irşadtebliğ

Enfüsi (İç aleme ait) Meseleler için bknz. Metafizik gerilim-iç canlılığı sayfası

https://kurannuru.wordpress.com/iccanlılık/

Afakî (Dış Âleme Ait) Meseleler (drmavi 1988)

İrşad, Tebliğ ve Din’e Hizmetle Canlı Kalmanın Yolu

Her şeyden önce, bizi yoktan yaratıp hadsiz nimetlerle perverde eden Yüce Rabbimiz, irşad ve tebliğ vazifesini devamlı canlı tutup yaşatmamızı emretmektedir.

Allah (cc), İrşad ve Tebliğde Bulunmayı Emreder

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men’eden bir cemaat olsun!” (Al-i İmran, 3/104)

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz; iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah’a inanırsınız.” (Al-i İmran, 3/110)

“Sizi seçkin ve şerefli bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerinde adalet örneği ve Hakk şahitleri olasınız.” (Bakara, 2/143)

“Ey iman edenler, size can yakıcı azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi? Allah ve Rasulüne inanır, mallarınız ve canlarınızla da Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” (Saff, 6/10-11)

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah öyle bir cemaat getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; mü’minlere karşı mütevazi, kâfirlere karşı ise çetindirler. Allah yolunda mücâhede ederler. ve kınayanların kınamalarından da çekinmezler”. (Mâide, 5/54)

Dine Hizmetten Daha Büyük Vazife Yoktur

Yeryüzünde irşad, tebliğ, cihad ve Din’e hizmetten daha büyük bir vazife yoktur; olmuş olsaydı, Allah, seçip gönderdiği peygamberlerine o vazifeyi yüklerdi. İrşad, güneş gibi doğup insanlığı aydınlatma, Allah’ı tanıtma ve insanları saflaştırıp özlerine erdirme mana ve hususiyetiyle nebîler için en yüce paye ve Allah indinde en nezih bir meslek ve vazifedir ve Hz. Adem’den beri bu davete icabetle aynı vazifeye sahip çıkan herkes, bu noktada nebîlere iştirak etmiş ve onlarla aynı sofrada oturmuş olur.

Her iş, kendi çapı, ehemmiyeti ve ağırlığı nispetinde seviye sahibi insanlara gördürülür; işte, İ’lâ-yı Kelimetullah, kendi üstünde bir vazife olmadığı içindir ki, öncelikle nebîlerle temsil edilmiştir.

İrşad ve Tebliğ Şeâirdendir

Nasıl bir subay, apoletindeki bir yıldız ve benzeri işaretlerle tanınır, öyle de ‘emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker’ de, tıpkı ezan, cemaat, hac ve emsali islâmî şeair gibi, Müslüman’ın rütbesini ortaya koyan en mühim İslâmî emâre ve işaretlerdendir. İçinde umuma ait hukukun bulunduğu bu tür vazifeler, mes’uliyet açısından değilse de, sevap açısından şahsî farzlardan daha ilerdedir.

Bu Vazifeyi Terkedenler, Zelil ve Helak Olmuşlardır

Allah, bu vazifeyi terkedip, sefahet ve dalâlete saplanan milletleri zelîl ve helâk etmiştir; İlâhî bir kanundur bu.(Hûd, 25/102) İşte Bizans, Pompei ve işte Yunan ve Endülüs..!

Sahih-i Müslim’de yer alan bir hadislerinde Efendimiz, “Bir kimse hayatında din-iman adına hiç bir gayret göstermeden ve mücahede de bulunmadan ölürse bir nifak şaibesi altında ölmüş gibidir” buyurur. Şu veya bu şekilde maddi, mânevî, yahut dünyevî bir zarar endişesiyle bu Nebî vazifesini terkedenler, sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ağzına girmiş sayılırlar.

İrşad ve Tebliğ, Farzlar Ötesi Farz Mesabesindedir

Bu vazife her ne kadar ‘müeyyidat’tan sayılmışsa da, günümüzde kazandığı farzlar ötesi farz keyfiyetiyle, her mü’mine terettüp etmektedir. Bu vazife yapılmadığı takdirde, işlemeyen çok şeylerle beraber şahsî farzlar da terke uğrar. Bu mübarek vazife, farz-ı kifaye olduğu dönemlerde bile, herkesin müsabaka yaparcasına uğrunda koştuğu bir farz-ı kifaye idi.

Dine Hizmet, Belli Şahıs ve Zümrelerin İnhisarına Bırakılamaz

Bu vazife, belli şahıs veya zümrelerin inhisarına bırakılamaz. Nasıl olsa sahip çıkanlar var deyip, bu vazifeyi üzerinden atmaya çalışan bir mü’minin kalbinin îman ve Kur’ân adına atıp atmadığından şüphe edilir…

Gâye, Allahın (cc) Rızasını Kazanmaktır

En birinci hedef ve gayemiz, başka hiç bir şey değil, sadece ve sadece Allah ve Rasulü’nün anlatılması, sevdirilmesi ve davranışımızda Allah’ın rızası ve hoşnutluğunun aranmasıdır. Buna ihlâs ve samimiyet de diyebiliriz.

Allah rızası gözetilmeden yapılan irşad ve tebliğ, ruhsuz ceset gibidir. İç derinliğimiz, murakabemiz ve Rabbimizle kavî bir münasebetimiz yoksa, zaten müessir de olamayız. Evet, Allah rızası istikametinde “Rabbimi ve Nebîsini anlatıp, sevdiremeyeceksem, benim için toprağın altı üstünden daha iyidir.”

Bu Vazifede Temel Şart, Dertli ve Sancılı Olmaktır

Evet, dertliler dertlisi Peygamberimiz ve O’nun Sahabisi gibi çile ve ızdırap çekmiyor; bir iş, bir ticaret, bir makam adına katlandığımız sıkıntılar kadar olsun o uğurda bir sıkıntıya katlanmıyor, katlanamıyor ve “kime, nerde, nasıl Rabbimi anlatabilirim” düşüncesiyle sancı çekmiyor, hafakanlara girmiyor; yerinde evimizin yolunu şaşıracak kadar o işin mecnunu olamıyorsak, bu takdirde zaten müessir olmamız imkânsızdır.

En Yüksek İdeal, Bütün Gönüllere Allahın (cc) ve Resûlünün (sav) İsmini Ulaştırmaktır

Bu vazifeyi yapmaktaki en büyük ideal, arzdan fezalara, serâdan süreyyâya Allah’ın ve O’nun Nebi’sinin mübarek isminin ulaşmadığı bir gönül bırakmamaktır:”Böylece sizi seçkin ve şerefli bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerinde adalet örneği ve Hakkın şahitleri olasınız” (Bakara, 2/143) âyetinde de belirtildiği gibi yeryüzünün hâkimi, hakemi, muvazene ve denge unsuru, beynelmilel mes’elelerde nihaî mercî, mazlumların mağdurların hâmisi ve İslam dünyasının ma’küs kaderini değiştirme sorumluluğunu yüklenmiş mefkûre topluluğu olan bu kudsîler, ikinci defa dünyayı ihyâ edip, semaya merdiven dayayacak ve göklerin burç ve kehkeşanlarında da Allah’ın yüce adını anlatmağa çalışacaklardır.

Çok Buutlu Olan Bu Cihad, Her Halin Gereğine Göre Yerine Getirilmelidir

Vazifemizin adı cihaddır.

Bu, çok buudlu bir mefhumdur.

Kılıç, ölünceye kadar sürecek bir cehd ve gayretler zincirinin halkalarından sadece biri olup, yeri ve zamanı gelmeden kullanılmaz.

Yeri geldiğinde onu kullanacak bileğin damarları gönülden beslenir; yeri geldiğinde mantıkla başlar üzerinde helezonlar çizer; yeri geldiğinde de gönül ve his buğuları içinde silinir gider.

Cihad, hadîsin beyanıyla ‘büyük’ ve ‘küçük’ olmak üzere ikiye ayrılır; bunların biri maddî ve dışa doğru, diğeri mânevî ve içe doğrudur.

Biri, içte muhasebeyle ağlayan göz, diğeri dışta düşmanı gözetleyen murakıp göz.

Biri nefse, diğeri cemiyete, biri içte öze erme fethine, diğeri dışta gerilime geçip, gönüllerin ve icap ettiğinde kalelerin ve surların fethine müteveccih.

Esasen, her iki yüzde de öze erme-erdirme, temizlenme ve saflaşma vardır. Sudaki daireler daima merkezden dışa yayıldığı gibi, bu hususta da herşey gönülden başlar ve bütün varlığa yayılır.

Bu demektir ki, dış içe muhtaç, iç de dışa bereketli bir kaynaktır ve bu iki cihad şekli adeta birer kanat gibidir, birinde ârıza oldu mu, diğeri de fazla işe yaramaz ve insan uzun zaman insanî semalarda kalamayıp düşer…

Şimdilerde, cihad deyince vurup kırma ve etrafa korku salma anlaşılıyor..

Ruh ve kalp hayatı, iç derinlik ve Allah’la münasebet kat’iyyen düşünülmüyor.

Benlik aşılamamış, gönül dünyası aydınlatılmamış ve ibadet-u taat aşkı ve günahlara karşı tiksinti duyma hissi uyarılamamışsa, namazlar aksatıldığı ve günahlara girildiği zaman yemeden içmeden iştiha kesilmiyorsa, yani içe doğru inme, erme, olgunlaşma ihmal edilmişse..

ve bu arada diyalektik, münazara, münakaşa, tenkit, başkalarını çürütme ve üstün gelme gibi şeylere takılıp kalınmışsa, o zaman bünyenin bir yanı felç, biz de aldanmışız demektir.

Diğer taraftan, sadece nefis terbiyesi, gönül lezzeti, zikir ve tesbih deyip, irşad adına gönülleri erdirme yolunda hiç bir gayret gösterilmiyor ve mistikce bir bakış zaviyesiyle toplumdan uzaklaşılıp ictimaî müesseseler kaderine terkediliyorsa, o zaman da bünyenin öbür yanı felcolmuş ve bütün bütün devre dışı kalmış sayılır..

Her sahada olduğu gibi, bu sahada da muvazeneyi Muvazene Sultanı’ndan öğrenmeli ve bu gayeyle Mekke ve Medine dönemleri çok iyi mütalâa edilip, çok iyi anlaşılmalıdır.

Evet, Cihad çok şümullü ve çeşit çeşittir; birisini vasıtaya bindirip imana, ibadete ısındırmak için sohbete getirmekten, malla bu işi yapanlara destek olmaya kadar; Mehmetçiğe top, tüfek almaktan, talebeye burs vemeye kadar; üniversiteye hazırlık kurslarından mektepler açmaya kadar çok geniş dâirede ve değişik usûllerle gerçekleştirilebilir..

Her halin gereğine göre ayrı bir Cihad şekli vardır. Yerinde yazıyla, yerinde dille, yerinde arabayla, yerinde malla ve yerinde halle…

Devrimizde En Ehemmiyetli Mesele, İmanın Kurtulmasıdır

Devrimizde en ehemmiyetli mesele, imanın kurtarılması, kalbin salâhının temin edilmesi, ma’şerî vicdanın imanla beslenip açlığının giderilmesi, gönüllerin itmi’nana ulaştırılması ve nesillerin ateşten kurtarılmasıdır.

Bir kere de kalpler salâha erdi mi, artık salih ellerde çok müesseseler islah edilip, emniyetin, güvenin ve itmi’nanın kaynağı haline gelecektir.

İman esaslarının ihmale uğradığı, dolayısıyla da kalplerin aç olduğu bir devirde, ilk önce bu hayati mesele üzerinde durulmalıdır..

Nasıl aç insana önce baklava değil de, en muhtaç olduğu temel gıdalar, meselâ su ve ekmek verilir, öyle de her şeyden önce aç gönüllere, ruhları güçlendirip kalpleri kanatlandıracak Allah’a (cc), Peygambere (sav) ve ahirete iman ve Allah ve Peygamber sevgisi aşılanmalıdır.

Esasen, bunlardan mahrum olan insanın ukbâsı gibi dünyâsı da karanlıktır.

Huzur imandadır; öyleyse, insanımıza ve bilhassa gençlerimize huzur ve emniyet götürmeyi düşünüyorsak, onların gönüllerini imanla donatmalı ve bu gönülleri muhabbet-i İlâhî ve zevk-i ruhanîye uyarmalıyız.

Devrimizin Şartlarında İrşâd, Tebliğ ve Mücadele Vasıtası İlimdir

Bir kaç asırdır kâfirin elinde Allah’ı inkâr vesilesi olarak bir silah gibi kullanılan fenleri dinî ilimlerle mezcedip, devrin mantık, kültür ve düşünce seviyesi içinde takdim etmek esastır.

Büyük İmam Gazâlî, bir devirde o devrin gerektirdiği mücadeleyi veriyor, Müslümanlığı saran Eflâtunculuk, Aristoculuk ve Sokratizm’e karşı felsefenin sakat taraflarını ortaya koyan eserler te’lif ediyor, Yunan düşüncesini temelden sarsıyor, daha sonra da İhyâ’sını te’lif edip, mü’min gönüllere Muhammedî ruhu üflüyordu.

İmam-ı Rabbânî, Hindistan’da zuhur ettiğinde, bütün dinleri birleştirme gibi Hint felsefesinin te’siriyle ortaya çıkmış bir sürü cereyanla karşı karşıya kalıyor ve bir taraftan bu batıl akımlarla mücadele ederken, diğer yandan da bu cereyanların bir kısmının temsilcisi bulunan Ali Ekber Şah’ın oğlu Âlemgir’e el atıyor ve Budaların, Brahmanların ülkesinde yıllar ve yıllar boyu Müslümanlığın sesi ve soluğu haline geliyordu.

Tâbiin Devri’ne baktığımız zaman, derin bir zühd ve takva hareketi görürüz: Ebû Hanife, Esved, Alkame, Süfyan-ı Sevrî, İbrahim Edhem ve Bişr-i Hafî gibi derinleştikçe derinleşenlerin devridir bu devir. Sonra bir dönem gelir, o dönemde tarikatlar ufûlelerini edâ eder ve gönüllere sonsuzdan meş’aleler yakar ve yığınlarda ebediyet düşüncesi mayalar.

Bizim devrimizde ise manzara cidden korkunçtur. İmanda tahkik bağları çözülmüş, gelişen ilimler küfre götüren birer yol haline gelmiş; Fizik, Kimya, Tıp, Biyoloji vb. inkâra vesile yapılmış ve adetâ Allah’ın kudret ve iradesiyle yazdığı kâinat kitabı, Kelâmından gelen Kur’an kitabıyla zıt gösterilmeye çalışılmış ve bütün hakikatlar ters gösterilmiştir.

Böyle bir devirde verilen mücadele de, pek tabii ki günümüzdeki yanlışlıkları giderici ve günümüzün dertlerine derman olucu evsafta olmalıydı.. ve öyle de oldu.

Demek ki, devrimiz ne Fatih ve Yavuz devri, ne kılıç ve top devri, ne de gönülleri sadece aşk ve ilhamla coşturma devridir.Devrimiz, müspet ilimin yanında ilham, onun yanında da fikir ve kültür devridir.

İnsanımız, ancak dört-beş buudlu melekler gibi, bu derinliklerin bütününü temsil edebildiği ölçüde çağını yakalayacak, onunla hesaplaşacak, ona söz dinletecek ve bu sayede de elenip gitmeyecektir.

Yani, düşünce kadar ilhama, ilham kadar tecrübeye, tecrübe kadar aşka, heyecana, aşk u heyecan kadar da sisteme önem verecek, esbap dairesi içinde Müsebbibü’l-esbab’la münasebeti açısından bütün falsolara ve fiyaskolara kapalı kalmasnı bilecektir. Milletimiz, Allah’ın inayetiyle bunu başaracaktır.

Zira, din ve iman bakımından dünyada hiç bir millette bulunmayan zengin, dolgun bir tarihî mirasımız ve kantarlarda tartılamayacak kadar ağır, kıymetli bir kültür hazinemiz vardır. Bu durumda, neden her ev bir dersane bir okul olmasın?

Evet, hem okuyacağız, hem okutacağız; bütün memleket sathını bir mektep haline getirip, yediden yetmişe herkesi bu mektebin müdavim talebeleri yapacak ve kopan tarihî bağlarımızı belli bir şuurla birleştireceğiz.

Cehalet Denen Yüzkarasından Mutlaka Kurtulmalıyız

“Oku” emriyle nazil olmaya başlayan Kur’ân, sık sık temas ettiğimiz gibi, bizden kâinat kitabının ve ayrıca bir kitap gibi insanın okunmasını ve bu kitapların okunmasında bize rehberlik yapan Hz. Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın da tanınmasını ister.

İnsanın yaratılışındaki gaye budur. Bakacak, görecek, düşünecek, hergün beynine yeni yeni şeyler yükleyecek ve hep farklı iklimlerde seyahat edecektir o; çünkü budur ulaşması gereken ufuk. Bu ufka ulaşmanın yolu da, dinî ilimlerle müspet fenlerin izdivacından geçer.

Bu itibarla her mü’min, hem dinî, hem de müspet ilimleri okuyup araştırmalı ve mutlaka ilimle ve irfanla mücehhez olmalıdır. İş yerinde, evde, dükkânda, yemekte, durakta, arabada ve yolda mutlaka okumalı, düşünmeli ve zamanın en küçük parçasını bile israf etmemelidir.

Zira, boş bir insanın diğer insanlara verebileceği hiç bir şey yoktur. Fizik, Kimya, Astronomi, Tıp ve Botanik gibi ilimlerin en azından felsefesine, mantık ve düşünce temellerine ve ansiklopedik olarak fezlekelerine vâkıf değilsek, keza, hiç olmazsa aynı seviyede dinî ilimlere de ittılaımız yoksa, bu takdirde başkalarına birşey anlatıp onları ikna’ etmek bir yana, dalâlet rüzgarlarına kapılıp gitmemiz bile mukadder olacaktır.

O halde, topyekûn bir millet olarak kendimize gelmeli, bir seferberlik başlatmalı ve “cehalet denilen yüz karasından” kurtulmalıyız.

Hemen burada şu noktayı da açıklığa kavuşturmakta yarar var: İlim, her şeyden önce kişinin kendisini ve Rabbini bilmesi demektir. Evet, gönül her zaman kafadan ilerde ve pratik hayat da laftan önde olmalıdır. Yoksa, hâmil-i esfârda ilim sadece bir yüktür.

Günümüz Dertlerine Deva Olan Kitaplar Okunmalıdır

İlim deyince karşımıza okuma, okuma deyince de neyi nasıl okuma problemleri çıkıyor.

Herşeyden önce okunması hayatiyet ifade eden mevzûlar vardır. Kalbinden hasta olan, ya da kansere yakalanmış bir insanın tedavisinde kırık kolun alçıya alınması ya da damarlarından kan kaybeden hastaya penisilin tatbîki veyahut batmakta olan bir gemi kaptanının, tayfaların ellerine birer fırça ve boya tutuşturup, “şu direkleri boyayın” demesi ne ise, kalpî ve rûhî hayatı adına kan kaybeden birinin, mide ve bağırsaklarıyla uğraşılması da aynı şeydir.

Evet, bir toplumda Allah ve Rasûlü, Kur’ân ve İslâm bilinmiyor, düşünce hayatında şüpheler, tereddütler cirit atıyorsa, o zaman kalkıp o topluma içtimaî, iktisadî, siyasî doktrin ve prensipler ihtiva eden kitapları tavsiye etmemiz bir işe yaramayacak ve zihin ve ruhlardaki hiçbir problemi çözemeyecektir.

Felsefî ve benzeri eserler okuyarak, ya da sadece günlük gazete malûmatı, aktüel meselelerin yorumları veya eskilerin menkıbeleriyle, kafalarında ilim ve fikir adına pek çok tereddüt taşıyan insanların karşısına çıkmak, ağızdan dolma tüfekle makinalı tüfeğe karşı koymak gibidir.

O halde, evveliyetle günümüzün dertlerine, neslimizin kalp ve vicdan hastalıklarına ve düşünce bozukluklarına derman olacak kitaplar okunmalıdır.

Kendi Meselelerimizi Peynir-Ekmek Yeme Kolaylığı İçinde Bilmek ve Rahatça Anlatabilecek Hale Gelmek Mecburiyetindeyiz

Kendi meselelerimizi ilimler yoluyla iyiden iyiye kavrayıp hazmederek, tıpkı bir koyunun yavrusuna süt verdiği gibi, biz de muhataplarımıza öyle hazmolmuş şeyler vermeliyiz; kuşlar gibi kusmuk verenlerden olmamalıyız.

Günümüzde okuyan, bilen ve düşünen insanlara karşı en müessir yol iknadır. Bu insanların kalplerine ihlâs, şefkat ve muhabbet tayflarımızı göndermenin yanısıra, akıl, fikir ve mantıklarını da ikna’ ile, onları müspet manada doyurup, ruhlarına misafir olmalıyız.

Bizim bütün meselelerimiz, akıl ve mantık muhakemesinde hep beraat etmiştir. Belki, burada hepsi için ‘aklî’ tabirini kullanmamız uygun olmayabilir ama, yine de hepsi makûldür, mantıkîdir ve vahy ile müeyyeddir.

Peşin hüküm, şartlanmışlık, kibir ve gurur gibi perdelere takılıp kalmamışlar için düşünceyi besleyen musluklardır ve fikrî terkiplere ulaşma kabiliyetlerini inkişaf ettirir. Öyleyse hakları, beraatin de ötesinde madalyadır!

Dine Hizmet Edenler, Devrin Şartlarını Bilmeli ve Topluma Sırt Çevirmemelidirler

Bu vazifeyi yapanlar, devrin içtimâî şartlarını bilmeli ve hal-i hazır dünyânın durumunu da mutlaka kavramış olmalıdırlar. Evet bunlar, içinde yaşadıkları toplumun gerisinde kalmamalı, ehl-i dalâletin gündemine tabi olmamalı ve yel gibi esip geçen, günlük, istikrarsız hâdiselerin tesirinde kalarak esas ve sabit vazifelerini ihmal etmemelidirler.

İrşâd ve Tebliğ, Cihad ve Mücadele, Ancak Efendimizin Takip Ettiği Strateji Bilinmekle İsabetli ve Tesirli Olur

Efendimizin (sav) takip ettiği stratejinin bilinmesi için Mekke ve Medine dönemleri bütün yönleriyle çok iyi kavranmalıdır.

Efendimizin Ashabıyla beraber olan hayat-ı seniyyeleri, Kıyamet’e kadar cereyan edecek bütün hâdiselerin mikro plânda yaşanması ve temsil edilmesi demektir. 13 yıllık Mekke döneminde Allah Rasûlü, bütün himmetini insanların imanlarını kurtarmaya, Cennet’e giden yolu göstermeye ve kalpleri hazırlamaya sarfetti.

İman adına sağlam temellerin atılıp, kalp ve kafa tamirinin yapıldığı bu dönemde henüz tam manasıyla teşekkül etmiş bir cemaat yoktu; zekat, oruç ve hacc, Mekke döneminde daha farz kılınmamıştı; hattâ, iman ile küfür arasında önemli bir esas ve Din’in direği, mü’minin miracı olan namaz, 23 yıllık Risalet’in üçte biri geçtikten sonra bi’setin 8’inci yılında farz kılınmıştı.

İlk Müslümanlar, 5-6 kişilik guruplar halinde Dârü’l-Erkam’da bir araya geliyor ve her işlerinde fevkalâde tedbirli davranıyorlardı.

Ebû Zer gibi, müşriklerin ortasında ‘Lâ ilâhe ill’Allah’ diye haykıranların dövüldüğü bu zamanda, Efendimiz, onlara hep sabırla beklemelerini emrediyordu.

Medine döneminde ise, iktisat ve içtimaiyyata, hukuk ve muharebelere ait meselelerin gündeme geldiğini ve bir site devletin kurulma çalışmalarının başladığını görüyoruz. Bütün peygamberler için değişmeyen bu kanun, başka hiçbir devirde de değişmeyecektir.

Son Nefesimize Kadar İhlâsla Anlatmak Bizden, Neticeyi Hasıl Etmek ve Hidayet İse Allahtandır

Bize düşen vazife, ancak tebliğdir (Mâide, 5/59). Hatırlatır, nasihat eder, fakat zorlamayız; (Gâşiye, 88/21) sevdiğimizi bile, ne kadar yürekten istersek isteyelim hidayet edemez; (Kasas, 28/52) ve sadece Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla hidayetlerine vesile olabiliriz (Şûrâ, 42/52); Allah’a karşı da sû-i edep olacağından, iş ve hizmetlerimizi neticeye bina etmeyiz.

Öyle peygamberler gelip geçmiştir ki, ömürleri boyunca ısrarla Hakkı anlatmalarına ve tebliğde bulunmalarına rağmen, sadece bir-iki kişi ümmetleri olmuştur. Bunun gibi, biz de ömür boyu anlatsak, ama kimse hüsn-ü kabul göstermese, biz yine vazifemizi yapmış oluruz.

Şu kadar ki, “acaba ihlâssızlığımızdan mı böyle oluyor; içimizde bir bozukluk mu var?” diye kendimizi hesaba çekmekten de geri kalmayız. Bir de, “acaba teknik bir hata mı ettik” diye düşünür, varsa düzeltmeye çalışırız.

Yoksa, “ben bir şey anlatır anlatmaz hemen insanlar gelecek” şeklinde düşünmek ihlâssızlıktan başka bir şey değildir. İhlâsla kalbin ta derinliklerinden uzay boşluğuna bırakılan herhangi bir söz, bir de bakarsınız hiç ummadığınız bir anda binler-yüzbinler filiz vermiştir.

Lûgatımızda Kırılma, Darılma ve Ümitsizliğe Düşme Yoktur

Yukarda sözünü ettiğimiz hakikata binaen kırılma, darılma ve ümitsizliğe düşmenin lûgatımızda yeri yoktur. Kabûl görmeyip, Efendimiz ve Ashabı gibi eziyetler de çeksek, yine işkencelere katlanacak, yüzümüze karşı savrulan tahkirleri gülerek karşılayacak ve şevkle vazifemize devam edeceğiz; tıpkı ülü’l-azmâne mücadele veren asfiyâ gibi…

Vazifemizde İstişâre Esas Olup, Münferit Hareketin Yeri Yoktur

Hata yapmama veya onu asgariye indirmenin en önemli vesilelerinden biri de , istişâre ve başkalarının düşüncesine değer atfetmektir. “Ben bana yeterim; insanlar çevremde toplanabilirler” şeklindeki düşünceler, hem kendimize, hem de çevremize zarar veren düşüncelerdir.

Ayrıca, bizim yıllarca en güzel sözlerle anlatmağa çalıştığımız şeyleri, bakarsınız ehil olan bir arkadaşımız bir sözle anlatıverir.

Bundan başka, irşad erleri kimseden bir şey beklememeli; hizmette önde, ücrette sonda olmalı, ev-bark düşünmeden “bana bir kefen yeter” demeli; son derece kanaatkâr, son derece cömert olmalı ve hele kat’iyyen makam, mansıp peşinde koşmamalıdırlar.

Ücret istememe, (Şuarâ, 26/109) hattâ talepsiz gelenden dahi kaçma, insanlardan gelecek iyiliklere karşı müstağnî olma ve minnet altına girmeme, Peygamber mesleğinin gereklerindendir.

Nasılsak öyle kalmak, dünyânın değiştiriciliğine karşı koymak, maddî kayıtlardan âzâde ve sonuna kadar hasbî kalabilmek de aynı derecede mühimdir.

Ehl-i dünyânın “cerci, çıkarcı” ithamlarını fiilen tekzip etme yolunda icabında kût u lâ yemût ile yetinip, evsiz barksız yaşamak, gariplerden bir garip olarak buradan çekip gitmek, -ülke hizmetine ehil bir tâlibin bulunmadığı yerde Hz. Yusuf gibi tâlip olmanın dışında- beş-on insana hak ve hakikatı anlatmayı dünyevî-uhrevî bütün mansıp ve pâyelere tercih etmek, eğer varlık sahibiysek, bunu da civanmertce ve tıpkı Nebîler Sultanı ve onun has yârânları Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Hz. Hatice gibi, kalp ve kafası doyurulmamış nesli ihyâ yolunda harcayıp, yapılan her şeyi unutmak da, bu vazifenin asli gereklerindendir.

Şefkat, Merhamet, Muhabbet ve Müsamahada Hep Önde Bulunulmalıdır

Bu vazifeyi yaparken son derece şefkatli, merhametli, yumuşak ve müsamahalı olmak lâzımdır.

Bilhassa asrımızda, elinden tutulmaya, anlatılacak şeyleri tatlı tatlı anlatıp, düşündürülmeye ve hidayete erdirilmeye muhtaç yığınla insan vardır. Çoğunluğu itibariyle mevcut şartların bağrında beslenen garip varlıklar görünümündeki bir nesle sert davranmak, kaldığın yerde kal demekle eş manalıdır.

Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Musa’ya, Firavun karşısında bile yumuşak sözlü olması emredilir. (Tâ-ha, 20/44)

Efendimize de, hem de Uhud Savaşı’nın ardından inen ayette, “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, Sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın etrafından dağılır giderlerdi” (Al-i İmran, 3/159) buyurulmaktadır. İnsanları irşadın bahis mevzûu olduğu pek çok yerde Kur’ân’ın üslûbu hep aynıdır.

Efendimiz bir yerde, “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın”; bir başka yerde de, “Ben insanları idâre etmekle emr olundum” buyurmaktadır.

Mü’mine ve kazanılmaya müsait olanlara mülayim, müsamahalı ve mürüvvetkârâne davranmak, kâfire ve katı kişilere mantıkî ve insanca yaklaşıp, idâre etmeyi bilmek çok mühimdir.

Her hâl ü kârda gözetilecek husus, mutlaka herkese hak ve hakikatı intikal ettirilebilecek bir menfez ve açık pencerenin bulundurulmasıdır.

Bütün dinî hakikatları karşımıza çıkan şahsın yüzüne ağızdan dolma tüfek gibi birden sayıp-dökmeden önce muhatabımızı dinleyip, iç durumunu tesbit ettikten sonra muhtaç olduğu şeyleri vicdan ve ruhunun aradığı bir üslupla anlatmak icabeder ki, celbedelim derken kaçırmış olmayalım.

Bu bir taviz de değildir. Burada namazın, Efendimiz’in risaletinin 8’inci yılında farz kılındığını bir defa daha hatırlanmalıyız. Evet, çocuğun yaşına göre mama vermek, yaşına göre ders anlatmak şart olduğu gibi, bu mevzû- da da önce boş kalbin doyurulup tatmin edilmesi esastır.

Yoksa, inançsız biri için her şeyi kabûl etsin de gelsin diyemeyeceğimiz gibi, “namaz kılmasan olur” da diyemeyiz.

Düşüncesinden dolayı şahsen münasebet caiz olmayan kâfire karşı kalben buğz etmekle beraber, kendisiyle her zaman diyaloga açık bulunmamız gerektiğini de bilmeliyiz.

Evet, muhabbet fedaileri olarak vurana elsiz, sövene dilsiz ve aynı zamanda gönülsüz olmak mecburiyetindeyiz. Bırakın yumrukla karşılık vermeyi, bülbül-gül münasebeti içinde bulunmalıyız ki, duygularda ve düşüncelerde güller açsın.

Efendimiz dahil hiç bir peygamberin insanları döverek, öldürerek yola getirdiği görülmüş değildir; böyle bir davranış ancak Hz. Musa’nın dünyâya geldiğini kahinlerden öğrenip, tenkîl adına yeni doğan bütün erkek çocukları acımasızca boğazlayan Firavun ve onun gibi olanlarda görülebilir.

Kalp ve fikir tatminsizliği içinde bulunan neslimize yumruk ve huşunet göstermek, zaten herşeyden mahrum olan kalp ve kafalarını yumuşatma yerine dinamitlemek demektir.

Yüzde bir sivilce varsa, bunu sıkmak veya kesmekle değil, en müessir bir ilaçla tedavi etmek lazımdır. Günümüzde mânevî sahadaki müessir ilaçlar, iman dersleridir.

İrşad ve Tebliğ Nasıl Bir Vazifeyse, Tekniğine Uygun Yapılması da Aynı Şekilde Bir Vazifedir

En basit işlerde, meselâ ticarette, çiftçilikte bile bir hedef, bir gaye, bir fizibilite, bir plân ve proje aranır.

Hal böyle iken, en büyük mesele olan imanın kurtulması, kalplerin huzura kavuşturulması, Cennet yollarının açılması ve bir milletin saadet ve selâmete ulaştırılması gibi ciddî meselelerde plân, proje ve ihtimamın olmaması düşünülebilir mi?

Böyle önemli bir hususta, hesapsız ve tekniğine uyulmadan atılan adımlardan fayda ve muvaffakiyet adına bir şey beklemek abestir. Kâinatta belli bir denge, plân ve program vardır. Öyleyse mü’min, bu türlü vazifelerde basiretli olmalı, şuurlu ve sistemli hareket etmelidir.

Nebîler Sultanının (sav) Hareket Tarzını İyi Kavramak Şarttır

Bu vazifeyi tekniğine uygun eda edebilmek için, hak neticeye ulaşmayı yine hak vesilelerle takip etmek, Muhammedî yolun hususiyetidir ve bilhassa bizler için çok önemlidir. Efendimizin, hayatında bir kere olsun tutarsız, isabetsiz bir söz veya davranışı olmamıştır. Onun içindir ki, hayatında hiçbir zaman geriye adım atma lüzumunu duymamıştır.

Müslümanlık bir hak da’vâ ise, ki öyledir, onun cihanın dörtbir yanında şehbâl açması da, bâtıl vesilelerle değil, hak vesilelerle olacaktır. Neticeye götürücü her vesileyi mübah görmek ve batıl vasıtalarla netice aramak kâfirce bir sıfattır.

Komünizmin en başta gelen vasıflarından biri, neticeye götüren her vesileyi mübah sayması olmuştur. Ne var ki, bâtıl vesilelerle alınan neticelerin ne kadar zararlı olduğunu zaman gösterecektir… Aslında, muhteşem gibi görünen bu batıl sistem temelinden sarsılmaya başlamıştır bile..

-Ne Asr-ı Saadet’te Efendiler Efendisi döneminde, ne Sahabe, Tâbiîn devrinde ve ne de daha sonrakiler arasında duvarlara yazılar yazma, slogan atma, boykot ve yürüyüş bilinmiyordu.

Huzursuzluk çıkararak huzur sağlanmaz.

Gönüllerin salâh ve huzuru, gönüllere girmekten ve Gönüller Sultanı’nın hareket tarzına tabi olmaktan geçer.

Muhabbetten husumete vakit bulamamak, sulh ve asayişin müdafii ve muhafızı olmak ve emniyet kuvvetleriyle Mehmetçiğin yardımcısı olarak kalmak, gönüllere girmeyi dert edinenler için çok önemlidir.

Bizim vazifemiz, başkalarının küfür, dalâlet ve günahlarının kritiğini yapmak değil, bilakis kendi nefislerimizin muhasebesini yapıp, vazifemizi hakkıyla eda edebilme kaygısıdır. Zaten, başkalarının dalâletiyle fazla meşgul olmayıp, kendi halimizi ıslaha çalışmamız âyetin emridir. (Mâide, 5/105)

Evet, biz kendimizi ıslaha çalıştığımız sürece başkalarının dalâleti bize zarar vermeyecektir.

Bu bakımdan, müspetin ve güzelin nâşiri olmak mecburiyetindeyiz.

Siyer ve Magazî kitaplarını okuduğunuzda göreceksiniz ki, Efendimiz, ehl-i iman ile ehl-i küfr arasında kuvvet dengesi olmadığı zamanlarda daima gönüllere girme yollarını aramış ve tabyeden tabyeye intikal etmiştir.

Taif’i düşünün.!

Bilhassa, her an uğrunda ölüme atılmaya hazır yüzlerce sahabe varken, Rasûlül- lah’ın Hudeybiye’de ismini bizzat kendi eliyle sildiğini düşünün! Ziyaret etmek üzere Kâbe’nin yanıbaşına kadar geldikten sonra, niyet ve düşüncelerine rağmen geriye dönüşlerini düşünün..! İhtidâ edip İslâmiyet’e girenleri geriye çevirmesini düşünün.. ve sonra, Hudeybiye’nin, aradan geçen birkaç yıl içinde hak ve hakikatın neşri adına nasıl bir ‘Feth-i mübin’ olduğunu düşünün! Sonra, onca hain nazarlara rağmen, Efendimizin uygulamaya koyduğu hareket stratejisini kavrayamayan ve on binlik İslâm ordusuyla karşılaşınca da, çaresizlik ve şoke olmuşluk içinde ister-istemez iman eden Ebû Süfyan ve arkadaşlarını düşünün..! Düşünün ve o zahirî sessizlik altındaki müthiş aksiyonu hayret ve hayranlıkla seyretmeye çalışın..!

Evet, Kur’ân’ın ifâdesiyle, ektiği tohumların bir miktar karlar altında kaldıktan sonra başak verdiğini gören çiftçinin hayret ve hayranlığı gibidir bu. Ve yine bu, Kehf Sûresi’nde kullanılan sırlı kelime ‘telâttuf’un neticesidir. (Kehf, 18/19)

Vazifenin Edası İçin Has ve Sağlam Fertler Yetiştirmelidir

Vazifemizi edada Efendimizin öğrettiği bir diğer esas da, her görüş ve anlayıştaki insanla münasebet kurma ve zayıf kalabalıklar yerine, has ve sağlam fertler yetiştirmektir.

Bilindiği gibi, Mekke’de Efendimizin yanında yaşlı, fakir ve kölelerden her yaş ve her seviyede insan bulunurdu. Müşriklerin ileri gelenleri ona, “bunları yanından uzaklaştır, seninle öyle oturup konuşalım” diyorlar ve kendileriyle husûsî münasebet kurulmasını istiyorlardı.

Efendimiz, cemaatinin özünü gariplerin teşkil ettiğini ve gariplerin ne has kişiler olduklarını çok iyi bildiğinden, müşriklerin tekliflerini geriye çevirdiği gibi, böyle tekliflere îtibar edilmemesi gerektiğini de fiilen ifâde buyurmuşlardı.

Gerçi Allah’ın Rasûlü çokluğumuzla iftihar edecek ama, O’nun iftiharında da yine liyakat esastır. Mekke’de ilk dönemlerde, Dârü’l-Erkam’da, Efendimizin yanında 3-5 kişi vardır. Sonra bu sayı 40’a ulaşır; 40, birinci kudsilerin çekirdeğidir.

Ne var ki, 40’a varılıncaya kadar ne dar geçitler geçilmiş, ne derin sular aşılmıştır! Bu çile dönemine yetişip de geri dönmeyenler, cepheyi terketmeyenler, belli ki ilerde, Bedir’de ve Uhud’da da sebat edip yerlerini koruyacaklardır.

O, Bedir ve Uhud’da Ali’si ve Hamza’sıyla müşriklerin hakkından geldiği gibi, ilerde Ömer’iyle de İran’ın ve Bizans’ın hakkından gelecektir..

Ve çok mühimdir; bu devirde Sahabe arasında münafıka da rastlanmaz; zira bunların içinde münafıkın barınması mümkün değildi. Kaldı ki, o işkenceli dönemde, ‘Lâ ilâhe ill’allah’ demek, dünyâ namına bir şey getirmediği gibi, mâlî ve bedenî pek çok zâyiata da sebebiyet verebiliyordu.

Bu itibarla, böyle bir sabır ve tahammül döneminde nifak söz konusu olamazdı. Görülüyor ki, bizim kitle ve çokluk diye bir derdimiz yok; bizim, dünyayı yeniden çimlendirecek nüve, çekirdek ve haslara ihtiyacımız var…

Evet kalp, akıl, mantık, his ve duygu zaviyesinden doyurulmamış kimseler, hem boşlukta gölge gibi sallanıp duracak, hem de en hafif bir rüzgârda devrilivereceklerdir. Bu itibarla da onlar, bizim matlubumuz olamaz. Evet, Tâif’te pişmeden, Hudeybiye hamlesini yapmadan ne Mekke’nin fethi mümkün olabilirdi, ne de kitlelerin fevc fevc İslâm’a girmesi.

Sonra, fertlerle diz dize karşılıklı oturup halleşme, sohbet etme, dert ve şüpheleri dinleyip izâleye çalışma ve gönülleri İslâmî güzelliklerle donatma her zaman mümkün olsa da, aynı şeyi kitleler için düşünmek mümkün değildir. Evet, kitlelerde hisler belli şeylerle coşturulsa bile, fert fert ruhlara muttalî olma ve hissiyata vakıf bulunma gibi avantajların hiç birine sahip olunamaz.

Ya Hayır Söylenmeli, Ya da Susulmalıdır

Bu vazifenin esaslarından biri de, dilde de sırat-ı müstakîmi tutturmaktır. Dilin hak ve hakikata tercüman olma yolunda kullanılmaması eğer tefritse, tumturaklı laflarla, fuzûlî ve boş yere kullanılması da ifrattır. Mizah, fıkra, başkalarını tenkit, lafazanlık, yersiz şakalaşma, hep bu tefrit cinsindendir. Kişi ya hayır söylemeli, ya da sükut etmelidir.. ve dil, daima hakka tercüman olmalıdır.

Bir Şeyi Anlatmada Güçlük Çekiyorsak, Onu Başkasına Anlattırmalıyız

Her mevzûda ortaya atılıp, her meseleye cevap verme iddiasında bulunmak, benliğin altında kalıp ezilmek demektir. Bize yöneltilen bir mesele, sahamıza ait değilse, o mevzûu çapına uygun anlatamayabiliriz. Sonra, bizim anlatmamıza reaksiyon olabilir; samimî de olsak yine rahatsızlık, hattâ nefret uyandırabilir ve bu arada hem hakikat hırpalanır, hem de muhatabımız boşlukta kalabilir. Böyle durumlarda, anlatmayı ehil olan arkadaşımıza bırakarak onun anlatmasıyla iktifa etmeli, ona destek olmalı, onun başarısını alkışlamalı ve onunla övünmesini bilmeliyiz.

Ayrıca böyle bir vazifede koşan başka insan ve cemaatler varsa, o zaman “Hakkı sadece ben temsil ediyorum, ancak ben anlatabilirim” tavrıyla ortaya çıkmak, ihlâslı da olsa, bir bakıma nefisperestlik sayılacağından Allah indinde makbûl değildir ve ondan da olabildiğince uzak kalınmalıdır.

Bundan başka, Ehl-i Sünnet çizgisinde hakka hizmet eden herkes alkışlanmalı; hakka hürmet ve hakkın hatırı adına hiç kimse tenkit edilmemeli, çürütülmemeli ve hizmet hesabına herkesin enerjisinden istifade edilmelidir.

Hak ve Hakikatlar, Önce Fıtratı, Hali ve İnançları Müsait Olanlara Anlatılmalıdır

Hak ve hakikatı gönüllere duyurma istikametinde vazife yaparken önce fıtratı, hali ve inançları müsait ve alnı iyi -kötü secdeye varmış olanlara, “Peygamber vardır veya duymuştum” diyenlere ve dinlediklerinde tepkileri “evet” olacak kimselere müracaat etmek uygun olur. Esasen %80 durumu böyle olan neslimizin samimî bir câzibe karşısında hüsn-ü kabul göstereceğini ümit ediyoruz.

Alnı kirli ve nasır bağlamış, kalpi mühürlenmiş, belli bir zihniyete bağlı, dönmeme niyetinde ve hasım vaziyeti almış kimselerle meşgul olmak boşunadır; hattâ, böyleleriyle meşgul olmanın bazı zararları da vardır: Başkalarına, bu türlü kimselerle oturulabileceği fikrini telkin eder; Kendileriyle bir arada bulunanların ruh dünyâlarını örseler, menfi atmosferleriyle onların duygularına tesir eder, hattâ namazlarındaki zevki bile kaçırabilir.

Kur’ân’da, “En küçük bir meyille olsun zulmedenlere meyletmeyin” (Hûd, 11/113) diye emredilir. Yalnız, kendileriyle oturulmalarında fayda mülâhaza edilen ve hak ve hakikat anlatıldığında dinleyen kişilerle aramızda gelir bize katılır mülâhazasıyla bir açık kapı bulundurulması faydadan hâlî değildir. Hele bu anlatma, garazsız, ivazsız ve her türlü çıkar düşüncesinden uzak ise…

Bazen de tamamen küfür yüklü olmamakla beraber, nefisperest, günahlara dalmış, içki ve kumarla sarmaş-dolaş kişiler vardır. Bunlarla “selâm” ve “merhaba” şeklindeki alâkamız onların imanlarına saygının gereği, münasebetlerimizi daha ileriye götürmememiz de imanımızın muktezasıdır. Dinleyip, istifâde ettikleri müddetçe oturup anlatırız. Ne var ki, anlattıklarımızla alay ve istihzaya başladıklarında, Kur’ân’ın emri üzere, kızmadan, çirkin beyan, çirkin davranışta bulunmadan ve merhaba kapısını da kapatmadan çeker gideriz.

İrşat ve tebliğ adına kendilerine hizmet götüreceğimiz şahısların durumlarını önceden tespit de çok önemlidir.

Daha ilk tanışıp görüştüğümüz şahsın sîması, selâm vermesi, konuşması ve davranışları, o şahıs hakkında bize ön fikir veren birer işarettir. Bu gibi vesileleri değerlendirmek, diyalog kurmada yardımcı olabilir.

Muhatabımızla emniyet telkin eden bir edada, sempatik, yumuşak ve tabiî, fıtrî ve riyasız bir ilk münasebet çok önemlidir. Allah ve Rasûlü’nü sevdirme hesabına kendimizi sevdirmeye çalışmamız da mahzursuz, hattâ yararlı sayılabilir. Arkadaşlık ve insanlık açısından yakınlık kurarak, ikramlarda bulunmak, -Efendimizden öğrendiğimiz üzere- lütûfkâr ve cömert olmak da gönüllere girme adına önemli hususlardır.

Bizim bir kısım düşünce, kanaat, hattâ saplantılarımız olduğu gibi, muhatabımızda da benzeri kanaatlerin bulunabileceğini hesaba katarak bir kısım reaksiyonlar alacağımız kat’iyyen gözardı edilmemelidir.

Hiç kimsenin yıllarca taşıdığı inanç, kanaat ve düşüncelerini bir hamlede, bir konuşmada kafasından çıkarıp atmasının mümkün olamayacağını kabullenme mecburiyetindeyiz.

Düşününüz ki, Kur’ân-ı Kerim o büyük inkılâbını 23 senede gerçekleştirmiş, kimi şeyleri öne alıp, kimilerini sona bırakmış ve önce söylenecekleri önce, sonra söylenecekleri de sonra söyleyerek, her şeyi tedrîcen yerli yerine oturtmuştur.

Bizler de hemen söze girip, meselelerimizi açık-seçik ortaya dökmeden önce ferdî sohbetlerde karşımızdakinin ortaya atacağı mevzûlarla onu tanımaya çalışmalıyız.

Hekim nasıl önce hastasını dinleyip, teşhisini koyuyor ve sonra tedaviye geçiyorsa, biz de ilhad ve inkâr hastasının önce inançlarını, şüphe ve tereddütlerini anlatmasına, ya da mevzûyla alâkalı sorular sormasına imkân tanımalıyız..

Ve, düşünce ve şüphelerini ifâde ettiğinde de hemen reaksiyon göstermemeliyiz. Unutmayalım ki, neslimiz imanî ve Kur’ânî meselelere yabancı olduğundan, bizden duyduğu her şeye hemen karşı çıkabilir. Mukabelemiz uygun ve yumuşak olmazsa, bu durumda Allah’tan daha da uzaklaşmasına yol açabiliriz.

Bu sebeple, muhatabımızın kültür, ilim ve inanç durumunun tespiti çok önemlidir. Meselâ, muhatabımızın kültür seviyesi bizden yüksek, bilgisi bizden fazla, biraz da bencil ve bilgiç geçiniyorsa, buna mukabil, biz de onun karşısına yarım yamalak ilmihal bilgisiyle çıkmışsak, bu durumda ona birşey anlatmamız mümkün değildir. Keşif ve keramet bile göstersek, aklını, fikrini ve düşüncesini doyuramayız. Böyle hallerde, onu kendi seviyesinde birine götürüp, onun ilim, irfan potasında erimeğe bırakmak lâzımdır.

Muhatabımızın yaşı-başı da oldukça önemlidir. Yerinde anne-baba, amca-dayı, ya da yaşça bizden büyük olana dini, diyaneti anlatabiliriz. Ancak, şurası da iyi bilinmeli ki, insanın yaratılışında küçüğünden gelen şeylere karşı daima reaksiyon vardır; ancak faziletli insanlar, küçüklerini dinleme olgunluğunu gösterebilirler. Bu îtibarla, muhatabımızı kendi yaşında veya yaşının üstünde, kendi seviye ve frekansından ona hitap edebilecek kimselerle tanıştırma yolları araştırılmalı ve onlarla diyalog sağlanmalıdır.

İrşadda ehemmiyetli bir başka husus da, camilerin, mescidlerin ve ilim-irfan sahibi kimselerin bulunduğu müesseselerin gezdirilip gösterilmesi ve muhatabımızın akranlarıyla tanıştırılmasıdır.

Karşıdaki insana ne kadar anlatırsanız anlatın, hattâ kalbine girip taht kurun, o, kendi yaşıtlarında anlattıklarınızın pratiğini müşahede etmediği sürece, kendisini yapayalnız görecek ve kendi ağırlığı altında kalıp ezilecektir.

Gül, gül bahçesinde biter; bir genç de namaz kılan, secde eden ve ilim sahibi olan kendi yaşıtlarından etkilenir; yoksa, ne büyük küçükten nasihat ister, ne de genç kendi büyüğünün öyle fazlaca etkisine girer; büyüğüne saygı duyar ama, onun asıl etkileneceği kimseler kendi yaşıtlarıdır. Bir diğer husus da, mutlaka kitap okumak ve en az haftada bir sohbet tertip etmektir.

İrşad Faaliyetine Zarar Getirebilecek Hususlar

Dini anlattığımız bir yerde itirazlar ve karşı fikirler varsa, orada konuşmayı kesme mecburiyetindeyiz. Devam ettiğimiz takdirde, hem biz günaha gireriz, hem de karşımızdakinin iman durumunu tehlikeye atmış oluruz. Maksat, hiç bir zaman onun sesini kesmek, mat etmek ve fikir üstünlüğü sağlamak değil, maksat Rabbimizin sevdirilmesidir.

Bazen münakaşa yapmak, muhatabımızı inadında ısrar etmeğe, hattâ küfür adına bilgisini artırmak için araştırmaya sevkedebilir. İlzam etme, susturma düşüncesi ve fikrî münakaşalar onu inada sevkedecekse, bu tür münakaşalardan mutlaka kaçınılmalıdır. Evet, böyle durumlarda muhatabımız bizi dinlemeyeceği gibi, o da galebe çalmak için hazırlıklı gelecek, bizi dinlemek yerine, kendi soru ve cevaplarını düşünmeyi tercih edecek ve neticede hınç ve öfke dolu olarak yanımızdan ayrılacaktır.

İrşad ve tebliğ adına hususiyle de günümüzde dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de, vazifemize gölge düşürecek, bize karşı antipati uyaracak ve belirli kimseleri memnun ederken, çoğunluğu küstürebilecek siyasî fikirlerden kaçınılması zaruretidir, hele yığınlar iman adına fakr u zaruret içinde iseler..

Oysa neslimiz, bugün bırakın idari ve siyasî meseleleri anlayıp kavramayı, Allah’a, Rasûlü’ne ve Kur’ân’a ait temel imanî meseleleri bile idraktan uzak bulunmaktadır.

Şimdi soruyorum size: Herhangi bir siyasî kanaati olan birisine, dinî meselelerin siyasî havada kabul ettirilebildiği hiç görülmüş müdür? Hayır! Aksine münakaşa, tartışma ve susturma adına sadece gayz ve nefretlerin kabardığı müşahede olunmuştur.

Kaldı ki siz, Allah ve Rasûlü’ne ait elmas gibi hakikatları dile getirirken, muhatabınız onlara cam parçaları nazarıyla bakacak, melek gibi insanları başka nazarla mütalâa edecek, “o benim düşüncemde değil, öyleyse yaramaz” diye kestirip atacak ve “Dini siyasete alet ediyor” suçlamasıyla çekip gidecektir.

Siz Din’in %3-5’lik mes’selesini anlatayım derken, bu defa siyasî kanaatinizle, % 98 nispetindeki iman ve ibâdete ait temel meselelerin berhava edilmesine sebebiyet vermiş olacaksınız.

Bu düşünce, siyasî kanaatleri tenkit etmek değildir. Mü’minlerin de belli bir siyasî kanaati olabilir. Bizim tenkit ettiğimiz husus, bizzat siyaset bulaştırılmış irşad metodudur. Şu da var ki, siyasî kanaat seçim zamanı bir haftalık geçici bir vâkıa olarak kalmalı; zamanımızın bütünü, iman ve ibâdete ait hakikatları nesillere intikal ettirmekle geçmelidir.

Her mü’min, azamî tasarruf prensibi içinde kendi kabiliyet ve imkânlarını en nihâi noktada kullanabildiği kadar kullanmalı; hayatı boyunca eline geçen fırsatları en ideal şekilde değerlendirmeye bakmalı; vatanına, milletine, millî kültürüne, tarihine ve yetişen nesillere sahip çıkan insanlarla beraber, küheylan gibi coşup, ölüme kadar nefes nefese koşmalıdır. Kendisi Ahiret’e intikal ettikten sonra da, burada yaptıkları, kapanmayan amel defterlerinde buğulanıp duracaktır. -Sadaka-yı câriye ile alâkalı hadîsleri hatırlayın.

Dine Hizmet Eden Şahıs ve Cemaatlerin Birbirleriyle Münasebetleri Nasıl Olmalıdır?

Önce, meşrep kelimesini iyi anlamalıyız. Meşrep, su içme şekil ve tarzıyla, su içilen yeri ifâde eder. Herkes ayrı bir kaptan ayrı şekilde su içer. Meşrep, halk arasındaki meşhur manasıyla, insanların aynı hakikatları teferruatta farklı şekillerde anlamaları demektir. Hususiyle bugün iman, Kur’ân, vatan ve millete hizmet vermek adına hedef ve gayede bir olmakla beraber, vesilelerde, yollarda, metot ve usullerde görülen farklı mülâhaza ve farklı düşüncelere meslek, meşrep adını veriyoruz.

1) Birden Fazla Meşrebin Varlığı, Yaratılış Hakikatının Gereğidir

Neden birden fazla meşrep, meslek ve mezhep var demek, insanın yaratılışını bilmemenin, fıtrî, beşerî, tarihî ve fikrî hakikatları kavrayamamanın ifadesidir. Fakat hemen şu hususu da belirtelim ki, “farklı düşünceler olsun” demek ayrı, eşya ve hâdiselerin zarurî bir neticesi olarak farklı düşünce ve farklı mülâhazaların bulunması tamamen ayrıdır.

Farklı düşüncelerin olması, insanın yaratılışının, tabiatının, fıtratının ve fikri cevvâliyetinin hikmetli bir neticesidir. İnsanlar, sair canlılar gibi hep aynı çizgide yürümezler. Kaldı ki, diğer canlıların bile kendi dünyâlarına has farklı tavırlar ve farklı hareket tarzları olur. Bir amip bölününce diğerinden ayrılıp uzaklaşır ve neden sonra diğer amiplerle bir koloni oluşturur.

Burada bize misal teşkil edecek bir vâkıayı hatırlatmak istiyorum: Asr-ı Saadet’te, başta Râşid Halifeler olmak üzere pek çok sahabeyi mizaç ve fıtrat farklılığı içinde buluruz. Bir Hz. Ömer’i, bir de Hz. Ebû Zer’i düşünün! Dinleri tevhid ve meşrepleri te’lif eden

Efendimiz, mizaçları mevzuunda, “herkes aynı düşünsün” dememiştir. Mezheplerin 4 değil, belki 104 tane olmasını ve o kadar imam ve müctehidin bulunmasını nasıl izah edeceğiz? Tarihî gerçekleri kabullenme mecburiyetindeyiz.

Hz. Muhammed’in (sav) deryasından kovasıyla, kepçesiyle su alan şu kadar gavs, kutup ve imamların getirdiği birikimi ve topyekün Müslümanlara mal olmuş düşünceleri bir çırpıda elin tersiyle bir yana itmek mümkün müdür?

Sonra, memleketimiz memerr-i efkârdır; evet bu ülke, tarih boyunca pek çok milletin uğrak yeri olmuştur. Haçlı seferlerini ve günümüzde daha pek çok yollarla oluşan etkilenmeleri düşünün! Dört bir yandan arılarla sarılan bir insanın simasındaki tenasüp bozulmadan kalabilir mi? O insanın üç-beş arı iğnesine maruz kalmasından daha tabiî ne olabilir? Sonra, bütün bu etkilenmeler, vahdet ve ittifak için çok gerekli olan o sağlam fikrî ve ruhî yapının olduğu gibi kalmasına müsaade eder mi?

Hem, her meşrep kendi sahasında bir hakikati temsil edip, mühim bir rüknü ikâme etmektedir. Meselâ, Mısır’daki kalemler ictimaî hayat ile alakalı meseleleri işliyorlarsa, başka ülke düşünürleri başka meseleler, daha başkaları da daha başka meseleler üzerinde çalışmaktadırlar; her cemaatin stratejik realitesi başka başkadır.

Ayrıca, her ferdin ve cemaatin bir muhîti ve sahip olduğu bir kültür yapısı vardır; bu, yalnız bizde değil, diğer dünyâ milletlerinde de böyledir.

Yine her millette ortaya çıkan lider, kendine has bir kısım değişik anlayış ve görüşlerle ortaya çıkar; bunlarla tanınır ve taraftarlarını bunlarla arkasından sürükler. Keza, dinî anlayış ve düşünce tarzı açısından da öyle müstesna fıtratlar ortaya çıkar ki, farklı mülâhazalarla ve devrin anlayışına göre oldukça farklı şeyler anlatırlar. Kaldı ki Efendimiz, her asırda bir müceddidin geleceğini beyan buyurmamış mıdır? İmam-ı Gazzalî, İmam-ı Rabbanî, Bediüzzaman, Hasan el-Bennâ ve daha niceleri…

Ve yine, insan için mükâfatın büyüklüğü ve parlaklığı nispetinde sa’y ve gayrette bulunmaktan ve hayırlarda yarışmaktan daha tabiî ne olabilir? Kim savaşta sancağı taşımak veya altın madalyaya talip olmak istemez?

Öyleyse, meşrepler ve düşünceler farklılık gösterebilecektir. Bunun önüne geçmek, fıtratın, tabiatın ve tarihî gerçeklerin önüne geçmek demektir.

Asıl mesele, hak ve hakikatın cidarlarının zorlanmaması, örselenmemesi, düşünce ve metot farklılıklarının usule, yani esaslara varıp dayanmaması, maksat ve gayede sapmaların olmaması ve hak vesile ve vasıtalardan vazgeçilip, batıl vesilelere sapılmamasıdır.

Yoksa, bir Hak dostunun nurlu beyanları içinde, Allah’a giden yollar, mahlûkların solukları sayısıncadır. Karşınızda yüz ayrı ressam, değişik buudlarda, farklı kalem ve boyalarla yüz ayrı bahar tablosu çizer; her tablo, ressamının bakış, duyuş ve değerlendirişini yansıtır ama, neticede hepsinin çizip anlattığı bahardır. O bahar da, Allah Rasûlü ve Ashabı’nın çizdiği kudsî daire içindedir.

2) Meşrepler Arasında Temel Meselelerde ve Usûlde Farklılık Yoktur

Meşrepler arasında temel meselelerde ve usûlde farklılık olmak şöyle dursun, birleşilen noktalar da bir değil bindir. Tevhid, Nübüvvet ve Haşir’de ihtilâf var mıdır? Meleklerin ve cinlerin varlığı husûsunda ihtilaf var mıdır? Kitabımız ve kıblemizde ihtilâf var mıdır?

Namazın, zekâtın, orucun ve haccın farziyetinde, hattâ namazların rekatlarında, zekâtın miktarında ve kimlere verileceğinde ihtilâf var mıdır? Sonra, vatanımız, tarihimiz, harsımız ve bayrağımız bir; Dinimize, imanımıza, vatanımıza ve istiklalimize göz diken hasımlarımız dahi bir değil midir? Dünyanın dört bir köşesinde minarelerde yükselen ezanımız bir, ideal ve ümniyemiz bir.. evet, bin kadar bir bir…

3) Teferruata Ait Meseleleri Bırakıp, Dıştan Gelen Tehlikelere Karşı Birlik Olunmalıdır

Fikir birliği içinde olamadığımız teferruata ait meselelere nasıl bakılmalıdır? Her şeyden evvel, gökten sarkıp gelen ve bütün düşünce dünyamızı saran bu kadar ‘bir’lerimiz dururken, incir çekirdeğini doldurmayacak kadar küçük teferruata dair meselelerle meşgûl olmak, abesle iştigâl olsa gerektir.

Evet, “..ci…cu” takılarıyla meseleyi gündemde tutmamalı, tutmaya çalışanları da ikaz etmeliyiz. Bugün düşüncelerin farklı olduğunu büyüten, bunları mevzû edinen ve böylece arayı daha da açan iki tip insan vardır: Biri, haince ve art niyetle bunu yapan insan; diğeri ise, en basit ve hafif ifâdesiyle, bu işi cehaletinden dolayı yapan kimsedir.

Bunun neticesinde, meseleyi lâyık-ı vechile kavrayamayan nesiller de, Müslümanlığı parça parça tanımaktadır. Oysa ki, ‘Lâ ilâhe ill’Allah’ sadâkatı içinde olan herkesle Cennet’te beraber olacağız.

Öyleyse, kimseyi teferruatla karalayamayız. Allah mahşerde hepimizi el ele haşredecek, kalplerdeki bütün hoşnutsuzlukları silecek ve neticede tahtlara yaslanıp karşılıklı oturacak ve sohbet edeceğiz (Hicr. 15/47).

Hakka hizmet, büyük ve ağır bir hazineyi taşımaya benzer. Ona ne kadar çok insan omuz verirse, taşıma o kadar kolaylık ve sür’at kazanmış olur. İşte, biz de meseleye böyle bakacak ve bu zaviyeyi her zaman korumaya çalışacağız. Şu kadar ki, arada bir evdeki kardeşler bile atışabilir; mühim olan, bunu hemen unutup, dıştan gelen tehlikelere karşı el birliği içinde olmaktır.

4) Düşünen Kafalar ve Duygularla Köpüren Kalpler, Bir Ruh Etrafında Birleşmeli ve Bütünleşmelidir

Günümüzde, “şu hale bak, herkes parça parça… Birleşmek lâzım, neden birleşmiyoruz?” sözleri, hemen her seviyede insanın tekrarlayıp durduğu ve ağızların en çok gevelediği sözlerdendir. Önce, bundan bahseden bir mü’mine tatlı bir sohbet havasında “Birlik ve beraberlikten anladığın nedir; sonra, birleşmekten ne anlıyorsun? Parça parça oluşumuzun sebepleri nelerdir?” diye sormak ve “Önce vak’ayı tespit ve teşhis edelim, sonra da çare neyse ona bakalım” teklifinde bulunmak, herhalde daha muvafık olur.

Öyle ya, teşhis edilmeyen bir hastalığa reçete verilmez ki! Hem, bugün şu şartlarda bu sözü söyleyip duran mü’minlere teşhis ve tedâvi çaresini sorduğumuzda, alacağımız cevap herhalde, “parça parça” denilen düşüncelere yenilerini eklemekten başka bir işe yaramayacaktır. Öyle ki, bu mevzûda ortaya kişi adedince ve düşünce sayısınca birleştirme formülü çıkar desek sezâdır.

Öyleyse, diyelim ki, her akıl, mantık ve düşünce sahibi, kendine uygun bir birlik ve beraberlik formülü buldu.. Bu durumda,”Arkadaş, benim de bir fikrim ve mantığım var; benim de ilmim, irfanım ve kültürüm var; benim de düşünce tarzım ve elimde ölçülerim var” diye tek tek fertler veya liderler ortaya çıkacak veya çıkarılacaktır.

Hayır, meseleyi tabiat ve hayat realiteleri içinde ele almak ve Kâbe etrafında binlerce insanın aynı duygu ve düşünce içinde dönmesi gibi, binler düşünen kafa ve duyguyla köpüren kalbi, bir “Bir” etrafında bütünleştirmeye ve birleştirmeye çalışmak, herhalde işin en doğrusu olsa gerek…

5) İctimâî Çalkalanmalar ‘İslâm’ı Bulup, Bu Buluşun Sahilinde Sükûna Erecektir

Kalbler, ‘Ehad’ olan Allah’a teveccühle itmi’nana ulaşır ve tevhide erer. Kafalarda ve yüreklerde Aleyhissalâtü vesselâm’a ait duygu ve alâka hakimse, o zaman elbette bütün yollar cetvel cetvel bir gün varıp, onun kapısına dayanacaktır. İlimler, ayrı ayrı diller ve dallar halinde inkişaf edip, bir gün hep bir ağızdan Kur’ân diyecektir. Ve, içtimaî çalkalanmalar arayacak, arayacak, sonunda İslâm’ı bulup sükûna erecektir.

6) Yüreklerin Toplu Attığı Bir Kardeşlik İçin Allah (cc) ve Rasûlü’nün (sav) Ölçüleri Mihrabımız Olmalıdır

Kur’ân, “Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkun,” yani, kalp ve kafanın bütün fonksiyonlarını icra ederek takva dairesine girin ve “Toptan Allah’ın (sağlam ve kopmaz, parçalanmaz ipi olan) Kur’ân’a sarılın; parça parça, fırka, fırka (bir araya gelmesi nâkabil kutuplar halinde) parçalanmayın..(Al-i İmrân, 3/102-03) buyurmakta ve arkasından da, ‘emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker’den söz etmektedir. Kur’ân, “Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, yoksa gevşekliğe düşer, korkuya kapılırsınız ve kuvvetiniz gider” (Enfal, 8/46) demekte ve “Mü’minler ancak kardeştir; kardeşlerinizin arasını ıslah edin”;(Hucurat, 49/10) devamında da, “Birbirinizi alaya ve hafife almayın, kınayıp ayıplamayın, birbirinize lâkaplar takmayın” dersini vermektedir. Yine Kur’ân, “(Habibim) Sen yeryüzünde bulunan herşeyi sarfetseydin, yine de onların kalplerini te’lif edemez (bir araya getiremez)din. Fakat Allah onların aralarını te’lif etti.” (Enfâl, 8/63) ayetiyle de kalpleri te’lifin kime ait olduğunu bildirmektedir.

Peygamber Efendimizin nurlu hayatında ve pratikte bu meselenin nasıl gerçekleştirildiğini siyer ve meğazi kitaplarında görüyoruz. Burada sadece bir-iki misalle iktifa edelim:

Buas vak’alarında Evs ve Hazrec birbirine düşmüş, bu iki kabile arasında kıran kırana mücadele yıllarca sürüp gitmiş ve bu yüzden de, ilerde İslâm’ın iki güçlü hâmisi olacak olan bu iki kabile, biribirinin adüvv-ü ekberi olmuştu.

Hicretten sonra bu iki oymak, Efendimizin nurlu eliyle öyle birleşmiş, öyle kardeş olmuştu ki, malının yarısını, bahçesinin bir bölümünü, evinin bir odasını seve seve birbirlerine verebiliyor, birlikte ve omuz omuza savaşıp, icabında kardeşi uğrunda ölebiliyor, aç ve muhtaç mü’min kardeşi doysun diye kaşığını çorba tasına boş getirip götürüyor, bir sözle kardeşimi kırdım diye başını onun ayaklarının altına serip, “bas kardeşim ve beni affet” diyebiliyor ve muharebede ölüm anında, içi yanarken içeceği bir yudum suyu kardeşine havale edebiliyordu…

Evet, öyleyse birlik, beraberlik, ittifak, ittihad ve yüreklerin toplu attığı bir kardeşlik için, yüzlerce akıl, fikir ve felsefe yerine Allah ve Rasûlü’nün ölçüleri mihrabımız olmalıdır. Neden parça parçayız diye sorulacağına, parçalanmaya götüren söz ve davranışlardan içtinap etmeli ve birleşme tavsiyeleri yerine, birleşmeye götürücü söz ve davranışlar intihab edilmelidir. Bunun için de:

(1) İrşad ve tebliğde bulunan, Din’e hizmet eden bütün mü’minler, bütün cemaatler alkışlanmalı ve haklarında dua edilmelidir; evet, Allah’ı ve Rasûlü’nü seven ve anlatan herkes, Allah ve Rasûlü’nden ötürü sevilip tebcil edilmeli, muhterem bilinmeli ve kendisine saygı duyulmalıdır. “Sadece benim yolum haktır” demeyip, başkalarına da hayat hakkı tanınmalıdır.

Mü’min, “Benim meşrebim, usülüm haktır, hoştur, güzeldir, doğrudur, isabetlidir” diyebilir; ama “Sadece hak benim mesleğimdir, benim meşrebimdir” diyemez; başkalarının mesleğini butlana mahkûm etmeden, kendi meslek ve meşrebine “En güzel” diyebilir; kalp ve düşünce itibariyle güzelliği daha çok kendi mesleğine lâyık görebilir ve bu, gayet tabiîdir. Çünkü insan, yaptığı işi sevip benimsediği ölçüde başarılı olabilir ve netice alabilir.

Yalnız, başkalarını karalamak, onlara yanlış ve çirkin damgası vurmak yanlıştır. Sinesi vatan ve millet sevgisiyle çarpan herkesle oturup konuşmasını bilmeli, tenkit kapısının açılmasına fırsat vermeden herkese ta’zim ve tekrimde bulunmalı ve “güzel, güzel” diyerek, güzellere güzellikle mukabele menfezleri açık tutulmalıdır.

“Yalnızca benim mesleğim haktır, gayrısı batıldır” diyen kim olursa olsun, ciddi iftirak ve parçalanmalara yol açar. Bırakın meslek ve meşrebini, bir insanın elbisesini ve arabasını bile bu şekilde tenkit edip dursanız, o insanla aranızın açılması kaçınılmaz olur. Böyle basit meselelerde dahi insanın karşısındakine söz hakkı tanımaması, insanları birbirine düşürürken, pek çok insanın baş koyduğu ve hayatına gaye ittihaz ettiği usûl ve prensiplere çirkin ve bâtıl demenin vahdet ruhuna ne ölçüde zarar getireceğini ve ne tür uzaklaşmalara, hasımlaşmalara ve günahlara sebep olacağını varın siz düşünün..!

Mü’min, mesleğinin muhabbetiyle yaşamalı ve başkalarının hata ve kusurlarıyla meşgul olmamalıdır; başkalarını yıkmak, çürütmek ve kösteklemek yerine, varsa onların güzelliklerini sergilemelidir.

Başkalarının kusurlarıyla meşgul olan, kendi kusurlarını göremez ve kendi güzelliklerini de gösteremez. Ayrıca, basit bir kusur görüp de hemen tenkit etmenin aynısıyla mukabeleyi netice verdiği çok vâkîdir.

Başkasını çökertmek, yıkıp devirmek ve onun enkazı üzerinde ümran kurmaya çalışmak, Peygamber’in değil, Firavun’un mesleğidir. Efendimiz, hayatı boyunca yalnızca gönülleri tamir edip onları güzelliklerle doldurmak için çalışmış, şirk içindeki en azılı hasımlarını bile, şahsî hayatlarını mevzû edinip, çürütme gayreti göstermemiştir. Kendisine kılıç sallayan Halid için söylediği şu söz ne ma’nidardır: “Diyordum ki; nasıl oluyor da Halid gibi biri şirkte ısrar ediyor!..”

Ashabından birkaç defa içki içen birisine yine Ashabından biri ağır bir söz söyleyince, “Sus, o Allah ve Rasulü’nü sever” diye mukabelede bulunmuştu. Aişe Validemize iftira edip, mü’minleri birbirine katan en zararlı mahlûk ve münafıkların reisi olan zatın oğlu, “Bırak, babamın hakkından geleyim ya Rasûlellah!” dediğinde, verdiği cevap, “Muhammed, arkadaşlarını öldürtüyor dedirtmem” şeklinde olmuştu.. Yılların eritemediği Ebû Süfyan, Ebû Cehil oğlu İkrime, canı ciğeri amcası Hz. Hamza’nın vücudunu parçalayan Vahşi, Hind ve diğerleri için “Bugün size kınama yok” sözlerinde tezahür eden o geniş afv ve müsamaha, bizim için nurlu birer düstur olmalı değil midir?

Evet, bizim işimiz, gönülleri yıkmak değil, gönülleri yıkamaktır. İtab başkasına değil, nefsimizedir. Başkalarını kusurlarıyla yakalama değil, bilakis onları aklamadır. Başkalarının çirkinliklerini teşhir değil, kendi güzelliklerimizi neşretmek esastır. Düşmanlık düşmanlığa olmalı, mü’mine değil. İnsanlara sıfatlarına göre değer verilse bile, onların Allah indindeki hakiki kıymetini biz bilemeyiz. Öyleyse sînelerimizde, bilhassa gönüllere karşı ukdelerden temizlenmiş bir gönül taşımalıyız…

Düşmanlık etmek de, düşmanlığa maruz kalmak da, mü’mine yaraşır-yakışır şeylerden değildir. Evet, şefkat ve muhabbetin temsilcisi olması gereken mü’mine, adavet hiç mi hiç yakışmıyor. İlle de adavet etmek istiyorsak, mü’minlere değil, ruhlarımızı saran düşmanlık düşüncesine, kine, nefrete, imtizaçsızlığa, kâfire, mülhide, îman ve Kur’ân düşmanlarına adavet etmeliyiz. Hal böyle iken, imanın, Kur’ân’ın binlerce, milyonlarca hasmını bir kenara bırakarak mü’minlere düşmanlık beslemeyi anlamak mümkün değildir.

Hem, bırakın mü’mine düşmanlığı, kâfire bile adavetimizde bir kıstas, bir ölçü olmalıdır. Bu manada adavetimiz, bizim için bir kamçı olacak, bir hırs ve aksiyon haline gelecek ve en bataklık sînelerde dahi gül bitirecek ve hayırlara vesile olacaktır.

Şimşek gibidir mü’min, ışıkla doğar, saniyede şu kadar hızla hareket eder; yıldırım olur gürler, yüreklere korku salar ama, rahmet olarak yağar, rahmet olarak yağar da, Alemlere Rahmet olarak gönderilmiş bulunan gönüllerimizin sultanı Nebî gibi gönülleri yur-yıkar ve gözlere nûr saçar. Evet, mü’minin şiarı adavet değil, muhabbettir: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Mü’minlere karşı yüzleri yerde, kâfirlere karşı aziz ve çetindirler. Allah yolunda cihad eder, kınayanın kınamasından korkmazlar (Maide, 5/54).

İman cephesini topa tutmak asla reva değildir. Mü’mini çekememek, çekiştirmek, gıybet etmek, aleyhinde olup çürütmeye çalışmak ve hele düşmanlık derecesinde üstüne üstüne gitmek, muharebe meydanında topları kendi birliğinin üzerine çevirmekten farklı olmasa gerektir. Böyle bir durum, mütecaviz hasmı bırakıp, dostlar arasında bozgun meydana getirmek ve kendi kalesinin kapılarını, sur dibinde hazır bekleyip duran canavar düşmanlara açmak ve kale duvarlarında gedikler meydana getirmek demektir. İsterseniz buna, sizi parçalamak için pusuda bekleyen dış mihrakların ekmeğine yağ sürmek de diyebilirsiniz…

Öyle olsun istemeyiz ama, birgün ehl-i imana düşmanlık yapan bir Müslümanla karşılaşırsak, biz de onun karşısına Kur’ân’la çıkar ve “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel nasihatla davet et” (Nahl, 15/125) fermanı gereğince, en güzel ve tatlı sözle kendisini iknaya çalışırız; yine anlamaz da tenkide, gıybete ve hatta düşmanlığa devam eder ve yumruk sallarsa, bu defa da, “Kötülük ile iyilik bir olmaz; (sen kötülüğü) en güzel şekilde sav!” (Fussilet, 41/34) âyetinin hükmüne boyun eğerek, “sövene dilsiz, vurana elsiz” ve aynı zamanda “gönülsüz” davranır ve onun hakkında dua ederiz. Kendi cephemize zarar vermemesi için mukabelede bulunmaz, meşgul olmaz ve sonra da, “Cahillerden yüz çevir” (A’raf, 7/199) âyetindeki emr-i Rabbânî’yi uygularız.

Mukabelenin zararı, yüzde doksan dokuz mukabele edenedir. Karşılıklı iki taş çarpışınca, ikisi de tuz buz olur; ama sadece biri gelip diğerine çarpınca gümbürtü tek taraftan çıkar ve zarar tek tarafa münhasır kalır. Mukabele edildiğinde ise, ters istikamette giden vasıtalar gibi, bir kilometrede iki kilometre uzaklaşma olacak ve bir daha da birleşme noktasına dönülemiyecektir.

Evet, tırmanma şeridindeyiz; yükümüz çok ağır ve zirvelerde bizi görmeye tahammülü olmayan bir sürü hasımlarımız var; o halde, kardeşlerle sulh olma, sövülsek de dövülsek de sîneye çekme ve asla mukabele etmeme mecburiyetindeyiz.

Bütün mü’minlerle bir kısım önemli fasl-ı müştereklerimiz var ve pek çok hususta ehl-i imanla biriz, beraberiz, ayrı-gayrı değiliz. Bizi birbirimize bağlayan Rabbimiz, Peygamberimiz, Kur’ânımız, Kâbe’miz, tarihimiz ve daha benzeri nice cevherlerimiz var ki, bunları başka hiç bir millette ve hiç bir gurupta bulmak mümkün değildir.

Şimdi, durum bu merkezde iken, bunca fasl-ı müştereki görmezlikten gelerek, sinek kanadı kadar önemsiz meselelerden ötürü mü’mine düşmanlıkta bulunmayı nasıl mübah sayabiliriz? Biz, bir ve beraber olmak için kâinat çapında öyle dinamiklere sahip bulunuyoruz ki, bunların bir kaçına sahip olan cihana meydan okuyabilir.

Bizim sahip olduğumuz kâinat çapındaki bu hakikatlara sahip olmayan Hıristiyan ve ateist dünyâ, kendi aralarında belli ölçüde pekalâ birleşebilmektedir. Meselâ günümüzde, Anglo-Saksonlarla Galliler, İngiltere’nin kaderi için bir araya gelirken, batılılar, Komünizm karşısında bir ölçüde ve İslâm karşısında ise tam bir ittifak kurabilmektedirler. O halde neden biz, akıl ve mantık planında bir araya gelip, fasl-ı müşterekleri ortaya dökmek suretiyle, ortak bir çizgi tayin ve tespitinde bulunmayalım! Heyhat ki bulunamadık. Herhalde, bayrağı taşıyan hep biz olalım istedik; “Biz arslanız, öyleyse yalnız da yaşayabiliriz” dedik. “Teferruata ait bir kısım meselelerden ve belli anlayışlardan şuraya kadar vazgeçiyoruz, siz de şuraya kadar feragatta bulunun” demedik, diyemedik. Akıl, mantık ve hasbîlik içinde vatan, millet ve nesle hizmet adına gerekli olan performansı gösteremedik ve telafisi zor arızalara sebebiyet verdik.

Bu itibarla mü’minler, kardeşleriyle müşterek inanç ve düşüncelerini nereye kadar paylaşıyorlarsa o noktaya kadar bunu muhafaza etmeye çalışmak ve biraz da sınırları zorlamak suretiyle müşterekler dairesini geniş tutmağa çalışmalıdırlar. Beraber hareket edebilecekleri sahayı daraltmak yerine genişletmeye ve sulh çizgisinden de asla inhiraf etmemeye bakmalıdırlar.

Akıllı ve kâmil mü’min, mü’min kardeşiyle düelloya girişmez; müştereklere sadakat içinde müştereken omuzlarımızda taşımaya çalıştığımız hazineyi düşe-kalka götürürken, düello yapmaya zaman olmadığını her mü’min anlamalıdır ve anlar da.

Birlik, beraberlik, ittihad ve ittifaka davet ve bunları telkin edip, ruhlarda bu duyguyu mayalamak güzeldir ama, kâfi değildir. Aslolan, birleşmeye götürücü söz ve davranışlarda bulunmaktır. Bir de, ittifak adına iltihaka çağırmak, böylesine ulvî mefhumları pratiğe dökmek yerine, birleştirme havariliğinden ve lafazanlıktan öteye geçmeyecektir.

“Birleşelim” derken kastımız, herkes bizim çatımızın altında toplansın, şemsiyemizin altına girsin, firmamıza, tarikatımıza katılsın misillü düşünceler ise, bu takdirde asla birleşme olmayacağı gibi, şiddetli “gel” arzu ve çağrısı, şiddetli bir “hayır” reaksiyonu görecektir.

Sonra, insanların, yıllarca içinde bulunup hemdem oldukları ve adeta kalp ve beyinlerinden bir parça haline getirdikleri fikir, düşünce ve duygularını öyle kolay kolay bırakabileceklerini düşünmek de fevkalâde yanlıştır.

Cemaatler tarikatlar oluşumlar farklı görüş sahibi meşrepler, bir bina değildir ki, bugün yıkıp, yarın onun yerine yenisini yapasın! Değişecek olan, insanların hissiyatı, fikriyatı ve düşünceleridir; kafa ve kalp yapılarıdır. Hele hele bu davette ya da iltihak çağrısında zorlama yapmak ve fikirlere baskı ile adam ayartmak, bütün bütün iftiraklara sebebiyet verecektir.

Öyleyse yapmamız gereken, hiç kimseye “Bize tâbi olun” demeden ve iltihak isteğinde bulunmadan, Allah rızası için güzel ve müspet hakikatlara tercüman olmaktır. “Birleşelim” mesajını verirken iltihak manasına hamledilecek kelimelerden sakınılmalı, Allah rızası için ziyaretlerde bulunulmalı, davet edilmeli, civanmerdane davranılmalı, gurura düşülmeyip, karşımızdaki hoşnut edilmeye bakılmalı, ikram ve i’zazda bulunulmalı, “Düşüncen mübarektir, düşüncende kal ama, kardeşim ol” denmeli, teferruata ait meseleler gündeme getirilmemeli ve muhatabımız tebcil, takdir ve dua ile rahatlatılmalıdır. Evet, fiilen birleşmenin yolu, işte bu tür davranışlardan geçer.

İttifak ve birleşme olmuyor diye, niye ihtilâf ve husumet olsun ki? Yanımda bulunmuyor, benim gibi düşünmüyor diye neden karşısına geçeyim.? Ve, arkamda değil diye, neden darılayım!?

İttifak ve birleşme, rüşde ermemize bağlı bir husus olup, Allah bir gün onu da şu aziz millete lûtfedecektir. Yeter ki biz, arzetmeye çalıştığımız prensiplere ve daha nice güzel düsturlara riayetle, tevfik-i İlâhî’nin en büyük bir vesilesi olan ittifak ve vifak için hergün dua edelim ve bütün mü’minlere hürmet ve muhabbetle kalplerimizi açabilelim…

Enfüsi (İç aleme ait) Meseleler için bknz. metafizikgerilim-iç canlılık sayfası


https://kurannuru.wordpress.com/iccanlilik/

6 Responses to irşadtebliğ

  1. Geri bildirim: . « kurannuru güncel

  2. Geri bildirim: kurannuru güncel « kurannuru güncel

  3. Geri bildirim: kurannuru sayfa linkleri « kurannuru güncel

  4. Geri bildirim: 104 sayfa efendimiz.kutludoğum2010.sahab… « kurannuru güncel

  5. Geri bildirim: . « kurannuru güncel

  6. Geri bildirim: 106 sayfa « kurannuru güncel

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s