melek

 

MELEKLERDEN YARDIM İSTEMEK DOĞRU MUDUR?

drmavi 17.08.2015

Şu an incelemekte olduğumuz bir başka konu münasebetiyle üzerine yoğunlaştığımız bir ayetin bu mevzu ile enteresan bir ilgisinin olduğunu fark ettik.

Konu şu idi: Şeytanın ene yasaları

Şeytanın ego hile ve vesvese yasalarından birisi de insanı meleğe melekle iletişime hatta melek olabilmeye heveslendirme yönlendirme çabasıydı.

ŞEYTANIN İNSANLARI CEZBEDİP TARAFTAR YAPMADA EN ETKİLİ SİLAHI, İKTİDAR GÜCÜ, SERVET VE DAİMÎ KUTSALLIK GÖSTERİLERİDİR.

اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ

“(Melek secdesiyle tebcil görmüş Adem ile Havva’ya) Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti.” Araf/20

(Yasak meyva konusu için bknz >> https://kurannuru.wordpress.com/kuranpsikoloji/

Bilindiği gibi şeytan Adem ile Havva’nın yasak meyvaya yaklaşmalarını özendirmişti. Dikkat çeken husus günah işletecek suç argümanı olarak saflığın günahsızlığın en belirgin temsilcisi meleğin kullanılmış olmasıdır.

Yani şeytanın doğrudan belirgin şer kaynaklı yaklaşımları olduğu kadar hayır ambalajlı şer içerikli entrikaları da az değildir. Kuzu postuna bürünen kurt gibi sağdan yaklaşıp suret-i haktan görünerek ağına tuzağına düşürebilir.

Şeytan insanı melekle bile saptırmayı isteyebilmekte…

……………………………………………………………………………………..

 

e- mail müzakere 23.10.2011 drmavi

Teşekkür ederim sayın hocam….sizden öğrenmem gereken çok şey var kesinlikle….bende son 2 yıldır acayip değişimler oldu…aslında temelinde de mutlaka benzer bir kişilik yapım varmış demek ki…hiç yoktan başlayamazdı herhalde….ama şu an ki durumum yıllardır kendime sorduğum sorulara cevap bulmaya başlamış halim diyebilirim….çok şükür Allah’a…..

size soracağım çok soru var ama hangisinden başlasam diyorum mesela meleklerden yardım isteme modası var internette rastlamışsınızdır……………..adındaki kişi…meleklerle yaşamak diye bir facebook adresi var bakarsanız sevinirim….. acayip takipçisi var…kitapları ve melek kartları satışta acayip….bu insanların nasıl bu kadar kurtarıcı arayışı içinde oldukları hayrete düşürücü ve düşündürücü….

bir şey daha Hz. İSA ile ilgili….kıyamet alameti olarak deniliyor ya…aslında hep yaşadığı…ortaya çıkacağı…neyse bende bitmez benzer şeyler….
————————————————————————————————————————————
Sayın Hocam araştırmacı kişiliğiniz Kur’an’ın övdüğü bir durum, olayların incelenmesi Yaratıcımızın isteği…O’na bağlamak her şeyi… Her varlığın yapıcısı her olayın yöneticisi olduğunu bilmek anlamak bu yolda tefekkür ve araştırma, doğrudan başlı başına bir ibadet…

Kur’an’ın değer verdiği üç bilgi kanalı var: Vahiy, akılla bulgular, duyularla gözlem-deney… Müstesna hallerde duygular..

Diğer bir yaklaşımla Kur’an-Evren-İnsan üç esaslı kaynak maddi manevi hayatımızda…

Bu esastan hareketle sözünü ettiğiniz konular dahil bütün bilgilerimizi düşüncelerimizi deneyimlerimizi çevremizde takip ettiğimiz olayları ve duyumlarımızı, ana yanılmaz ilahi tek kaynak olan Kur’an ile ölçmek test etmek süzgeçten geçirmek deyim yerindeyse ona doğrulatmak ve hadislere başvurmak; yetkin bilginlerin yorumlarını incelemek durumunda olmalı ki, ilahi beyana ters bir durumla karşılaşmayalım ve bir ruhsal maceranın kurbanı olmayalım…

Sözünü ettiğiniz siteye baktım içeriğini gözden geçirdim… ve hemen sözünü ettiğim gibi 🙂 Kur’an Hadis ve bilginlerimizin bilgisiyle test ettim şu sonuçlara ulaştım:

Kuran bilgisine göre melekler nurdan yaratılmıştır. Nur ışıkdan ötedir maddi değildir. (Bugün bilimsel araştırmalar madde ötesine atılan bir adım olarak “Higgs bozonu” ile ışık ve ötesini araştırma uğraşında)

Nur Allah’ın ismidir. Bir Hadisde Nur Allah’ın örtüsü benzetmesi yapılmıştır. Yerin göklerin nuru Allah der ayet. ve Nur-u Muhammed’den da söz edilir.

Melek bu nur yönüyle bilinemezdir. Hücre, atom hatta ışık gibi laboratuvarda incelenemez bir varlıktır.

Erkekliği dişiliği insan ve cin gibi nefis varlığı olmadığı için insan tecrübelerinin dışındadır.

Allah’a en yakın varlık tarzı olduğu için tamamen lekeden kirden her türlü negatif tutum ve davranıştan uzaktır.

Bu vesileyle şeytanın, cennetten kovulan melek olduğu yolundaki sözlerin yanlış olduğunu da belirtelim. İsyanı sonrası şeytan ismi verilmeden önce İblis, cinlerin ilki ve başıydı melekler arasındaydı, bu yüzden bilemiyor karıştırıyorlar. Kur’an “O cinlerdendi” der. (Kehf/50)

Allah Tek Bir varlık olarak Nur ismiyle en ileri derecede melekte tecelli etmiştir denebilir. En kutsal en mukaddes en pak olarak var edilen melek; bu yüzden cisimleştirmeden şekillendirmeden somutlaştırmadan da uzaktır.

Dolayısıyla dişi değildir ki kız resmi şeklinde tasvir edilsin. Resmedildiği gibi kuş kanatları da yoktur.

Kanat, uçan varlıklarda güzelliği sürati yükselmeyi yüceliği mecazi anlam içinde kurbiyeti anlatır ve hoş duygular yaşatır insana.

Mesela “Sana ulaşabilmek için ardından Bir tüy ver bana kanadından” dizesi ne hoş anlamlar tedâî ettirir.

Başka bilemediğimiz aşina olamadığumuz şeyi de kullanamayız zaten. Zira nur nedir idrak edemiyoruz. Hz. Mus’nın bile bir nur tecellîsiyle bayıldığı Kur’anda anlatılır. Araf/143

Kur’an Hadisler insana, insana yabancı olmayan idrak edebileceği simgeleri kullanır tenezzülen. Kanat da bunlardan biridir.

Bizim madde dünyamızın varlığı olmadıklarından meleklerle sıradan doğrudan irtibat kurulamaz, terapilerle seanslarla falan birebir ilişkiden söz edilemez. Gönül ilişkisi ise aynı frekansta buluşmadan olmaz.

İnsan yanılıyor ulaşamadığı alemlerdeki meleği çekip kendi madde alemine sokmak istiyor.

Masumca bir bakışla, derbeder ruhların melek masumiyetine duydukları özlemi giderme amaçlı bu tarz yaklaşımlar ve arayışlar, az anlayışla karşılanabilirse de yanlış, riskli hatta belki de kasıtlı olduğunu bile söylemek de gerekir.

Adam şeytanı çağırmıyor ya melek diyor bunda ne var?

Bunda şeytanın sûret-i haktan görünüp kuzu postlu kurt gibi sağdan kroşe çakması var!

Melekler, bizden zaten uzakta değildirler ki esasen iletişim için onca seanslara ihtiyaç duyulsun. Her insanın adeta beraberinden hiç ayrılmayan şerefli yazıcı melekler vardır hem de biz istemesek de zaten onlar hep bizle iletişim halinde.

O kadar ki fare kollayan kedi misali ağzımızdan çıkacak her kelimeyi avlamaya hazır durumlarını dile getirir Kur’an… Her namazda sağa sola selam verirken onları da zikrederiz kastederiz.

Allah için bir araya gelip dini ilmi konuları insanlara yararlı olacak projeleri etüd eden insanları kollayan adeta bir detektif gibi takip eden ve anında Allaha bunu rapor eden melekler vardır…

Ve de güzel müslüman olanların sevincini hüznünü paylaşanlar, müjde verip tesellî edenler:

Ayet: Şüphesiz: “Bizim Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine Melekler iner (ve der ki:) “Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin.” “Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz. Orda nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz herşey de sizindir.” “Çok bağışlayan, çok esirgeyen (Allah)tan bir ağırlanma olarak.” (Fussilet Suresi, 30-32)

Görüldüğü gibi melek zaten bizden uzak ırak yabancımız değil ki özel onları arama iletişim kurma kampanyaları açalım.

Bizler aslında melek referanslı insanlarız. İnsanların ebesi kirvesi olur. İnsan varlık alemine gelmeden melekler arasında bahsimiz ediliyordu. Doğumumuzla o nurani melekler alemi dalgalandı şenlendi adeta takdir alkışlarıyla secdeleriyle doğumumuza şahidler oldular. Anne Rahminde vefalarını devam ettirdiler oluşumu izledi o ruh cevherini taşıdılar.

Başımıza devlet kuşu konar gibi (hani o mecazi) kanatlarıyla iki yanımızda ayrılmaz ikizler gibi mihmandarlarımız murakıplarımız oldular. Adeta her soluğumuzla soluklandılar kah hayıflandı kah neşata garkoldular.

Öte yandan melek bilirsiniz soğan sarımsak sigara vb. kötü kokuları sevmez ve yaklaşmak istemezler. Hadiste dendiği gibi köpek olan yerde bulunmazlar.

Bir folklor veya ruhsal dinginlik adına yoga yapar gibi ya da sözüm ona cin çağırır gibi meleklerin pak olmayan beşeri dünyamıza çekmek söz konusu olamaz.

Melekler için bildiğimiz anlamda bir gıdalanmaktan söz edilemez doğal olarak. Ama onlar için vazgeçilmez manevi beslenme kaynağından söz edilecekse şayet Allah’ı tesbih takdis Kur’an okuma dinleme, ibadet ve zikirdir ki, insanlar aynı kulvarda buluşup adeta melekleşmek istiyorlarsa bunu, onların haz duyacakları vesilelerle yapma durumunda olmalı aynı dili kullanmalılar.

İbadet tesbîh zikir dili melek dili…

Oruçlunun ağız kokusunu koklamak için fırsat kollayan ve kovalayan meleklerden bahisler açılır… İçki sigara kokan uyuşturucu demlenen beşeri bohem hayatı yaşayan insanları mı takip edecek bu melek?

Bizim aslında melekle iletişim kurmak yardım talep etmek için özel çaba harcamamıza gerek de yoktur. Onlar insanla iletişim kurmaya zaten teşne varlıklar.

Yeter ki onlara karşı itici tavrımız sapık inançlarımız ve iğrenç tutumlarımız günahlarımız olmasın. İbadet yapan ilim arayan iyilik ve insana hizmet yolunu kovalayan insanın ayaklarının altına hani o mecazi anlamda kanatlarını sererler adeta yol olurlar onlar…

Kanatlardan söz edilir evet;

Ayet: Hamd, gökleri ve yeri yaratan, ikişer, üçer ve dörder kanatlı Melekleri elçiler kılan Allah’ındır; O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Fatır Suresi, 1)
Peygamberimiz de SAV Hira mağarasından dönüşünde meleği gördüm kanatları gökleri kaplamıştı der.
Fakat bu cismani kanat değil Peygambere özel açılan boyutlar ötesi ufukta onun gözünün gördüğü bir nurani ihtişamı dillendirmektir.

Nitekim müfessirler kanadı meleklerin mahiyetlerini, görevlerini, görev gereği bulundukları yer çokluğunu, güç ve süratlerini, hoş görünüşlerini akıllara yaklaştırma sembolü olarak değerlendirirler.

Biz de ordunun takımın vb. kanadı, annenin şefkat kanadı gibi deyimleri kullanırız.

Bilemiyoruz kanat aynı zamanda o alemlere ait bir derece rütbe göstergesi midir? Efendimizin iki kez asli sûretiyle gördüğünü belirttiği Cebrailin 600 kanadı konusunda Müslim rivayeti vardır.

Ayet: Andolsun o (Peygamber), onu apaçık bir ufukta görmüştür. (Tekvir Suresi, 23)

Mirac’da Cenab-ı Hakkı kendi gözüyle keyfiyetsiz niteliksiz mekansız gördüğünden; bir yorumda nur gördüğünden ya da bir nur nasıl göreyim dediğinden de söz edilir.

Öte yandan meleğin kız olarak tanımlanması yine Kur’an’da reddedilir.

Bu, Hristiyanların inancında kiliselerinde resimlerinde heykellerinde görülür. Rahibeler bu sebeple evlenmezler katolikler olarak. Kendilerini Allah’ın kızları olarak nitelendirirler.

“Ahirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar.” (Necm Suresi, 53/27)

“Rabbiniz oğulları size ayırdı da, kendisi için kız olarak melekleri mi edindi?” (İsra Suresi, 17/40)

“Putperestlere de ki: Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı? Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık?” (Saffat Suresi, 37/149,150)

Görüldüğü gibi sözünü ettiğiniz site, tabi amaçları konusunda kimseye karşı ön yargılı ya da suçlayıcı olamayız ama daha meleklerin görselliği konusunda konu Kur’an bilgisiyle uyuşmamaktadır.

MELEKLERDEN YARDIM İSTEME konusuna gelince; daha baştan bu deyime Tevhid inancımız açısından dikkat çekmek gerekiyor.

Fatiha süresinde çok okuduğumuz iki cümle var “Sadece sana ibadet eder ve senden yardım isteriz!”.

Bir türbeye gidip bir faniden medet ummaktan farksız bir şey bu. İnsanlar tarih boyu bazı güçleri ve kişileri Allah’a “Şirk” ortak koşarak tanrı üretmişler. Müşrikler mesela putları Allah ile aramızda aracılar şefaatçiler diye yorumlamışlar.

Ayet: “Siz Rabbinizden yardım taleb ediyordunuz, O da: “Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim” diye cevap vermişti. Allah, bunu, yalnızca bir müjde ve kalblerinizin tatmin bulması için yapmıştı; (yoksa) Allah’ın katından başkasında nusret (zafer ve yardım) yoktur. Hiç şüphesiz Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal Suresi, 9-10)

İnancımıza göre Kur’an da Peygamberimiz de bir amaç ve hedef değilir… Birer vesiledir…

Amaca götürdükleri için evet amaç kadar nerdeyse önemli çünkü esas amaçtan dolayı önemli.

Bu sebeple abdest, ibadete, sevaba, nurlanmaya, zırhlanmaya arınmaya vesile olan dolaylı bir ibadet mukaddimesi ve vasıtası olarak görülür. Hatta ibadet amaçlı olmayan, kullanılmayan üst üste abdest almak, deyim yerindeyse abdest için abdest israf bile görülür.

Demek ki melek Allah ile buluşturuyorsa mutlu olur şeref duyar mutlu eder. Aksi meleği iz’âc eder.

Melek sadece yardıma vesile olabilir görevlendirilebilir. Yardım sadece Allah’dan istenir. Tevhid inancımız bunu gerektirir.

Açık şirk doğrudan bir nesneye tapınmak şeklinde olur. Gizli şirk de başka aracıları tanrı sever gibi sevmek oun O’nun yerine koymak şeklinde olur.

Bu konunun doğru olan yanı vardır tamamen yanlış hatta ciddi tehlikeli tarafı vardır.

Doğru olan yönü Meleklerin insanlara yardım ettiğine dair Kur’an’da konular açılır fakat daha çok mesela Hendek savaşında zorda kalan inananlara yardım amaçlı etkilerinden söz edilir; o da doğrudan görünmek ve diyolog kurmak şeklinde değil mesela manevî destek sükûnet sağlamak, korku salmak fırtına çıkarmak gibi eylemle anılırlar.

Ayet: “Sizler zayıf bir durumda iken, Allah Bedir’de size yardım etti (zafer verdi) … O vakit mü’minlere şöyle diyordun: “Rabbinizin üç bin melek indirmekle size yardımda bulunması size yetmez mi ? Evet (yeter). Eğer siz sabreder ve korunursanız, onlar da birden üzerinize gelecek olurlarsa, Rabbiniz size beş bin nişan sahibi melekle imdat edecektir.”(Al-i İmran, 3/123-125)

Ayet: “Allah bunu, “ancak size bir müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın” diye yaptı. Yoksa, yardım (zafer) ancak Allah’tandır.” (Enfal Sûresi, 8/10; Al-i İmran Sûresi, 3/126).

Ayet: “Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: Ben sizinleyim. Artık, iman edenlere sebat verin. İnkar edenlerin kalplerine korku bırakacağım. Artık, onların boyunları üstüne vurun, parmaklarına vurun.” (Enfal Sûresi, 8/12).

İbrahim ve Lut Peygamberi meleklerin insan şeklinde ziyareti söz konusudur. Meleğin insan şeklinde görünüp Peygamberimize dinimizi öğretmek için sorular sorduğu rivayeti vardır ayrıca.

Bir husus da şudur: Melek olmak değil hedefimiz olamayız da… Melekle kol kola yaşamak da değil

Peygamberlere karşı çevresindeki insanların Sen bir melek olmalı değil miydin? Onlarla kol kola gezip yaşamalı değil miydin itirazlarına karşı ayet, Peygamberin insan olduğunu israrla vurgular.

“Eğer doğruyu söylüyor isen, bizlere melekleri getirmeli değil miydin?” Hicr/6-7

“Bu ne biçim peygamber; (bizler gibi) yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilmeli, kendisiyle birlikte o da uyarıcı olmalıydı!” Furkan/7

“Muhammed’e (görebileceğimiz) bir melek indirilseydi ya! dediler. Eğer biz öyle bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırılmazdı.” Enam/8

İnsan insanlar arasında hatta kötülüklerin bulunduğu bu dünyada meleği imrendirecek tavırlar sergilemekle melek gibi olmuş adeta melekle arkadaş olmuş olacaktır zaten.

Bütün uğraşları bırakıp ruhani bir ermişlik tadını yakalamak için melek kovalamak değil esas olan. Esas olan şeytanla mücadele ederek melekleşebilmek, meleğe yakışan nezih davranışlar sergilemek.

İnsanın ilk buluştuğu takdir tebcil gördüğü varlık şeytan değil melek olmuştur.

İnsan şeytani çizgiden melek gibi tavır sergilemekle ayrılabilir esasen ve ancak nuranileşmesi Rabbe teveccühle mümkün olabilir.

Ve secde ile meleklerle “Secdedaş” olamayanlar onlarla hangi platformlarda hangi buudlarda hangi ortak noktalarda nasıl buluşabilecekler ki!..

Ayet: (Melekler der ki:) “Bizden her birimiz için belli bir makam vardır.” “Biziz, o saflar halinde dizilmiş olanlar, gerçekten biziz.” “Biziz, o tesbih edenler de, gerçekten biziz.” (Saffat Suresi, 164-166)

Allah’ın izni olmadan inemeyeceklerini meleklerden öğrenmek isteyenler Meryem suresi 64. ve Enbiya suresi 27. ayetlere baksınlar.

Melekler Rabbin izniyle ve hayırlı her iş için zaten inerler

Ayet: “Melekler ve ruh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için inerler. Fecrin çıkışına kadar bir esenliktir (selamdır) o.” (Kadir Suresi, 1-5)

Yani anlamak mümkün değil.

Allaha ibadet esasken melekle irtibat adına bu yapılıyorsa doğrudan şirk durumu ortaya çıkar.

Zira melekler Allaha ibadet ve tesbihten asla uzak durmazlar ve asla isyan etmez Allahın dilemesiyle izniyle hareket ederler.

Melekleri yaratanı hesaba almadan doğrudan meleklerle irtibat kurmanın sanki müstakil güçleri kudretleri varmış gibi yardım talep etmenin mantığı yok bir kere…

Adeta İlahi makam by pass ediliyor meleklere ayrı bir uluhiyet izafe ediliyor.

Bu yer tanrısı gök tanrısı bereket tanrısı savaş tanrısı gibi soyut tanrılar üretme inancını da çağrıştırmıyor değil…

Hatta garip bir şey geldi şu an aklımıza.

Kötülüğün baş aktörü şeytan adına “Satanizm”i geliştirenlere alternatif “Engelizm” gibi bir Melekçilik sapık dini geliştirme yolu bile açılabilir buradan…

Madde ötesi adına doğrudan Allah muhatabımız, madde içinde de doğrudan Peygamberimiz muhatabımız olmalı.

Bir diğer durum insanları özellikle kazalardan koruyan Hafaza Melekleri vardır koruyucu melekler. Örneklerini görürüz masum sabiler üst katlardan düşerler bazen ölmezler trafik kazasından sağ çıkarlar mucize gibi deriz.

Melekle birebir diyalog ve bilgi alışverişi sadece Peygambere vahiy iletme bilgi getirme şeklinde gerçekleşebilir.

Peygamber olmayana göründüğü konusu Kur’anda da geçer ama bu tamamen farklı boyuttadır.

Mesela Hz.Meryem’e melek genç bir insan süretinde görünmüş kendisini bir çocukla müjdelemiştir. Meryem süresinin mealine bakarsanız başından itibaren bunu görebilirsiniz.

Konunun ruhsal önemli bir yönü de şudur:

Bazı insanlar, ruhsal nitelikleriyle imtihana tabi tutulurlar inançlı insanlar iseler. İnançsız olanların da olağan üstü ruhsal durumları olabilir.

Söz gelimi kehanette bulunabilirler ruhsal deneyimlerle insanları şaşkına çevirebilecek bilgiler verebilir hatta hani keramaet gibi olaylar gösterebilirler ki buna mucize keramet denmez istidraç denir.

Kendilerini mesih kurtarıcı mehdi Allahdan bir görevli sıradışı bir varlık gibi nitelendirebilirler, Peygamber ruhuyla görüştüklerini meleklerle iletişim içinde olduklarını dile getirebilir insanları etkileyebilirler.

Nitekim Yogalar yılan çıyanlarla yatıp kalkabiliyorlar, aylarca bir şey yemeden yaşayabiliyorlar.

Allahın takdir ettiği ruhun derinliklerindeki kimi güçleri ruh eğitim ve egzersizleri ile harekete geçirip insan üstü bazı tutumlar sergileyebiliyorlar…

Toplumda doğru bilgiye ulaşamamış arayış içinde olan çoğu insan da bu tür insanları kendileri için ruhi güçleri olan ruhsal bir kurtarıcı ve huzur verici olarak görebilirler.

Bu tarz kendilerinde madde ötesi metafizik güç olduğunu belirten adeta meleklerden bilgi aldığını savunan yani bir Peygamber olduğunu dolaylı olarak ifade eden insanların ya ciddi ekonomik menfaatleri ya bir milletin inancını bozma en azından saf haliyle dini inançlarımızın güçlenmemesini temin etme planları vardır ya da gerçekten olağan üstü şeyler görüyor deneyimler yaşıyorlarsa bunlar asla rahmani değil şeytani ve ecinnidir.

Faust mefisto olayı gibi ruhunu kaptırmıştır şer ruhlara. Bazen farkına varamaz da kerameti de kendinde bilir.

Kur’an meleklerden laf çalmaya çalışan şeytan girişimlerinden göklere musallat oluşundan ve onların taşlanmasından bahseder.

Dinimizde, ruhsal açılımlarla madde ötesi kerametvari deneyimler yaşama ve olağanüstülük arayışı içinde olma hedeflenmemiştir.

Söz gelimi Hinduizmdeki gibi bir tenasüh-reenkarnasyon ruh göçü macerası yoktur.

Budizmdeki gibi dünyadan uzaklaşıp acılar çekerek ruhsal deneyimlerle ruhu yüceltme girişimi nirvanaya ulaşmak da yoktur.

Ruh için ruhçuluk yoktur kısacası.

Allah için inanma onu tanıma ibadet etme kötülüklerden uzak durup iyiliklerle insanlara hizmet etme vardır ve bunların getirisi ilahi ödül olarak verilen ruhsal tatmin huzur vardır.

Mucize bile Peygambere olur olmaz yerde verilmemiştir üç beş sayılıdır ve Peygamberliği ispat veya hayati durumlarda yardım için verilmiştir. Musaya verilen Asa ile denizin yarılması Firavundan kurtulma gibi…

Keramet de Evliya içindir ve bu değerli şahsiyetler bu olağan üstü durumlara sıcak bakmamışlar verilirse hamd etmiş gizlemişler ifşa etmemişler hatta üzülmüşler ahirete ait meyvaları dünyada mı tüketiyoruz diye Allaha sığınmışlar. İstenmez verilirse hamdedilir gizlenir demişler.

Tasavvuf tarihi doğal tabii ve dinin ruhuna uygun dönemlerinde hiç bir Hak dostu meleklerle bir iletişimden söz etmemiştir, ve o sitede olduğu gibi meleklerle yaşama kitabı siparişi de almamışlardır.

Kuran Allahın Hz.Musa ile kelam edişini anlatır veya Allah elçi melek göndererek konuşur Peygamberle ve perde arkasından konuşur çoğu zaman ilham buyurur kalbe. Kuran arıya vahy etti der, hayvanata ilhamı telkini sevki olur Cenab-ı Hakkın.

AYET: “Allah bir insanla ancak vahiy sûretiyle veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderir; izniyle dilediğini vahyeder.” Şûrâ Sûresi, 42/51

Aynı şekilde meleğin de derecesine göre insana ilhamı vardır. Fakat aynı zamanda şeytanın da nefis işbirliği yaparak vesvese vermesi hayale istek mesajları göndermesi teşvik etmesi vardır.

Ve insan kimi zaman şeytanın, melek görünümlü ilham ambalajlı vesveselerinin kurbanı, hipnoz voyuncağı da olabilir.

Kuran Hadisler İslam bilginlerinin sözleri yazıları kitapları yukarıdan beri sözünü ettiğimiz ve edemediğimiz konularda bizi aydınlatırlar. Dengeli inanmayı düşünmeyi melek konusunda isabetli davranmayı öğretirler.

Sonuç olarak Kuranın ruhuna uymayan hiç bir arayış arızalardan salim olamaz. Rehber Kur’an Peygamberimiz ve bu ikisini çok iyi anlayıp anlatan aydın bilginler ve eserleri olmalı.

Risale-i Nur insanın ruh ve kalp dünyasını aydınlatan akıl mantık ve zihin dünyasına muvazene getiren en sağlıklı Kur’an eseridir çağımızda başvurulmasını tavsiye ederiz.

Ve tabi teoriden çok pratik önemlidir. Ruhi ve vicdani bu tür konular, ibadetlerle Allaha yakınlaşmak kalp ve ruhun aydınlık ikliminde seyahat etmekle zarardan uzak ve en faydalı şekilde özümsenebilir.

Hz. İsa’nın inmesi:

Son olarak Hz.İsa evet yahudiler çarmıha gerdiklerini çivilediklerini düşünmüşler bugün hristiylanlar kendisini bizim günahlarımız için feda etti çarmıha gerilmesine izin verdi derler.

(Bir sınıfta bir tevafuk yaşandı. Bu konu liselilere anlatılıyordu. Muhbirin yüzüne Hz.İsa yüzünün verilmesi konusunda duraklama oldu birden… zihine o hafta Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilen yüz naklinin yapıldığı düşüvermişti. Bu sıcak olay o mucizevi olayla örtüşmüştü. Öğrencilere bakın çok örneklerde görüldüğü gibi Kur’an bu konuda da bir işarette bulunmuş dendiğinde kimse şaşkınlığını gizleyememiş tebessümleşmişlerdi.)

Oysa Kur’an Hz.İsa’nın öldürülmediğini, İsa’ya ihanet eden çevresindeki birinin İsa’ya benzetilerek onun öldürüldüğünü ve Hz.İsa’nın canlı olarak Semaya çekildiğini ifade eder.

Ve: “Biz, Allah’ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa’yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Hayır; Allah onu Kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 157-158)

İsanın yeryüzüne ineceği konusunda Bazı yorumcuların işaret ettiğini belirttiği ayetler vardır Hadisi şerifler de vardır Peygamberimizin dinine davet edeceği şeklinde inanışlar vardır bunları buraya yazmak uzatacaktır bu yüzden bildiğim ve düşündüğüm kadarını özetle belirteyim.

Hz.İsanın nasıl ve ne zaman ineceği tanınıp tanınmayacağı neler yapacağı şimdiden bilinebilecek durumlar değildir. Önemlisi spekülasyona çok açık konulardır bunlar.

Farklı mezhep tasavvufi anlayış sahipleri, kanaat grupları önderleri kendileri açısından yorumlar getirmektedirler. Hadisler de yoruma muhtaçtır.

Bildiklerimden inandığım şudur: Hristiyanlık mantalite olarak Müslümanlık özüne daha açıktır. İsanın hangi hüviyette ne zaman ne şekilde nereye geleceği bilenemeyibilir; bilinmesi de gerekli değildir.

Mesela yeryüzünde şefkati barışı güveni fedakarlığı insanlara karşılıksız hizmet etmeyi benimseyen seçkin örnek bir topluluk Hıristiyanlığın ve İslamiyetin aynı Tevhid çizgisinde buluşmasını temsil edebilir.

Bu durumda İsa şahs-ı manevi olarak geldi denebilir. Hrıstiyanlığın saflaşıp Ademden bugüne Peygamberlerle süre gelen Tevhid temel inancında İslamla buluşması kötülüğü iyiliğiyle yok etmesi söz konusu olabilir.

O zaman insanlar bak İsa gelmiş diyebilirler 🙂

Burada önemli olan İnsanlığın liyakatı…

Semâ ve semâdakinin rûhâniyeti ile yer ve yerdeki topluluğun nûrâniyetinin mutabakatı, izdüşümü.

Semadan gelecek o kutlu müjdecisinin nüzûlüne ev sahipliği yapabilecek ruhaniyete ve temsil keyfiyetine sahip olabilecek muhabbet topluluğunun temsîlen hazır olması…

Gök Nebî ile yer Nebî mümessilliğinin aynı ruh frekansında ve evrensel misyonunda ittihad ve ittifakı…

Gönlüne gelecek misafir için o gönlü hazırlamak gibi…

Semada biriken enerji ile yer enerjisinde kontak hasıl olmasıyla paratonerin ışıkla buluşması gibi…

Bunun en bariz emaresi, göktekilerin muhabbetini kazanmış olan bu topluluk için yerde vüdd ve hüsnü kabûl vazedilmesi.

Dünya ülkelerinde örnekleri olmayan gönüllüler olarak kabûl görmeleri.

Ve İsa ve Sultan Nebilerine yapıldığı gibi, kendi ülkelerinde kendi insanları tarafından baskılar görmeleri.

Her çile her sancı yeni doğuşun mujdecisidir. Mujdecilerin buluşması içindir.

Kısacası İsa ruhu gelecekse yeryüzündeki emsalleri arasında onunla ruhdâş olan nurânî o bîhemtâ toplulukla gelecektir.

En iyi yorum da zamandır. En önemlisi de şudur:

Peygamberimize sordular yahudiler: Kıyamet ne zaman dediler. Efendimiz O konuda bana ilim verilmedi buyurur. Bir başkasının sorusuna ise öyle güzel cevap verdi ki Peygamberimiz:

Kıyamet için ne hazırladın?

Bulunduğumuz zaman diliminde sahip olduğumuz maddi manevi varlığımızdan yapıp yapmadıklarımızdan ve insanlıktan sorumluyuz vazifemizi yapmalı ölüme iyi hazırlanmalı ulaşamayacağımız yıllara olaylara mesaimizi boşa harcamamalı…

Siz çok yazdım dediniz… Ya benimkine ne demeli 🙂 ilginize teşekkür ederim öğretmenim!…

RUH MELEK CİN ŞEYTAN HAKKINDA (drmavi 1988)

Melek Ne Zaman Korur ve Zahîr Olur?

Allah (cc), insanı doğrudan koruduğu gibi, meleklerle de koruyabilir; fakat bunun için insanın, irâde ve kalbi ile kontak olması, saffetinin bu mevzûya uygun bulunması, melekle münasebete geçmesi; Allah’la alâka ve rabıtasının devam etmesi ve bir manevî ittisalin gerçekleşmesi şarttır.

Melekler âlemiyle münasebet kuran herhangi bir insanla melekler de münasebete geçerler; Bedir’de, Hayber’de zahîr oldukları ve sahabenin gasline ve cenazesine iştirak ettikleri gibi..

Meleklerin korumasını çocuklarda, masum sabîlerde ve beli bükülmüş yaşlılarda da görürüz; çünkü, Allah’ın (cc) bunlara hususî bir merhameti vardır.

Meleklerin insana yardım edip zahîr olmaları, insanın Hakk kapısından ayrılmamasına, ilhah ve ısrarla ciğeri sökülüyor, göbeği çatlıyor ve kalbi fırlıyor gibi yalvarıp, yakarmasına ve ruhunun infisale geçerek, O’nunla kontak olup melekût alemiyle münasebet kurabilmesine bağlıdır.

Yoksa, esneyerek ve ne dediğinden habersiz bir kalple değil.. Kalıpla ve ucundan tutarak yapılan ibadetlerle bu münasebet kurulamaz; çile ve ızdırap çekmeden, meleğin semavî eli imdada koşmaz.

Allah’a (cc), haşir ve neşr’e inanma gibi meleğe inanmanın da, insan üzerinde çok müspet tesirleri vardır.

Bir defa bu inanç, ferde huzur verir ve onun vahşetini ünsiyete çevirir.. melek insana enîs ü celîs olur ve onunla arkadaşlık yapar.

İlhamlar, insanın kalbinde onunla mevcelenir; manâ yüklü hüzmeler, onunla gelir. Bu sayede insanın içi huzurla dolar ve bu nurlu varlıklarla onun hayatı da nurlanır.

Ayrıca, her an meleklerin kontrol ve murakebesi altında bulunulduğu düşünülerek günahlardan uzak kalınır ve beşerî hevesata karşı frenleyici bir unsur olması sayesinde, hayatın zabt ü rabt altına alınması kolaylaşmış olur.

Rasulü Ekrem Efendimiz (sav), meleklerin havâssından, en faziletlilerinden de faziletlidir. Peygamberlere vahiy getiren melek de sair meleklerden faziletlidir.

Beşer arasında Bedir, Uhud ve benzeri gazvelerde bulunanların bulunmayanlara karşı bir üstünlük ve fazileti olduğu gibi, meleklerden o gazvelere iştirak edenlerin de etmeyenlere karşı aynı şekilde üstünlüğü vardır.

Peygamber Efendimiz (sav), “Gökte benim iki vezirim vardır: Cebrail ve Mikail; yerdeki iki vezirim ise, Ebû Bekir ve Ömer” buyururlardı.

Melek ve Cinlerin Hareketleri, Zaman ve Mekân Kaydına Bağlı Değildir

İçinde yaşadığımız şu pek çok yönleriyle izafî âlemde kudret, kuvvet, konuşma tarzları, ağırlıklar, zaman ve hız gibi şeyler de izafîdir.

Meselâ, cisimleri aynı büyüklükte olan bir yumurta ile, yumurta kadar bir odun arasında ve yine aynı büyüklükteki taş, demir ve civa arasında ağırlık yönünden mühim farklılıklar vardır.

Bunun gibi, cisimlerin kendilerine has düşme ve hareket hızları mevcuttur. Meselâ ses, belli bir hıza sahiptir. Işık ise, “ben maddenin hız sınırıyım” der.

Madde, çekim gücü ile düşerken hızı devamlı artar; yani, ilk saniyede 5 metre düşüyorsa, ikinci saniyede, düştüğü miktar ile o saniyenin karesinin çarpımına eşit bir mesafeye ulaşır.

Böylece, ikinci saniyedeki ulaştığı mesafe, 4×5 olur; üçüncü saniyede 9×5, dördüncüde 16×5, beşincide ise 25×5=125 m.ye varır. Ve, hız yükselip de belli bir doruğa ulaştığında zaman yavaşlamaya başlar; neticede, ışık hızına ulaşan madde, maddiyetini kaybedip, madde ötesi bir mahiyet kazanır.

Durum, maddede dahi böyle olduğuna göre, süratleri maddenin süratinin çok fevkinde, hattâ ışık hızının da ötesinde olan ruh, melek ve cinleri görmememiz gayet normaldir.

Einstein ve Lorenz, maddenin hız sınırını ciddî bir fizik kanunu şeklinde saniyede 300 bin km. olarak tespit etmişlerdir.

Materyalistler, buradan hareketle, “Evren sınırlı, dolayısıyla evrenin ötesinde yine madde var” şeklinde bir neticeye varmak istemişlerse de, çalışmalar, maddeye has bu sınırın geçilebileceğini göstermiştir.

Bilim adamları, kütle kavramının dışında ışınların varolabileceğini matematik formüllerle ispatladılar ve bunlara ‘Tachyon ve Syrnkoff ışınları’ dediler. Sürat sınırı aşıldıktan sonra ortada madde vasfı kalmaz; hız azalınca yine maddîleşme, kütle ve görünürlürlük ortaya çıkar.

Madde için yapılan bu tespitlerin verasında melek, ruh ve cinnin sürat ve mesafe kat’etmesi mevzuu daha iyi anlaşılmış olacaktır. Demek ki, izafiyetler âleminde bir yerde zaman ve mekân kaydı artık söz konusu olmamaktadır.

Melek ve Cinler, İnsanlara Nispetle Daha Büyük ve Daha Ağır İşler Yapabilirler

Her şeyden önce, hiçbir iş ve şe’nin Allah’ın (cc) kudretine ağır gelmeyeceği malûmdur. Elmanın birini de binini de, bir bahçeyi de bütün dünyâyı da, atomu da galaksiyi de, balığı da denizi de aynı kolaylıkla yaratan Allah (cc), insana, meleğe ve cinlere de istediği ölçüde güç ve kudret verebilir.

Esasen insanın yaptığı, meleklerin ve cinlerin yaptığından hiç de aşağı değildir. Dünyâ küresinin ve gök cisimlerinin hareketlerine nezaret eden melekse, dünyâyı evirip çeviren, maddeye şekil veren ve medeniyetler kurup, teknolojiler üreten de insandır; insan, elinde beş parmak yerine bir parmak, kollar yerine kuş kanatları ve kendi ayağı yerine fil ayağı olsaydı, bütün bu yaptıklarını yapabilir miydi acaba?
Sonra bütün bu işleri el, ayak ve parmaklara mı vereceğiz?

İşte, görünmeyen meleklerin ve cinlerin yaptıkları hârika işler ve işte, beyindeki görünmeyen reaksiyon ve elektrik akımlarının yaptıkları!. Elimiz, kolumuz, kaslarımız ağırlıkları ne ile kaldırıyor? Gide gide maddî güç ve kuvveti bulunmayan kemik iliklerine ve beyinden gelen lâtif akımlara varmıyor muyuz?

Hava akımı ve rüzgârlar, gözle görülmedikleri halde ağaçları söker, evleri yıkar. Bitkilerin ipek gibi incecik kök ve damarları, taş ve kayalarda ne harika tezgâhlar kurup, neler neler dokurlar! İlim adamlarının üzerine düştükleri pek çok enerji kaynakları vardır. Atom santralleri, barajların kabiliyetini de aşıp, ürettikleri enerjiyle maddeyi harekete geçirmekte, hele, tespit edilen lazer ışını ve tespit edilmeyi bekleyen daha pek çok şey, hayatın her sahasında maddeyi evirip çevirmektedir. Demek oluyor ki, görülmeyen kuvvetler, madde üzerinde karşı konulmaz bir hâkimiyete sahiptirler.

Enerji ve ışınlar maddeye böylesine tesir ederken, onların da ötesinde görülmeyen varlıklar olarak melekler ve cinler de, Allah’ın (cc) kendilerine verdiği kumanda aletleriyle maddeyi harekete geçirip, bizim üstesinden gelemeyeceğimiz hârika işler yapabilirler.

Kaldı ki, insan bile -ruh bahsinde temas edildiği üzere- çok hârika işler becerebilmektedir; medyumların eşyayı âletsiz, temassız harekete geçirip, ateşle oynamaları gibi…

Meleklerin ve Cinlerin Temessülü, Şekil ve Mahiyet Kazanıp Görünmeleri

Meleklerin ve cinlerin sayısını ancak Allah (cc) bilir. Bir damla suda milyonlarca canlıyı var eden, bir milimetre küp kanda 4-5 milyon alyuvarları yaşatan, birkaç damla menide insan olmaya müheyyâ milyonlarca spermi barındıran, denizde balıklara ve toprak altında şu kadar canlıya hayat veren Allah (cc), dilerse yağmur damlaları adedince de melek yaratır. Zirâ, O Kudret Eli’nın aza da, çoğa da taalluku birdir.

Suyun buharlaşması, katı maddelerin gaz, sıvı ve buhar haline dönüşmesi, atomun parçalanıp enerji dalgaları ve kuantlar haline gelmesi, yıldızların karadelikler halinde ortaya çıkmaları gibi, hayatımızda ve kâinatta görülen âlemden görülmeyene doğru bir faaliyet, bir akış ve bir hamle mevcuttur.

Bu İlâhî icraatı tersine düşündüğümüzde ise, görülmeyenden görülene ve bilinmezden de madde olarak müşahede edilir hale gelmeye doğru bir akışın varlığını gözlemek mümkündür.

Gazlar sıvı olur; kristalleşir cisim olur; buharlaşan su zerrecikleri, “Bizi yok zannetmeyin, görülmüyoruz ama, kaybolmadık” der gibi, damlalar haline gelip başımızı ıslatır; gök tarlasındaki pamuk yığınları, yer aynasına kar örtüsü olarak yansır…

Hattâ, buhar halinden çıkan su, daha da kesafet kazanayım ve şekillenip görüneyim diye buz olur, demirden de olsa kabını parçalar. Beynimizde plânladığımız nice görünmezler, dış âleme intikal edip görünür ve maddî vücut kazanırlar.

İşte, görünmeyen varlıklar olan melek, cin ve ruhanîler de, her ne kadar kendilerine has yapılarıyla bu âlemde görülmeseler bile, bu âleme has vasıtaları kullanıp, kılıf ve elbise giyerek görünebilirler.

Meleklerin ve cinlerin bu şekilde görünmelerine ‘temessül’ diyoruz. Kur’ân, temessülü anlatırken (Meryem, 19/17), “(Melek, Meryem Validemize) “tastamam bir insan şeklinde temessül etti” der.

Efendimize (sav) vahiy getiren melek, bazen kendine has keyfiyetle, bazen bir muharip şeklinde, bazen de daha başka suretlerde geliyordu. Benî Kureyza üzerine yürüneceği zaman Cebrail (as), tozu toprağı üstünde bir muharip suretinde gelmiş ve “Ya Rasûlullah, siz zırhlarınızı çıkardınız, fakat biz melekler taifesi çıkarmadık” demişti.

Yine aynı melek, bazı zaman oluyordu ki, Dıhye (ra) suretinde geliyor, bazı zaman da, dinî tâlim maksadıyla üzerinde hiç de yolculuk emaresi taşımayan bir misafir kıyafetinde geliyor ve “İman, İhsan, İslâm nedir?” şeklinde suâller sorup, verilen cevapları “Doğru” diye tasdikleyip gidiyordu…

Meleklerin Hususiyetleri

Melekler, nurdan yaratılmış olup, hilkatlerinde nurun esas olduğu görülür. Melekiyet risalet, elçilik, nezaret, vekâlet, icraatı alkışlayıp ona nigehbân olma ve yüksek yerden nüzul etmek gibi manâlara gelir.

Mutlak manâda melek, büyük âlemle, küçük âlem arasında münasebet kuran, elçilik yapan, haber getiren, kalbimizi okşayıp biçime koyan, ondan gelen mesajları alıp, adetâ regüle ederek kabûl edilebilir hale getiren çok mukaddes elçiler güruhuna denir.

Yüzleri öbür âleme yönelik ve daha çok öbür âlemin vazifelileri olan melekler, Cenâb-ı Hakk’ın her iki âlemdeki tasarruflarına nezaret eder ve onları alkışlarlar.

Melekler, sadece Emirler Âlemi’nden olmayıp, nurdan kendilerine has cisimleri de vardır; şu kadar ki bu cisimleri, lâtif ve nurânîdir.

Bu sebeple, hulûl ve nüfuz keyfiyetleri çok serî ve mükemmeldir. İnsanın gözbebeği içinde yer alır, baktırır ve ona güzel şeyleri gösterirler. Peygamber ve velînin kalbine ayrı manâ ile, bitkiler ve hayvanlar âlemine ayrı manâlarla gelirler.

Kalbe doğan ilhamlar, ekseriya doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak’tandır.. bazen de melekler vasıtasıyla eser gelir.

Melekler, “Allah’ın kendilerine emrettiği şeylere isyan etmezler ve ne ile emrolunuyorlarsa onu yerine getirirler (Tahrim, 66/6). Bu meleklere has bir keyfiyettir.

İnsan ise, asla melek gibi olamaz; sürekli iniş-çıkış ve zikzak çizmeler görülür onda. İnsan, melek-üstü bir mahiyet kazanabileceği gibi, akılsız, şuursuz mahlûkatın altında da yer alabilir.

Meleklerin makamı ise sabittir.

Nurdan yaratıldıkları için, insan ve cinlerde olduğu gibi, katiyyen kendilerinde isyan ve başkaldırma görülmez.

Meleklerde erkeklik ve dişilik de yoktur. Öfke, kin, gadap, kıskanma, haset gibi kötü duygulardan uzak bulunmalarının yanısıra, beşere ve cinlere ait arıza ve garizalardan da mahfuz ve mâsundurlar.

Melekler yemez, içmez, acıkmaz, susamaz ve yorulmak nedir bilmezler. Maaş ve ücretleri yoktur ama, Allah (cc) namına işledikleri her emirde lâtif bir zevk ve hoş bir lezzetleri vardır. Terakki ve rütbeleri olmamakla beraber, Allah’a karşı ibâdetlerinden derecelerine göre feyiz alırlar.

Nurdan olduklarından, gıdalarına nur kâfîdir. Nasıl insanlar su, hava, ışık ve değişik gıdalarla gıdalanır ve bunlardan lezzet alırlar; benzer şekilde melekler de zikir, tesbih, hamdı, ibadet ve Cenâb-ı Hakk’a ait mârifet ve muhabbet nurlarıyla gıdalanır ve mütelezziz olurlar. Hattâ güzel kokular dahi, bir nev’i onların gıdalarıdır; güzel kokudan zevk alır ve hoşlanır onlar.

Burada, selim fıtratı en üst seviyede temsil eden Allah Rasûlü’nün (sav) güzel kokudan hoşlanıp, güzel koku süründüğünü hatırlatıp geçelim…

Melekler, Cenâb-ı Hakk’ın Zât-ı Ulûhiyetini idrak mevzuunda insandan ileri, esmâ ve sıfatlarını bilmede de öndedirler. Fakat Zât-ı Ulûhiyetine esmâ ve sıfâtlarına câmi bir ayna olmak bakımından insanı, his ve duyguları, kalb dünyâsı ve tefekkür hayatı itibariyle Allah (cc) onlardan daha ileri yaratmıştır.

Biz, bazı melekleri isim ve icraatlarıyla bilip tanıyoruz. Zira onlar hakkında hem Kur’ân-ı Kerim’de, hem de iki Cihan Serveri’nin mübarek sözlerinde çeşitli vesilelerle bahisler mevcuttur.

Bazı melekleri ise, sadece gördükleri vazifenin nev’i itibariyle ve hepsine birden verilen unvanla biliyoruz; fakat bu mevzûda herhangi bir rivâyet söz konusu olmadığı için, biz de onların isim ve adetleri hakkında malûmat sahibi değiliz.

Dört büyük melek olan Cebrail (as), Mikail (as), İsrafil (as) ve Azrail’i (as) tanımamıza rağmen,

Arşın hamelesi sekiz meleği, Mele-i A’lâ’yı, Nediyy-i A’lâ’yı ve Refik-i A’lâ’yı bilemiyor ve tanıyamıyoruz.

Dört büyük meleğin dışında bildiklerimiz de var: Kerûbiyyun melekleri, Müheyyemun melekleri, Cennet’in nâzırı Rıdvan ve Cehennem’in bekçisi Mâlik isimli melekler gibi…

Ayrıca, ana karnındaki ceninin durumuyla ilgilenen meleklerle, her insanın söz ve davranışlarını kaydeden “Kirâmen Kâtibîn” melekleri de bildiklerimiz arasındadır.

Diğer taraftan, hadislerde beyan edildiği üzere, her mü’minin kendisini koruyan 360 meleği vardır. Bunlar, hususiyle yaşlıları ve yavruları muhafaza ederler. İnsana hayrı gösteren, mü’min için duâ ve istiğfarda bulunan, kâfirlerin ise içine korku salan ve onları endişeye sevk eden melekler olduğu gibi, ibadet, zikir ve ilim meclislerini takip eden, ikindi ve sabah namazlarında vazife değiştiren, Cuma günleri getirilen salâvatları seyre dalan, Kur’ân dinleyen ve böyle yerlere sekine indiren melekler de vardır.

Ve yine, namaz kılan, saflarda saf bağlayan, teşehhüddeki şehadete eşlik eden ve Müslümanlarla musafahada bulunan melekler..

Ölüm anında ve ölüm sonrasında gelen ve kabirde soru soran Münkir ve Nekir isimli melekler..

Peygamber Efendimizin (sav) Mirac esnasında, yaratıldıkları günden beri Allah’ın (cc) azameti karşısında kimini rükûda, kimini secdede ve kimini de kıyamda müşahede ettiği melekler..

Yine, zerrelerin hareketinden yağmurun katreler halinde semadan inişine, meteorların düşüşünden dünyâ, yıldızlar, sistemler ve galaksilerin hareketine ve ağaçlardan çiçeklere kadar tekvinî faaliyetlere nezaret eden ve onlara nigehban olan belki kâinatın zerreleri adedince melekler vardır!..

Her nefis, her an ölümü tadıp durmaktadır (Al-i İmrân, 3/185). Her şey fanî; bakî olan sadece O (Rahmân, 55/26-27). Bu, her yaratılmışa şamil bir emirdir ve melekler de bu emirden hariç değildir.. hattâ, en son Azrail’e (as) “kendi ruhunu kabzet” denecektir. Bununla birlikte, Allah’a (cc) intisaplarıyla hayatlarını idâme ettirecekler varsa, onları da biz bilemiyoruz.

Melekler, hususiyle de rahmet melekleri heykel, resim, köpek ve çan bulunan evlere girmez; hayız ve cünüp olanlarla yakın münasebette bulunmaz ve soğan, sarımsak ve pırasa gibi kerih kokulu yiyecekleri yiyip mü’minleri izaç ve rahatsız eden kimselerin yanlarına sokulmaz; sigara gibi kerih kokan ve insanları rahatsız eden nesneleri de aynı gruba dahil edip, bu gibi çirkin kokulardan da meleklerin kaçacağını söylemek mümkündür.

Meleklerin anne, baba ve akraba ile alâkayı kesenlere de gelmeyeceği rivâyetler arasındadır.

Eğer meleklerin bizimle beraber olmasını istiyorsak, her şeyden önce onlara, onların istedikleri zemini hazırlama mecburiyetinde olduğumuzu unutmamalıyız.

İki Kutup: Melek ve Şeytan

Kâinatta her şeyin kendini zıddıyla gösterip, yine zıddıyla hissettirdiğini belirtmiştik.

O halde diyebiliriz ki, kâinatta hayırların teşvikçisi ve alkışçısı meleklerin karşısında, bir de şerlerin ve kötülüklerin süsleyicisi ve üfleyicisi şeytanlar vardır ve gereklidir de.

Allah (cc) iyiyi, güzeli, hayrı ve sâlih amelleri seven Mutlak Kemâl ve Cemâl Sahibi’dir. Buna karşılık, yine yaratanı kendisi olmakla birlikte, şerre, kötülüğe asla muhabbet ve rızası yoktur. Kötülüklerin kaynağı, özü, teşvikçisi, süsleyicisi, hayâle vesvese şeklinde sokanı ve irâdesiyle insanı baştan çıkarıp, Allah’ın (cc) şerleri yaratmasına sebebiyet veren zakkum ruhlu bir varlık vardır ki, o da şeytandır.

Şeytan, hiçbir şey yaratmaz, yaratamaz. Hayrın da, şerrin de yaratanı Allah’tır (cc). Ancak Allah (cc), şerre ve kötülüğe razı olmadığı gibi, kullarına zulmedici de değildir; yani, kulunun elini kolunu bağlayıp, ona cebrî olarak günah işlettirmez.

Allah’ın (cc) selim ve salim fıtratta yarattığı insan, şeytanın hile ve süslemelerine kapılıp, irâdesiyle fıtratını bozar ve kötülük işler; Allah’ın (cc) yarattığı şer de, işte insanın işlediği ve bizzat faili olduğu bu şerdir.

Nasıl bütün iyilikler, ahlâkî güzellikler ve faziletlerle serfiraz insana “Melek gibi” deniyor, öyle de yırtıcılıkta sırtlanları utandıran ve her zaman ahlâkın en kötüsüne açık bulunan hain, sinsi fikirli, zulüm ve tahakkümden zevk alan ve bütün kötülüklerde başı çeken insanlara da “şeytan gibi” denir.

Bu benzetme neyi ifade etmektedir? Hayâlî bir yakıştırma mıdır sadece? İnsanlar, kendileriyle hayvanlar arasında bile ortak birçok yönler bulmuşlar ve bunlar, deyimler ve mefhumlar halinde halkın terminolojisine girmiştir. Alexis Carrel’in Avrupa insanı için yaptığı “insan..!” formülünün ne olduğunu bir araştırınız!

Ve, Söz Sultanı bir zâtın dediği gibi, asrımızda çokları terzinin elbisede yaptığı ters-yüz ameliyesine tâbi tutulsalar, karşımıza çok değişik şekiller çıkacaktır: Tilkiler, tavşanlar…..lar!

Öyleyse Kur’ân’ın, behâim sınıfını dahi geride bırakacak, altların altı ve dört ayaklılardan da aşağı sözüm ona-insanlardan bahis açmasından hareketle, derecesine göre her insanda dış âleme ait ma’kes bulmuş bir mahiyet çizgisi, bir değişim noktası bulunabileceğini söyleyebiliriz.

Evet insan, mahiyetinde hayvânî karakterlerden çekirdekler taşır. Veya, tersinden söylersek, her bir hayvan nev’i, mahiyet ve manâsıyla, insanın gelişmiş veya gelişmekte olan bir duygu ve kabiliyetinin temsilciliğini ve teşhirciliğini yapmaktadır.

Arslan, insanın cesaretini temsil ediyor; cesur insanlara bu sebeple “Arslan gibi” deriz. Kurt, sırtlan ve benzerleri, insanın saldırgan tarafını tutmuş gidiyor; “Canavar ruhlu insan” diyoruz. Uysal ve mütevazi olanlar, koyun ve kuzuya teşbih olunurlar. Yılan denince, akla hemen zehir ve ağır dilliler gelir. Bülbül için kafiyeler düşmede kalemler dilsiz kalır.. ve insanlık âleminin bülbülü ise, Hz. Muhammed Mustafa’dır (sav).

Atı çok severiz. Atın yurdu, yuvası, evi barkı ve istirahat edeceği bir döşeği yoktur. Dur durak bilmez, yorulmaz ve hedefine varıncaya kadar koşar da koşar.. nihayet “çatladım” der, durur ve kalır orada, meçhul asker gibi.

Maddeten uçak ve füzeye binmek, hiçbir nebîye nasip olmamış ama ne gam; küheylanımız, burak misillü rüzgâr olup, Yaratıcısının ismini, sırtında taşıdığı Nebî, Sahabî, sultan ve komutan ve erlerle denizler ötesi dünyalara ulaştırmıştır. Halid’i (ra), Sa’d’ı (ra), Eyyub (ra)’u, Tarık’ı (ra), Ukbe’yi (ra) ve nice nice Mehmed’leri (ra) sırtına almış, zemin ve zamana nal vurup, tarih yüklü asümana şeref çakmıştır…

Süvarisinde o ruh, küheylanında da o ruh bulunup, iki yüce nev’in temsil ettikleri manâda kontak hasıl olunca denizler kara, ülkeler de köy ve kasaba oluvermiştir.

At, ruhuyla beraber gitti.. şimdi, sirklerde ve hipodromlarda o.

Ya süvarisi?

Kim bilir, hangi semerler altında! Tekevvünde olanlar var gerçi; zaten bütün ümidimiz de onlar.

Devam edersek, kinde deveyi, inatta keçiyi, kıskanmamakta eti haram kılınan hayvanı, ithal kalıplı kalp bir kâlb ve içiyle dışıyla garplılaşmış kafalar için yarasaları düşünün!.

Veya megafon tipe bakıp, yabancı ağızlardan çıkacak her soluğa kulak veren mukallitliğiyle maymunu hatırlayın!

Evet, insan ruhunda dalgalanan, kalb ve kafa dünyasında boğuşan, oynaşıp duran binlerce âlî ve denî duygu ve düşüncelerle, aynı tür his ve karakterlerin yanında, bunları temsil eden et-kemik giymiş iyi ve kötü ruhların ortaya koyduğu ahlâkî davranışlar, daima birbiriyle çarpışan iki ana kuvveti karşımıza çıkarmaktadır: İyilik ve kötülük.

Ve, daima besleyen, süsleyen, teşvik eden ve temsil ettikleri manâları insanda aksettiren iki kutup:

Melek ve şeytan.

İnsan, kâinatın küçük bir fihristidir. Biri ağaç, diğeri çekirdek; birinde olan, diğerinde de var.

Kalb, Arş-ı A’zam; beyin, Kürsü; hafıza, Levh-i Mahfuz; sevme-nefret, dâfia-câzibe; öfkelenme, fırtınalar ve dalgalar; neşe ve sevinç, Güneş ve bahar; iç canlanma ve yıkımlar, Kuasar ve kara delikleri, atom ve güneş sistemi; kan damarları, nehir ve ırmaklar….

Öyle de, ilhamlar, ulvî duygular ve iyiliklerle melekler; vesveseler, çirkin hisler ve kötülüklerle şeytan!

Yani bunlar, insandaki bu duygu, düşünce ve vesveseleri temsil etmektedirler.

Umuma mal olmuş bir teşbih vardır:

Melek gibi insan, şeytan gibi adam…

Diğer Yıldızlarda da Başka Türden Bir Hayatın Olması, Her Zaman Mümkündür

Meseleye bir kıyâs-ı temsîlî ile yaklaşmaya çalışalım:

Emsalsiz ve sayısız hazineleri ve eşsiz sanat harikaları bulunan bir sultan düşünün. Bu sultan, saraylardan bir şehir kurmuş ve o muhteşem şehrin bir köşesinde de kulübecik şeklinde küçük bir hane yaptırmıştır.

Bu küçücük binada büyük bir faaliyet olduğunu, muhtelif hayat şartlarının mevcudiyetini ve çeşit çeşit yiyeceklerle kapların dolup dolup boşaldığını müşahede ediyoruz.

Bir de gözümüzü o muhteşem saraylara çeviriyoruz; fakat ortada kimseyi göremiyoruz.

Şimdi bizim bu göremeyişimizi hangi sebebe bağlamak daha uygundur: Göz zaafımıza mı? Sekenelerinin bizden saklanışına mı? Yoksa kimsenin olmayışına mı?

Şu muhteşem şehirde binlerce sarayın boş ve hâlî olup, sadece şu haneciğin binlerce canlıyla dolu oluşunu kabûl manâsına gelen bu son görüş, elbette aklı başında birinin kabûl edebileceği bir görüş değildir.

O halde, ya göz za’fımız o sarayların sekenesini görmeğe manîdir; ya da o sekene, bilemediğimiz hikmetlerle bizden gizlenmektedir.

Dünya, misalimizdeki bu hane, kâinat ise o muhteşem şehir; yıldızlar da, o şehirdeki debdebeli saraylar.

Şu dünya haneciğinde bunca ışık, renk ve ses cümbüşünü seyreden adam, nasıl olur da o muhteşem ve debdebeli yıldız saraylarını boş ve hâli kabûl edebilir.

Hayır, oralarda da hayat vardır ve oraların da şuurlu sekenesi mevcuttur! Bizim onları görmeyişimiz, onların olmamasını gerektirmez. Bu, ya bizim gözümüzdeki zaaftan, ya da onların başka bir buutta saklanışlarındandır.

Esasen biz, yerkürenin kendine de canlı nazarıyla bakıyoruz. Evet, insanın cesedini bir ruh idare ettiği gibi, dünyamızı da nezaret manâsıyla melekler sevk ve idare etmektedir. Bu kaide, bütün gökyüzü cisimleri için de geçerlidir…

Melek, Cin ve Rûhanîlerin Mevcudiyeti

Kâinattaki güzellikleri terennüm eden bülbüller vardır. Bu bülbüller, dünya bahçemizin bülbülleri gibi, sema bahçesinin yıldızdan çiçekleri üzerinde şükür ve hamd manâsına gelen terennümlerle şakır dururlar.

Bazen cismânî bir varlığı kendilerine mesken yapar ve Kudretin cisimlerde cilvelenişini seyredip kendilerinden geçerler.

Bazen da koca bir galaksinin zikirlerini Cenâb-ı Hakk’a takdim ederler. Onlar ebedî kulluktadırlar ve onlar ancak kullukla ayakta durur ve yaşarlar!.. İşte onlar ruhânîlerdir, meleklerdir.. ve onlar, şekillerini kulluktan seçmişlerdir.

Ruh, melek ve cin gibi varlıkların bir ferdinin ispatı, bütün nevin ispatı demektir. Bu hususta cüz’, küllü gösterir.

Evet, bir veya birkaç insanda böbrek gördükten sonra diğerlerinde görmediğimiz halde, her insanda böbrek olacağı kanaatına varırız.. ve gösterilen bir hayvanla, o cinsin yeryüzünde mevcut olduğuna kanaat getiririz…

Halbuki konumuzu teşkil eden melek, ruh ve cin gibi varlıkların binlercesi, yine binlerce insan tarafından nakledilmiştir.

Hayatlarında hiç yalan söylememiş yüz yirmi dörtbin Peygamber ve milyonlarca evliya, aynı adetlere baliğ başka kimseler, binlerce defa melek ve rûhanî görmüş, onlarla görüşmüş.. aralarında geçen muhavereleri, görüşmeleri başkalarına nakletmiş ve bu nakledilen şeyler kayda geçirilerek bize kadar intikal ettirilmiştir.

Şimdi, haklarında yalan muhal olan ve yalan üzerine ittifakları mümkün bulunmayan yüzbinlerce, hattâ milyonlarca insanın, muhtelif zaman ve mekânlarda herhangi bir mesele hakkındaki ittifaklarında şüphe ve tereddüde yer kalır mı? Ve böyle bir meselede tereddüt eden insana acaba insan denilir mi?

Ayrıca, hemen her zaman akıl ayağıyla yürümeyi şiar edinmiş yüzlerce filozof ve ilim adamının bilerek veya duyarak bu meseleyi kabullenmiş bulunmaları da, aynı meseleyi teyid etmesi bakımından üzerinde durulmaya değer…

Hayat maddeye değil, madde hayata hizmet etmektedir. Topraktan havaya, ondan güneşe ve rüzgâra, derken kâinatta cârî bütün kanunlara ve bu kanun ve nizamlarla temin edilen âhenk ve düzene kadar ne varsa hepsini teker teker ve topluca tetkik ettiğimizde görürüz ki, bütün bunlar, yeryüzünde canlıların, bilhassa şuur sahibi varlıkların yaşamasına zemin hazırlamak içindir. Kâinatta israf yoktur.

Eğer hayatla neticelenmeseydi, bütün bu masrafların abes ve israf kabûl edilmesi gerekirdi. Çünkü, hayat olmayınca hiçbir varlık ve varlığa ait hususiyetin de manâsı kalmayacaktır. Hayat olup, şuur bulunmasa, o zaman da her şey renksiz ve karanlık olacaktır.

Öyleyse bütün kâinat, hem hayat, hem de şuur sahibi varlıklar için hazırlanmıştır.

Ve yine madem şu dünya, bu kadar küçüklüğüyle beraber, bunca şuur ve hayat sahipleriyle doludur; dünyamızdan binlerce defa daha büyük olan şu yıldızlar da, elbette kendi şartları içinde şuurlu hayat sahibi varlıklarla dolu olacaklardır. İşte o varlıklar da melekler, cinler ve rûhânîlerdir.

Eğer hayat maddeye bağlı olsaydı, bir fil ve gergedanın pireden daha hızlı ve serî, daha hassas ve daha duyarlı olması icabederdi.

Hattâ, en ince hislerle en keskin duyguların sinekte değil de, bir dağda bulunması gerekirdi. Everestler yerinde dururken, bir kuş, dünyayı küçük bir bahçesi haline getiremezdi.

Demek madde, sabit ve pasif; buna karşılık, manâ, ruh ve hayat ise faal ve aktiftir. Hayat, iç ve öz; madde ise kışır ve kabuktur. Başka değil, madde, ancak hayata hizmetkârdır. O halde esas olan, görülenler değil, aksine görülmeyenlerdir…

Farazî ve itibârî bir çekim kanunu, dev gibi mücessem küreleri sırtına alamaz.

Binlerce şey üzerinde imzası bulunan dimağa ait vazifeler, beynin o müthiş fonksiyonları gözardı edilerek, görünürdeki sebep olan kimyevî reaksiyonlara verilemez.

Öyleyse, kanunları ellerinde tutan meleklerin ve beyne kumanda eden ruhun varlığını kabule mecburuz. Melek ve ruh dururken, bütün bunları hayalî kanunlara ve çözülüp giden maddeye vermek, makul bir izah değildir.

Kur’ân-ı Kerim’in Allah kelâmı olduğunu ispat eden bütün deliller ve Efendimizin (sav) peygamberliğini tasdik eden bütün hüccetler, aynı zamanda ruh, cin, melek ve şeytanın varlığı hakkında da delil ve bürhandırlar. Onları inkâr edemeyen, bunları da inkâr edemez.

Zirâ bu mevzûlar, hem Kur’ân-ı Kerim’de, hem de Efendimizin (sav) mübârek sözlerinde çeşitli vesilelerle ele alınıp incelenmiş ve varlıkları bizzat onlar tarafından tasdik edilmiştir. Evet ruh, melek ve cin meselesi, işte böyle muhkem ve sağlam delillerle te’yid edilmektedir.

Melek ve cinlerle, cinlerin başı Şeytan’ın varlığıyla alâkalı başka hiç bir delil olmasa bile, çok mevzûda olduğu gibi bu meselede de Kâinatın Efendisi (sav) ve Kur’ân, delil olarak yeter.

Zirâ, ondört asırdır, ne Kur’ân’ın, ne Resûlullah’ın (sav) tek bir sözü yalanlanmadığı gibi, aksi de ortaya konamamıştır. İlim adına sabit ve değişmez kabul edilen ne kadar kanun bulunmuş, ne kadar keşif yapılmışsa, hemen hepsinin fezleke ve aslının Kur’ân’da bulunup, ondört asır önce haber verildiğini görüyoruz.

O halde, melek ve cinin varlığı, bizim varlığımız gibi kesin, Kur’ân ve Efendimizin (sav) doğruluğunun kat’iyyeti kadar da kat’îdir. İnanmayıp inkâra sapanlar, ancak kibir, gurur, inat, peşin fikir ve Kur’ân’a, İslâm’a düşmanlıklarından dolayı bu garip ve anlaşılmaz duruma düşmektedirler.

İnsanın görmesi, umûm varlığa nispetle çok sınırlıdır. Dolayısıyla insan, görmediğine “yoktur” deyip geçemez. Nice şeyler var ki, varlığını bildiğimiz halde onları göremiyoruz. Görmemek, yokluğa sebep teşkil etmez. Dün meçhulümüz olan birçok mesele, bugün artık malûmumuz olmuştur.

Fakat bildiklerimiz, birçok bilmediğimize kapı açmış olduğundan, biz yine bilinmeyenlere yelken açmak mecburiyetindeyiz. Mevzûmuzla alâkalı varlık için de aynı şeyleri düşünmemizde hiç bir mâni yoktur…

Ruh, melek, cin ve şeytan, bizim buutlarımızda değildir ki görebilelim. Biz, bizde mevcut organlarla ancak kendi buudumuza girenleri görür ve duyarız.

Nitekim, ölçü birimleri dahi varlığın husûsi durumuna göre değişmektedir. Mesafe, ağırlık ve yoğunluğun ölçü birimleri hep farklı farklıdır. Ateşin hararet derecesini, onun içine elini sokmadan, ya da hararet ölçme aleti kullanmadan öğrenmeye çalışanın durumuyla, fizikötesi ve maddî olmayan varlıkları maddî vasıtalarla görüp tutmaya, tutup tespit etmeye çalışmak biri birine benzetilebilir. İkisi de, hedefe varmada yanlış yol takip etmektedir.

Kâinatta hâkim olan manâ ve ruhtur, madde değil.. ve yine, ilk yaratılan da madde değil, anti-maddedir. Evvelâ nur, ruh ve madde için kalıp olabilecek mahiyetler var edilmiştir. Bu, en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün varlık için böyledir.. ve varlık, daha sonra belli bir zaman içinde o kalıplara göre şekillenmiştir.

Varlıkta bir kader, matematik ölçü, plân ve program hâkimdir. Kanunlar ve değişmeden devam edegelen prensipler sayesinde ve bu prensiplerin hükmü altında, her şey görülüp-gözetilerek, muhafaza edilerek cereyan etmektedir. Bu arada, görünen şeyin arkasında bir kısım görünmeyen kuvvetler sezilmektedir.

Meselâ, eğer dilinden anlasaydık ve dilimizden anlasaydı -belki de anlıyordur- bir çekirdeğe: “Sen ne olmak istiyorsun?” diye sorduğumuzda, “ağaç” diyecek ve neticede ağaç olacaktır. Ne mevsimlerin değişmesi, ne üzerinden çeşitli devrelerin geçmesi, ne de bulunduğu yerden başka bir yere nakledilmesi, onu bu sözünde yalancı çıkarmayacaktır. Çünkü onun ağaç olması, bir kanundur. Şimdi bizler, bu çekirdekteki ağaç olma kanununu izah edebiliyor muyuz? Hayır. Öyleyse, inkâr mı edeceğiz? Elbette ki hayır.

Gözle görülmeyecek letâfette bir yapıya sahip olan rüzgâr ve kasırga, ağaçları kökleyip savuracak ve çatıları uçuracak güç ve kuvvete sahiptir. Şimdi bizler, her yıl yüzlercesine şahit olduğumuz bu vak’alardan sonra, rüzgârdaki güç ve kuvveti, sırf görmediğimizden ötürü inkâr mı edeceğiz?

Elektrik, belli bir sisteme bağlandıktan sonra, düğmeye basan kim olursa olsun, koca bir fabrikayı, dev gibi makinaları çalıştırır da, biz ondaki bu potansiyel gücü ancak eserinden anlarız.

Oysa ki, ondaki bu gücü, şimdiye kadar kimse görmüş değildir. Fakat, görmediğini inkâr eden safderunlardan başka, ondaki bu gücü inkâr eden de çıkmamıştır.

Zerrelerden kürrelere kadar mevcudiyeti herkesçe kabul edilen itme çekme kanunu da böyledir. Bu kanun sayesindedir ki, kâinattaki nizam ve âhenk devam etmektedir. Şimdi, neticesini gördüğümüz, fakat bir türlü kendisini müşahede edemediğimiz bu kanunu inkâr mı edeceğiz?

Misâlleri çoğaltmak mümkündür. Fakat neticede varlık ve hadiselerin bize diyecekleri şudur: “Arkadaş! Sen bize takıldın kaldın. Biz sadece tenteneli bir perdeyiz.. ve bize verilen emirleri yerine getiririz. Bizim üstümüzde de bir kısım nezaretciler var; onların adları da, ruh ve melektir.

Siz, kendi âleminize sarkmış dallar olarak bizi görüyorsunuz; ancak, esas vücut ve kuvvet, ruha ve meleğe aittir, onlarda görülen de Hakk’a. Evet, unutmayın ki, küçük bir kâinat olan insana ruh nezaret eder, büyük bir insan olan kâinata da melekler!..”

LİSE DERS NOTLARINDAN

RUH, MELEK, CİN-ŞEYTAN VARLIĞI

1-Bütün dinlerde gayba-görünmeyene iman esastır. Allah görünseydi aklın veriliş hikmeti kalmazdı, herkes inanmak zorunda kalırdı. Ruh, me lek ve cin varlık da görünmez fakat Kur’an ve diğer kutsal kitaplar var ol duğunu söyler. Kur’an insan sözü olamayacağına göre, görünmeyen bu varlıklara inanmak zorundayız. Kur’an’a Cin süresi vardır, Süleyman Peygamber cinleri çalıştırmıştır. Peygamberlimiz cinlere Kur’an okumuş, iman etmişlerdir.

2-Görmemek olmamaya delil olamaz. Görmediğimiz halde varlığını kabul ettiğimiz pek çok şey vardır. Sözgelimi kızıl ve mor ötesi ışınları, radyo-tv. görüntü dalgalarını, çekim güçlerini, aklımızı göremiyor belli fre kanstaki sesleri duyamıyoruz. Melek, cin gibi varlıklar, bizim elle tuttuğu muz maddi yapılarda olmadığı için görünmezler.

3-Görünen madde arlığın arkasına daima görünmeyen soyut enerji, güç, kanunlar bulunmaktadır. Elektriği göremeyiz fakat güç elde ederiz. Rüzgar görünmez ağaçları çatıları uçurur. Görünmeyen çekim gücü gök yüzündeki sayısız dev cisimleri yörüngesinde tutmaktadır. Çekirdek ve yumurtadaki büyüme kanunları görünmez fakat koca bir ağacın ve canlı nın plan ve proğramları onların içinde bulunmaktadır.

4-Dünyamız güneş sistemi içinde bir nokta gibi, güneş sistemi de Sa manyolu içinde bir nokta gibidir. Buna rağmen dünyamızda onca çeşitli hayat biçimleri mevcuttur. Bu küçücük kulübe dünyamızın böyle canlılar la doldurulup uzaydaki onca varlığın hayatsız bırakılması düşünülemez. Allah evrende, oraların hayat koşullarına göre yaşayabilecek, ruh melek cin gibi başka varlıklar da var etmiştir.

5-Melek nurdan cin dumansız alevden, bir tür ışından yaratılmıştır.

Cinlerin ilki İblistir. Allah’ın secde emrine uymadı, kovuldu ve şeytan ismi verildi.

Şeytanın melek olduğu bilgisi yanlıştır. Melekte isyan söz konusu olmaz; insan ve cinlerde olduğu gibi nefis nefsanilik ego ve bunlarla sınanma yoktur.
Melek ve cinler ışık hızıyla, daha da hızlı hareket edebilir, maddi şekillere girebilirler. Allah’ın bildirdiği bilgileri bilebilirler. Cinler meleklerden bilgi çalmak için göklere hırsızlığa çıkarlar, melekler onları alevlerle kovarlar. Cin gelecekten bir bilgi bilirse bin tane ilave edip uydurur ve in sanları kandırır. Cinler de insanlar gibi çoğalırlar, inanç ve ibadetle sorumludurlar. İn sanlar onlara zarar vermediği ve bilinçsizce ilgilenmediği sürece insanla ra zarar veremezler. İman, ibadet, dualar onlara karşı kalkan oluşturur. Ayetelkürsi, ihlas, felak ve nas süreleri zararlarına karşı korur.

Melekler ve görevleri:

1-Cebrail: Allah’dan Peygamberlere vahiy getirir
2-Mikail: Tabiat olaylarının yönetilmesiyle görevlidir
3-İsrafil: Sur’a bir üfler kıyamet kopar, ikinciyi üfler diriliş başlar
4-Azrail: Allah’ın emriyle insanları sonsuz yolculuğa çıkarır
5-Kiramen-Katibin: Sağımızda iyilikleri, solumuzda kötülükleri yazar
6-Münker-Nekir: Kabirdeki sorgu melekleridir
7-Hafaza melekleri: İnsanları kaza ve belalara karşı korurlar

Uzayda canlı var mı: Melek ve cin varlık vardır fakat insan veya bir tür yaratık var mıdır Allah bilir, varsa gelecekte bilim belirleyebilir. Ne Kur’an ne de bilim bu konuda kesin bir şey söylemiyor. Bir ayette, “Yeri gökleri ve benzerlerini yaratan Allah”(65/12) ifadesine göre olabilir diyebiliriz. Ama biz zamanımızdaki iman ve davranışlarımızdan sorumluyuz.

Ruh ve cin çağırma var mıdır:

Ruhlar ölünce asla geri gelmezler. İyi ler oyuncak olmaz ki gelsinler. Kötüler de hapiste gibidirler gelemezler.
Ancak Allah dilediği Nebi, şehid, veli kullarının ruhlarını hayır amaçlı yollayabilir. Ruh çağıranlar geldi diyorlarsa bu cin oyunu olabilir. Fincan oyunlarıyla cinler eğlenebilirler. Bu tehlikeli bir oyundur, rahatsız edebilir ler. Din ve bilime göre bu işlerle uğraşmak doğru değildir. Son derece yetenekli, dürüst ve uzman kişiler, Süleyman Peygamber gibi ilerde cin leri hayır işlerinde çalıştırabilirler fakat herkesin uğraşması yanlıştır. He le cinleri büyü işlerinde kullanmak kesinlikle haramdır büyük günahtır.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s