz)
3, Hayır! (İnkarcılar zalimler) Yakında bileceksiniz!
4. Hayır, hayır! Yakında (Müminler ileride) bileceksiniz!
5. Gerçek öyle değil! Kesin bilgi (İlme’l-yakîn) ile bilmiş olsaydınız
6. Mutlaka cehennem ateşini görürdünüz. (İhsan sırrı görüyor gibi kulluk)
7. Sonra âhirette onu çıplak gözle (Ayne’l-yakîn) göreceksiniz.
8. Nihayet o gün (dünyada verilen servetlerden makam ve güçlerden) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.

(102) TEKASÜR SÜRESİ

Nefis hastalığı Övünme
Servet ve Güç Zehirlenmesi ( drmavi 2005)

(Hakka’l-yakîn iki ayette geçer: “Cehennemi hakka’l-yakin görecekler” Vakıa/92-95: “Kur’an Hakk’l-yakin bilgidir” Hakka/51)

AYET: “Muhakkak dünya hayatı bir oyun, eğlence, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır.” Hadid/20

Tekâsür, çokluk yarışı ve çoklukla övünmek demektir.

Kevser sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. 8 (sekiz) âyettir.

Cahiliye Arapları, mal, evlât ve akrabalarının çokluğunu bir gurur ve şeref sebebi sayarlar, hatta bu hususta yaşayanlarla yetinmeyip kabilelerinin üstünlüğünü geçmişleriyle de isbat etmek için kabirlere gider, ölmüş akrabalarının çokluğuyla övünürlerdi.

Surede onların bu tutumu eleştirilmekte ve gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağı belirtilmektedir.

Mekâbir, kabir yeri anlamındaki “Makber” kelimesinin çoğulu olup kabirler demektir.

Şâir şöyle der: “Saray sahiplerini görüyorum ki öldüklerinde, kabirlerinin üstünde kayalarla binalar yapıyorlar. Kabirlerde dahi, fakirlere karşı övünme ve böbürlenmeden başka bir şey kabul etmiyorlar.” (Safvetü’t-Tefasir)

MÜSTESNA BİR BAŞLANGIÇ: أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ

1- Bir tercih ve seçime, duygu ve düşünce sahibi oluşa ve de tutum sergilemeye dikkat çekiliyor.

İnsan ruh cevherine giydirilen bedendeki mîzanî duyuların organların çokluğuna takılabiliyor.

İnsan ruh cevherine bir motor gücü olsun diye takılan nefis arzularının çokluğuna gömülebiliyor.

İnsan başıboş duygular ve pervazsız düşünceler deryasına dalabiliyor derinlerde boğulabiliyor.

İnsan dış dünyasındaki renkler güzellikler mal mülk ve servetler karşısına dengesini kaybedip esas yaratılış amacını unutabiliyor çokluk içinde kaybolabiliyor.

Kısacası Çokluk-mâsivâ, insanı Tek Allah’dan koparıyor uzaklaştırıyor aslında yalnızlaştırıyor.

İnsan kesrette eriyor Vahdet’e eremiyor.

2-Övünme ile Servet evlat taraftar vb çokluk birbirinin lazımı gibidir. Birbirini tetikler ve besler.

İkisi de lezizdir, nefsi büyüler coşturur şımartır azdırır tatmin edicidir.

Güç servet evlat ve taraftar bakışı bulandırır yüreği kabartır, çalım satarak övünür de övünür.

Azgınlaşan enaniyet eroinman gibi bu övünmenin hastası haline gelir, doyumsuzlaşır.

Yok mu daha diyerek yeni övünç ve beslenme kaynakları araştırır.

Yeni savaş alanları, alt edeceği gücüyle ezeceği hasımlar ve kurbanlar üretir. Vampir gibi yetişkin çocuk ve bebe demeden taze kandan kana koşar. İmha etmeleri ve bitirmeleriyle övünür.

Artık o mekanik bir övünme robotu gibidir.

Gözünü kan bürümüş, servet ve kibir kalbini kör etmiştir.

3-Nefis zehirlenmesinin en belirgin özelliklerinin başında kibir ve övünme gelir.

Temelinde de sahip olunan çokluk; fiziki yapı zeka beceri servet iktidar ve taraftar gibi enstürümanlar vardır.

Bunu mırıltı ve hırıltılarıyla ilk seslendiren İblis olmuştu. Kur’an iki cümlecikle özetleyiverir onun zehirlenmişlikle kustuğunu: (Bu Firavunda da gözlenir Karunda da Nemrutta da)

“Diklendi Kibirlendi (Bakara/34) ve ben ondan üstünüm-değerliyim! dedi” (Sa’d/36)

“ELH ” “Oyaladı sizleri”.

Eğlence demek olan “levh”in aslı gaflet olduğundan “ilhâ” eğlemek, boş bir şey ile aldatarak ve meşgul ederek oyalamak, işinden alıkoymaktır. (H.Yazır)

Tekâsür, çokluk kuruntusu, gururu, iddiası. “Kesret”den tefaül babından.

Biz çoğuz, hayır biz çoğuz diye birbirleriyle çokluk yarışı, çokluk gösterisi etmek, çokluk sevdası veya çokluk açıklaması ile kuruntuya düşmek, öğünmektir ki, dünyalıların genellikle kapılıp aldandığı bir gurur hâlidir. Neyin çokluğu ve neden alıkoyduğu açıkça belirlenmeyerek

“ilhâ” (oyalama) ve “tekâsür” (çokluk kuruntusu) mutlak zikredilmiştir.

Tekasür, ahirette işe yaramayacak, o kıyamet günü ameller tartılırken tartıda ağır basmayacak, o kızgın ateşten korumayacak ve bundan dolayı geçici dünyada insanı aldatıp ahirete yalnız hesap, sapıklık, azap bırakacak olan gurur metâı şeylerin çokluğuyla öğünmek olacağı anlaşılır.

Tefsircilerin bir kısmı çokla öğünmeden maksat, adet çokluğuyla öğünme olduğunu kabul etmişler; bir kısım da mal çokluğu ile öğünme olduğuna kani olmuşlardır. (H.Yazır)

Allah’tan Kur’an gerçeklerinden Nebi ölçülerinden uzaklaştıran her şey!..

Ayette dendiği gibi, Allah sever gibi, O’na tercih edilen her şey! (Bakara/165)

Ayetlerdeki tekrarlar, tehdidin şiddetini göstermek içindir. Araplar, bir korkulma ve tehdidin dehşetini göstermek istediklerinde onu tekrar ederler. (Taberi )

KABRE KADAR: حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ diyor.

Bu ilahi bir yasa, Sünnetullah.

Her dileyene her dilediği hemen veya daha sonra, aynen veya farklı şekilde verilir dünyada.

Ve mal mülk servet iktidar taraftar çokluğu ile bu tarz övünmeler güç ve servete dayalı zecrî uygulamalar küçük ve büyük kıyamete kadar devam edecek.

Fani yolda böylesine hırs böylesine icraat devam edeceğine göre,

Ehl-i İman Ehl-i Takva Ehl-i Hizmet olanlar

Baki yolda nasıl sebat etmesi gerekir bunun dersini de veriyor.

Çoklukla servetle mal mülk ile övünmek?

AYET: “Allah’ın size verdikleriyle şımarmayınız.” Hadid/23

AYET: “Muhakkak Allah, kurumlu, böbürlenen insanları sevmez.” Nisa/36

“Dinde kötülenen mutlak çoklukla gururlanma değildir.

Belki ilminde, taatte, güzel ahlâkta çokla gururlanmak övülmüştür ve hayırların aslı odur.

Yasaklanan Allah’a itaattan alıkoyan dünya lezzetleri ve ilgileriyle çok övünmektir.

Ayetlerde hayır yolunda yarışmaya teşvik vardır. “Hayırlarda yarışınız.” Bakara/148; Maide/48; “Yarışanlar, bunun için yarışsınlar.” Mutaffifin/26.” (H.Yazır)

HZ.SÜLEYMAN’DA MAL SEVGİSİ

Melike Belkıs’ı hakka davet için mühendislik masrafları yapan Hz.Süleyman atları da çok sever bizzat ilgilenir ve şöyle derdi: “Dünyalık (atları servetleri mal) ları Rabbimi anmaya anlatmaya vesile oldukları için sevdim“. Sa’d/32

HZ.OSMAN VE SERVETİ

Hz. Osman denildiğinde onun akla ilk gelen özelliği ya da özelliklerinden biri cömertliğidir. İnanmış olduğu dava uğrunda sahip olduğu bütün mal varlığını harcama anlamında bir cömertlik, Hz. Osman’ın en bariz vasfıdır.

Tebük safarinde Hz. Osman Şam’a göndermek için hazırlattığı 300 deveyi üzerlerindeki mallarla beraber Allah Resûlüne elli at ve bin altın nakit daha verdi.

Nebiler Serveri, bir rivâyette “Allahım, ben Osman’dan razıyım, sen de ondan razı ol” , diğer rivayette  ”bu amelinden sonra Osman’a hiçbir şey zarar veremez” buyurdu (İbn-i Cevzi, Sıfatü’s-Safve, 1/126)

Hz. Osman’ın belki de İslâm tarihi içinde ilk olma şerefini kazandığı ayrı bir cömertliği vardır ki, o da Medine’ye hicretten sonra Rume kuyusunu satın alıp, Müslümanların istifadesine sunmasıdır. (İlk Sebil) (Buhari, Müsâkat, 1)

ABDURRAHMAN BİN AVF VE MAL ÇOKLUĞU

İbn Hacer’in kaydettiğine göre o, Efendimiz döneminde kırk bin dinar tutarında malının yarısını, bunun yanı sıra beş yüz atı Allah yolunda infak etmiştir.

Allah Resûlü’nün vefatından sonra, Hz. Âişe Validemizin “Abdurrahman’ı sanki sırat’ın üzerinde yürür görüyorum, Bir o tarafa, bir bu tarafa meylediyor. Bu durumdan kurtulmak istiyor, fakat başarılı olamıyor” hadîsini rivayet ettiğini duymuş ve bunun üzerine bir defada beş yüz deveyi, üzerindeki yükleri ile beraber tasadduk etmiştir.

Ömrü boyunca otuz bin köleyi âzâd etmiş, Bedir Savaşına katılanlara -ki o gün yüz kişi idiler- dört bin dinar verilmesini vasiyet etmiştir.

Benî Nadîr seferinden ganimet olarak hissesine düşen arazisini kırk bin dinara satarak, onu Ezvâc-ı Tâhirât arasında paylaştırmış, bunun üzerine Hz. Âişe Validemiz, Allah Resûlü’nün “Benden sonra sizlere (Ezvâc-ı Tâhirâta) ancak salih olan insanlar şefkat ve merhametle yaklaşacaklar.” sözlerini aktarmış ve “Allah, İbn Avfı Selsebil-i Cennet ile mükafatlandırsın” diye dua etmiştir.

Dillere destan bu cömertliğine rağmen onun, bir gün Ümmü Seleme Validemize; “Malımın çokluğu helâkıma sebebiyet verir. Bundan çok endişe ediyorum” dediği vâkidir.

TAHDİS-İ NİMET ve TEFAHUR

Duha suresinde bahsedilen bu kavram, Allah’ın nimetlerini, O’nun namına hamde ve kendi cinsinden şükre (şevke ibrete, amel-i salih hizmet ve aksiyona) vesile olsun diye numune-i imtisal amaçlı, anmak hatırlatmak tavsiyesiyle gündeme gelir.

Yoksa nefis-ego adına tefahurla, fahirlenerek övünerek alkış takdir övgü bekleme anlamından tabii olarak uzaktır.

*** O KADAR ÖVÜNDÜNÜZ Kİ!..

Servetlerinizle mallarınızla inşa ettiklerinizle evlatlarınız ve taraftarlarınızla, övünecek kadar o kadar çoğalttınız yığdınız doldurdunuz ki!

Bu kadar görünebilmek için mi?…

Bu kadar övünebilmek için mi onca mal yığdınız?

Bu kadar öğündüğünüze göre demek ki ne kadar çok mal yığdınız!

Bu kadar yığabilmek için kimbilir ne kadar çok yağmaladınız?

Yığıp sahip olduklarınız gözlerinizi o kadar kamaştırdı, nefsinizi şımarttı güç sarhoşluğuyla egonuzu azgınlaştırdı karakterinizi o kadar bozguncu haline getirdi ki:

Bunu kibirle, kabirlerinize varıncaya, kabirlerinize girinceye kadar sürdürdünüz.

O kadar ki bizim taraftarlarımız falanlardan filanlardan daha fazladır, destekçilerimizin oranı daha yüksektir, görüşümüzün kapsamı şu kadar geniştir deyip kamuoyu oluşturmaya çalıştınız.

O kadar ki kendinizi unuttunuz da geçmişinizle övünmeye, ceddinizin isimlerini icraatlarını dasitane yüceltmeyle uğraşıp durdunuz.

Sağları bırakıp mezardakilerle meşgul olup durmadan övündünüz.

Sağları da kendiniz gibi kabirdekilere benzetmeye çalıştınız.

O kadar övündünüz, övünecek mallar yağmaladı yığdınız ki, sarhoşça güç bende deyip mağdurlar oluşturdunuz.

Nice mağduriyetler üzerinde nice yapılar kondurdunuz.

Sonunda ne oldu; kabirleriniz cesetlerinizle, gözleriniz toprakla doldu, öldünüz gittiniz, göreceğinizi göreceğiniz yere girdiniz.

Tıpkı Karun gibi:

Ayetler:

“Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona demişti ki: “Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.”,

“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu gözet, ama dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.”

“Karun ise: “O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi.” demiştir. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helak etmişti. Günahkarlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).”

“Derken Karun, ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, “Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı. Hakikat şu ki o, çok büyük devlet sahibidir” dediler.”

“Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, şöyle dediler: “Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah’ın mükafatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.”

“Derken biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek taraftarları olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.”

“Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler de: “Demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı çok da, az da verir. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki inkârcılar iflah olmazmış” demeye başladılar.”

“İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) akıbet, takva sahiplerinindir.” Kasas/76-84

*** Ayetler eldeki çokluğun asıl değerini ve nasıl kullanılması gerektiğini anlatıyor:

  • Nefsini aş, vereni bil bul ki verilen anlam ve değer kazansın hayatına lezzet katsın.
  • Eldekilerle övünme enaniyet hesabına değil,Allah’a hamd ve şükür namına değerlendir!
  • Eldekileri Ahiret namına kullan!. Dünyada insanlara yararlı ol! İsrafsız, meşru kafi zevklerle yetin!
  • Rahman’a ait mâmeleki toplum huzurunu insan ruhunu bozma adına hiç kullanma!

*** Ayetlerdeki vurgulu tekrarlar merhamet göstergesidir.

Zira İnsan benliği güç zehirlenmesinin farkına varamayabilir.

Hatta kendini ve gücünü ebedi tevehhüm de edebilir.

Bu, benliğinin kendisini ve akıbetini göremeyecek kadar şişmiş olduğunun, gözünü kamaştıran mum ışığı yüzünden güneşi göremeyecek hale gelebileceğinin ifadesidir.

Tevehhüm-ü ebediyet denir buna.

Her tarafı aynalarla kaplı bir saray odasında insanın her tarafını uzayıp giden yollar kavşağında zannetmesi gibi.

Tipik örnek Firavun bu yüzden hayata, halka, alternatiflerine meydan okumuş hayatlarla oynamış kundaklara dalmış kasaplaşmış, Sahib-i Yed-i Beyza Nur Musa’ları kanlı elleriyle kovalamış.

Evlerine girerim demiş bebekleri, çöllerine girerim demiş Musa Harunları kovalamış.

Göklere yerlere denizlere hükmetmek için adeta göklere meydan okumuş oklamış, denize meydan okumuş dalmış; o vehimden ölümle uyanabilmiş, övünmenin zirve yaptığı kutsallık dehlizinde göreceğini işte o zaman görmüş ama iş işten geçmiş…

HADİS: “Biz Âdemoğlunun iki vadi dolusu altını olacak olsa, bir üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun karnını (gözünü) ancak toprak doyurur. Allah, tevbe edenin tevbesini kabul eder.” Buhari, K.er-Rikak, 10 / Müslim, K.ez-Zekat,116

*** Ayetlerden açıkça anlaşılacağı üzere İlahi beyan çokluğu değil çoklukla övünmeyi gündeme taşıyor.

İlk bakışta bu öğünmenin gerekçesi ve meşruiyeti de açıkça irdelenmiyor.

Lakin belli ki bir Hadiste beyan edildiği gibi “Ümmetimin çokluğu ile övünürüm, iftihar ederim!” kuşağında bir öğünme değil bu.

Ya da Süleyman Nebi’nin atlarını elleriyle bakar severken ifade ettiği övünme değil!..

Farklı ırklara inançlara anlayışlara mensup bir millet bireylerinin bir yönetici seçimindeki kalkan parmakların ya da oyların sayımı sonucu oluşan, objektif, içten kapsayıcı kucaklayıcı evrensel dilde hüsnü kabul görebilecek bir ifade-i meram değil!

Salt çokluğu kullanıp bunu bir gurur ve muhataplarına psikolojik üstünlük sebebi yapmaktan söz ediliyor.

Bir de bu üstünlük baskı ve zulme, kul hakkını yemeye, bozgunculuğa ve kendi övündüğü çoğunluktan olmayanlara hakk-ı hayat tanımamaya ve imhaya yönelişe sebep oluyorsa, cehennemle buluşmanın kaçınılmaz olacağına vurgu yapılıyor.

SON AYET esasen konuyu vuzuha kavuşturuyor. Övündüğünüz servetler mallar evlatlar güçler icraatlar neler ise, bunlardan hesaba çekileceksiniz deniyor.

AYET: “O gün ne mal fayda verir ne de evlat” Şuara/88

HADİS: “İnsanlar beş şeyden hesaba çekilmedikçe kıyamet günü hiçbir tarafa hareket etmeyecektir;
Ömrünü nerede ve nasıl tükettiğinden,
Gençliğini nerede ve nasıl geçirdiğinden ,
Malını nereden kazandığından
Malını nerede harcadığından.
Bildikleriyle amel edip etmediğinden.” Tirmizî, Kıyame, 25

HADİS: “Hz. Zübeyr (radıyallahu anh)’in anlattığına göre Tekâsür suresinde geçen: “Andolsun o gün elbet ve elbet nimet(ler)den hesaba çekileceksiniz” (8. âyet), âyeti ile ilgili olarak Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e şöyle demiştir:

“- Ey Allah’ın Resûlü! (yeyip içtiğimiz) hurma ve su olan iki siyahtan ibaretken hangi nimetlerden hesâba çekileceğiz?”
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı verir: “- O, mutlaka olacak!”
Tirmizî, Tefsir, Tekâsür; İbnu Mâce, Zühd, 12

HADİS: “Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı (hesaplaşmanın olacağı) gün gelmezden önce daha burada iken helalleşsin.

Aksi takdirde o gün, salih bir ameli varsa, o zulmü nispetinde kendinden alınır. Eğer hasenatı yoksa arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir.” Buhârî, Mezalim 10, Rikak 48

***Övünmenin taşıdığı riskler:

1-Yunus Emre’nin enfes yaklaşımıyla her şeyin âriye-emanet, hangi şey senin ki, onları bahşedeni unutuyor kendine mal ediyor, senin olmayanla el aleme övünerek çalım satıyorsun!

Katmerlisi Allah’a ait hamde, paylaşmaya ve hizmete vesile tüm nimetleri, servet nüfus ve makamları, nankörce Allah’ın diğer hasbi kullarına karşı zulüm aracı olarak kullanıyorsun?

2-Övünmek göründüğü gibi olamamaktır.

Çünkü seni sen değil insanlar değerlendirmelidir.

Ötesinde Rab!..

O’nun katında hangi değerdesin biliyor musun?

O senin yanında ne değerde ise o!..

Her övünen insanın ruh dünyasında yamamak istediği bir kısım yırtıkları var demektir.

Nefsi okşamanın ve suçluluk duygusunu bastırmanın, suçları örtmenin ve suçluları unutturmanın ambalajı, suni güç pompalamanın ünvanıdır övünmek.

3-Övünmek, sahiplenmek ve bütünleşmektir. Sahiplenmenin zararlı yönleri vardır. 

Övündükleri elden gitmesin diye her türlü tedbire başvurur kural tanımaz bunalımlar yaşar. Elden gider tekrar elde edebilmek için ölçüsüzce helal haram demeden her yolu meşru görür.

4-Övünmek kendini parlatma abartma pazarlama, beklentiye girme; muhatabı da minnet altında bırakma ve ezme dolaylı köle etme riski taşır.

5-Övünme, seçilmişlik anlayışına, ayrıcalıklı konum telakkisine, üstünlük hatta kutsallık zehabına götürür. Adeta kast sistemi gibi kendilerini piramidin ucunda düşünür hale gelirler.

6-Her övünme yapay bir dünya örmektir. İçi boş sanal imaj örgülemektir. Övünmelerin backroundunda hep riya sırıtır.

7-Her övünme bir zulüm nüvesi içerir. Büyük zannettiği şişirdiği egosunu büyük gösterme eylemlerine zorlar, zorlamalara yöneltir. Millet çapında olunca kendi seçkin ırkı için diğer ırkları asimile etme yolunu açar.

8-Övünme ikbal ummaktır; peşin gelecek beklentisi o beklentiye yönelik yatırım yapmak anlamına gelir.

Büyükler ikbal günlerini gösterme Allahım derler.

9-Övünmenin sonuç riski, hakikatı ve akıbeti bilmeye görmeye yaşamaya perde olması, zulmü misyon zannettirmesi ve cennet kaybıdır.

***Mutlaka ama mutlaka bileceksiniz göreceksiniz yaşayacaksınız

Ayetlerin akışı bizi mal evlat servet taraftar vb. çokluklarla ilgili övünme konularından sonra akıbet konusuna yoğunlaştırıyor. Bunu iki tarzda yapıyor:

Bir, ikişer kez israrla tekrar ederek

İki, hangi bilinç düzeyinde olursa olsun her insan bu akıbeti görebilecek fıtrî donanıma sahiptir.

Yeter ki Allah’ın verdiği fıtratı bozarak (İblis gibi) kendi benlik projesini zihninde kabullenmiş vicdanınla onaylamış olmasın.

Konuyu tersten okursak; bunca israrlı uyarı yapıldığına göre, şiddetine amacına ve sonuçlarına göre her övünme, insanın ayağını kaydırabilecek baş aşağı götürebilecek riski de beraberinde taşımaktadır.

***YAKÎN: Hakikatı akıl ve vicdana tereddütsüz mal etmek: Bilmek – Görmek – Yaşamak
(Vakıa mutabık itikad-ı sahih)

İlme’l-yakîn: Bal konusunda bilgilenmek. Ölümü bilmek. Ateşi bilmek. Cenneti bilmek. Haritada Irmak var.

Ayne’l-yakîn: Balı görmek. Öleni görmek. Yaktığını görmek. Cenneti görmek. Git Irmağı gör.

Hz.Musa Rü’yetüllah’ı (Allah’ı görmeyi) istedi, göremedi, dağ parçalandı Musa bayıldı. Araf/143

Hz.İbrahim haşre örnek istedi ölü kuşlar uçarak geldi. Bakara/260

Hakka’l-yakîn: Balı tatmak. Ölmek. Yanmak. Cennete girmek. Irmak suyunu iç.

***Ayet övünenlerle kabirdekiler arasında bir ilinti kuruyor.

Övmek konusunda bilinen bir Hadis vardır. “Vayhake kata’te unuka sahibike”

“Yazık sana kardeşinin boynunu kopardın!”.

Doğru olan bir konuda mübalağa eden zımni yalana girebilir. Övgüde abartma egoları şişirip kaydırabilir.

Sonra övülen alır sazı başlar söze; nefis mırıltıları hesabına besteler de besteler!..

Övünmek kabirleştirir, insanı kibrine öylece kabrine koşturur.

Övünerek kabirlere koşanlar aslında kabirleşenlerdir. Kabirdekilerden farksız ölüler gibidirler, yaşayan ölülerdir.

Peygamberimizin verdiği “Kabirler ölümü hatırlatır” mesajını alamamış kendilerini aşamamış, sıfırlanamamış, tevhide ve yakîne erememiş; fani dünya çoklukları içinde çürümüş, servetlere saraylara gömülmüş zaten ölmüş cesetler gibidirler.

KABİR-TEKASÜR SÜRESİ

Mal mülk evlat dünyalık
Oyalar durur hep insanı
İnsan ömrü bir sayfalık
Kalmaz geride adı sanı

Çoklukla övünür güç alır
Kuvvetle ezer öç alır
Vermek bilmez hiç alır
Ömür geçer geç kalır

Bir bilseydi bilseydi bir
Dünyalıktı hepsi bir bir
Baksa perde aralasa bir
Saklıydı arkasında kabir

Varlık hep sanatına ayna
Hayatla ölüm yan yana
Ölüm var hayattan yana
Hayat kabirde anlayana

drmavi

ÖLÜM

Ölüm gülüm

Kan dalında

Kor tebessüm

Sonsuzluk bestesinden

Tek mızraplık baş bölüm

………………………………………..

İnsan sonundan endişe duyar.

Oysa sonu sonsuzluk olan insan sonundan neden endişe duyar?

Ölüm bir son değil, sonun sonların sonu…

Sona eren her şeye, bir son veren,

Sonsuzluğa eş ve baş olan,

Son bir son!…

Son ile sonsuzluğu, dudak dudağa getiren tül ufuk…

Ruh yangınında ebed şerbeti…

Cemale açılan gözlere, çekilen bir sürme…

Dert yüklü tercümana “Eyvah bugün de ölmemişim!” dedirten vuslat türküsü…

Elemli dünyadan uzaklaştıran ahbab ve dostalara yaklaştıran bir terhis tezkeresi…

Ebedi saadet saraylarına, açılan bir koridor…

…..

Ölüm gelmeden

Korku neden

Gelmişse korkma

Yok ki beden

…..

Korkmamalı insan

Ölümle gideceğinden

Korkmalı insan

Nasıl öleceğinden

……

Burada O’nsuzsan

Orada O’nsuzsun

Sonluda sonlusun

O’nunla sonsuzsun

…..

Ölüm bir çeyiz,

Bir Şeb-i Arus-Düğün gecesi… (Mevlana)

…..

Ölüm gökten düşen bir inci,

İşte gerçek bir bayram sevinci…

drmavi

KENZ: Mal ve servet yığıp biriktirmek

MUSA KAZIM GÜLÇÜR İlahiyatçı Yazar 16 Temmuz 2014, Çarşamba

Bilindiği üzere, nisap miktarına sahip her Müslüman’ın parasının/malının kırkta birini Allâh yolunda infak etmesi ve bu suretle malını temizlemesinin Kur’ânî/İslâmî unvanı “zekât”tır.

Malın/paranın kırkta birinin veya “hasenâtü’l-ebrâr seyyiâtü’l-mukarrabîn – Ebrârın öyle iyilikleri vardır ki, onlar mukarrebîn için günah sayılır” fehvası itibarı ile ihtiyaç dışı malın/paranın tamamının -ki biz buna sübjektif mükellefiyet diyoruz- Allâh yolunda infak edilmesinin Kur’ânî/İslâmî unvanı ise “kenz”dir. Bu yazıda, kenz yapmanın yanlışlığı ve uhrevi cezasının büyüklüğü/şiddeti hususları; başta Kur’ân-ı Kerîm’in Tevbe Suresi 34. âyet-i kerimesi, bu âyet-i kerîme ile ilgili hadîs-i şerîfler ve sahabe hazeratının değerli yorumları ışığında görülmeye çalışılacaktır.

İslam’ın toplum için manevi hedeflerinin yanı sıra elbette maddi hedefleri de vardır. Bu maddi hedefleri kısaca; insanların adaletli ve dengeli bir ekonomi içerisinde yaşaması, toplumun tüm üyelerine Allah tarafından sağlanan doğal kaynakların benzer şekilde sunulabilmesi, her birey için onurlu bir hayatın temini, kişilerin barınak, gıda, sağlık ve eğitim için gerekli minimum harcamalarının sağlanması ve hiçbir şekilde çalışma imkânı bulamayanlar için dahi maddi imkânların oluşturulması şeklinde özetleyebiliriz.

Bu maddi hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için zekât, sadaka vb. ekonomik/mali uygulamaların benimsenerek, kişilerin gelirlerinde adaletli bir paylaşımın temin edilebilmesi; paranın stoklanmayıp tedavülde tutularak toplumun bütün kesimlerinde mal dolaşımının en geniş hali ile gerçekleştirilebilmesi; bireylerde yüksek seviyede istihdam ve refahın oluşturulabilmesi; aynî ve nakdî yardımlar vasıtası ile temel insanî ihtiyaçların karşılanması, yoksulluğun ortadan kaldırılması; çarşı ve pazarda yüksek ahlakî standartların realize edilerek dürüstlük ve güvenin geçer akçe haline getirilebilmesi oldukça ehemmiyetlidir.

Kur’ân-ı Kerîm; “Ey iman edenler! Doğrusu hahamların ve rahiplerin çoğu halkın mallarını haksız yollardan yerler ve insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırırlar. Altını, gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları acı bir azabın beklediğini müjdele. Allâh yolunda harcanmayıp da biriktirilen (bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp, bunlarla onların alınları, yanları ve sırtlarının dağlanacağı gün (onlara denilir ki): “İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık biriktirmekte olduğunuz servetin (azabını) tadın!” buyurarak, paranın/altının ve gümüşün tedavüle alınmayıp stoklanmasını “kenz” kelimesi ile belirlemekte, böyle bir davranışın da cezalandırılacağını açıklamaktadır (Tevbe, 9/34-35). “Kenz” kelimesi sözlükte, sadece altın ve gümüşe has olmamak üzere yığıp biriktirmek, toplamak, gömülü mal ve hazine anlamlarına gelmektedir.

Kenz’in anlamı konusundan temelde iki geniş görüş açısı bulunduğunu ve bu görüşlerin kendilerini delilleri ile beraber şu şekilde ifade ettiklerini görmekteyiz.

Bu görüşlerden birincisi, “kenz” ile kastedilenin, zekâtı verilmeyen mal olduğu görüşüdür. Bu görüşün delilleri şöyledir:

1) “Herkesin kazandığı kendisinindir…” (Bakara, 2/286) âyeti, hususi değil umumidir. Âyet-i kerîme, insanın kazanıp elde ettiği şeyin, onun hakkı olduğuna delâlet etmektedir. “Sizden mallarınızı (tamamen sarf etmenizi de) istemez…” (Muhammed, 47/36) âyet-i kerimesi de böyledir. Ayrıca Hz. Peygamber (sas) Amr ibnu’l-Âs’a; “Salih mal, salih kimse için ne kadar güzeldir!” ve “Zekâtı verilen her mal, saklı dahi olsa kenz değildir. Ama zekât verilecek miktara ulaşıp da, zekâtı verilmeyen her mal açık olsa dahi kenzdir.” buyurmuştur.

2) Hz. Peygamber (sas) zamanında, Hz. Osman ve Abdurrahman İbn Avf gibi bir grup zengin sahabe bulunuyordu ki, Hz. Peygamber (sas) onlara değer vermiş, mallarının tamamını infak etmelerini talep etmemiştir.

3) Zekâtı verilmiş ama biriktirilmiş mal haram olsaydı, hem sağlam ve sıhhatli hem de hasta kimselere mallarının tamamını tasadduk etmeleri emredilirdi. Hâlbuki Hz. Peygamber (sas), kişi hastalandığında bile malının en fazla üçte birini hatta bu oranın bile fazla olduğunu belirtmiştir. Keza Ka’b b. Malik, malının tamamını tasadduk teklifi ile Allah Resûlü’nün yanına gelince, Efendimiz (sas) ona; “Senden sonra vârislerini insanlara el-avuç açan birileri olarak bırakmandansa, onları zengin olarak bırakman daha hayırlıdır.” buyurmuştur.

4) Ümmü Seleme (r. anhâ) takmış olduğu altın zinetlerin kenz sayılıp sayılmayacağını sormuş, Efendimiz (sas) de zekât verilecek miktara ulaşan altının, zekâtı verildiğinde kenz sayılmayacağını beyan buyurmuştur.

5) Abdurrahman b. Avf ve Talha b. Ubeydullah (r. anhum) gibi zengin bazı sahabiler “mal biriktiriyorsunuz” denilerek ayıplanmamışlardır.

Bu görüşlerden ikincisi ise, “zekâtı ister verilsin isterse verilmesin, ihtiyaç dışı olarak biriktirilmiş her mal kınanan kenzdir” görüşüdür. Bu görüşü dile getirenler de şu delillere dayanmaktadırlar:

1) “Sana Allah yolunda ne infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçlarınızdan dışında olanları infak ediniz. Allah, size âyetlerini bu şekilde açıklıyor, olur ki düşünürsünüz.” (Bakara, 2/219) âyet-i kerimesi çok açık bir şekilde ihtiyaç dışı malların infakını emretmektedir.

2) Hz. Ömer (ra)’in rivayetine göre, Efendimiz (sas) ashaptan tasaddukta bulunmalarını istedi. Hz. Ömer (ra) vakanın gerisini şu şekilde aktarıyor: “O sırada yanımda tasaddukta bulunabileceğim önemli miktarda para vardı. Hz. Ebubekir (ra)’i tasaddukta ancak bugün geçebilirim diye düşünerek bu paranın yarısını getirdim. Efendimiz (sas) sordu: “Ya Ömer! Geride ailene ne kadar bıraktın?” Ben de: “Ya Resulallah, buraya getirdiğim kadar da aileme bıraktım.” dedim. Ancak Hz. Ebu Bekir (ra) daha büyük bir miktarla gelmişti. Hz. Peygamber (sas) ona sordu: “Ya Ebâbekir, sen ailene ne bıraktın?” O ise “Onlara Allâh’ı ve Rasûl’ünü bıraktım.” dedi. Ben kendi kendime şöyle dedim: “Artık Allah yolunda fedakârlıkta Ebu Bekir’i ebediyyen geçemem”.

3) “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âli İmrân, 3/92) âyet-i kerimesi nâzil olduğunda, Ebu Talha (ra) Efendimiz (sas)’e: “En sevdiğim mal Beyruhâ adlı bahçedir. Onu Allah rızâsı için tasadduk ediyorum. Beyruhâ’yı Allah’ın sana göstereceği şekilde kullan.” demiş, Resülullah (sas) Ebu Talha’ya tasadduk ettiği bu bahçeyi akrabalarına vermesini istemiş, o da amcasının oğulları arasında taksim etmiştir.

4) Tevbe, 9/34-35 âyet-i kerîmeleri nazil olunca, Sâlim b. Ca’d’ın rivayetine göre Hz. Peygamber (sas) üç defa; “Kahrolsun altın, kahrolsun gümüş” buyurmuştur.

5) Efendimiz (sas)’den gelen: “Kim tereke olarak altın veya gümüş bırakırsa, o kimse, bunlarla dağlanır” ve Ashab-ı suffeden vefat eden bir kimsenin cebinde bulunan bir dinar üzerine: “İşte bir dağlanma (sebebi…)”, ashab-ı suffeden bir başkası vefat ettiği ve cebinde iki dinar bulunduğunda ise: “İşte, iki dağlanma sebebi!” şeklinde ikaz.

6) Kenze (mal, mülk, para) sahip olup da bu malda bulunan fakirlerin hakkını ödemeyen herkese, kıyamet günü söz konusu hazinesinin bir yılan olarak geleceği, ağzını açıp peşine düşeceği, yılan yaklaştıkça adamın ondan kaçacağı, sonunda yılanın ona: “Gizlediğin hazineni benden al, ben bu hazineden müstağniyim!” diye bağıracağı, adamın yılandan kaçma çaresinin olmadığını anlayınca, hazineyi geri almak için elini yılanın ağzına sokmak zorunda kalacağı, yılanın da aygırın yulafı kemirmesi gibi, önce onun elini kemirmeye başlayacağı, daha sonra da gövdesini ezip çiğnemeye başlayacağını belirten Efendimiz (sas)’den gelen Ebû Hüreyre rivayeti.

7) Diğerlerine ait olan hakları vermeyen her altın ve gümüş sahibinin, kıyamet günü cehennem ateşinde kızdırılan ateşten tabaklarla alnı, yanı ve sırtının dağlanacağı, tabaklar her soğuduğunda bu durumun tekrarlanacağı, bu azabın kullar arasında hüküm verilip, o kulun yolunun Cennete mi Cehenneme mi olacağının tayinine kadar elli bin sene boyunca devam edeceği ile ilgili Efendimiz (sas)’den gelen Ebû Hüreyre rivayeti.

Âyet-i kerimedeki kenz; ihtiyaç dışı maddi konularda kulun masivaya gönlünü kaptırması, bu durumun o kul için zararlı olduğu, taatullaha fayda vermeyeceği, Allâh’ın hoşnutluğunu aramaksızın kişinin sevgi duyduğu maddi hususlarla ya bu dünyada ya da ahirette ama çoğunlukla da her iki dünyada azaba uğrayacağı şeklinde de anlaşılabilir.

Fethullah Gülen Hocaefendi, müminin çalışıp kazanması, ticari ve iktisadi hayatta söz sahibi olması ama kenz yapmaması (biriktirmemesi) ve tûl-i emellerle sarhoş olmaması gereğine işaret eder. Çünkü Kur’ân ve hadisler kenzin aleyhinde ciddî tahşidat yapmaktadır. Binaenaleyh, İslâm’da stokçuluk söz konusu değildir. Ayrıca paraların bankalarda âtıl hâlde tutulması, Allah’ın sevmeyip kenz olarak isimlendirdiği bir davranıştır. Malın saklanmasına, ancak topluma zarar vermeyecek şekilde kenz ve stokçuluğa girilmemesi kaydıyla cevaz verilebilir. Ayrıca bilerek kenz yapma, Allâh’a iyi inanmamanın bir tezahürüdür.

“Kenz” âyetinden (Allâhu a’lem), farz olan zekât verildikten sonra altın ve gümüşün yani paranın bilhassa da ticaret erbabınca nemalanması amacı ile kullanılabileceği anlaşılabilmekteyse de konu üzerinde bilhassa günümüz yönü ile yeniden bir tefekkür, teemmül, tedebbür, ibret, tezekkür ve nazar gerektiğini düşünmekteyiz. Şöyle ki: Belirli dönemlere, şartlara, objektif ya da sübjektif bakış açılarına göre kenz ya oluşmakta veya oluşmamaktadır. Müslümanların bilhassa da ekonomik zorluklar yaşadığı dönemlerde, zekâtın ve infakın önemi daha da artmakta, kenzi yani mal tutmayı çağrıştıracak bir tutumun yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü İslam, bir Müslüman’ın, kendisinin ihtiyacı olsa bile miskin, yetim ve esire ikramda bulunmasını ebrara ait bir vasıf olarak kabul etmiş (İnsan, 76/8), infak edilmeyip cimrilik yapılmasını ise kişiye kıyamet gününde ceza olarak dönecek kötü bir tutum olduğunu işaretlemiştir (Âli İmrân, 3/180). Diğer taraftan anne-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakındaki arkadaşa, yolcuya, sorumluluğu üstlenilmiş kişilere iyilik edilmesi, para ve mal ile kibirlenip övünülmemesi, cimrilikten uzak durulması, aksi davranışların alçaltıcı bir azap sebebi olduğu gerçeği hassasiyetle hatırlatılmaktadır (Nisa, 4/36-37).

Bir ülkenin/devletin/medeniyetin yıkılıp yok olmasının, lüks ve konfor içinde yaşayan varlıklıların, para ve mallarını Allah yolunda infak etmemeleri ile ilgili bir durum olduğu (İsra, 17/16), mala olan hırstan ve cimrilikten korunanların gerçek kurtuluşa erecekleri (Haşr, 59/9), varlıklı kimselerin para ve mallarında, isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul durumda kalmış kimselerin hakları bulunduğu da açık bir şekilde beyan edilmiştir (Zâriyat, 51/19; Meâric, 70/24-25).

Kenzsiz, başkalarına ait malların bâtıl yollarla yenilmediği parlak, adil ve dengeli bir insanlık temennisi ile…

27.03.2012 ŞEHİTLERE HÜRMET drmavi msnmail sayfası

Şehit mezarından bir tutam toprak alanların yaşadığı gerçek bir olay

https://kurannuru.wordpress.com/msnmail/

HİÇ BİR ŞEHİT MEZARINDAN TOPRAK ALIP EVİNİZE GETİRDİĞİNİZ OLDU MU?

Neler hissettiniz?

Veya yaşadınız?

Büyüklerimiz (Karıncaya basmaz Efendiler olarak tanınır) bir tarladan geçmek zorunda kalırlarsa ayakkabılarına çabut bağlarlarmış yanlarında hayvanı varsa ağzına torba geçirir ve tarladan çıkınca da ayakkabılarına bulaşan tozu toprağı iyice temizler, başkasının toprağından bir zerrecik bile kul hakkı olarak zimmetime geçmesin diye titizlenirlermiş…

…. ölülerin bir parçacık toprağını alanlar…
…. dirilerin arazilerini mallarını çuvallarla kaçıranlar…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s