kuran

Kur’ân Allah (cc) Kelâmıdır ve Efendimizin (sav) Risaletinin En Büyük Şahididir (drmavi 1988)

1) Basit bir tetkik, Kurân’ın dil ve ifâde yönünden hiç bir kitaba benzemediğini ortaya koymaya yetecektir. Ayrıca, üslup, manâ ve muhtevâ bakımından da Kur’ân, eşsiz ve emsâlsizdir. O halde, ya Kur’ân, şimdiye kadar yazılmış bütün kitapların altında bir yere sahiptir -ki bunu şeytan bile iddia edemez- ya da Onun her kitabın üstünde bir yeri vardır. Öyleyse, Kur’ân bir beşer sözü değildir.

2) Bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de Efendimize (sav) hitaben meâl olarak: “Sen bundan önce ne bir kitap (yazı) okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar, şüphe duyarlardı.” (Ankebût, 29/48). Evet, o gün bugündür hâlâ okuyup-yazmışlara, en büyük bilgin ve ediplere, aynı anda tüm insanlığa yönelik olan bu meydan okumayı yapan, okuma-yazması olmayan bir Zât’tır (sav). İlimlerin bir bakıma zirveye ulaştığı kabul edilen şu zamanda, fizikçisi, kimyacısı, astronomu, tabibi, sosyologu, edebiyatçısı ile bütün ilim ve edebiyat ehline O Zât, “haydi, el ele verin de, fazla değil, Kurân’ın sûrelerinden tek bir sûrenin mislini getirin” diyor. Bu bile, Kurân’ın O ümmî Zât’ın (sav) değil de, Allah’ın kelâmı olduğuna kâfî bir delil ve şahit değil midir?

3) Yine Kur’ân’da meâlen: “Eğer kulumuza indirdiğimiz (Şu Kur’ân’da az bir) şüpheniz varsa, haydi onun benzeri bir sûre getirin. Allah’tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) de çağırın. Eğer iddianızda doğru iseniz.” (Bakara, 2/23); “Yoksa O’nu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer sizler doğru iseniz Allah’tan başka (çağırmaya) gücünüzün yettiklerini de çağırın da onun benzeri bir sûre getirin” (Yunus, 10/38) buyurulmaktadır. Hangi beşerin sözünde eksik, hata, yanlış, ihtilâf ve tenakuz bulunmaz? Kur’ân ise, bu gerçeğe ve kendisinde en ufak bir ihtilâf ve tenâkuzun olmadığına “(Durup) Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok ayrılıklar (ihtilâf ve tenâkuzlar) bulurlardı” (Nisa, 4/82) âyetiyle parmak basmaktadır. Allah Kelâmı’nda tenâkuz, ihtilâf, eksiklik ve yanlışlık bulmak isteyen bir takım kendini bilmezlerin yapıp ortaya koydukları şeylere, zannediyorum onların kendileri de inanmıyor.

4) Kurân’ın ifâde ve beyân tarzı ile, Efendimizin (sav) ifâde ve beyân tarzı arasındaki fark kolayca sezilebilmektedir. Kurân’ın belâgat ve fesâhatına ve üstün ifâde gücüne hiç bir beşerin ulaşması mümkün değildir. Onun diğer yönlerini olduğu gibi, bu yönünü de anlatmak için ciltlerle eser verilmiş, sözgelimi sadece bir “elhamdülillah” için sayfalar yazılmıştır. Seçilen her bir kelime ve harf yeri, sayısı, ses ve iç mûsiki ahengi, bulunduğu yer ve Kurân’ın tamamıyla olan münâsebet ve bağlantısı ve hatta matematik değeriyle kaneviçe içinde kaneviçe meydana getirmekte ve bir tabloda her rengin ayrı ayrı tonlarının ayrı manâlar ifade etmesi misâli belli husûsiyetler arz etmektedir.

5) Kurân’ın nâzil olduğu devrede şiir fevkalâde gelişmişti. İnsanlar sohbetlerinde ve kavgalarında birbirlerine âdeta hep şiirle karşılık verir, her yıl şiir müsâbakaları düzenlenir ve kazanan şiirler altınla yazılıp, Kabe duvarına asılırdı. Birer millî kahraman sayılan şairlerin sözleriyle kabileler harbe girer veya sulh yaparlardı. Ve, Hz. Muhammed (sav) aralarında büyümüş olmasına rağmen, herkesin bildiği bir vâkıa olarak ne şiirle, ne seci’ ile, ne de nesirle uğraşmıştı. Sonra, Kurân’ın esrarlı ve i’cazkâr ifadeleri ne O’nun, ne de başkasının ifadelerine benzemiyor, ne şiirin, ne seci’in, ne de nesrin sahasına giriyordu ama kendine has orijinalliği ile herkesi büyülüyordu. Bu yüzden, insanları O’ndan uzaklaştırmak isteyen müşriklerin ileri gelenleri, “şiir desek şiir değil, seci’ desek seci’ değil, kâhin sözü desek o da değil, cinnet eserine zâten benzemiyor; en iyisi, ‘sihirdir, kulaklarınızı tıkayın, yoksa çarpılırsınız’ diyelim” şeklinde kendilerince karşı koymaya çalışıyorlardı. Şu kadar var ki, birbirlerinden habersiz gece gizlice gidip onu dinlemekten de kendilerini alamıyorlardı. Meşhûr şair Hansa ve Lebid gibi hakperestler de, Müslüman olduktan sonra şiiri bıraktılar; şiir söylemeleri istendiğinde de Kur’ân’dan bir sûre yazıp gönderiyorlar ve “Kur’ân’ı okuduktan sonra ben şiir yazmaya hâyâ ederim” diyorlardı.

6) O dönemde şiir, çok gelişmiş ve belli bir seviyeye ulaşmış olmakla birlikte, lisân olarak Arapça, metafizik manâlar, ilmî, dinî ve felsefî mefhûm ve ifade şekillerinden, medenî bir lûgattan mahrum bulunuyordu. Sadece çöl bedevisinin duygu ve düşüncelerini onun dar hayatını ifade etmeğe yarayan bu lisân, Kur’ân’la birdenbire öyle bir değer ve zenginlik kazandı ki, ilmî, iktisadî, hukukî, içtimaî, siyasî, idarî ve metafizik bütün mevzû ve mes’eleleri ifâde edebilecek bir seviyeye ulaştı. Lisân tarihinde böyle bir hâdiseye rastlamak mümkün değildir. Böyle bir filoloji inkılâbı ve bütün zaman ve mekânları kucaklayacak muazzam bir gelişme, değil ümmî bir Zât’tan, yüzlerce lisân âliminden bile beklenemez. Çünkü, Arap lisânının geçirdiği tedricî bir gelişme değildir. İhtilâl çapında bir gelişmeyle ulvî ve mükemmel bir seviyeye sıçrama ve birden iptidaî mantık sahasından, yeni bir kültür ve medeniyetin düşünce ve ifade hamlesini taşıyacak bir noktaya ulaşmaydı. İşte, böylesi bir gelişmenin, bir insanın eseri olamayacağı güneş gibi ortadadır.

7) Acaba şimdiye kadar okumuşu-okumamışı, ilk mekteplisi, üniversitelisi, mütefekkiri, avâmı, fizikçisi, kimyacısı, ve çobanı ile her tabaka, her yaş ve her seviyedeki insanın kapasitesi ölçüsünde anlayıp, hissesini alacağı bir kitap yazılmış mıdır? Şairin, mûsikişinâsın, hatîbin, içtimâîyatçının, iktisatçı ve hukukçunun, idareci ve siyasetçinin, terbiyeci ve öğreticinin, zikir, fikir ve tarikat yolu mensubunun okuyup istifade ettiği, yol ve mesleğine menfez ve düstur, mes’elesine çözüm, derdine şifa ve fikrine cila bulduğu; ulaşımın bile güçlükle yapılabildiği en ücra köylere ve köşelere kadar her yerde arz-ı endâm edip Güneş gibi ışık saçan tek kitap sadece Kur’ân’dır.

8 Kurân’ın dışında usanmadan birkaç defa okunabilen kitap belki hiç yoktur; fakat Kur’ân’dır ki, defalarca okunur, devamlı hatmedilir; namazda ve çeşitli vesilelerle okunur, ama hiç bir zaman usanç ve bıkkınlık vermez. Nice müstesnâ eserler, fikir yazıları ve şiirler orijinalliğini ve değerini kaybeder; nice aktüel eserler birkaç yıl, hatta bir kaç ay ya dayanır ya dayanmaz. Hem doğruluğu, hem de aktüalitesi yönünden değerini yitirir, bir gazete gibi atılır, yırtılır gider. Ama Kur’ân, ne lâfzı, ne okunuşu, ne manâ ve muhtevası, ne orijinalliği ve aktüalitesi ne de doğruluğu açısından solmak, pörsümek ve eskimek şöyle dursun, her geçen gün ruhlara, vicdanlara, akıl, kalp ve dimağlara yeni yeni meltemler üfler, daha ileri seviyede fikir ve bilgiler takdim eder ve gençliğini, tazeliğini her dem arttırarak muhafaza eder gider.

9) İnsanı maddî-ma’nevî bütün yönleriyle anlatması, hayatın her saha ve safhasına ait bahisler açması, içtimaî, iktisadî, hukukî, siyasî ve idarî bütün problemleri halledici düsturlar getirmesi ve dünya saadeti yanında Ahiret saadetini, aklın itminanı yanında rûhun da tatminini ihtivâ eden prensipler koyması yönüyle de Kurân’ın beşer kelâmı olamayacağı açıktır. Evet, bir insanın her sahada rehber ve mütehassıs olması mümkün değildir. Her asırda, her türlü şartlar altında ve her seviyede insanın müşküllerini çözebilecek prensipler ortaya koymak, hiç bir zaman bir insanın vüs’at ve kapasitesi dahilinde olamaz. Hiç bir beşerin zihninden çıkan prensipler, asırlarca kıtalara huzûr ve saadet veremez. İlâhî Kitâb’a dayanmayan, Vahy’e istinad etmeyen beşerî sistemler değişmeden, revizyona uğramadan 50 yıl bile ayakta kalamazlar. Beşer mahsûlü kaideler, sistemler, fikirler, düşünce ve ideolojiler eskir, yetersiz kalır, yan te’sir gösterir ve yenilenir, hatta değiştirilme ihtiyacı hissettirir. Halbuki, Kurân’ın hiç bir mevzûunda, hiç bir kaide ve prensibinde ve hiç bir mes’elesinde bu gibi ârıza ve noksanlıklar bulmak mümkün değildir. Servetin sadece zenginler elinde dönüp dolaşan bir devlet olmaması (Haşr, 59/7); insan için say ve emeğinden başka bir şey olmadığı (Necm, 53/39); emanet ve vazifelerin ehline verilmesi ve adaletle hükmedilmesi gerektiği (Nisa, 4/58) ve bir nefsi öldürmenin bütün insanları öldürmek gibi olduğu (Maide, 5/32) şeklindeki temel, ölümsüz kaide ve prensipleri; ayrıca, fert, aile ve cemiyet için birer semm-ü katil, yani öldürücü zehir olan faiz, kumar, içki ve fuhşun her çeşidinin, yalan, iftira, lüks ve israfın yasaklanması; insanın insanlığını kazanması, ferdî ve içtimaî hayatında daha dünyadayken Cennet benzeri bir hayat yaşaması için emredilen namaz, oruç, hacc, zekât ve daha başka ibâdetler, yine en iyi ve en güzel ahlâk kaideleri, akıl ve ruhları Cennet ve ebedî âleme yönlendirip, Allah korkusunu her kalbe inzibat, buna karşılık Allah sevgisini de teşvikçi yapma, fert ve cemiyetin saadeti için konulan ideal ölçü, kaide ve prensipler, onun ezelî ve ebedî, Hakîm ve Rahîm Yaratıcı’nın Kelâmı olduğunun bâriz delilleri değil midir? İnsan ve kâinat kimin eseriyse Kur’ân da O’nun sözüdür. Zira Kur’ân-ı Kerim, insanı insana şerh etmekte ve Kâinat kitabını tefsir etmektedir. Evet, Kur’ân bir taraftan insanı, bütün zaaf ve faziletleriyle, diğer taraftan da kâinatı bütün sır ve incelikleriyle okumaktadır ki, bütün kâinatta tasarruf edemeyen bir Zât’ın, öyle bir söz söylemesi mümkün değildir.

10) İnsan, eserinde kendini her yönüyle anlatamaz; ideal ve düşüncelerini, karakter ve ahlâkını bütün açıklığıyla yazıya dökemez. Bunu bir an için yapabildiğini düşünsek bile, bu kez de fikir, ahlâk ve davranış açısından kolay kolay değişmeden kalamaz. Fakat, bir Kur’ân’a, bir de Efendimizin (sav) hayatına, ahlâk, karakter ve da’vâ düşüncesine bakalım… Bu ikilinin birbirine tıpatıp uyduğunu, Kur’ânî hakikatlerin O’nun mümtaz şahsiyetinde ve örnek hayatında kristalleştiğini ve ahlâkının bütünüyle Kur’ân’dan ibâret bulunduğunu müşahede etmekle kalmaz; 23 yıl boyunca söz, davranış, karakter, ahlâk ve ideallerinde en küçük bir değişikliğin meydana gelmediğini Kurân’ın her beyânının hayatında tam manâsıyla ma’kes bulup, tatbik edildiğini ve ilk gün ne söylemişse son gün de aynı şeyi söylediğini görürüz. Muhalfarz, O, Kur’ân’ı aklından uyduran biri olsaydı, (Muhalfarz denilerek, caiz olmayan şeyler üzerinde temsil getirilse bile, yine de O Kâmet-i Bâlâ (sav) için bu tür ifadeler hoş olmuyor; bizi bağışlasın!) mücadelelerle geçen o hareketli hayatında, ilk sözünü son gün de tekrarlayabilecek, her söz ve hareketini yazdığına göre ayarlayabilecek ve hiç değişmeden kalabilecek güç ve kabiliyeti asla gösteremezdi. Öyleyse O (sav), Allah’ın te’yid ve terbiyesi altında hareket eden bir nebîdir, Nebîler Sultanı’dır. Kur’ân da O’na Allah tarafından vahyedilen ilâhî bir kitap’tır.

11) Bir yazar, eserinde umumiyetle içinde bulunduğu şartların, yaşadığı hâdiselerin ve çevresinin tesirinde kalır ve dar bir zamanın dışına çıkamaz; çıksa da, bu ya ütopya, ya anti-ütopya, ya da bilim kurgu cinsinden olur. Oysa, Kur’ân’a baktığınızda, onun nasıl Kâinat’ın başlangıcına ve sonuna, insanın yaratılışına ve gelecekteki hayatına dair kat’i ifâdeler kullandığını görür ve ister istemez, “bu, bir beşer sözü olamaz” demek zorunda kalırız.

12) Bir yazar, daha çok kendi sahasında eserler verir; bilhassa, uzmanlıkların alabildiğine çoğaldığı günümüzde, herkes kendi dar sahasının adamıdır. Halbuki, Kur’ân içtimaî, iktisadî, hukukî, psikolojik, siyasî, askerî, tıbbî, fizikî, biyolojik.. kısaca, her sahada prensipler ortaya koymakta, o sahanın temel hakikatlerini dile getirmekte, geçmişten ve gelecekten bahsetmektedir. Böyle bir kitabın ümmî ve bugünkü teknik-ilmî imkânların hiç birine sahip bulunmayan bir Zât tarafından yazılmasını hangi akıl kabul edebilir? Bizzat Kur’ân-ı Kerim’de Efendimize hitâben meâl olarak: “Sen bundan önce ne bir kitap okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar, şüphe duyarlardı.” (Ankebût, 29/48) ve “Sen (önceden) kitap nedir, îmân nedir bilmezdin” (Şûrâ, 42/52) denilerek, O’nun okuyup yazmasının olmadığı beyân ve ilân edilmektedir. Müşrikler de, içlerinde yetişip yakînen tanıdıkları O Zât’ın okuyup-yazması olduğunu ve buna dayanarak Kur’ân’ı uydurduğunu bir kere olsun iddia edemediler.

13) Hangi yazar, eserinin hiç bir kritiğe tabii tutulamayacağını, ihtivâ ettiği hakikatlerin hiç eskimeden asırlar boyu devam edip gideceğini ve üzerine hiç bir eserin hiç bir sahada yazılamayacağını iddia edebilir? Bu yazar ister filozof, ister ilim adamı, ister edip, isterse dâhî olsun, netice değişmez. İnsanın kaleminden çıkan her eser, hatta muharref şekilleri ve yönleriyle Tevrat ve İncil bile zamanın aşındırmasından kendilerini kurtaramamış ve değerlerinden çok şey kaybetmişlerdir. Yalnızca Kur’ân’dır ki, her türlü aleyhte çalışmaya, iftiralara, kendinde tenâkuz ve yanlışlıklar bulma gayretlerine, tekrarları, ifâdeleri ve yazısıyla uğraşılmasına ve ihtivâ ettiği hakikatlere zaman zaman dil uzatılmasına rağmen, her geçen gün daha bir taze, daha bir derin ve daha bir anlaşılır olarak zihinlere ve kalplere girmekte ve mutlak hâkimiyetini devam ettirmektedir. Kâinata her geçen gün daha bir ışık tutan o nûru yakan, ancak ve ancak kâinat’ın sahibi Allah’tır (cc) ve elbette onu söndürmeğe kimsenin gücü yetmeyecektir!

14) Bir esnafsınız, bir muallimsiniz, bir tüccar, bir idareci, ya da bir teğmensiniz; şimdi, esnaf teşekkülleri adına; profesörler dahil, her sahadaki bütün muallimler adına; en büyük bir sanayici veya ithalatçı-ihracatçı adına, Cumhurbaşkanı, Başbakan veya Genelkurmay başkanı adına kitap yazabilir, söz söyleyebilir, kanun veya kararname çıkartabilir misiniz? “Evet” dediğinizi kabul edelim; bu durumda bütün ifadelerinizin temsil iddiasında bulunduğunuz makam sahibinin ağzından olması mümkün müdür? Yani, ifadeler her bakımdan onun, emirler onun, yasaklar onun, va’d ve vaîdler onun; yapabilir misiniz bunu; hele hele, çevrenizde hiç yalana başvurmamış biri olarak tanınıyorsanız? Bu mevzûda sizin yapacağınız, elinizde böyle bir kitap olduğunda, onu kitlelere “Bu, bana O Zât tarafından size ta’lim ve tebliğ etmem için gönderilmiş kitaptır” şeklinde takdim etmek olacaktır. Şimdi, fem-i güher-i Nebevî’den (sav) şeref-südûr olan beyânlara, Kurân’ın ifâdelerine bakın: Ancak, Kâinat’ın idaresini elinde tutan Zât’a yakışan ifâdeleri, peygamber bile olsa bir beşerin beyân edip söylemesi, O Mukaddes Makam adına -hâşâ-uydurması hiç düşünülebilir mi?

15) İlâhî Makam’a ait olup, Allah adına hiç bir beşerin söylemesinin mümkün olmadığı: Yaratma, hayat verme ve öldürmeyle ilgili beyân ve ifâdeleri; aklı başında hiç bir insan, ilimlerin oldukça ilerlediği günümüzde bile kimsenin kesin konuşmaya cesaret edemediği göklerin, yerin, yıldızların, dağların, ağaçların, hayvanların ve insanların yaratılması ve ilim adamlarının önünde hâlâ başlı başına bir muammâ olarak duran ‘hayat’ hakkında asla Yaradan adına konuşamaz. Konuşsa bile, hiç bir taraftar toplayamaz ve sözleri asla ömürlü olamaz. Yalancı peygamberlerle, teori teori üstüne üreten bilim adamlarının durumu buna apaçık misâllerdir.

16) Kur’ân’da geçen bazı hitâp şekilleri, Allah’dan Rasûlü’ne tebliğatta bulunulduğunun bariz misâlleridir: “Ey Nebî, de ki!..” gibi hitâplar sıkça tekrarlanmakta, hatta 332 yerde (Mu’cem) “kûl=de!” emri geçmektedir. Dünya çapında en büyük bir mürşid bile irşâd ve tebliğ sadedinde, Allah’a ait olan bu kâbil tebliğ fermanlarını tayin ve tespit edemez.

Kurân’ın bu kâbil hitâplarında çok defa ta’lim vardır, nasîhat ve tesellî vardır, dışarıdan sorulan sorulara cevaplar vardır; fıkıh kâidelerini tesis etme ve hayatın getirdiği müşkîlleri çözme vardır; müşrikleri ve Ehl-i kitabı yerinde dâvet, yerinde ilzâm ve susturma vardır; insanın mâhiyetini, duygu ve kabiliyetlerini teşrîh, ruh yapısını tahlil vardır; bilinmeyen âlemlere işâretler, ebedî âleme ait ikâzlar, kötü ahlâktan men’ ve güzel ahlâka teşvik vardır; kadınlık âlemiyle ilgili mes’eleler, ibadete teşvik ve azaptan terhîb vardır; geleceğe dâir beyânlar, işaretler ve remizler ve ilmî hakikatlere işaretler vardır. Bunlar ve bunlar gibi daha pek çok hususları muhtevî “kûl=de!” hitaplarını binbir renkli kaneviçe gibi bir araya getirip, Allah adına söz söylemek hangi insanın kârı olabilir?

17) Hangi yazar, başkası adına bile olsa eserinde kendini tehdit eder veya başkasının ağzıyla tehdit ettirir? Bunun da ötesinde, Allah adına söz söylediğini iddia ederken, hiç bu iddiasına halel getirecek bir beyânda bulunur mu? Yine, kendini ithama varacak ifâdeleri kitabına alır mı? Halbuki, Kur’ân’da, “Eğer (Muhammed) Bize karşı ona (Kur’ân’a) bazı sözler katmış olsaydı, Biz kendisini kuvvetle yakalar, sonra da şah damarını koparırdık” (Hakka, 69/44-46) buyurulmakta; Tebûk Gazvesi’nden geri kalanlar için “Onlara neden izin verdin?” ikâzında bulunulmakta, Hz. Zeynep’le izdivacı anlatılmakta, yani bir insanın kendi yazdığı kitaba alması mümkün görünmeyen beyân ve ifâdelerde bulunulmaktadır. Demek oluyor ki, Kur’ân hiç bir zaman Efendimizin (sav) değil, mutlak sûrette Allah’ın (cc) kelâmıdır.

18) bir yazar, geçmişe ve geleceğe ait mes’eleleri bahis mevzû yaptığı, hayattan ve yaratılıştan, başlangıçtan ve sondan bahsettiği, hayatın her sahasına ait kaideler ve umumî prensipler vaz’ ettiği, yüzlerce yıl sonra ortaya çıkacak ilmî ve teknik icâtlara parmak bastığı, kısaca esasen bir insana ait olması mümkün görünmeyen ifâde ve beyânlarda bulunduğu eserinde, kendini yalanlayacak, kendi kendisiyle tenâkuza ve başkalarının da diline düşecek şekilde kendisi hakkında “sen okumuş-yazmış değilsin” der mi? Tarihî ma’lûmatı olan bir topluluk karşısında ve tarihle alâkalı kesif araştırmaların yapılacağı bir gelecek karşısında geçmiş bazı hâdiselerden çok kesin ifâdelerle bahsedecek ve sonra da “ben bunları anlatıyorum ama, ne o hâdiselerin içinde bulundum; ne de haklarında en ufak bir şey okudum” diyeceksiniz; bu hiç mümkün müdür? Halbuki, Kur’ân-ı Kerim’de, hem Efendimizin (sav) okuma-yazması olmadığından bahsedilmekte ve dolayısıyla önceden ne eline bir kitap alıp okuduğu, ne de bir kitap yazmış olduğu anlatılmakta (Ankebût, 29/48), hem de geçmiş hâdiselerin içinde bulunmadığı ve daha önceden o hâdiseleri bilmediği ifâde edilmektedir (Âl-i İmran, 3/44, Hûd,11/49, Kasas, 28/44). Okuma-yazması olmayan, eline önceden kitap almayan tabiî ki geçmiş hâdiselerin içinde bulunmayan, kimseden dinlemeyen ve öğrenmeyen bir Zât’ın her sahada çok kesin bilgiler vermesi, o Zât’ın Allâmü’l-Guyûb olan Allah’ın (cc) Rasûlü olduğunu göstermez mi?

19) Hiçbir yazar, eserinde, kendisinin ve eserinin korunacağını ve bahsettiği hakikatlerin bir gün bütün âlemin ufuklarında şehbâl açacağını kesin bir dille ifâde edemez. Rahat döşeklerde, konforlu arabalarda ve her türlü imkân içinde hayat sürerken bile, bütün tehlikelerden mâsun ve mahfûz kalıp, vazifemizi itmâm edeceğimizi söyleyebilir miyiz? Evet, biz nasıl hayatımızı garanti edemezsek, eserimizin hayatiyetini de aynı şekilde garanti edemeyiz. Çok makaleler, kitaplar, şarkılar bir ara liste başı olur, sonra da söner ve unutulur gider; yerlerine yenileri gelir, onlar da eskir ve bu hep böyle sürer gider. Halbuki, bizzat Kur’ân’da “Allah seni insanlardan koruyacaktır” (Mâide, 5/67) ve “Kur’ân’ı Biz indirdik ve onun koruyucuları da Biz’iz” (Hıcr, 15/9) denilerek, Peygamberimizin de, Kurân’ın da her türlü tehlike, yıpranma, sû-i kasd ve akla gelebilecek maddî-ma’nevî taarruz ve tuzaklardan mâsun ve mahfûz olduğu açıkça ilân edilmekte ve bu ilân geçerliliğini hâlâ muhafaza etmektedir, Kıyamet’e kadar da edecektir.

20) Eserinde manzara tasvirinde bulunan bir yazar, daha çok tabiî şekilleri, iklimi, arazi yapısı ve bitki örtüsüyle yaşadığı veya gezip gördüğü çevreyi tanıtır. Halbuki, Kur’ân’da çölün ve çöl hayatının tasvirinden çok, coşkun akan nehirlerden, yemyeşil manzaralardan, toprağa can katan yağmur yüklü bulutlardan, bağ ve bahçelerden, dağlardan ve denizlerden bahis açıldığını görürüz. Sözgelimi, Nûr Suresi 40’ncı âyette, engin denizin karanlıkları, üst üste dalgaların gelmesi, dalgaların üstünü bulutların kaplaması ve bütün bu karanlıklar içinde elin görülememesi gibi gerçekten enteresan teşbih ve anlatımlarda bulunulmaktadır ki, bu ne o zamanki Arap coğrafyası, ne de devrin denizcilik literatürüyle alâkalıdır. Sonra, çölde doğup çölde büyüyen ve sadece, gençliğinde bir veya iki defa Şam tarafına, yine çöllerden geçerek seyahatte bulunan Efendimiz (sav), ne Kurân’ın sözünü ettiği manzara ve bitki örtülerini görmüş, ne de deniz yolculuğu yapmıştı. Bu durumda, böylesi tasvir ve teşbihler çölde yetişmiş bir insanın muhayyile ve dehâsından nasıl kaynaklanmış olabilir? En’âm Sûresi 125’nci âyette, kâfirin hâli, göğe doğru yükselirken kalbi sıkışıp daralan bir insanın durumuna benzetilir. Kelimenin telaffuz husûsiyeti de, şeddeli “Sad”ın arkasından şeddeli “Ayn” harfinin gelmesiyle havasızlıktan açık kalan ağzı resmetmektedir (yessa ‘adü). Bugün ilmî gelişmeler, gerekli cihaz kullanılmadan dağların tepesine doğru yükseldikçe oksijen azlığından insanın nefessiz kaldığını ve göğsünün daralıp sıkıştığını ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu gerçek, ancak balon gibi vasıtalarla yukarılara çıkıldığında, ya da çok yüksek dağlara tırmanılmakla anlaşılabilmektedir. Efendimizin döneminde balonla yolculuk bir hayal bile olmadığı gibi, Arabistan coğrafyası da kendisine çıkılmakla göğsün daralacağı yüksek rakımlı yerlerden mahrumdu. Öyleyse, böyle bir teşbih ve ifade, ancak her şeyi bilen Allah’a (cc) ait olabilir.

21) Yazar, eserini daha çok en fazla duygulandığı, letâifinin en müsâit olduğu, dolayısıyle zihin konsantrasyonunun tam sağlandığı anlarda yazar ve kendisini üzüntüye veya sevince sevkeden hâdiselerden de bahsetmemezlik edemez. En güzel edebî eserler, kalblere en ince ve keskin manâların dolduğu ve dışta bu hâlete yol açan hâdiselerin cereyan ettiği zamanlarda kaleme alınmıştır. Çoğu eserler, yâr, yârân ve dostlar, ya da evlâtlardan bahseder; zindanda çekilen çileler, gurbet hatıraları, meslek hayatının tecrübeleri ve acı-tatlı anları onların biricik mevzûlarıdır. Kalblerde ve ruhlarda derin tesirler icrâ eden hâdiselerden tecerrüd etmek öyle kolay kolay mümkün değildir. Şimdi, Allah Rasûlü’nün (sav) o çileler, ızdıraplar, mücâdeleler, sıkıntı ve kederlerle dolu hayatını inceleyin; bir yandan dışa karşı amansız bir mücâdele verirken, diğer yandan o müstesna cemaatini nasıl yetiştirdiğini nazara alın ve sonra da Kur’ân’da, O’nun çektikleriyle, belâ ve musibet demleriyle, hatta çocuklarının vefat ve hayatıyla bile alâkalı âyetler bulabilecek misiniz, bakın! O’nun en çileli günlerinin dert ortağı ve en büyük destekçisi Hz. Hatice’den (ra) ve O’nun bir diğer destekçisi Ebû Talib’in vefatı sebebiyle adına “Hüzün Senesi” denilen seneden, Haşim Oğulları’na kızgın güneşin altında üç yıl süreyle uygulanan boykottan, kendi ciğerinin dağlanmasına yol açan sevgili amcası Hz. Hamza’nın (ra) katlinden ve ciğerinin doğranıp çiğnenmesinden ve kendisine en büyük kötülüğü yapmış müşrik ileri gelenlerinden bahis açılmış mıdır? Elbette hayır. Öyleyse bu Kitap O’na ait değildir. O sadece bir vasıtadır ve Kur’ân’ı geldiği şekliyle tebliğ etmektedir.

22) Yazar, eserini yazarken mal-mülk edinme, zengin olma, makam ve şöhret kazanma veya idealini tebliğ ve yüceltme ve mukaddeslerine ya da menfî düşüncelerine hizmet etme gibi gayelerden birini düşünebilir. Muhalfarz, Kur’ân’ı Efendimiz kendisi yazmış olsa, bununla mal-mülk edinme gayesi taşıyordu denebilir mi? Hâşâ, O’nun 23 yıllık peygamberlik hayatına baktığınızda, dünyanın tozuna-toprağına asla bulaşmadığını, namazının arasında dahi cemaati bırakıp, mescidden ayrılarak evindeki üç-beş kuruşu dağıttığını, 3 gün geçtiği halde yiyecek tek lokma bulamadığını, açlıktan zaman zaman karnına taş bağladığını, hatta Ashâbı’nın durumunun yavaş yavaş düzelmeğe başladığı bir zamanda hanımlarının kendisinden birazcık rahat bir hayat istemesi karşısında onları ya kendisini ya da dünyayı seçme şıklarından birini seçmeyle karşı karşıya bıraktığını ve onların da kendisini seçtiğini görecek ve Huneyn savaşında ganimet olarak eline 8 bin okka gümüş ve yüzlerce deve, binlerce koyun geçtiği halde, vefatında, evine yiyecek temin edebilmek için rehin olarak verdiği kalkanını hâlâ geri alamamış olduğunu içiniz sızlayarak müşahede edeceksiniz. Bütün bunlardan sonra O’nun (sav) gâyesi, makam, mevkî, şöhret ve ün yapmaktı diyebilir misiniz? Hâşâ, daha Mekke döneminde Risâleti’nin başlangıcında kendisine Mekke’nin reisliği, dünyada kimsenin sahip olmadığı miktarda mal ve Mekke’de isteyeceği en güzel kız teklif edilmiş, fakat O bütün bu teklifleri, “Sağ elime Güneş’i, sol elime Ay’ı koysalar, vallahi ben da’vamdan vazgeçmem” diyerek elinin tersiyle geri itmişti. Sonra, şöhret peşinde koşan bir insan, eserinde hiç kendisinden bahsetmez mi? Halbuki, Kur’ân’a baktığımızda, diğer peygamberlerin isimlerinin aşağı yukarı 500 defa geçtiğini, buna karşılık ‘Muhammed’ isminin ise sadece 4 defa zikredildiğini (Âl-i İmran, 3/144, Ahzâb, 33/40, Muhammed, 47/2, Fetih, 48/29) hayretle görür ve O Yüce Kâmet (sav) önünde bir kez daha “Eşhedü enneke Rasûlüllah” diyerek eğilmekten kendimizi alamayız.

23) Esbâb-ı Nüzûl denilen ilim sahası, her âyetin hangi hâdise münasebetiyle indiğini ele alır. Kur’ân’da on beş kadar âyette “Yes’elûneke= Sana soruyorlar” şeklinde Peygamberimiz’e sorulan sorular bahis konusu edilmekte ve bunlara “kûl=de” şeklinde başlayan cevaplar verilmektedir. Çeşitli haram ve helâller, ganimetlerin taksimi, hilâller, Kıyamet, Zülkarneyn, infak şekli ve ruh gibi, her birine bir beşerin gerekli cevabı vermesinin mümkün olmadığı çok çeşitli konularda gelen bu soruları cevaplayanın Allah (cc) olduğu gayet açıktır. Çünkü, her soruya en uygun cevabı vermek ve her hâdise münasebetiyle en müsait ve elverişli çözümü muhtevî bir âyet göndermek hiç bir zaman bir beşerin tâkâti dahilinde olamaz. Kaldı ki, böylesi sorular karşısında Efendimizin (sav) bir miktar sükût buyurduğu oluyordu; yani cevap olarak inecek âyeti bekliyordu. Nitekim, kendisine ‘ruh’tan sorulduğunda böyle olmuştu.

24) Hangi insan, hangi yazar, kendine olan güven ve itimadı sarsacak şekilde, bir zaman doğru dediğine sonra ‘yanlış’ diyebilir ve zaman zaman görüş değiştirip, davranışlarında yeni ayarlamalara gidebilir; hele bu yazar, bütün dünyaya bir mesaj takdim etme iddiasındaysa? Halbuki, Kur’ân’da yalnız Mekke ve Medine’liler veya Arap Yarımadası insanları için değil, hatta yalnız dünya insanlığı için de değil, bütün âlemler için ‘rahmet’ olarak gönderildiği ifade olunan Hz. Muhammed (sav), zaman zaman Kurân’ın tatlı ikâzıyla yapmakta olduğu veya yapmaya niyet ettiği hareketini değiştirir ve davranışını Kur’ân’a göre yönlendirirdi. Kendisi insanların hidâyeti için gönderilmişti. Amcası Ebu Tâlib’in hidâyetini arzu etmesi de gayet normaldi. Çünkü O, hem amcası hem de 40 yıla yakın kendisini himaye eden bir şahıstı. Ancak esas olan Allah’ın dilemesidir. İşte Allah Rasulü ısrarla amcasına, ölümün çok yakın olduğu bir anda “Lâ ilâhe illallâh de, ahirette sana şefaat edeyim”, demesini söylüyor, fakat Ebu Talib bunu söylemiyordu. İşte bu mes’elenin tahlilini yapan âyet meâlen O’na şöyle diyordu: “Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; ancak, Allah dilediğini hidâyete erdirir” (Kasas/56). Bakın başka misâller: Müslüman tanındığı için münâfıkların başı olan İbn Selûl’ün cenâze namazına duracaktı, fakat Allah’ın ikâzıyla bıraktı (Tevbe, 9/84). Azadlı kölesi Zeyd’e “evlâdım” derdi; Allah, âyetle evlâdlık edinmeyi kaldırdı (Ahzâb, 33/4). Hiç aklından geçmediği halde, azadlı kölesi Zeyd’den ayrılan Hz. Zeynep’le ilâhî emir neticesi izdivaçta bulundu (Ahzâb, 33/37). Bedir esirlerinin affedilip salıverilmesi düşünülüyordu; Allah’ın ikâzıyla fidye karşılığı salıverildi… Bütün bu ve benzeri emir ve nehiyler gösteriyor ki, O, hiç bir zaman kendi başına hareket eden biri değil, sadece Allah’ın hükümlerini uygulayan bir elçi, bir Rasûl’dür. Davranışlarını da kendiliğinden değil, Allah’ın ikâzıyla değiştiriyor ve hiç bir zaman “hevâsından konuşmayıp, yalnızca Vahy’e tâbi oluyor.” (Necm, 53/4)

25) Hiç bir insan kendi kendine namusuna leke getirmek ve bu mevzûda dile düşmek istemez. Hele bu insan, ömrü boyunca ‘emîn’ olarak tanınmış bir iffet ve nâmus âbidesiyse! Gerçek bu iken, Efendimizin (sav) hayatına baktığımızda münafıkların düzüp ortaya attığı bir hâdiseye şahit oluruz; tam bir ay belini büken, kendisini ızdıraptan ızdıraba sürükleyen, yalnız kendisini değil, pâk zevcesi Âişe (ra) Validemizi ve en büyük dostu Ebu Bekir Efendimizi (ra) ve diğer mü’minleri dilgir eden ‘ifk’ hâdisesine. Münafıkların Aişe Validemiz’e attıkları iftira karşısında, eğer Kur’ân’ı -hâşâ- kendi yazmış olsaydı, hakikatı ortaya koymak veya namusu üzerinde en ufak bir lekenin olmadığını ilân etmek için bir ay bekler miydi? Sonra, hiç insan kendi eviyle, aileleriyle alâkalı bazı mevzûları açıklamak ister mi? Halbuki, Kur’ân, Efendimizin hanımlarıyla ilgili olarak “Evlerinizde oturun, ilk cahiliye (kadınlar)ının açılıp-saçılmaları gibi açılıp, saçılmayın.” (Ahzâb, 33/33) ve “sözü (yumuşak-tatlı) edâ ile konuşmayın” (Ahzâb, 33/32) şeklinde emir, nehiy ve ikâzlar ihtivâ etmektedir. Sadece bu bile, Kurân’ın Kelâm-ı İlâhî olduğunu ispata yetmez mi?

Kur’ân’da Ne, Ne Kadar ve Ne Ölçüde Bulunur?

Kâinatı ve insanı anlatan bir kitap olarak her şeyi beyan eden Kur’ân’da hiç bir şey eksik bırakılmamış (En’âm, 6/59), yaş, kuru her şey, münderecatına dâhil edilmiştir. İbn-i Mes’ûd, “Kur’ân’da her şeye ait ilim indirilmiş ve her şey beyan edilmişse de, bizim ilmimiz O’ndaki her şeyi anlamaya yetmez” derken, İbn-i Abbas, “Devemin ipi kaybolsa, onu herhalde Allah’ın Kitabı’nda bulurum” demekte, Süyûtî ise, Kur’ân’da bütün ilimlerin yer aldığını ifade etmektedir (el-İtkan).

Son Nebî’yle kemale erdirilmiş mükemmel Din İslâm’ın kitabı ve dolayısıyla cihanşümûl olması hasebiyle Kur’ân, bütün zaman ve mekânlara aittir. O, müfessirinden fakîhine, sosyologundan psikologuna, mutasavvıfından filozofuna, fizikçisinden kimyacısına, herkese, her asırda ve her tabaka ve seviyede ders verir; Kur’ân’ı, O’nda kendini arayarak okuyan insan, “Kur’ân bana hitab ediyor, bana beni anlatıyor” der. Bir de O’nu gırtlağından aşağı indirerek okuyabilirse, işte o zaman başına gelmiş gelecek her şeyi, hayatındaki zikzaklarını, karanlık aydınlık bütün hallerini ve hastalıklarını O’nda keşfeder ve dertlerine deva, hastalıklarına şifa olacak ilaçları da yine onun eczanesinden alabilir. Kur’ân’da nefis terbiyesi, ruh ve kalb temizliği, vicdan muhasebesi, aile idâresi, çocuk terbiyesi, içtimaî münasebetler, âdâb-ı muaşeret kaideleri, ahlâkî mes’eleler, hukuk, iktisat, muamelât, kâinatta cârî kanunlar, ilim ve fenlerin esasları, medeniyet harikalarının fihristesi ve daha neler neler vardır.

Kur’ân’da mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymetine göre her şey vardır.

a) Evet, Kur’ân’da her şey vardır; fakat çapına, azametine, önemine, mâhiyet ve kıymetine göre vardır. Nedir en önemli mes’ele? Tevhid, nübüvvet, haşir, kulluk, ebedî saadeti kazanma, azaptan korunma… Bunlardan başka, Allah’ın kâinattaki icraatı, san’atlarının teşhiri, sıfât ve esmâsının tecellileri, sistem ve kürelerin muhteşem bir nizam ve âhenk içinde bunu ifâde etmesi… Bütün bunlar, en ince ayrıntılarına kadar açık seçik anlatılmış; ayrıca, belli devrelerde ortaya çıkacak ilmî gelişmeler ve teknik buluşlar da, ehemmiyet ve kıymetlerine göre açıkça olmasa da, ya işareten veya remzen Kur’ân’da yerlerini almışlardır. Neden açıkça değil? Şundan ki, meselâ, beşerin pek mühim gördüğü elektrik, tayyare ve füze gibi vasıtalar: “Biz neden Kur’ân’da sarahaten geçmiyoruz?” diye soracak olurlarsa, karşılarına hemen Güneş, Ay ve yıldızlar, galaksi ve kuasarlar çıkıp: “Haddinizi bilin, bir sinek kanadı bile sizden çok daha mühim, çok daha san’atlı ve çok daha harikadır. Öyleyse, protokoldeki yerinizi karıştırmayın; siz ancak çapınız ölçüsünde Kur’ân’da yer alabilirsiniz” der ve onları susturur.

b) Kur’ân’da her şey vardır fakat, muhtelif derecelerde ve çeşitli hüviyetlerde içtimaî düsturlar ve içtimaî ve kevnî kanunlar halinde vardır. Çok şey de, insanların çalışmasına ve gayretine terettüp eden nüve, çekirdek ve tohumlar halinde bulunur.

Deylemî’nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte Efendimiz (sav), “Muhakkak her âyetin zâhirî, bâtınî, bir haddi ve müttalâ’ı (yani açık ve işaret yollu manâları, ayrıca da muttalî olunan ve anlaşılabilen bir haddi); bundan başka, her biri için de dallar ve budaklar (ve fünuna ait manâlar) vardır” buyurmaktadır.

c) Kur’ân’da her şey vardır ama herkes her şeyi O’nda olduğu gibi göremez. Gazalî’nin İhyâ’sında işaret ettiği gibi, Kur’ân-ı Kerîm’in sarîh ve zâhirî manâlarını havas gibi avâm da anlayabilir; bâtınî ve gizli manâlar ise müdakkik ve mütefekkir ilim erbabına mahsustur. Kurân’ın “İlim’de kök salıp, derinleşenler” (Âl-i İmran/7) diye tavsif ettiği gavvaslar, O ummâna dalıp inci, mercan çıkarırlar. Ama, herkes O ummana dalamaz; herkes O’ndaki cevheri görüp takdir edemez. Antika bir eşyaya demirciler çarşısında ancak ağırlığı kadar kıymet verirler; fakat antikacının yanında paha biçilmez bir değeri vardır onun. Demek ki, Kur’ân’da çok şey, ancak çalışma, tefekkür ve ilhamla erbabının anlayabileceği nişanlar, işaretler, alâmetler ve ipuçları halinde bulunmaktadır.

d) Kur’ân’da her şey vardır ama, kendi zâtında gaye ve hedef olarak değil, Sâni’in ma’rifet ve azameti namına vardır. Bir yazıda ‘a’ harfi, kendinden çok, yazanın san’at ve kabiliyetini gösterdiği gibi, Kur’ân âyetleri de, Allah’ı tanıma ve bulmada birer mukaddime ve delil yapılsın, tefekkür ve teemmülle ibret alınsın diye vardır. Zira, Kurân’ın asıl ve en birinci vazifesi, insana hem kendi, hem de kâinatın sahibi olan Zât’ı tanıtmak, kulluk dairesindeki vazifelerini ta’lim etmek, ferdî, ailevî ve içtimaî hayatını tanzim etmek, ebedî saadeti kazanmasına vesile olmak ve topyekün bir hayatı ve insanlığı kucaklamaktır. Eğer böyle olmayıp da, Kur’ân, 20’nci asrın tabusu haline gelmiş bir kısım medeniyet harikalarından ve ilmî gelişmelerden açıkça ve tafsilatıyla bahsetseydi, o zaman pek ehemmiyetli gayelerin sözkonusu edilme hakkı ortadan kalkacak ve dünyanın halifesi ve en mükerrem varlığı insan ihmal edilmiş olacaktı. Bu ise, Kurân’ın asıl maksadına ve ruhuna tamamiyle zıt bir keyfiyet olurdu.

Allah, Kur’ân’a kâinat kitabını tercüme ettirmektedir. Dolayısıyla, en mükerrem varlık olarak kâinata gerçek manâsını kazandıran insanla alâkalı mes’eleler ve ilmî hakikatler de ihmal edilmeyip, önem ve mahiyetlerine göre elbette Kur’ân’da yerlerini alacaklardır. Kur’ân bir fizik, astronomi veya tıp kitabı olmamakla birlikte, bu ilimlere ait mes’eleler ve Kıyâmet’e kadar ilimler adına yapılacak tespit, teşhis ve keşifler ve insan hayatıyla çok yakın münasebeti bulunan teknik vasıtalar da çaplarına göre çeşitli hüviyet ve mâhiyetlerde, bazen bir çekirdek, bazen işaret, bazen fezleke, bazen remz, bazen de formüle edilmiş kânun ve prensipler halinde onun sayfaları arasında kendilerine yer bulacaklardır. Kur’ân, Kıyamet’e kadar insanların münasebetdar olacağı ilimlerin hiç birini ihmal etmeden her sahada işâret taşlarını koyarak nihaî sözü söylemiş ve insanların ulaşacakları zirvelere bayrağını dikerek, kendisine akıl, idrak ve düşünce bahşedilen insanı bu sahalarda araştırma ve çalışma yapmaya teşvik etmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’in Bütün İlimlerden Açıkca Bahsetmemesinin Sebepleri Nelerdir?

Eğer Kur’ân-ı Kerîm, bütün ilimlerden açıkça bahsetmiş olsaydı, bu onun Allah Kelâmı olduğuna daha açık bir delil teşkil ederdi diye düşünülüyorsa, bu yanlıştır. Çünkü, her şeyden önce Kur’ân, modern ilimler kitabı olmadığı gibi, yukarıda temas ettiğimiz üzere takip ettiği esas mevzû da, dünya ve bilhassa Ahiret saadetini kazandıracak şekilde topyekûn insan hayatıdır.

İlimlerin her zaman ve mekânda, her şart ve seviyedeki dünkü ve bugünkü insanın hayatında, bu hedef ve mevzû noktasından yeri nedir ki, Kur’ân, sayfalarını mufassalan onlara ayırsın? Ayrıca, ilimlerin tafsîli bahsi, Kur’ân gibi bir kitabın îcazına da ters düşerdi.

Bunun içindir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de Ma’rifet-i İlâhî, tevhid, nübüvvet, haşir ve ibadet gibi temel maksatlar çerçevesinde çok özlü ve îcazlı biçimde temas veya işaret ediliveren dünyanın yuvarlaklığı ve dönmesi, kutupların basıklığı, insanın yaratılışı ve ceninin anne karnında geçirdiği safhalar, atomlar ve parmak izleri, yağmurun teşekkülü, bulutların aşılanması ve ses ve görüntü nakli gibi pek çok ilmî ve teknik bahis, O’nun i’caz ve îcaz yönü kesintiye uğramadan ve yeterince yer almıştır. Bu yönüyle de O, ilâhî kelam olduğunu ilân ve ispat etmektedir.

İlimler, tıpkı insanlar gibi doğuş, bebeklik, emekleme, çocukluk, delikanlılık ve olgunluk devirlerini yaşarlar. Önce nazariyeler ortaya atılır; sonra da üzerlerinde yapılan deney, tecrübe ve gözlemlere dayalı çalışmalardan ve muhakeme ve mukayeselerden sonra bu nazariyeler, ya çürütülür ya da o zamanki bilgi ve gelişmeler çerçevesinde doğru kabul edilirler. Çok zaman bu doğru kabul ediş bile, belli bir zaman dilimiyle sınırlı kalmaya mahkûm olup, daha sonraki araştırma ve gelişmeler, o doğruları da yalanlar ve neticede ortaya yeni doğrular çıkar. Bu doğruların da zamanla yalanlandığı ve yerlerini yeni doğruların aldığı çok zaman vâkidir. -Gerçi, ‘çekim kanunu’ gibi değişmeyen kanunlar da vardır; fakat bunlar, sayıca çok az olup, ilimler devamlı gelişmekte ve ilmî doğrular, zamanla doğruluklarını kaybetmektedirler- Meselâ, bir zaman Newton fiziği, bir zaman da Einstein fiziği doğru kabul edilmiş, bir zaman ikisi de bir arada doğru gibi görülmüş, bugün ise Einstein fiziğinin de yanlışlar ihtiva ettiği ortaya çıkmıştır. Yarının neler getireceğini ise şimdilik bilemiyoruz. Aynı vakıa, kimyada da, biyolojide de, astronomide de bahis mevzûudur. Bu durumda Kur’ân-dan, ilimlerin hangi devrinden bahsetmesini isteyeceğiz?

“Herhangi bir asrın, diyelim ki 20 ‘nci asrın insanına o asırdaki gelişmelerden bahsetseydi” denilecek olursa, o zaman da şu mes’eleler ortaya çıkacaktır:

  • Kur’ân, belli bir devrin değil, bütün zaman ve mekânların ve bütün insanlığın Kitabı’dır; hattâ, insanlarla beraber cinlerin de Kitabı’dır.
  • Sadece belli bir asrın insanını memnun etmek, Kurân’ın cihanşümullüğüne ve ana maksatlarına ters düşer.
  • İlimlerin bu asırda ulaştığı noktadan bahsedildiğinde, dünün insanı bundan ne anlayacaktır? Batı’da dünyanın döndüğünü söylemenin bile insanları zindanlara ve giyotinlere götürdüğü bir asırda bugünkü ilmî seviye ve gelişmelerle, teknik vâsıtalardan bahsetmek, o asır insanını inkâra, taaccübe ve çok yanlış değerlendirmelere sevk etmek demek olmaz mı? Yalnızca bugüne hitap eden bir kitap, önceki asırlar için nasıl muğlâklık, müphemlik ve anlaşılmazlıktan kurtulabilir?
  • 21. ve 22’nci asırların yepyeni ilmî ve teknik gelişmeleri karşısında, o asırların insanları, Kur’ân’a ‘20’nci asrın modası geçmiş kitabı’ gözüyle bakmayacaklar mıdır?
  • Bugün doğru kabul edilen pek çok ilmî ‘faraziye’nin bir gün gelip de yanlış tarafları ortaya çıktığında Kur’ân, yanlışlar ihtiva eden bir kitap durumuna düşmüş olmaz mı? Yanlışlarla dolu bir kitabın İlâhî kitap olduğunu kim kabul eder?

Kur’ân, bütün zaman ve mekânlara ve her seviye ve şarttaki bütün insanlara hitab etmektedir; dolayısıyla dili, üslûbu ve ele alıp ihtiva ettiği mes’ele ve mevzûlar da şüphesiz buna göre olacaktır.

Kitaplığınızdaki kaç kitabı okur veya bir kitabı kaç defa usanıp bıkmadan okuyabilirsiniz? Ayrıca, dünyada ilmin çeşitli sahalarında yazılmış kaç kitap vardır hiç düşündünüz mü? Kur’ân, ilimlerden mufassalan bahsetmiş olsaydı, acaba ortaya kaç kütüphaneyi dolduracak kadar kitap çıkar, çokları için sıkıcı gelecek bunca kitabı kim usanmadan okur ve bu kadar kitap, ya da bu kadar ciltlik bir kitap, insanlar için nasıl hidâyet ve dünya-ahiret saadeti kaynağı olabilirdi?

Kendisine akıl, idrak, düşünme, muhakeme, araştırma istek ve kabiliyeti, merak ve ihtiyaç duygusu gibi alabildiğine kompleks ve kullanılmak ve geliştirilmek isteyen nice meleke ve duygular verilen ve dünya hayatında imtihana tâbi tutulan insana ilimler adına her şey teferruatıyla takdim edilseydi, bu takdirde bunca istidat ve kabiliyetlerle donatılan bir insan oluşun ne hikmeti kalırdı? Sonra, aklın her şeyi kabul etme mecburiyetine düşmesi ve iradenin tercih hakkının da elinden alınmasıyla imtihanın, dolayısıyla dünya hayatının bir sebebi ve hikmeti olur muydu?

Her insan, ilimlerle ve ilmî inceliklerle meşgul olamaz; kaldı ki, buna lüzum da yoktur. Ayrıca, zekâ, kavrayış, tahsil durumu, bilgi ve kültür seviyesi ve içtimaî hayatın talebleri de böyle bir şeye mânidir. Sonra, ilimler, yalnızca ‘müspet ilimler’den ibâret de değildir. Onlardan çok daha kıymetli ve insan hayatı için daha faydalı ilim şubeleri olduğu gibi, hangi şubesi olursa olsun, ilimle uğraşan insanların sayısı da azdır. Kur’ân ise, belli bir azınlığa değil, çocuklardan yaşlılara, erkeklerden kadınlara, çiftçiden esnafa, okumuştan okumamışa ve yüzde doksanlık bir nisbetle avama hitap eder. Bu durumda Kur’ân’dan, ruhu, kalbi, aklı, kompleks duyguları, arzu ve istekleri, gayesi, dünya ve âhiret hayatı, çok çeşitli problemleri, kulluğu, çok yönlü münâsebetleri ve ihtiyaçlarıyla insanı bırakıp da, bir devirde ortaya çıkmış ve her zaman için değişmeğe mahkûm bir kısım ilmî mes’elelerden açıkça ve teferruatıyla bahsetmesini istemek, hem Kur’ân’ı tanımamış olmanın ifâdesidir; hem de insanı, insan hayatını ve kâinatı bilmemenin tezahürüdür. İlimlerin ne hakkı var ki, Kelâm-ı İlâhî olan Kurân’ın bütününde kendilerine yer verilsin?

Kur’ân, insanın yaratılış gayesi ve kendisinin taşıdığı ana maksatlar istikametinde her şeyden kadri, kıymeti, değeri ve manâsı ölçüsünde bahseder. Tüm insan hayatını ilgilendiren ibretler meşheri ve ferdlerin, milletlerin kısaca tüm ferdî ve içtimaî yönleriyle insan hayatının temel taşları olarak peygamberlerin ve eski kavimlerin kıssalarına yer verir; Ma’rifet-i İlâhî, tevhid, îman hakikatleri, insanın çok çeşitli husûsiyetleri ve kâinat kitabının başlıca manâ hüzmeleri olarak ilmî hakikatlere temas eder ve inkâra, bıkkınlığa, aklın ve iradenin iptaline, eskimeğe, anlaşılmazlığa ve söz israfına yol açmayacak biçimde mecaz, teşbih, temsil ve istiarelerle her devrin, her mekânın, her tabakanın ve her seviyenin insanına -tabir caizse- en hazmedilir komprimeler halinde mes’eleleri takdim eder. Güneş gibidir Kur’ân; mağarada büyüyenle üniversitede yetişene farklı ışık göndermez ama herkes de ondan aynı derecede ışık alamaz. Ekvator’daki insanla, kutuplardaki insan ondan farklı farklı istifade eder. Tarlasında tohum saçan insanla, o tohumun meyvelerini sofrasında yiyen insanın mazhariyetleri farklıdır. En üst rütbe ve makamdaki ordu komutanının verdiği hücum emri ile gösterdiği hedef, albay, yüzbaşı veya onbaşınınkiyle aynıdır ama seviye, telâkki, tatbik kabiliyeti, şumullülük ve ağırlık derecesi farklı farklıdır.

Meselâ Kur’ân 14 asır önce ‘incir’ demiş.. incir, çekirdeği, kök ve gövdesi, dalları ve yaprakları, çiçekleri ve nihayet meyvesiyle bir bütünü ifade etmektedir. Ama ilk devir insanı, ‘incir’ denilince diyelim ki çekirdeğini anlamış.. sonra gelenler köklerini, daha sonrakiler gövdesini, onları takip edenler de dallarını anlamışlar. Yaprakları ve çiçekleri derken, bugünün insanı ‘meyve’yi anlar olmuş. İşte Kur’ânî hakikatlar, çekirdeğinden meyvesine yetişip kemâle eren bir ağaç misâli, Kıyâmete kadar her seviyedeki göz ve gönüle hitapla her insanı tatmin edecek keyfiyettedir. Her dönemde insanlar, Kurân’ın ortaya koyduğu bütüne kabiliyetleri nisbetinde parça parça talip olacaklardır.

Buna biz, ‘icmalde tafsîl’ diyoruz; yani, Kurân’ın ‘sehl-i mümtenî’ yönüdür bu: Çekirdekte meyveyi gösterme ve ifade etme.. bir güneş halk edip, her bir canlının gözünde derece derece ışımasını temin etme ve aynı zamanda hem ısısından mahrum bırakmadan, hem de yakmadan her bir varlığı besleyip büyütme…

Güneş öyle bir ışık kaynağıdır ki sönmez ve eskimez. İnsanlar doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler; dünya değişir; tarih sahnesinde milletler görünür gider ama, Güneş, hep aynı Güneştir ve dürüleceği âna kadar da tazelik ve güzellik timsalidir.

Kur’ân, Güneşten daha parlak ve daha canlıdır. Gençliğini korumak gibi bir meselesi yoktur onun… Asırlar geçtikçe, ilimler geliştikçe gençleşir, ışığı ve harareti daha bir artar. İlimler, onun zirveye, ufka diktiği bayrağa yetişmek için koşuşup durmaktadır.

Kur’ân, kâinattaki cârî kanunların ifadesi olarak, tedricen nüzûl etmiş veya tersi bir deyişle, kâinattaki eşya ve hâdiselerin seyri, Kur’ân’a uymakla peyderpey anlaşılır hâle gelmiş, çekirdekten ağaca, spermden insana – dünyanın ateş parçası halinden bugünkü durumuna gelmesi misali – bu anlayış da tedricen ve yavaş yavaş olmuş ve olmaktadır. Kur’ân, 23 yılda nâzil olmakla, beşerin yaratılışına ve fıtratına en uygun telkin yolunu seçmiş, doktorun dozaj ayarlaması gibi, ihtiyaca göre ve tedricen kötü ahlâkı, yanlış telâkki ve anlayışları ve batıl itikatları kaldırıp, yerlerine güzel ve doğru olanlarını yerleştirmiştir. İlimler de bu istikamette ve bu umûmî nizama göre peyderpey seviye kazanıp gelişmektedir.

Kur’ân İle İlim veya Din İle İlim Birbirini Nakzeden Farklı Şeyler midir?

Her şeyden önce belirtmeliyiz ki, din-ilim tenakuzunu iddia eden kişilerin bahsini ettiği şey, ‘ilim’ değil, ‘bilim’dir. İlim, ‘aydınlık’ kokan ‘din’ kokan bir kelimedir; hakikat soluyan ve kişiyi Sırat-ı Müstakîm’e götüren bir ışık kaynağı, bir gerçekler manzumesidir. ‘Bilim’ denilen şey ise, kendisine biçilen elbise, yüklenen fonksiyon ve kazandırılan manâ ile karanlıklar, kaos ve karadelikler manzumesidir.

İlim, bizde doğup büyümüş, aslını ve çekirdeğini bizden almışken, bilim, rasyonalizmiyle, pozitivizmiyle batının mahsulüdür. Bu bilim, hakikatı ve bütün hakikatlerin kaynağı mutlak hakikatı inkârla işe başlar ve hatalar, yanlışlar, ihtimaller üzerinde gide gide güya doğruya varmaya çalışır. Oysa, elde bütün yanlışların vurulacağı, bütün gerçekdışıların tartılacağı bir hakikat olmadan, doğruya nasıl varılabilir? Her şeyi değişir gören bilim, bir ‘Değişmez’in varlığını kabul etmeden, değişmeler ve değişenler üzerinde nasıl çalışabilir? Değişmez kaideler ve sabit hakikatler olmadan deneyin, tecrübenin ve gözlemin halledeceği hiçbir şey yoktur. Onlarla insanın dünyasını aydınlatmak mümkün değildir.

Bilimin el yordamıyla üzerinde çalıştığı kâinat, esasen Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irade’siyle yazdığı ve bir plân, program, ölçü ve dengeye göre tanzim ettiği eşya ve hâdiseler kitabı; gerçek ilimler ise, Allah’ın kâinattaki icraatından, kâinattaki İlâhî kanunlarla eşya ve hâdiselerin münasebetinden süzülmüş raporlardan ibarettir. Bundan başka, Allah’ın bir de Kelâm sıfatından gelen Kur’ân kitabı vardır ki, Allah (cc), bu Kitabı’yla kâinatı anlatır, kâinattaki eşya ve hâdiselere ışık tutar. Kâinatı bir düzen ve ahenk içinde kuran Yaratıcı, kurduğu bu düzeni Kur’ân’la ifade eder. İnsan da, bu iki kitabın bir başka biçimde yazılmış şeklidir. Kur’ân, kâinat ve insan, bu şekilde Allah’ın isim ve sıfatlarının değişik şekillerde tecelligâhı olarak, birbirleriyle fevkalâde bir iç bağlantı halinde, birbirlerini şerh ve izah eden ve neticede Allah’ı tanıtan üç küllî muarrif, üç küllî kitaptır. Şimdi, bu üçü nasıl birbirine ters olabilir, nasıl birbirini nakzeder ve nasıl birbirinden ayrı düşünülebilir?

İnsan gerçek ilmi, kâinatı ve Kur’ân’ı okuyarak elde eder; elde ettiği bu ilim neticesinde kendini tanır veya değişik bir yolla önce kendini tanır, sonra da kâinatı ve Kur’ân’ı okur. Kâinat, ilimler ve Kur’ân, tıpkı bir insanın iki gözüyle bakışı gibi ilerde bir noktada birleşirler. Nasıl bir insanın iki gözü farklı bakmaz ve farklı bakışa sahip değilse, Kur’ân ve gerçek ilimler de, aynı şekilde birbirinden farklı değillerdir. Bu mevzûda ileri sürülen farklılık, sadece bunu ileri sürenin bakışındaki şaşılığı ele verir. Öyleyse ilk düzeltilmesi gereken, bu tür bakış çarpıklıklarıdır. Laboratuarlarda kâinata, eşya ve hâdiselere Kurân’ın adesesiyle bakabilen manâ ve ışık insanları, ilimleri gerçek yerine oturtacak, ilimleri ve insanlığı ‘bilim’ in götürüp bıraktığı çıkmazdan kurtaracak ve Yahudi maddeciliğiyle, hristiyan spiritualizmine son vereceklerdir. Biz, sadece Kur’ân’ı okuyup kâinat kitabını bir yana bırakamayacağımız gibi, Kur’ân’ı bırakıp, akılları kâinatta boğarak kaba, katı ve soğuk materyalizme de yol açamayız.

İslâm’ın hayata hayat veren sentezi budur. Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerine birer tercüman olan bütün ilim dallarını kucaklamak, diğer taraftan da dünya ve ahiret saadetine götürücü bütün yolları hidayet tayflarıyla aydınlatan Kur’ân’a sarılmak.. işte İslâm’ın insanlığa kazandırmak istediği yüce idealin en basit ve en kısa hülâsası bu terkiptir.

Batıda din, hiç bir zaman bütünüyle hayatı kuşatamamış ve hayata hayat olamamıştır. Dün de bugün de kiliseden çıkan, yine kendi küfür, küfran ve bataklık dünyasına dalmaktadır. Üç asırlık safvet döneminden sonra Hristiyanlığın Konstantin tarafından kilisenin loş ve sevimsiz duvarları arasına hapsedilmesi ve esasen tahrife uğrayan İncil’in yanısıra yine muharref Tevrat’ın da ‘Kitab-ı Mukaddes’ olarak kabul edilmesi neticesinde, günlük birkaç ahlâkî kaide dışında Din’in Avrupa insanına vereceği bir şey kalmamıştır. Bu sebeple, batılı ilmi bizden alırken, manâsından ve gerçek muhtevasından tecerrüd ettirerek almış ve Rönesans’la birlikte tamamen maddî bir dünyanın dar ve katı kalıpları içine hapsetmiştir. Evet, dün inkâr etmekle beraber, bugün Maurice Bucaille, Alexis Carrel, Karlyle ve Garaudy gibi mütefekkir ve ilim adamlarının da itirafıyla ilmi bizden aldığını kabul eden batılı, onun gerçek yönünü, Allah’a götüren bir ışık oluş keyfiyetini bir yana bırakıp, bütünüyle maddî ve karanlık bir hayatı yaşamada soğuk bir vâsıta haline getirmiştir onu. Dolayısıyla, gerçek manâ ve muhtevasından uzaklaştırılmış dinle, maddî tutkulara esir edilmiş bir ilmin, yani ‘bilim’ in çatışması gayet tabiî ve normaldir.

Mes’elenin bir yönü daha var. Muharref Tevrat ve İncil, İlâhî Söz olma adına kendilerinde pek çok yanlışı barındırmaktaydı. Daha çok kendi zamanlarındaki dinî mes’elelere çözüm getirmek ve ‘dindar’lara hitap etmek için ‘din adamları’nca kaleme alınan ‘Kitab-ı Mukaddes’, her zamana, her seviyeye ve her mekâna hitap edici vasfıyla İlâhî dilini kaybedince, kâinatta değişmekten ve tahriften masun İlâhî hakikatlerin keşfi karşısında şüphe gubarına ve inkâr rüzgârına maruz kaldı. Meselâ, Kitab-ı Mukaddes, dünyanın yaratılışına ve insanın yeryüzüne gelişine belli ve kesin seneler biçiyor, kâinatın altı günde yaratılışını pazartesi, salı…larla ifade ediyor ve Allah-insan münasebetini Hz. Âdem (as)’in Cennet’ten çıkarılışı kıssasında -hâşâ- rakip iki kralın münasebeti gibi takdim ediyordu. Böyle bir kitabın esasen, kâinat’ın keşfine yönelen insana verebileceği fazla bir şey de yoktu. Sonra, batılı, ahlâkî bakımdan da olsa Din’in hayatına müdahalesine fazla mütehammil değildi. İşte, böylesi sebepler, batıda Din’le ilmi birbirine hasım ve muhalif iki ayrı istikamete ve iki ayrı kutba çekti. Hıristiyanlık, gelişen hayat şartları ve ‘bilim’ adına kaydedilen ilerlemeler karşısında, taşın altında kalıp solmaya ve çürümeğe yüz tutmuş ve ısı, ışık ve su gibi temel ihtiyaçlarını karşılamaktan mahrum bırakılmış bir yaprak misali kendi varlığını, kırpık ve eksik mevcûdiyetini kabul ettirme imkânı bulamıyordu. Gün yüzüne çıkmak istediğinde ise, artık vakit çok geçti; bilim, almış başını gidiyor, eşya ve hâdiseler kendisini refüze ediyordu. Elinde kala kala tek bir kuvvet unsuru kalmıştı Hıristiyanlığın: Afaroz! Buna karşılık, zamanında yine kendi elleriyle taşın altına koyup hayattan tecrid ettiği ve neticede soldurduğu Hıristiyanlığı, batılı bu defa reformuyla yine bizzat kendisi idam sehpasına çıkardı… Bu, afaroza bir misillemeydi.

Fakat, aynı sehpada İslâm’ı idam etme düşüncesi de neden? Hiç İslâm tarihinde, dünya dönüyor dediği için bir insan afaroz edilmiş midir? İslâm’dan başka hayata nasıl hayat olduğunu 11-12 asır insanlığa gösteren bir ikinci sistem gelmiş midir? İlimler adına bütün dünyaya asırlarca muallimlik yapan İslâm’ı, ilme karşı ve gelişmeye mâni diye idam sehpasına çıkarmak, düşmanca bir garaz ve insafsızlık değildir de nedir? Yoksa bunun sebebi, İslâm’ı hayatımızdan tecridle, heva ve hevesimiz istikâmetinde bir hayat sürmek midir; veya, batının kendi menfaatleri uğruna kasden attığı bir çelmeye alet mi oluyoruz?

Evet, biz ilim adına hiç bir zaman imanımızdan, ibadetimizden, Allah’a (cc) ve Resûlü’ne (sav) olan bağlılığımızdan kıl kadar sapmadık; tam aksine ilim, îmanımıza, ibadetimize, Allah (cc) ve Resûlü’ne (sav) olan bağlılığımıza güç kattı. Aydınlık çıkış noktalarımız vardı; Cenâb-ı Hakk adına kâinatı keşfetme düşüncesiyle hareket ediyorduk. Her yeni keşif, ruhlarımızda yeni bir îman, aşk ve heyecan meydana getiriyor, hamle ruhumuzu yeniden kamçılıyor ve “daha yok mu?” diyerek daldıkça dalıyorduk. İnci, mercandı hep çıkardığımız; hem secdeye varıyor, hem rasathaneye koşuyor; din ve ilim diyerek salih dâireler meydana getiriyorduk. Okumayı, yazmayı, çizmeyi ve araştırmayı ibâdet neşvesiyle yapıyorduk; kaos, karadelik ve tıkanıklıklar yoktu ilim semâmızda. Bilim kurgunun çok ötesinde Mi’râc’a inanıyor, aynı yolda yolculuk yapmaya çalışıyor, namazı bunun esası sayıyor, mu’cizeleri bilip kabul ediyor ve hep Allah’a (cc) yaklaşma gayesi güdüyorduk. Evet, bizde bu esaslar üzerinde gelişen ilimlerin gayesi Ma’rifet-i İlâhî, neticesi de Muhabbet-i İlâhî ve zevk-i ruhanî idi.

Kur’ân ve ilimler münasebeti mevzuunda düşülen vahim hatalardan birisi de, Kur’ân’ı mevcut ilimlerin peşinden koşturmak ve onlara tâbi kılmaktır. İlimleri Kur’ân’dan, Din’den ve îmandan ayrı ve müstakil görmek bir tefrit, Kur’ân’ı müspet ilimlerin peşinden koşturmak ve onu âdeta bir fizik, kimya, tıp, matematik, astronomi kitabı saymak da bir ifrattır.

Çok büyük ve enerji yüklü Güneş’i küçücük ve soluk bir meteora nasıl uydu yapabilirsiniz? Kâinat ve insanı, tâ başlangıçtan Kıyamet’e bütün yönleriyle ele alıp inceleyen ve haritasını çizen Kur’ân’ı nasıl küçük bir dünya haritasından, hatta bir dağ silsilesi resminden ibaret görebilirsiniz? Kıvrım kıvrım akıp geçtiği, akıp geçerken de suladığı vadileri, ovaları, hayat verdiği bağ ve bahçeleri, şelâleler hâlinde döküldüğü dağları, tepeleri ve deltalar meydana getirerek ulaştığı ummanları hiç hesaba katmadan, sadece çıktığı yere bakarak “işte nehir” demek ve o nehrin hikmetini, faydasını ve şümul sahasını, sulayıp geçtiği bir bahçeden veya yatağının bir yerindeki altın mâdeninden ibâret görmek ne derece yanlışsa, aynı şekilde Kur’ân’ı, değişip duran ilimlerin bugünkü seviyesiyle bir görmek, hatta henüz ispatlanamamış ilimleri, Kur’ân’a şahit yapmak ve Kur’ân âyetlerini bu ilmî buluş ve nazariyelere tatbik etmek aynı derecede, hatta daha büyük bir yanlıştır. Kur’ân âyetleri, yeni ilmî gelişme ve nazariyelerle te’life çalışılmamalıdır. Evet, Kurân’ın hakkaniyeti için hemen ilmî mesned ve takviyeler, payanda ve koltuk değnekleri aramaya kalkışmak, O’nu küçültmek olur. Yine, 20’nci asrın herhangi bir diliminde tespit edilen ilmî bir mes’eleye, “Kur’ân bunu anlatıyordu” deyip Kur’ân’dan delil bulmaya çalışmak, ille de pozitif ilimlere Kur’ân’ı teyid ettirmek ve her yeni tespit karşısında “Kur’ân’da bu da vardı; şu âyet bununla ilgiliydi” gibi iddialarda bulunmak, ilimler karşısında içine düşülen bir kompleksin ve Kur’ân’ı ikinci derecede görmenin ifâdesidir. İlim ve fenler devamlı değişmekte, bugün doğru kabul edilen çok şeyin, yarın yanlış olduğu ortaya çıkmakta.. sürekli yeni nazariyeler üretilmekte ve bir ilim adamının hakikat diye takdim ettiğini bir başkası pekâlâ çürütebilmektedir. Halbuki, Kurân’ın ifade ettiği hakikatler sabit, değişmez, yanılmaz ve ebedîdir…

Nâzil olduğu günden bu yana tam 14 asır geçmiş olmasına rağmen, Kur’ân’da öyle bâkir ve emsâlsiz mes’eleler vardır ki, bunların hakikatına henüz ilimlerin elleri ulaşamadığı gibi, ilmî seviye de fersah fersah onların gerisinde bulunmaktadır. Pozitif ilimler, Kurân’ın gösterdiği ufuklara ulaşıncaya kadar, kim bilir daha kaç defa sarsılacak, kaç defa değişecektir. Beşer tarihinde kendini kabul ettirmiş nice nazariyeler vardır ki, zamanla hepsi de unutulmuş ve onların yerlerini yenileri almıştır. bir gün gelecek, mutlaka ilim yuvalarından kapı dışarı edilecek ve bu şekilde ilimler sarsıla sarsıla Allah’ın (cc) sarsılmaz ve değişmez Kelâmı’nın ihtiva ettiği hakikatlere ulaşacaktır. Bu sebeple, sürekli sarsılan ve değişen müsbet ilimlerin arkasından, sarsıntı ve değişme nedir bilmeyen o muallâ beyanı koşturmamalı ve onu ilimlere uydurmaya çalışmamalıyız. Nedir öyleyse yapılması gereken?

  • Kurân’ın ilmî gelişmelere değil, ilmî gelişmelerin Kur’ân’a tevfikini takip etmeliyiz.
  • İlmî gelişme ve buluşları Kurân’ın arkasından koşturmalıyız.
  • İlmî gelişme ve buluşların karşısına Kur’ân’ı bir endam aynası olarak koymalıyız, yani: “Ey ilimler, işte bakın, siz esas ve özünüzü bu Kur’ân’da bulacaksınız. Zira, Kur’ân sizin nihaî şeklinizi ve varacağınız hakikatı haber vermekte ve kaderinizi çizmektedir. Bakın da, gerçek şekil ve mahiyetinizle bu Kur’ân’da kendinizi görün. Eğer, daha henüz bu seviyeye gelememişseniz, haydi çalışıp-çabalayın ve Kur’ân’daki nihaî şeklinizi ve gerçek mahiyetinizi kazanmaya bakın” demeliyiz.

İlimlerin ortaya koyduğu bir mes’eleyi Kur’ân’daki bir âyete tıpatıp uyar görsek bile, yine de ihtimaller içinde, “şöyle de olabilir böyle de” demeli ve o âyeti bahis mevzuu ilmî mes’eleyle te’vil, tefsir ve tevfikte acele etmemeliyiz. İlmî bir gerçekle, veya gerçek sanılan bir mes’eleyle bir âyet ya da hadîs arasında tam bir mutabakat görülse bile, yine de her zaman için mümkün olan değişmeleri ve kendi anlayış ve seviyemizi hesaba katarak çok dikkatli ve ihtiyatlı olmak zorundayız. Şimdi mes’eleyi daha da müşahhaslaştırmak için bir misâl verelim:

Günümüzde, AIDS‘i, Kur’ân’da geçen ‘dâbbetü’l-arz’la aynîleştirme mevzuu var. Kur’ân’da, Allah’ın hükmü verildiğinde ‘dâbbetü’l-arz’ın çıkacağı beyan edilmekte (Neml, 27/82) ve gerek âyetten, gerekse âyetin siyak ve sibakından, bu dâbbenin bir Kıyamet alâmeti olduğu anlaşılmaktadır. Zuhuruyla beraber de yeryüzünde îmanî hayat bütün bütün sönüp, süratle bir îmansızlık dönemine doğru gidiş bahis mevzu edilmektedir.. yani dâbbe zuhur edince, artık, yeryüzü vazifesini tamamlamış ve “Allah” diyenler de âdeta yok denecek kadar azalmıştır. Ve, bütün elmas ruhluların gidip, kömür ruhluların ortalığı sardığı böyle bir dönemde, “yok olma” hükmünün verilmesi için ‘dâbbetü’l-arz’ çıkacak ve “gayrı bundan sonra insanlar îmana yanaşmayacak ve inananlarda yakîn hasıl olmayacaktır” diye, kömür ruhlulara ilânda bulunacaktır. Şimdi, Kurân’ın verdiği bu kısa malûmat ve mevzuyla alâkalı hadîsler çerçevesinde, AIDS gerçekten ‘dâbbe’ olabilir mi, sorusuna cevap arayalım:

Her şeyden önce, dâbbe’nin çıkacağı kesin olmakla beraber, keyfiyeti mevzuundaki hasen, zayıf; çeşitli hadîslere ve kelimenin manâsına bakılarak, bunun virüsten gergedana muhtelif mahiyetlerde olabileceğini söylemek mümkündür.

Evet, ‘dâbbe’, insanlar arasında salgın hastalıklara yol açan mikrop olabilir; fakat illâ ‘AIDS’ olur denemez. Çünkü, Kur’ân’ın çizdiği sınırların dışına taşmanın sebep olduğu frengi gibi zührevî hastalıklar ve hatta, bir zaman beşeri kasıp kavuran sıtma, veba ve verem gibi hastalıkların da aynı çerçevede mütâlaa edilmesine bir mâni yoktur. Sonra, Hz. Mesih’in (as) zuhurunu müteakip umumî durumu anlatan hadîslerde beşerin müptelâ olacağı öyle korkunç hastalıklardan söz edilmektedir ki, bunların mikroplarına da ‘dâbbe’ demek mümkündür. Kaldı ki, dünkü verem gibi, henüz tıbdaki her türlü gelişmeye rağmen bir türlü sebep ve tedavisi tam olarak keşfedilemeyen ve bir hücre anarşisinden ibaret olan kanser de en az AIDS kadar tehlikeli, öldürücü ve hem daha da yaygındır. Eğer, AIDS’i dermanı yok diye ‘dâbbe’ sayacak olursanız, şimdilik kanserin de dermanı yoktur.. ileride AIDS’e de, kansere de derman bulunamaz diye bir iddiada bulunmak ise doğru değildir. Hem böyle bir anlayış, Efendimizin (sav) yaşlılık ve ölüm dışında her derdin dermanının olduğunu beyan eden hadîsine de ters düşmektedir.

Binaenaleyh, ‘dâbbe’yi sadece AIDS veya benzeri bir başka hastalığa hamletmek, âyetin geniş, engin, şümullü ve bütün zamanları kucaklayıcı objektif ve çok buudlu edâsına ters düşer ve manâyı daraltır.

Evet, Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerin nurlu ve her zaman taze beyanlarının destek ve koltuk değneklerine ihtiyacı yoktur. Dışta hiç bir tezâhürü görülmese de, insan vicdanında apaydın sezilecek kadar parlaktır onlar. Bu kâbil pozitif netice ve istidlâller, olsa olsa bizim zavallı aklımıza konan toz ve toprağı alıp götürmeye mâtuf süpürgeler olabilir ancak. Bu cılız mes’eleler, o yüce hakikatları omuzlarında taşıyabilecek güçte değillerdir.

Sonra, âyeti, AIDS veya bir başka hastalığa hamletmek, ümidimize indirilmiş birer darbe demektir. Çünkü, âyette, ‘dâbbetü’l-arz’ çıkınca îman ve yakînin yerini sukût, gerileme ve inkırazın alacağı ifade edilmektedir. Halbuki, hadîs-i şeriflerin tebşirâtı altında, biz İslâm’ın cihanda bir defa daha hâkim olacağına, kâinat ufuklarında bir defa daha şehbal açıp, dünya muvazenesinde yeniden ağırlık kazanacağına, Hıristiyanlığın aslına avdetle İslâm’a tâbi olacağına ve dünyanın dört bir yanında insanların Peygamber’i (sav) anacağına gönülden inanıyoruz. Bu bakımdan, ‘dâbbetü’l-arz’ı, Kıyamet’in kâfirlerin başına kopacağı karanlık zamanlarda bekliyoruz. O halde, ‘dâbbetü’l-arz’ mevzuunda da ifrat-tefrit arası muvazeneyi koymak gerekirse, şöyle diyebiliriz: “Bir başka tehlikeli hastalık gibi, AIDS de ‘dâbbetü’l-arz’dan bir fert olabilir; evet AIDS, ona ait vazifelerden bir kısmını görecek çok fertlerden biri ve bu hakikatten bir manâ; bu nev’den de her asra bakan bir fert olabilir. Fakat, ‘dâbbetü’l-arz’ illâ ve mutlaka AIDS’tir denemez.”

Mes’eleye bir başka açıdan bakacak olursak: Bugün teknoloji, feza teknolojisi ve kompüter sistemleri o kadar geliştirildi ki, fabrikalardan kol saatlerine kadar hayatımıza girdiği gibi, düne kadar bilim kurguların konusu olan Lazer ışınının yanısıra, yavaş yavaş pek çok yerde insanın yerini almaya başlayan robotlar da artık herkesin konuştuğu bir mevzu haline geldi. Günümüz insanlığı ve bilhassa teknolojiyi ellerinde tutanlar, teknik adına ne bulur ve ne icat ederlerse hemen insanlığın aleyhinde ve insanı yok etmek için kullanmaktadırlar. O halde, bir gün programlanmış robotlardan ölüm mangalarının teşkil edilmeyeceğini, bir robotun binlerce insanı ve binlerce müesseseyi sevk ve idare etmeyeceğini ve bir gün ağızlarında puro, robot müdürleri müesseselerin başında görmeyeceğimizi kim söyleyebilir? İcabında mikrofonla, kompüterle, bir başka uzay tekniğiyle, telepati yoluyla konuşacak insafsız, merhametsiz ve laf anlamaz robotların ‘dâbbetü’l-arz’ olmayacağı iddia edilebilir mi?

Bir zamanlar çevirilen bilim kurgu türü bir filmde, üç-dört bilim adamı, mikroskobik ölçülerde bir gemiye, yine mikroskobik ölçülerde küçültülmüş insanları bindiriyor ve bir insanın damarlarının içine salıp, beyindeki bir tahribatı izâleye çalışıyorlardı. “Şeytan insanın damarlarında kanla birlikte dolaşır” hadîsini akla getiren böyle bir düşüncenin, şimdilerde sanki tatbik sahasına konmak üzere olduğunu öğreniyoruz. Tüplerde insan yetiştirme ve spermlere belli dairede müdahale etme gayretiyle insanoğlu, damarların içine girmek, damardaki tıkanıklıkları açmak, dışarıdan talimatla bedende her türlü ameliyatı gerçekleştirmek için -meselâ bugünlerde Japonya’da olduğu gibi-milimetrenin milyonda biri kadar büyüklükte bir cihaz geliştirmeyi plânlamaktadır. Böylesi cihazlarla ileride belki de beyne ve spermlere varıncaya kadar insan vücuduna yapılacak müdahaleler, “canlı meydana getirdim; kablolarla insan var ettim” türünden sözlerle insanı önü alınmaz bir tuğyana sevk edip belki Kıyamet’in kopmasına sebep olacaktır. Şimdi, böylesi cihazlar için de ‘dâbbetü’l-arz’ denilirse, “olamaz” diye karşı çıkılabilir mi? Hem, biri kalkıp, Şark’tan zuhur eden komünizm, en büyük ‘dâbbetü’l-arz’dır derse, cevabımız ne olacaktır? O halde, Kurân’ın son derece şümullü ve îcazlı bir şekilde isimlendirip, fonksiyonundan bir parça söz ettiği ve mahiyetini açıklamadığı bir varlığı “şudur” diye kestirip atmak, son derece yanlış ve aceleden verilmiş bir hüküm değil de ya nedir..?

Bugün yapılan yanlışlar, yalnızca ‘dâbbe’yle sınırlı kalmıyor. Bir ilim adamı çıkıyor, ilim adına marifet yapıyorum diye “Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçın” hadîsine, “Cüzzamın mikrobu tıpkı aslana benzemektedir. Bugün mikroskopla ortaya çıkan bu gerçeği Efendimiz (sav) 14 asır önce görmüş” diye yorumda bulunuyor. Halbuki, o mikrop hiç de aslana benzememektedir. Şimdi, böyle bir izahın yanlışlığı ortaya çıkınca -hâşâ-Efendimizden (sav) hilâf-ı vâki bir beyan sâdır olduğu intibaını vermeyecek midir? O halde, âyet ve hadîsleri ilimlere göre açıklamaya çalışırken, daima “fîhi nazar” deyip, daha başka ihtimalleri nazara alarak ihtiyatı elden bırakmamak lâzımdır. Pozitivizmin îdam sehpasına çekildiği ve rasyonalizmin pabucunun dama atıldığı günümüzde, âyet ve hadîsleri pozitif ilimlere tatbik etmek ve onların ardısıra koşturmak, bırakın âyet ve hadîse parlaklık kazandırmayı, tam tersine âyet ve hadîse karşı bir cinayettir. Bu mevzuda bugün yazılmış pek çok eserin nasıl yanlış temeller üzerine oturduğu bütün vüzuhuyla 5-10 sene sonra ortaya çıkacak ve iddia sahipleri sözlerinden dönmek mecburiyetinde kalacaklardır. Halbuki, Kurân’ın hakikat adına söyleyip de, geri çark ettiği hiç bir mes’ele yoktur ve olamaz da. Eğer, ilmî bir mes’eleyi Kur’ân’la tenakûz halinde görüyorsak, ya biz Kur’ân’ı yanlış anlıyoruz ya da ilim o mes’elede yanılmaktadır.

Şu bir gerçek ki, Cenâb-ı Allah’ın çekirdekler halinde sarıp sarmalayıp kâinata ektiği ilmî hakikatler anlaşıldıkça ve bu sahada zirvelere doğru tepeler aşılıp yollar geçildikçe Kur’ân daha da bir gençleşecek.. ve her gün daha fazla su, ısı ve ışık alan bir çiçek gibi tazelenip açılacak ve ışığını zihne, kalbe daha bir nüfûz edicilik ve parlaklıkla neşredecektir. Ve, kim bilir sînesinde taşıdığı daha ne hakikatleri ve bilinmezleri insanlara sunacak ve bu mevzuda daha ne âyetler sergilenecek…! “Onlara âyetlerimizi dış âlemlerde ve kendi içlerinde göstereceğiz ki, O (Kur’ân)ın hak olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabb’inin her şeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet, 41/53). Evet, âyette “Se-nürî” kullanılmakla, Sahabe’ye: “pek çok âyetlerimizi siz henüz bilmiyorsunuz, onları ileride göstereceğiz”, “hüm” kullanılmakla: “size değil, onlara, başkalarına, sonra geleceklere göstereceğiz” ve “yetebeyyene” kullanılmakla da, “belki hemen değil, peşpeşe gelen ve birbirini tamamlayan araştırmalar ve telâhük-ü efkâr neticesinde Kurân’ın hak olduğu ortaya çıkacak” denmektedir.

İlimler, şimdilerde henüz emeklemekten kurtulup ayakta durmaya çalışmaktadır. Şimdiye kadar ileri sürülen onca nazariyeden belki pek azı hakikat olarak ortaya çıkmış ve Kur’ân’la tetâbuk edebilmiştir. İleride her sahada alınacak mesafelerle Kurân’ın daha pek çok hakikatlerine yaklaşılacak ve ilimlerin ortaya koyacağı gerçekler, Kur’ân’da ifadesini bulup, artık değişmez gerçekler olarak kalacaklardır. Bugün, diyelim ki, çok uzaklarda bulunan yıldız veya yıldız kümeleri hakkında söylenen sözler, şimdilik onlara olan uzaklığımız kadar hakikatten uzak olabilir. Ama, belki zamanla o yıldız kümelerine yaklaşılınca, onlar hakkındaki bilgi ve sözlerimiz de hakikate o derece yaklaşacak ve neticede birer değişmez hakikat olarak arz-ı endam edecektir. Bu şekilde ilimlerin hakikata, dolayısıyla Kur’ân’a yaklaşmasıyla değişmez hakikatlar ortaya çıkacak ve hakikatte konuşan yine Kur’ân olacaktır. O zaman insan, faraziyeleri değil, hakikatleri konuşacak ve hakkında konuşulan da “âyât-ı tekvîniye” olacaktır. O gün üç ayrı istikamette veya yolda birbirinden habersiz gidiyor gibi görünen Kur’ân, insan ve kâinatın temelde aynı hakikatleri dile getirdiği ve Kurân’ın nabzının “insan ve kâinat” diye, kâinatın nabzının da “Kur’ân” diye attığı ayân-beyân ortaya çıkacaktır. Evet, o gün, kâinatı anlayan dünyayı, Kur’ân’ı anlayan ahireti, ikisini birden omuzlayansa hem dünyayı, hem de ahireti elde edecektir.

Şimdi, günümüze ve tarihe bir bakalım; Kur’ân, kâinat ve insanın birbirinden koparılmasının, insanlığın başına fert veya milletler çapında ne musibetler açtığını, buna karşılık, bu üçlünün birbirine yaklaştırıldığı ve tetâbukunun sağlandığı, İslâm’ın o pâk asırlarında cihan tarlasında ne saadet çiçeklerinin boy attığını görelim. Sonra da, hakikatın ve saadetin nerede olduğuna vicdanımızı dinleyerek karar verelim.

Rabbimizi, Dinimizi Anlatmak İçin İlimlerden İstifâde Lüzumlu mudur?

Bu soruya, “üç yönden lüzumlu, fakat üç yönden de mahzurludur” diye cevap vermek, herhalde yerinde olacaktır. Lüzumludur, hem de faydalıdır. Çünkü:

1) Nasıl, Rabb’imizin Kur’ân kitabını okuyarak düşünce, his, inanç ve hareketlerimize istikâmet veriyorsak, aynı şekilde, kâinat kitabının satır, cümle ve sayfalarında da bir yandan kendimizi bulup öğreniyor, bir yandan da nazar, tefekkür ve ilimlerle Rabb’imizin icraatını, hikmet ve san’atını hayret ve hayranlıkla seyredip, “Sübhânallah, Bârekallah, Allahu Ekber” diyoruz. İbâdettir bu, hem de bir saatlik tefekkürüyle belki iki bin secdeden üstün bir ibâdettir.

2) Her ilim esasen, ayrı bir dil olarak Rabb’imizi anlatmaktadır; dolayısıyla biz de o dillerle bir bakıma, Rabb’imize tercüman olmuş oluyoruz. Sonra, bugün her açıdan ilimleri kullanmaya mecburuz da; çünkü, ne Fatih veya Kanunî devrinde yaşıyoruz, ne de zikr ü cezbe ve istiğrakların hâkim olduğu bir devrede bulunuyoruz. Öyle bir günde yaşıyoruz ki, Rabb’imiz’in icraatı, san’atı âdeta Rabb’imize karşı kullanılmaktadır. ‘Îmanın mihrabı’ diye tavsif edilen tıb gibi ilimler bile Allah’ı (cc) ve mukaddeslerimizi inkârda bir vasıta telâkki edilmekte ve bugün ilimlere rehberlik yapan ve bilinmezleri haber veren Kur’ân’a saldırılmaktadır. Bu sebeple, maddecilerin madeyi ve ilimleri küfür adına kullanmalarına mukabil, fiziği, astrofiziği, kimyayı, biyolojiyi, tıbbı, matematiği.. kısaca Allah’ın isimlerinin tecellilerinden meydana gelen ve O’nun koyduğu kanunların ruhlarının oluşturduğu bütün ilimleri ve ilmî hakikatleri, kendilerine gerçek manâ ve fonksiyonlarını vererek îman adına kullanmak sevaplı bir hizmet olsa gerektir.

3) İlimler bugünkü seviyesiyle asıl ve nihaî hakikatler olmadıkları gibi, belki de ileride kazanacakları en üst seviyede dahi hiçbir zaman ‘hayret’ ufkunu geçemeyerek, sadece O’nu gösteren birer vasıta ve kalbe, kafaya konan tozu-toprağı süpürmek için birer vesile olduklarından, ancak vasıta ve vesile mevkiinde kalmalı, kendilerine şüphe ve tereddütleri bir bakıma izâle edici, düşündürücü ve fikir verici olmanın dışında aslî vasıf verilmemeli ve insanı ayakta tutan esas kâidenin, yani Allah Kelâmı’nın ve îmanın yerine asla geçmemelidir. Bu çerçevede kullanıldıkları sürece, îman ve İslâm adına her zaman ilimlerden istifâde edebiliriz.

İlimleri Kullanmanın Yol Açabileceği Üç Önemli Muhatara:

1) İlimler, ilim adına ilim yapmak için ve çalım satarak anlatılmaz. Evet orijinalite yapma hava ve edâsı içinde Kur’ân ve îman adına ilmî hakikatlerden bahsedilmez. Böyle bir tavır, anlatan için günah olacağı gibi, dinleyen için de zarardan hâli kalmayacaktır çünkü böyle bir yaklaşım gizli gizli muhatabı mat etme, ilzam etme, susturma ve bilgisizliği içinde hapsetme gayesi taşıyacaktır. Muhatap da, bu tavır karşısında, toparlanma, bilgisini takviye etme ve susturulmayı hazmedememiş olmanın verdiği hisle mukabil hamleye hazırlanma ihtiyacı duyacaktır.

2) İslâm dünyasının son yüzyılda maruz kaldığı yıkımın ve çok mühim şahısların bile içine yuvarlandığı fikrî, ruhî krizin temelinde bir bakıma, pozitif ilimler karşısında aşağılık kompleksine kapılma yatmaktadır. Evet, “şu ilmî hakikat Kur’ân’da da geçiyor; İslâm bunu 14 asır önce ortaya koymuş” gibi aşağılık kompleksinden kaynaklanan tavır ve davranışlar içine girmek, Kur’ân ve îman adına büyük bir hatadır. Bu öyle bir durum ki, biz de zaman zaman aynı hataları işlemiyor ve falan Amerikalı, filan Avrupalı bilim adamından destek aramıyor değiliz. Dolayısıyla da, Kur’ânî ve îmanî hakikatları, henüz nihaî hakikatlara varamamış ilimlerin terazisinde tartmak sûretiyle en büyük hatayı irtikap etmiş oluyoruz. Günümüzde ilimleri ön plâna alıp, Kur’ân’ı ikinci plânda düşünmek ve O’nun sanki ilimlerin tezkiye ve tebriesine muhtaçmış gibi gösterilmesi o kadar yaygın ki, görüp duydukça insan kahrolup gidiyor.

3) Fenâ fi’l-ilm, yani ilimde fâni olup, Allah (cc), kalplerimiz ve vicdanlarımızda unutulmamalıdır. Hep ilimlerle meşgul olup, vicdan ve kalbin katmanlarına seferler tertip edememe insanı maddeci ve naturalist bir kabuk içine sıkıştırabilir. İlimleri birer süpürge, anahtar, basamak ve vasıta bilip, yerli yerince kullandıktan sonra onlardan sıyrılamamak, kalben ve ruhen terakkiye mânidir. Evet, bir noktadan sonra her şeyi bırakıp doğrudan Kurân’ın aydınlatıcı tayfları altında kalbin nurlu ikliminde yürümek, mesafe almak ve Allah’a (cc) îmanla baş başa kalmak esas olmalıdır.

________________________________________________

LİSE DERS NOTLARINDAN

KURAN

1-Okuma yazması olmayan (ümmi) bir insanla gelmesi ve eşsiz uslubü ve ma na zenginliğiyle çevresindeki onca şairi ve bilgini susturması, Allah sözü olduğu nun açık kanıtıdır.
Kur’an gelince, bir ayetinin benzerini yazın diye meydan okumuştu. (2/23) Bü tün şairler susmuş aciz kalmışlardı. Dille mücadele edemeyince, kılıca sarılmış lardı. İnsanın benzerini yazmaktan aciz olması, Kur’anın Allah sözü bir mucize olduğunu gösterir.
2-Kur’an’ın geçmiş Peygamberlerin ve milletlerin hayatından bahsetmesi, o nun insan sözü olmadığını göstermektedir. Çünkü Peygamberimiz tarih eğitimi almamıştı, alsaydı da onca bilgi nasıl doğru olarak bilinebilirdi. Çünkü Nuh, İbra him, Musa, Yusuf, Süleyman, İsa gibi Peygamberlerin detaylı sözleri ve davra nışları anlatılmaktadır.
Herhalde Muhammed’in mağarada sakladığı zaman makinesi vardı, gizlice ona binip geçmişe yolculuk yapıyor, geliyor anlatıyordu!.!.!…
3-Kur’an’ın gelecek olaylardan bahsetmesi ve aynen çıkması da onun Allah sözü olduğunu gösterir. Mesela, Rum süresinin başında, Bizanslıların İranlıları 9 yıl içinde yeneceği yazmış, aynen çıkmıştır. Mekke’nin fethedileceği Dinin yayıla cağı müjdelenmiş ve gerçekleşmiştir.
4-Kur’an’ın bilimsel gerçeklerden bahsetmesi de onun insan sözü olmadığı nın açık bir göstergesidir.
Ayetler doğrudan bilimsel gerçekleri her asrın insanının anlayışına uygun düşe bilecek mucize bir ifadeyle dile getirmiştir. Mesela: “Gökyüzü nü sizin için koruyu cu tavan yaptık” (21/32) ayetiyle atmosfere işaret edilir. “Gökleri sizin göremedi ğiniz direklerle yarattı!” (31/10) ayeti çekim gücünü akla getirmektedir. Dünya nın yuvarlak olduğu ve döndüğü de değişik ayetlerde ifade edilmektedir: “Dağ lar bulut gibi geçer yürür! (37/88),”Gölgeyi uzaltıp kısaltan O’dur’ (25/45). Dünya yuvarlak olmasa ve dönmese gölge uzayıp kısalmayacaktır.
Bunların dışında evrenin-insanın yaratılışı, embriyonun anne rahmindeki aşa maları, parmak izleri, yağmurun ve sütün oluşumu, atomun yapısı, elektrik, uza ya çıkılacağı, ses-görüntü nakli, nükleer silahlar gibi farklı konulara işaret vardır.
Ayetler Mucizeler vasıtasıyla da bazı bilimsel mesajlar sunmaktadır. Mucize, Peygamberin doğruluğunu ispat veya yardım için verilen doğaüstü olaylardır. Ay nısı değil benzeri taklit edilebilen ve kıyamete kadar gelecek bilimlere son sınırı çizen sınır taşları gibidir. Musa Peygamberin Asa’sı ile denizin yol olması ve in sanların geçmesi, bugün denizaltındaki tüp geçitler olarak uygulanmaktadır. Tıp ta Hs.İsa ufuklar açmıştır.
Kur’an, insanın içini ve iki dünya mutluluğunu hedef alır, bilimsel gelişmeyi in san aklına bırakır, detaylı açıklama yapmaz, açıkça yazmaz. O zaman ciltler do lusu kitabı kimse okumak istemezdi. Ayrıca hangi çağın insanına göre açıklasa bir sonraki asrın insanı bunu modası geçmiş bulurdu. Kur’an kıyamete göre, üstü kapalı ve genel ifadelerle ifade eder.
5-Kur’an’ın evrensel doğru ve yanlışları anlatması, emirlerinin insanların yara rına, yasaklarının zararına olması, insanların ortak sorunlarına gerçek çözümleri üretmesi de Allah sözü olduğunu gösterir.
Örnek: “Yetkileri layık olanlara verin!” (4/58), “Düşmanlarınız veya yakınlarınız da olsa adalette, şahitlikte doğru davranın” (5/8; 70-33)
6-Kur’an’ın insanlara kendini doğrudan anlatması aslında başlı başına bir mu cize sayılır. Çünkü hem Müslümanlar Kur’an’ı tam temsil edip yaşayamıyorlar hem de anlatamıyorlar. Öte yandan sarıklı, sakallı bomba patlatan militan dinci imajı Kur’an’ın güzelliklerinin görülmesine engel oluyor. Buna rağmen, sadece Almanya’da bir milyon Alman Müslüman olmuşsa bu, Kur’an’ın kendisini sevdir mesi mucizesi olarak görülmelidir.
Kur’an’ın genel özellikleri: En son ve en mükemmel kitaptır, Evrenseldir, ilk orjinalini korumaktadır, değişmeden gelmiştir, kıyamete kadar Allah tarafından koruma garantisi altındadır, Tevrat ve İncilin eksiklerini tamamlamış yanlışlarını düzeltmiştir. Peygamberimiz zamanında yazılmış, binlercesi ezberlemiş, Hz.Ebu
Bekir zamanında kitap haline getirilip, Hz.Osman zamanında çoğaltılmıştır. 30 cüz, 114 süre, 1300-1600 kadar ayeti vardır. Çevirisine tercüme, kısa açıklama
sına meal, geniş açıklama ve yorumlamasına tefsir adı verilir.

——————————————-

2012 Anadolu Lisesi dersinde sınıfta oluşan bir yaklaşım

Hz.Muhammed okuması yazması olmadan, meydan okuyup, aciz bırakan, onca bilgiyi nasıl buldu, bildi yazdı yazdırdı söyledi?

1.İhtimal (muhal-farz) Tahmin ediyordu, rastgele konuşuyordu her söylediği de tutuyordu tesadüfen doğru çıkıyordu

2.İhtimal 15’li yaşlarda Şam yolculuğunda bir gece konakladıkları yerde rahip Bahira her şeyi bir çırpıda öğretivermişti

3.İhtimal Mağaraya arada gidiyordu ya, hani ilk vahyi aldığı HİRA mağarasına… Kimse bilmiyordu, O, zaman makinası icad etmişti (Back to the Future filmindeki gibi) Geçmişe ve geleceğe gizli yolculuklar yapıyordu gelip gelip anlatıyordu… 🙂 Çocuklar bile güler!

4.Bütün ihtimaller söner, Gerçek güneş gibi parlar:
O, diğer Peygamberler gibi Allah’ın elçisi idi Kur’an, O’na Cebrail aracılığıyla gönderilen Vahiy’di.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s