duha

Bismillâhirrahmânirrahîm

1. Kuşluk vaktine andolsun,

2.Karanlığı çöktüğü vakit geceye andolsun ki,

3. Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.

4.Muhakkak ki âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.

5. Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın.

6.Seni yetim bulup da barındırmadı mı?

7. Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi?

8.Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi?

9. Öyleyse sakın yetimi ezme!

10. Sakın isteyeni azarlama!

11. Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat.

Duha suresi-1 süresi tefsiri resime tıkla

DUHA SÜRESİ (93) RUH PLANLAMASI VE TEDAVİSİ drmavi, 2005

1-2-Kuşluk vaktine ve sakin geceye yemin olsun!

3-Rabbin seni bırakmadı ve darılmadı da…

4-Ahiret senin için dünyadan daha hayırlı olacaktır.

5-Rabbin sana verecek ve sen hoşnut olacaksın

6-O seni yetim bırakıp da barındırmadı mı?

7-Seni yol bilmez bulup yola iletmedi mi?

8-Seni yoksul bulup zengin etmedi mi?

9-Öyleyse sakın yetimi ezme!

10-İsteyeni de azarlama!

11-Fakat Rabbinin nimetini hep anlat.

Bu Surenin, belli bir müddet vahyin gelmemesi ve Peygamberimizin üzülmesi üzerine geldiği rivayet edilir (Yazır,264)

Bu Surede mükemmel bir duygu analizi ve iletişim programlaması görülmektedir.

Bu ayetleri çıkış noktası yaparak bir kısım duygu, düşünce ve davranış modelleri ve teknik prensipler belirledik. Ayetleri tek tek ve bütünlük içinde ele alarak, Kur’an’da benzer yaklaşımlara da başvurarak, bu tespitlerimize açıklık ve yorum kazandırmaya çalışacağız.

İnsan gerçeğinden yola çıkarak bu yaklaşımları iki ana başlık altında toplayabiliriz:

A-İç planlama,

B-Dış planlama

A-İÇ PLANLAMA

1-Ayrılık duygusu

İnsanların değişik sebeplerle birbirinden ayrılması ve yalnız kalabilmeleri, sıkça yaşanan kaçınılmaz bir durumdur. Yatılı okuma, askere gitme, evlilik, tayinle yer değiştirme, çalışma zorunluluğu gibi olayları hepimiz yaşamaktayız. İlim, eş, iş, savaş, göç vb.temel ayrılık sebepleri…

Bir de istemediğimiz gibi üzüldüğümüz, hatta ciddi ruh bozuklukları yaşayabildiğimiz ayrılıklar vardır; hastalık, ölüm, hapis, boşanmalar, ciddi dargınlıklar gibi…

Bir de sevda vurgunları!..

Ayrılık yalnızlık getirir, yalnızlık ise hasret ve hicranıyla her durumda insanı üzer bazen eritir. Bu, bir vedalaşma olmadan gerçekleşirse daha da acı verir. Son bir kez görseydim denir!..

Terk edilmek ise travmaya neden olabilir. Bu da ruhta kalıcı derin yaralar açar, ruhsal hastalıklara ve kişilik bozukluklarına sebep olur; özellikle çocuk yaşta yaşanırsa!…

Bir ayrılık yaşanacaksa bu, sebepsiz, olumsuz bir nedenle veya öfke eseri değil, geçerli sebeplerle, yüksek amaçlar uğruna ve makul bir şekilde olmalı ve uzaklaştığımız insana bunun anlamı, sebepleri ve sağlayacağı olumlu sonuçları açıklanmalı, moral verilmeli, yüreğine su serpmelidir.

Mukaddes göç gibi.

Derinlerden ulvî bir söz gelir ve: “Git evladım burada bir çift göz bekler oralarda yüzler binler göz; hizmet seni bekler!”

İkna edici ve içten yapılan açıklamalar, ardından da sık sık aramalar ve dualar insanları teselli eder. Hüzünleri dağıttığı gibi, ruhlara duygu ve düşüncelere canlılık kazandırır.

Ayetleri okuduğunuzda, ifade ettiklerimizin daha da fazlasının okunabileceğini sizler de fark edebilirsiniz…

Kur’an’da, ayrılık yaşayan Hz.Yakub’un duyduğu evlat hasreti, sebep ve sonuçlarıyla çarpıcı bir şekilde anlatılmaktadır.

Diğer çocuklarının, Yusuf’u, kıskançlık sonucu bir kuyuya atmalarının ardından, hicran ateşi; babanın içini yakarken, gözlerini de kavlamış,onu göremez hale getirmişti. (12/84)

Ve onun Yusuf’u, yıllarca burnunda öylesine tütmüştü ki, kilometrelerce öteden “Yusuf”umun kokusunu duyuyorum!” demişti. Burun adeta bir dedektör kesilmiş, Yusuf’a hassaslaşmıştı. İçindeki Yusuf’un, gömleğe sinmiş kokusunu uzaklarda da olsa hissedivermişti (12/93-96).

“Yusuf gömleği” aslında bir ayrılık sembolüydü Yakup için!..

Bir keder hasret ve sabır dönemi miladıydı!..

Evladının kanlı gömleği, “Kurt parçaladı!” denerek kucağına bırakılıvermişti.

Yusuf gömleği aynı zamanda bir “İffet sembolü” ve “ismet belgesi” olmuştu. Çünkü arka tarafından yırtılmıştı.

Sarayda bir köle olmasına, Züleyha’nın da ona köle olmasına rağmen, o gömleğini çıkarmamış, nefsi emmare gömleğini giymemiş, zindancının sırtına geçireceği esaret gömleğini tercih etmişti.

Fakat yıllar sonra onu başlara tac yapacaklar, hapse atanlar, kendi elleriyle sırtına iktidar-vezaret gömleğini giydireceklerdi.

Ve vefalı o gömlek, içinde Yusuf olduğu halde baba-oğul- kardeşler karşılaşmasına vuslatına da şahit olacaktı.

Diğer bir ayrılık mağduru Musa’nın annesidir. Firavunun çocuk katliamına başlaması üzerine, Allah’ın işareti ve ona güven ve huzur vermesi sonucu, Musa bebeğini, sepet içinde Nil nehrine bırakmıştı.

Musa, sarayda Firavunun karısı Asiye’den himaye görmüş, evlat hasretiyle yanıp tutuşan ana da, Musa başkasından süt emmediği için, saraya süt anne ve bakıcı olarak alınmıştı (28/ 7-13).

Olayda konumuza ışık tutacak, açılımlar meydana getirecek önemli noktalar bulunmaktadır.

Öncelikle Firavunun bir tanrı rolüne soyunduğunu, onu oynadığını, benliğini tanrılık düşüncesiyle bütünleştirdiği için, kendini adeta Tanrı gibi davranmak zorunda hissettiğini anlıyoruz. Kur’an “Azmış!” (28/4) diyerek ondaki, ilahlık iddiası ve uygulaması şeklinde tezahür eden benlik bozulmuşluğunun raporunu vermektedir.

Aynı Ayetin içinde “Bozguncu” kavramının geçmesi de çok ilginçtir. Çünkü bu kavram da bozulan benlikten yansıyan davranış bozukluklarını ifade etmektedir.

Toplumun tek sahibi olma sıfatıyla, kolay idare etmek için halkı parçalara bölmesi, her birini güçsüz azınlık gibi bırakıp kolayca yönetmesi ve köle gibi çalıştırması ve bir nesli tasfiye amaçlı, mezbahada hayvan boğazlar gibi bebekleri kesmesi bu bozgunculuğunun teyidi sayılmaktadır (28/4).

İkinci olarak, böyle bir katliam karşısında Musa’nın annesine tam bir güven verilmekte, korku ve endişesi, ayrılık ve yalnızlık duygusu giderilmekte, evlat hasreti dindirilmekte, gerekçe hedef ve sonuç açıklanmakta, vaat edildiği gibi çocuğuna kavuşturma ödülü ve Peygamber anası olma payesi ve onuru bahşedilmektedir (28/7-13).

Dikkatle bakarsak, belirlediğimiz konu başlıklarının tamamına yakınından söz edildiğini görürüz.

Kur’an’da ayrılık anlamına gelen “Firak” kelimesi iki yerde zikredilir.

Birinde Hz.Musa’nın yol arkadaşı (Hızır olduğu söylenir), “Ayrılık zamanı!” (18/78) der ve zahirî olarak bakıldığında anlaması güç olan hikmetli olayların perde arkasını Hz.Musa’ya anlatır (18/65-82). Bu firakta kaderin hikmetleri yüklü.

Diğerinde ise ölmekte olan insanın çırpınışını ve “Ayrılık vakti” olduğunun bilincine vardığını ifade eder (75/28). Bu firakta da ya Rahmetin nimeti ya da Adlin nikmeti yüklü.

Ayrılık, hayat kadar ve ölüm kadar sahici, kaçınılmaz ve de hesap edilemez hikmetleri getirisi olan bir gerçektir. Biz her ayrılığımıza yüksek amaçlarla güzel anlam kazandırmayı düşünmeliyiz.

Her ayrılık düşündüğümüz noktada, bu dünyadan da bir gün ayrılmak zorunda kalacağımızı ve gideceğimiz alemde buradaki ayrılıklarımızın hesabını vereceğimizi ve azabı hesaba katmalıyız. Mükafat ve nimet alacağımızı da!..

Allah yolunda Hicret ve Hizmet ayrılığı kadar yeryüzünde tatlı, sevaplı, neşat ve mutluluk verici başka bir ayrılık yoktur!..

Mümin ibadet saatleri dışındaki sıradan anlarını ibadetleştirmek istiyorsa, abdestlinin uyku halinde bile tesbih ediyor kabul edilmesi gibi, her daim insanlığa hizmet ediyor niyetinde ve durumunda bulunmalıdır.

Bu döşeğindeki halidir.

Şartlar ağırlaştıkça, zorluklar, mahrûmiyetler, iftiralar baskılar, ayrılıklar, kelepçeler, gömlekler, hapishaneler… daha neler!

Hepsinde ayrı yusûfî kurbiyetler, hüsnü dereceler güzellikler.

“Bi kaderil keddi tüktesebül meâlî”. Ne kadar çekerse, hem ihlasına hem de Rahmetin lutfuna göre hesapsız nimetlere ulaşacaktır.

Hepsi bir yana Mevla rızası vuslat son firak ve maiyyet vardır.

2-Darılma duygusu

Kısa süreli dargınlıkları hep yaşarız. Bazen bu yararlı da olabilir.

Taraflara kendilerini ve ilişkilerini gözden geçirme fırsatı verir.

Yokluk durumunda nimetlerin değerinin daha iyi anlaşılması gibi, bazen özlemi canlandırarak, sevgi ve ilgiyi de pekiştirebilir.

Ve bazen haklı bazen de haksız gerekçelere dayanır.

Çok sık tekrarlanan dargınlıklar veya uzun süren küslükler, taraflarda soğukluk oluşturabilir, tiksinme ve nefreti körükleyebilir ve ayrılık terk etmeye dönüşebilir.

Özellikle sevgi ve ilgiye en çok ihtiyaçları olduğu gelişme dönemdeki çocuklara, çocuklaşma dönemindeki yaşlılarımıza gösterilen dargınlıklar risk taşımaktadır.

Bu devreler çocukların ilişki kurmayı ve duygu beslemeyi öğrenme, düşünce geliştirme davranış belirleme dönemleridir.

Dargınlık ise onda önemli olmadığı aksine konuşmaya değer bulunmayan bir kişilik sahibi olduğu inancını oluşturur.

İnsanları kendinden uzaklaştıran özelliklere sahip olduğunu düşünerek suçluluk duygusuna kapılır.

Zamanla da kendisini, yanlış davranış sergileyen, beğenilen ve övülen işleri beceremeyen bir kimlik olarak benimsemeye başlar.

En tehlikesi de bütün sıkıntılarını ve problemlerini içinde hapsetmeye başlar, çünkü paylaşacak insan yoktur. İtilmişlik duygusunun zorlaması ile, kendine ilgi gösteren herkese yönelebilir. Kendini köle gibi hissedip her önüne gelene boyun eğmeye başladığında ya da kendini kabul ettirmek için olumsuz davranışlara ve suçlara yöneldiğinde ise oldukça geç kalınmış olur.

Gençliğimizde anne babamıza, evlilik hayatında eşimize, iş hayatımızda amirimize, meslektaşımıza, akrabalarımıza, komşumuza vb. karşı küslükler yaşadığımızda, neler hissettiğimizi ve yaptığımızı hatırlarsak konu daha iyi anlaşılabilir hale gelir.

Darılma anlamına gelen “Kalâ” kelimesi, belirleyebildiğimiz kadarıyla Kur’an’da bir kez geçmektedir.

Kavram olarak değil de davranış biçimi olarak örneklerini yine Kelam-ı ilahîde görebiliz.

Hz.Yakub, diğer çocuklarına da şefkatli bir baba gibi yaklaşmış, Yusuf’un başına gelenlere rağmen asla kovmamış, dışlamamış, darılmamıştı.

Yusuf’tan ilk ayrılık haberini aldığında, ilk tepkisi “Nefisleriniz bu işi size güzel gösterdi, bana düşen güzel-tam bir sabırdır, ilettiklerinize karşı bana yardım edecek olan Allah’dır!” (12/18) demiştir.

Karşısında on kardeş ağız birliği yapmıştı. Kanlı gömlek elindeydi ama Peygamberin elinde DNA test kanıtı da yoktu, diyecek bir şeyi de yoktu!..

Burada özlü ve gizli bir sitem vardır. Çocuklar doğrudan suçlanmıyor, hele ceza hiç düşünülmüyor. Sadece besledikleri kıskançlık duygularına yenik düştükleri belirtilerek işledikleri hatanın gerekçesi hatırlatılıyor ve bu duyguya dikkat çekilerek mesele vicdanlarıyla hesaplaşmaya bırakılıyor.

“Sen diliyle” çocuklarımızın suçlanmaması çok işlenen bir konudur. Kişiden çok davranışına dikkat çekilmesi hep önerilir. Ve sorun yaşayan insanın genellikle kendi duygusuna tercüman olup karşı tarafa “Ben!” diliyle iletilmesi tavsiye edilir.

Bu konuda Hz.Yakup bize aile, evlat ilişkilerinde güzel örnek sergilemektedir.

“Madem beni ciğersûz bir durumla karşı karşıya bırakmış oldunuz, bana düşen başıma sardığınız bu olumsuz durum karşısında sabretmek ve Allah’tan yardım istemektir” diyerek, o gergin diyalog ortamında kendi duygusunu ortaya koyarak ve Allah’a yönelerek öncelikle yeni tepkilerin oluşmasını önlemiş olmaktadır.

Şayet suçluluk psikolojisi içindeki çocuklarını itham etse, dışlasaydı, onlar Peygamber bir babaya isyan gibi ağır bir suçu da işleyebilirlerdi. Zira zaten önrmli bir suç işlemişlerdi yeni bir suça açık halleri vardı. Suçun suçu tetiklemesine izin vermedi. Kardeşe fenalıkla sınırlı tuttu. Onları babaya da zulüm yapma durumuna itmedi. Onların nazarında baba şefkatli, sabırlı, mahzun ama madur drumuyla nezih kaldı.

Onlar da babalarını sevdikleri, ilgisini bekledikleri için, Şeytan ve Kabil gibi, kıskançlık hastalığına yakalanmışlardı. Nebi firaseti kıskançlın zincirleme reaksiyonuna herkesi yakmasına ket vurdu.

Baba bir çeşit psikolojik tedavi uyguluyor, olumsuz duygularının azmasını önlüyor, kendilerinin ve babalarının duygularını fark etmelerini sağlayarak, onları Allah karşısın da vicdanlarıyla baş başa bırakıyordu.

Vicdanın derinliklerine yolculuk ve intibah daima uzun zamana vabestedir.

Benzer yaklaşım şekli, en küçük kardeş Bünyamin geri getirilemeyince tekrar yaşanmıştır (12/83).

Sabır kahramanı Hz.Yakub’ın bu duygu yatırımı ve davranış biçimi, yıllar sonra karşılığını bulmuştur.

Yusuf”un gömleği babasının gözleriyle beraber, oğullarının da vicdan gözlerini açmış ve şu itirafta bulunmuşlardı: “Ey babamız günahlarımızın affını dile, biz gerçekten günahkarlardan idik!” (12/97).

Benzer tutumu Nebi sabırlı Hz.Yusuf da sergilemiştir. Kendisini kuyuya atan ve baba evinden koparan kardeşlerine sonrasında hapse atanlara küsmemiş, aksine Melik’e vezir olunca onlara yardım etmiş, yanına aldırmıştır.

Yanına geldiklerinde de, çok ilginç bir yaklaşım sergiler: “Kardeşlerim beni kuyuya atmıştınız” demez, yüzlerine vurmaz, hataları altında ezmez; geçmiş acı hatırayı hatırlatıp onları rencide etmez: “Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozdu! (12/100) “Bugün size kınama yok! Allah sizi affetsin!” (12/92) der.

“Nefsiniz aldattı” diyen Hz. Yakub gibi o da “Şeytan aramıza girdi” şeklinde dolaylı anlatımı tercih ederek suçlama yoluna gitmemiş, olumlu bir yaklaşım sergilemiştir.

Hz.Nuh evlatlarına darılmayan babalara, farklı bir açıdan güzel örnek teşkil eder.

Evladında hoşa gitmeyen bir ruh bozulmuşluğu ve davranış bozukluğu gördüğü halde, darılmak şöyle dursun, en olumsuz durumunda ona sahip çıkmaktadır.

Hud süresinin 25-49 ayetleri arasında Hz Nuh ve kavmiyle olan diyalogları ve gemi yapması anlatılır.

Biri Türklerin soy babası olduğu söylenen Yasef olmak üzere üç oğlu Nuh’a inanmış ve gemiye binmişlerdi. Diğer oğlu ise inanmamış ve ‘Ben dağa sığınır dalgalardan korunurum!” demişti ki aralarına giren dev dalgalar oğlunu alıp götürmüştü.

Peygamber Allah’a yönelerek dua etti ve oğlunun ailesinden olduğunu, ailesi hakkında va’dinin bulunduğunu arz etmişti.

Allah: “Ey Nuh o senin ailenden sayılmaz, yaptığı iş hiç güzel bir iş değil. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme, cahillerden olmamanı tavsiye ediyorum!” (11/46) buyurmuştu.

Nuh Peygamber bundan sonra, sana sığınırım demiş bağışlanmasını istemişti. Oğul, Allah’ı ve O’nun Nebisi babasını tercih etmemiş sonunu kendi belirlemişti.

Bir evlat benzer olaya bakarak, inanmıyorlar veya günah içinde yüzüyorlar diyerek anne babasına darılamaz, tavır alamaz, inkarcı diye dışlayamaz.

Aksine onlara iyi davranılması konusunda ayet emri bulunmaktadır.

Anne baba ile Allah’ın emri çatışırsa Allah’ın emri tercih edilir.

Allah’a isyan söz konusu olunca (Hayat tehlikesi yoksa) daima Allah’ın emrine uyulur. (Lâ tâate limahlûkın fî ma’sıyetil Hâlık)

İnkarcılığa, günahlara teşvik eden anne baba dinlenmezse günah olmaz. Ancak güzel bir şekilde idare etmek, karşı gelmemek gerekir. Çünkü Kur’an, anne babanın inkara zorlaması konusunda onlara itaat edilmemesini emrederken, onlarla daima iyi geçinmeyi de istemektedir (31/15).

Hz.Ebu Bekir babasının inanmasını Mekke fethine kadar sabırla iyilik üzerine beklemişti. Oğlu Abdurrahman ise inanmadan önce Bedirde karşı taraftaydı.

Darıldığınız kimse varsa, sebep ne olursa olsun küs olmadığınızı bildiriniz.

İnsan kimseyle devamlı görüşmek, sıcak ilişkiler içinde olmak zorunda değildir. Gerçekten ciddi problem ya da dini hassasiyetler sonucu soğukluk oluşmuş olabilir. Fakat bu, dargınlık hele hele adavet duygusunu yok etmemize engel olmamalıdır.

Allah’ın nazar ettiği, ayetin ifadesiyle misafir gibi geldiği (8/24) Rahmet bahçesi o kalpte, bu dargınlık duygusunu görmemelidir.

Bizim, insanlara karşı tutum belirleyici olmamız gerektiği gibi, tutumlarımızdan Allah’a karşı da sorumlu durumdayız. İnsanları hoşnut edemeyebiliriz, ama O’nu hoşnut etmeyi düşünmeliyiz. Ve insanlara sineyi olabildiğince açabilmeliyiz.

İslamın evrensel şefkat ve merhametini temsil durumuyla imana hizmet çerçevesinden bakılırsa konu daha çaplı bir anlam taşır. Taifte taş atanlara dua eden Mekke fethinde Hz.Yusuf gibi af yolunu seçen Efendimiz hatırlanır.

3-Terk edilme duygusu

Her insan, terk edilmenin, dargınlıktan çok daha ağır olumsuz sonuçlar doğurabileceğini bilir. Bu eşi ve yaşlı anne babayı yaralar, mutsuz eder. Özellikle çocuklarda hayatlarını etkileyecek ruh ve kişilik bozukluğuna yol açar.

Anne babası tarafından terkedilmiş sokak çocukları denilen, aslında sokağın değil bizim çocuklarımız olan kimsesiz yavruların suça ne kadar meyilli oldukları, görsel basında gözler önüne serilmektedir.

Terk edilen çocukta oluşacak kişilik bozukluğundan söz ederiz ancak esas kişilik bozukluğu, onu terk eden anne babada bulunmaktadır.

Cahiliye döneminde doğan çocuğunu kumların derinliklerine terk eden bir baba, yaptığını anlatınca Allah Rasülü, göz yaşlarını tutamamıştı.

Şimdi çöp bidonlarına bırakılan, bir çöp gibi dökülen yavruları duyuyor görüyoruz da acaba bir damla gözyaşı döküyor muyuz?

Terkedilmişlik, insanın ruh gücüne vurulan öldürücü ciddi bir darbe gibidir.

İnsanın içindeki güven ve bağlılık duygusunu yok eder. İradesini felce uğratır. Rüzgar önünde savrulan bir yapraktan farksız hale getirir.

Ayrılıkların ve dargınlıkların oluşturduğu itilmişlik ve değersizlik duygusunu dörde katlar ve her kötü müdahaleye ve alışkanlığa son derece açık ve yatkın hale getirir.

Tıpkı kurtlar vadisine tek başına bırakılan bir kuzu bir ceylan gibi canavarların merhametine bırakılmış olur.

Terkedilmiş kimseler başkalarını ve de kendilerini değişik şekillerde çok kolay terk ederler, hayata karşı dirençleri kalmaz. Çünkü Ruh sevgi, bilgi ve ilgi olmadıkça nefes alamaz, yaşamak bile istemez.

Terkedilmişlik değersizlik duygusunun gelişmesini de sağlar. Hiç bir değer duygusu bırakmaz, her kötülüğe de açık hale getirir.

Anne babanın terk ettiğine yöneticiler ve varlıklı aileler, topyekün bir millet sahip çıkmalıdır. Yukarıdaki ayetler bu konuda yetim ve yoksulu ezmemeyi, sahip çıkmayı, yol göstermeyi ve bakımını sağlamayı açıkça emretmektedir.

Her beldede varlıklı aileler, inanan bireyler, “Kimse yok mu?” diye vicdan çığlıkları atan kimsesizleri terk edilmişleri duymuyorlarsa arayıp bulmuyorlarsa sorumlu olurlar.

Unutmayın merhamet etmeyene merhamet olunmaz. Kimsesize sahip çıkmazsanız kimsesiz kaldığınızda sahip çıkacak kimseniz olmaz.

Kimbilir ne günahlara uzanabilecekken o eller!

Bir kimsesizin başını mı okşadı o eller.

Aslında neler kazandılar neler.

-O baştaki saçlar sayısınca sevap,

-Gündüz oruç tutmuş gece namaz namaz kılmış gibi olmak,

-Bu üç müjdeyi veren Söz Sultanı ile cennette, yan yana iki parmak gibi komşu olmak…

Allah hiçbir kulunu terk etmez, Peygamberler de ne evlatlarını ne de sorumlu oldukları toplumlarından bir ferdi terk etmişlerdir. Efendimizin vefasına dair çok örnek vardır. Sadece kabirdekileri bile unutmadığını ve ziyaretlerini hatırlatalım.

İnanan bir insanın da farklı bir tutum sergilemesi düşünülemez. Ayetlerden bu konuda hassas olunması mesajını alabiliriz.

Bu tarz olumsuz duygu yaşadığımızda, yukarıdaki ayetten iktibasla: “Rabbim merhametlidir, değer verdiği bir kulunu yalnız bırakmaz!” diye dua edebiliriz. Namazda bu sureyi okurken, bu anlamların ruhta tatlı esinti halinde bir ünsiyet ve huzur meydana getireceğinden kuşku yoktur.

4-Yalnızlık duygusu

Ayrılık, darılmak, terk edilmek ve aranmamak, insana yalnızlık, itilmişlik, önemsizlik duygusu yaşatır.

Çocuğumuza darıldığımız zaman, sen konuşulmaya değer biri değilsin, sen beraber yaşanmaya değmezsin, önemsizsin, bana layık değilsin mesajlarını iletmiş oluyoruz. Bu açıdan ayetleri bir kez daha okursanız benzer manaları hissedebilirsiniz.

Belli yaşlarda, belirli meslek sahiplerinin ve ibadet sevenlerin yalnızlığında olumlu taraflar da vardır kuşkusuz.

Olumsuzluğuna bakıldığında en başta ruhta meydana getirdiği değişik üzüntü ve sıkıntılar akla gelmektedir.

Yalnızlığın sebebine göre getirdiği olumsuz duygu ve düşünceler de farklı olmak durumundadır.

Ayrıca insanın inanç, mizaç ve kültür yapısına, aile ve çevresine göre hissettikleri de farklı olabilir.

Genel olarak yalnızlığın getirdiği en büyük risk, bilinçaltı bombardımanına uğramaktadır.

Dış etkilerden serbest kalan zihin, uykuda olduğu gibi, geçmiş olaylara sürekli dalıp çıkar veya geleceğin endişeleri ile boğuşur durur.

Taze yaşamış olduğu ve tesirinden kurtulamadığı bir olay üzerinde yoğunlaşır ve sonuçta sıkıntı, üzüntü, kaygı, korku, öfke gibi olumsuz duyguların kıskacında ıstırap çekmeye ve kıvranmaya başlar.

Bu yönüyle yalnızlık resmen bir laboratuar çalışmasına dönüşür, duygu ve düşünce elleriyle eski dertler hormonlaşır ve yeni yeni dertler üretilir.

Bu eylemler devam ettiği sürece de Ruh adasında kendine bambaşka bir yaratıklar dünyası kurmuş, kendi sonunu kendisi hazırlamış olur.

Yalnızlık kadar insanın kendisiyle savaştığı, kendi düşmanını kendi elleriyle ortaya çıkardığı, tehlikeli ikinci bir cephe göstermek imkansız gibidir.

Peygamberimiz, yalnız kalmanın başta gelen tehlikesini, şeytana boy hedefi olma ve kötülüklere açık bulunma olarak özetlemektedir.

Çünkü yalnız insan, meşgul edici faaliyetlerden ve olumlu dış uyarıcı ve etkilerden bir soyutlanma hali yaşadığından, Ruh, şeytan ve nefsin ortak hücumuna karşı koyacak gücü kendinde bulamayabilir.

Bir de, olumsuz bir arkadaş veya sesli veya görüntülü cazip vasıtalar onu etkiliyorsa, günahlara ve kötülüklere kayması, akıp gitmesi çok kolay olacaktır.

Dinimiz, ibadeti bile tek başına yapmayı değil cemaat halinde eda etmeyi istemektedir. Dileyen yalnız da ibadet yapabilir. Ancak üç beş kişiyle de olsa birlikte olanın, hem sevabına hem de lezzetine, her zaman ulaşamaz.

İnsanı tedirgin eden yalnızlık duygusuna karşı Kur’an’da çok güzel bir öneri vardır. İnsanı hem yalnızlık duygusundan kurtarır hem de bütün günah ve kötülüklere ve bilinçaltının postaladığı üzüntü, korku, öfke ya da dürtü uyandıracak görüntülere karşı koruma altına alır: “Hüzünlenme! (Yalnızlık sıkıntısı çekme!) Allah bizimle beraberdir!” (9/40).

Ayetin devamında olay şöyle bağlanır. “Allah onların kalbine huzur ve rahatlık indirir!”…

Yalnız kalmak yanlış, yalnızlığı sefâhete vesile yapmak ve yanlış arkadaşla paylaşmak, o yalnızlıktan daha da yanlış!..

Namaz!.. Zamanı aydınlatır, yanlızlara ünsiyet veren enîs olur, insanı asla yalnız bırakmaz! Hele kabirde hele berzahta!

Yanlizlıklara karşı Allah ve Nebi maiyyeti, melek ünsiyeti, namaz zikir, salih dost, güzel arkadaş ve iyilik soluklayan kitaplar, yararli faaliyet ve hizmetler, gerekince psikolog desteği. O kadar çok ve etkili birlikte olabileceklerimiz var.

5-Güven duygusu ve müjde

Ayetleri incelediğimizde iki yönlü bir güven oluşturulduğunu fark ediyoruz. Peygamberimize hali hazırdaki durumu itibariyle, yalnız bırakılmadığı, vahiy kesilmesinin geçici olduğu, desteğinin süreceği teminatı verildiği gibi, gelecek zaman içinde bir kısım zaferlere ulaşacağı müjdesi veriliyor.

Güven verici şekilde dini ihlasla yaşayıp güzel temsil edenlere, ayrılıklara ve başa gelenlere dayanıp vazife yapanlara, Peygamberimizin şahsında tebşîrat görülüyor.

Peygamberler toplumlarına sürekli “Emîn” olduklarını, hiçbir ücret ve menfaat istemediklerini sürekli ifade etmişler (26/107) ve davranışları ve yaşantılarıyla bunu göstermişlerdir.

Peygamberimize, daha Peygamberlik gelmeden önce “Muhammedü’l-Emîn” dendiğini hepimiz biliriz.

Güven duygusu, yukarda sıraladığımız olumsuz ve Ruh sağlığı için zehir niteliğindeki duygulara karşı bir panzehir gibi işlev görmekte, ortaya çıkabilecek olumsuzlukları bertaraf etmektedir.

Çocuklarımızın sağlıklı gelişmeleri için bu duygunun ne kadar önemli olduğunu vurgulamaya gerek bile yoktur.

Ayetlerde hissettiğimiz gibi, çocuğumuzu veya güven sorunu yaşayan birini karşımıza alıp konuşmak, dinlemek ve benzer telkinlerde bulunmak, hem moral hem de başarı açısından son derece önemlidir.

Çünkü güven duygusu, hem korku, endişe ve üzüntüleri giderir hem de ruha yeni bir güç, açılım ve şevk kazandırır ve azimle başarıya koşmada bir motor gücü oluşturur.

Güven duygusunu oluşturmada iç dış bütünlüğü en az güven duygusu kadar önemlidir. Ayet “Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” der ve bunun Allah katında büyük suç olduğunu vurgular (61/2).

En büyük güven düşmanının, yalan olduğunda kuşku yoktur. Bu hassas durumu Peygamberimizin, “Şaka da olsa yalan söylemeyin!” demesinden daha iyi anlayabiliriz. Ve Mevlana der: “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol!”

6-Duygu ve düşünce iletisi

Ayetlerden algıladığımız bir başka güzellik, duygu ve düşüncelerimizin iletilmesi ve güzel biçimde iletilmesi, karşı tarafın duygu ve düşüncelerine uygun ve etkili biçimde iletilmesi gerçeğidir. Ayetlerdeki iletilerden, bir taraftan duygusallık hissediliyor diğer taraftan da zihinsel mesajlar!..

Yukarda ele aldığımız Yakup ve Yusuf ile Musa ve annesiyle ilgili olaylarda benzer yaklaşımı görmek mümkündür.

İnsan hem kalbiyle hem de aklıyla yaşayan bir varlık olarak, hislerinin coşturulmasına da mantığının doyurulmasına da muhtaçtır.

Çoğunlukla ya duygu ve düşüncelerimizi iletmeyiz, ya da iletmeyi beceremeyiz. Çünkü yeterince eğitilmemişiz, taklit edecek örnek görememişiz, gördüklerimize de erişememişiz!.. Gözü yaşlı insanlardan istifade edememişiz!..

Özellikle erkekler için, “Ağlamaz, duygularını ifade edemez!” gibi bir bilinç kalıplaması, programlaması hatta saplantısı vardır. Bunu duydukça erkek çocuğu, kendini böyle olmaya ve davranmaya zorunlu hisseder, babasını ve çevresini kopyalar. Çünkü bu bir erkeklik sorunudur!..

Oysa tatlı, yumuşak ve samimi söz, mantıklı yaklaşım ve tutarlı davranışla gerekli ilgi, duygu iletiminin vazgeçilmez öğeleri olduğu gibi, gözyaşı da bu konuda önemli bir paya sahiptir.

Şüphesiz ağlamak anlamlı amaçlar uğruna olursa gerçek bir anlam ifade eder. Yoksa timsahlar da ağlar”. Yusuf”un yerine yalancı kan taşıyan gömleğini Yakup’a getirenler de gözyaşı taşıyorlardı! (12/16).

Kur’an erkeklerin ağlamasından, hem de hüngür hüngür ağlamasından söz eder. Ayeti aynen almalıyız: “Peygambere indirileni duydukları zaman, Hak adına yakın buldukları bu gerçekten dolayı, gözlerinden yaşların boşanıp aktığını görürsün ve Rabbimiz iman ettik bizi şahitlerden yaz derler”. (5/83)

Diğer ayet:”Savaşa gidecek binekleri ve harcayacak bir şeyleri olmadığından dolayı gözlerinden yaşlar boşaltan kimselere, katılamadıkları için sorumluluk yoktur!” (9/92).

Ve son ayet: “Kazandıkları bir sürü günah karşısında az gülsünler ve çok ağlasınlar!” (9/82).

Peygamberimiz gözyaşının cehennem alevlerini söndürdüğünü, nöbet tutan askerin gözüyle, Allah saygısından ağlayan gözün cehennem yüzü görmeyeceğini belirtir.

Samimi ağlayan göz sahibinin, ruh hastalıkları çekmeyeceğini, kişilik bozukluğuna düşmeyeceğini söylemek abartı mı olur?..

Çok ayet ve hadis duygu ve düşüncelerin samimi olarak iletilmesi konusunda bizi irşad eder.

İnşirah suresinde “Hubb-sevmek” kavramının geçtiği ayetler verilmişti.
Sadece “Allah onları onlar Allah’ı sever” ayetini zikredelim.

Peygamberimiz “Sevdiğiniz insana sevdiğinizi söyleyiniz!” buyurur. Ebu Davud, Edeb 12

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biriniz kardeşini (Allah için) seviyorsa ona sevdiğini söylesin.”
Biri falanı Allah için seviyorum deyince “Bunu on da söyle!” buyurdu.Ebû Dâvud, Edeb 122; Tirmizî, Zühd 54

Bir defasında Allah Rasûlü: “Muaz! Vallahi seni gerçekten seviyorum” buyurunca Muaz da “Ben de seni ya Rasûlallah!” demişti. Ebu Davud, Vitir 26. Ayrıca bk. Nesaî, Sehv 60

Duha süresinden yola çıkarak, buraya kadar daha çok içe dönük ve duygu ağırlıklı yaklaşımlara dikkat çektik. Şimdi daha ziyade düşünceye, akıl mantık aksiyon ve teknik açıdan dışa yönelik yaklaşımlara planlama ve yapılanmaya bakmaya çalışalım.

B-DIŞ PLANLAMA

Ruh dünyasında hastalık hissedenler, psikolojik rahatsızlıklardan şikayeti olanlar, hayatlarına bir anlam ve değer katmak isteyenler için ilk üç madde, Ruh planlaması adına çok önemlidir.

1-Gerekçe belirleme

Tek gerekçe Cenab-ı Hakkın rızasıdır.

Bu mesaj da ayetlerden rahatlıkla okunuyor. Peygamberimizi olduğu gibi Rabbimiz bizi var etti, nimetlerle donattı, barındırdı, hidayet yoluna iletti, ev bark, mal mülk sahibi yaptı. Ona şükür borçluyuz.

Birisine yaklaşıp duygu ve düşüncelerimizi açmak istediğimizde, yardım elini uzatmayı teklif ettiğimizde, bu davranışımızın sebebini soracaktır. Biz de hiçbir menfaat ve karşılık beklentim yok, sadece Allah rızası için yapıyorum diyeceğiz.

Okula giderken, evlenirken, askere giderken, iş kurarken, insanların inancına, ilmine, geçimine yardım amacıyla hizmetler yaparken ana gerekçemiz daima Allah’ın rızası olmalıdır. O razı olduktan ve sevdikten sonra bizi insanlara zaten sevdirecektir.

O’nu bulan ne kaybeder; O’nu kaybeden ne bulur.

Gerekçe başta bu kadar mükemmel ve eşsiz olunca, bu yolda yapacağımız her iş ve ürettiğimiz eserler de aynı en yüksek standartlara sahip olacaktır.

Ayetin belirttiği gibi, biz en mükemmeli yapacağız çünkü Allah, Peygamberi, inananlar ve bütün insanlık yaptığımız işi denetleyecek, beğenecek, ödül verecektir (9/105).

Fıtratı yaratan Allah. İnsan fıtratı ancak O’nunla huzura erebilir.

Fıtrata ters inançsızlık, fıtrî yolda olmayan yetenek, ahlakî olmayan her zenginlik ve nefsanî zahirî her başarı bu gerekçe vasfına haiz olamaz.

2-Hedef belirleme

Tek hedef Ahiret olmalıdır.

Ayette belirtildiği gibi bu dünya hayatımıza göre daha iyi olacaktır. Çünkü faniyiz, ölümlüyüz. Biz aslında oranın mülküyüz. Buraya basit olarak getirilmişiz, mükemmel alemlere uygun bir mükemmellik kazanmak için burada geçici olarak bulunuyoruz.

Şu an hangi yaştasınız?..
Neden?..
Çünkü zaman geçiyor, yaşları eskitiyorsunuz.
Demek ki yarın başka bir yaşta olacaksınız!..

Fakat yarınlarınız tükenecek ve basacak yaş bulamayacaksınız. Yaşlanma sonucu, yaşadığınız bu dünya limanından demir alıp hiç yaşlanmayacağınız bir alemin limanına yanaşacaksınız…

Genç insanlar, yıllarının çabuk geçmesini isterler. Çünkü bu yılları yaşamışlardır ve yaşamadıkları yılların tadını merak etmektedirler. Ayrıca kendilerini gerçekleştirmek ve hedeflerine ulaşmak için yılların geçmesi gerektiğinin farkındadırlar.

Oysa geçmesini istedikleri her yılla beraber, ömürlerinden bir yıl yemektedirler ve mukadder sona bir yıl daha yaklaşmaktadırlar. Yılları yiye yiye, yenecek yıl kalmayacak ve gerçekleştirecekleri bütün dünyalık hedefleri tükenecektir.

İnsan tükeneceğini bidiği bir ömrün geçmesini istemekle aslında geçmesini istemediği bir hayatın, farkında olmadan özlemini dillendiriyor derinlerdeki fıtrat dilini vicdanını konuşturuyior.

Ya ölüm sonrası?..

İşte esas büyük hedef bu olmalıdır. Nasılsa her şekilde geçmesi mukadder olan dünyadaki bütün irili ufaklı hedefler, olacaksa bu büyük hedefe ulaşma yolunda birer basamak ve aracı olmalıdır.

Dünyayı asla terk edemeyiz, bırakamayız, çünkü bizi O’nunla tanıştıracak ve hedefimize ulaştıracak ana materyaller burada bulunuyor.

Yoksa O’nu göremeyeceğimiz bu yere indirilmezdik.

Çünkü ayet dünya için de belli hedef ve sonuçtan bahsediyor; Peygamberimize dünyada verilecek ve memnun kalacağı başarılardan söz ediyor. Ama dengeyi sağlayacak, ve meşrû dünya zevkleriyle yetinmesini bileceğiz, finalitemizde hep ahiretin olduğunu da unutmayacağız.

Son iki madde insanın dünyada bulunuş amacına yönelik olduğundan, ruhsal hayatın belkemiği sayılır. Bütün duygular, düşünceler ve davranışlar bu merkeze yörüngeli olarak biçimlenir.

Allah ve ahiret inancı çocuklarımızın olumlu kişilik sahibi olması ve güzel davranışlar sergilemeleri için ekmek ve su kadar gerekllidir.

3-Tutum ve davranış belirleme

Yukarıdaki üç ayette (6, 7 ve 8) Peygamberimizin şahsında üç eylem tarzına dikkat çekildiği sonraki (9, 10 ve 11.) ayetlerle de tekrarla aynı vazifelerin vurgulandığı görülebilmektedir.

Peygamberimizden istenen bu üç temel davranış modelinin ümmetine de yüklenmiş olduğunu söylemek zaid olacaktır.

“Sizden bir topluluk (vasat ümmet) olsun…” (Ali imran 104) diye başlayan o ayeti alın ardındaki o topluluğun o üç vasfını ve bu üç misyonu birlkte değerlendirin.

1-inançsız kalmış, sapmış, istikametten şaşmış, amaçsız ne yapacağını bilemez ya da günahtan yanmış durumda olan insanlara yol gösterilmesi. (İrşad hizmeti)

2-Maddi manevi hamisiz kalmış, himaye edecek kimsesi olmayan yavrulara, sahipsiz nesile milletin geleceğine sahip çıkılması.(Eğitim hizmeti)

3-İşsiz ve yoksul durumdaki insanlara el uzatılması. (Ekonomi-Finans hizmeti)

Allah’ın anlatılması ve insanlara sahip çıkılması çalışmaları, dünyadaki genel tutum ve davranış şeklimiz olarak algılanabilir.

Ayetler Peygamberimizden, yetim ve yoksula sahip çıkmasını ve Rabbini sürekli anlatmasını istemektedir. Ki bu eylem ve aksiyon planlaması anlamına gelebilir.

İster hakiki ister mecazi anlamda ele alalım, neslimiz bugün hem maddi açlık hem de manevi yokluk çekmektedir.

Ya bedensel olarak gerçek anne babadan yoksun bir yetimdir, ya da gerçek eğitim ve öğretimle, ruh bütünlüğü içinde evlat yetiştirme anlamında, anne babadan yoksundur neslimiz.

Hangi insanla konuşursanız konuşun, ya ekonomi mağdurudur ya da ruhsal yapı mağduru!..

Ya yoksuldur ya da yoksun.

Kimi insanlar da vardır ki maddi planda yetim ve öksüz değildir, mesleği vardır ve ekonomik açıdan fazlasıyla güçlüdür.

Ne var ki duygu ve düşünce yoksuludur, misyon sahibi değildir, amaçsız ve hizmetsiz, gaflet ve günahlar içinde yolunu şaşırmış bedensel bir hayat yaşamaktadır. Hayat enerjisini fani zevkler uğruna boş yere tüketmektedir.

Ve her insan aslında bir “Sâil” dir. Yani maddî yardım isteyeni (51/19) olduğu gibi, manevî yardım isteyenidir de!..

Sevgi arzulayan, İlim ve hikmet isteyen (12/7), ilgi bekleyendir. Kalbinin nurlanmasını, aklının aydınlanmasını, davranışlarının yönlendirilmesini, tükenen ömrüne sonsuz anlam kazandırılmasını hasretle talep edendir.

Ön sokaklarda, arka sokaklarda, sokak aralarında, Cafe’lerde, salonlarda eğlence yerlerinde pek çok insan, lisan-ı halleriyle aslında neyi istediklerini bağıra bağıra ilan etmektedirler.

Bu sebeple de, insanlıktaki bu yoksulluk ve yoksunluk karşısında her inanan insan bir ekonomi ve ruhsal eğitim gönüllüsü kesilmelidir.

Yoksulluğun ve ruhsal hastalıkların önünü kesebilmek için, topyekün bir Hizmet seferberliği başlatmak, bu alanda samimi çalışanlara, yavrulara sahip çıkacak müesseseler kuranlara yürekten katılmak, geleceğimize sahip çıkmak gerekmektedir.

Rabbin anlatılması, bütün kurumlarla, ilimlerle ve çağın getirdiği her Hak yol ve yöntemle olur. Sonuçta her ilim O’nu anlatan bir dildir.

Para da müesseseler de bu dillere payanda olmalıdır.

4-Empati kurma ve îsâr

Ayetlerde Peygamberimizin kendisinin bizzat yetim olduğuna, kişisel olarak servet sahibi olmadığına vurgu yapılarak, kendisini yetim ve yoksulların yerine koymasına, onları düşünmesine ve yardım etmesine dikkat çekiliyor.

Empati adına yazılmış eserler vardır. Psikodramada bu, tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır.

Peygamberimiz asırlar evvelinden insanlara bu gibi konuların ötesinde, insanların ruh dünyalarına ışık saçan, sonsuzluğun perdesini aralayan huzur veren benzer eşsiz prensipler hediye etmiştir.

Mesela: “Kendiniz için istediğinizi Müslüman kardeşiniz için de istemedikçe gerçek imana ermiş sayılmazsınız!”.

Bu, kendini karşıdaki insanın yerine koyma, onun duygu ve düşüncelerini anlama prensibinin ifade edilmesidir.

Yine mesela: “Müminler bir vücudun organları gibidir, birinde meydana gelen bir rahatsızlık diğerleri tarafından da hissedilir!”.

Konu en yakın daireden başlatılır ve “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir!” uyarısı yapılır.

Zina konusunda zorlandığını içtenlikle itiraf eden bir genç, Peygamberimizin yanından aklı ve kalbi doyurulmuş olarak ayrılmıştı.

Çünkü ona, kendisini başkalarının yerine koyması öğretilmiş, başkalarının duygu ve düşüncelerini anlayarak, kendisini kötülük yapmayı düşündüğü insanların yerine koyarak, o gözlerle olaya bakması sağlanmıştı. Kendi kız kardeşine yapılmasını istemediğini sen de başkasının kız kardeşine yapamazsın mesajı verilmişti!..

Bu gibi tavsiyeler asla teorik planda kalmamış, Sahabi Kiramda anında mâkes bulmuş ve tarihe örnek olacak davranışlar sergilemişlerdir.

Bu konudaki bir şeref levhası da, Ensar Muhacir arasındaki kardeşlik, yardımlaşma ve paylaşma konusudur.

Ensar, Mekke’den Medine’ye gelmiş insanlara bütün varlıklarını açmışlar, yarısını paylaşmayı peşinen kabul etmişlerdi.

Muhacir ise istiğna ile sa’ye sarılmışlardı.

Onlar îsârla çağları aşmışlardı.

Onların kardeşleri vardı.

Bir muallim vardı.

Yatağını öğrencisine vermiş soğukta koridorda yatmıştı.

Gerçekten inanmış, dini gerçek duygu ve düşünceleriyle yaşayan bir mümin, doğal bir empati uzmanı sayılabilir.

Çünkü kalbi ve zihni anında otomatik bir tepki vermekte ve “En hayırlı insan olmak için!” her müminin, hatta insanın imdadına koşmaktadır.

Tarih, inanmış ecdadımızın, insanlık adına yardıma koşmanın örnekleriyle de doludur. Yaşadıklarını onlara da yaşatmışlardır.

Günümüz dünyasında yaşayabilenlerle yaşayamayanlar, lüks içinde sefâhet sürenlerle açlıktan kırılanlar, yaşatmak için yaşayan adanmışlarla, adanmışları bitirme planları yapan aldanmışlar arasındaki dengesizlik, empatinin hangi dünyalarda gerçekten yaşanmakta olduğunun bir göstergesidir

Günümüzde milletimizin pırlanta evlatları tarafından, bütün dünyada, eğitim-öğretim müesseselerinin açılması ve her ülke insanıyla iletişim kurmaları, yurdundan yuvasından ayrı karın tokluğuna fedakarlıklar yaparak, eğitim hizmetlerinde koşturmaları, önden koşturarak kabirlerini bile orada oluşturmaları, evrensel mümin duyarlılığının, empatiler ötesi, tanımadığı başkasını kendine tercih-îsâr (Haşir/59) kahramanlığının tarihî belgesi olmaktadır.

Ayrıca ibadetlerimiz başlı başına söz konusu yaklaşımı bil-fiîl yaşatan vasıtalardır.

Oruçlu insanın açlığı tatması, hep aç yaşayanların halini anlaması ve yardımına koşması adına eşi bulunmaz ve ibadet adına yaşanan bir olaydır.

Zenginle fakir camide saf tutar, omuz omuza gelir. Burada da benzer duyguların transferi söz konusudur.

5-Tahdîs-i nimet

Mun’ım-i hakîki öncelikle Nebisine olan lutuflarına nimetlerine dikkat çekiyor.

İfadelerdeki vurgulamalardan tabi ki bir sitem ve başa kakma değil bir tesellî bir taltîf ve müstesna bir lâhûtî ikram ve tecellî hissediliyor.

“Ey bilinen Nebî” ve “Beni Rabbim terbiye etti!” gibi yaklaşımlardaki şefkat ve muhabbet tülleniyor.

Bu tarz anmalar verenle alan arasındaki bağları kopmaz hale getirir muhabbeti ve şükran duygusunu arttırır. Yüce amaçla hareket etmeyi temsili ve çevreye güzel örnek olmayı sağlar.

Hakiki nimet vereni unutmadan, ucbe ve kibre düşmeden, numûne-i imtisal olsun diye eldeki nimetlerin, başarıların bazen hususî hallerin ve deneyimlerin anlatılması, muhataplara teşvik olur.

Farklı açıdan bakarsak; insanın sahip olduğu en müstesnâ nimet nedir diye sorulsa herhalde aklınıza ilk olarak “Elhamdülillahi alâ nimetil îmâni vel-islâm” ifadesi gelecektir. Kur’an ve Aleyhissalâtü vesselam gelecektir.

En büyük nimet ne ise şükrü de tahdîsi de o oranda büyük olmalıdır.

O oranda önceliği ve o oranda da sabır sadâkat ve fedakarlík içinde ölümüne sahiplenmişliği olmalıdır.

Zaten esas nimet, nimet vereni bilmek bulmak değil midir?

Esas nimet Peygamberlere verilen bu nimetle, iman taşıma hizmetiyle nimetlenmektir.

Ve bu en büyük nimeti insanlığa ihlasla sabit kadem iletmektir.

Diğer davranışlar:

Ayetlerden esinlerek; Motive etme, Onore etme, Ödül belirleme, Sözünde durma, Tutarlı olma, Kararlı olma, gibi davranış biçimleri üzerinde de ayrıca durulabilir.

 

Bir Yanıt Bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s