asr

Bismillâhirrahmânirrahîm

1,2. Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir.

3.Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).

ASR SÜRESİ (103)

RUH SAĞLIĞI ZAMAN YÖNETİMİ (drmavi, 2005)

1-Asra yemin olsun ki

2-İnsan mutlaka zarardadır

3-Ancak iman edenler, Salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.

A-ZAMAN VE İNSAN

Bazı ayetler evrenle yaşıt olan zaman anlamına gelen “Dehr” konusunda, maddeci düşünenleri dile getirir.

Onlar Egolarını-nefislerini ilah edinmiş, gözleri perdeli kulak ve kalpleri mühürlü ve hiçbir bilgileri olmadığı halde, Hakk”dan sapmış şöyle diyen Cahiliye görüşlü kimselerdir: “Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Dirilme varsa ölmüş atalarımızı diriltin. Bizi ancak zaman helak eder” (45/23,24).

Peygamberimiz zamana sövülmemesini, O’nun yaratıcısının ve yöneticisinin Allah olduğunu belirtir (Buhari-Tefsir, Müslim-Elfaz). Bu zamana bağlı bütün işleri Allah’ın yarattığını gösterir.

“Dehr” başlama noktasıyla bitiş noktası arasındaki en geniş zaman aralığına denir (Yazır,8/453).

Bu Allah’a bakan yönüyle var edilme ile yok edilme arasındaki ince bir zara benzer bir “An” gibidir. “Kün-ol!” emrini takip eden ilk anda, varlığın anında “Oluverir!” hükmüyle var olması gibi (36/83).

İnsana bakan yönüyle de, Varlığın, saliseyle ölçülemeyecek bir anda oluşuvermesiyle başlayıp, şu anda devam eden ve kıyametle son bulacak olan en geniş zaman bütünüdür.

Ayet, insanın varlık kazanmasını, bu geniş zaman içinde belli bir süreyle ifade et mektedir: “İnsanın üzerinden uzun bir süre geçti, henüz anılan bilinen bir varlık değildi. Onu imtihan için bir zengin hücreden yarattık” (76/1).

İnsan basit bir çekirdek gibi basit ve zayıf varlığında hem maddi hem de manevi yönleriyle büyük zenginlikleri barındırır.

Beden yapısının en küçük parçacığında bile, “Gen haritası” ile belirlenmeye başladığı gibi ancak zamanla anlaşılabilecek sırlı hazineler bulunmaktadır. Beyin dünyası ve psikolojik yapısı itibariyle de insan, ayette vurgulandığı gibi bilinmezliğini, meçhûliyetini henüz korumaktadır.

Zaman, insanın zenginliklerini ortaya koyacak en mahir ellerle oluşturulan evrensel, hatta evren ötesi bir laboratuar gibidir.

İnsan zamanla kendisini daha da keşfedilecektir. Fakat bu, her keşif gibi (Uranyum gibi) avantajlarının yanında bir kısım riskleri de beraberinde getirecektir.

Asr süresinde, insanın bilinmez gelecek zaman biriminde de koruma altına alınmasının yol ve yöntemi şimdiden verilmektedir.

Asr” da zaman demektir, bir an’ı da binlerce milenyumu da kapsar.

Zaman, varlığını maddeye borçludur. Madde de harekete muhtaçtır. Hareket oluşması için güç gerekmektedir. Bu güç şuurlu ve bilgili olma durumundadır. Ki zamanın oluşması için madde üzerinde gerekli bütün planlama yapılabilsin.

Madde canlı bir varlık olmadığı için bu nitelikler kendisinde yoktur. Kendinde olmayanı kendine kazandıramaz. Bir sanat tablosu gibi olan madde, belli ki bütün özelliklerini kendi gibi olmayan bir Varlıktan almıştır.

Maddenin var edicisi, maddeye benzemediği gibi maddenin ürünü olan zamana da bağlı değildir.

Güneş kendisi ışık kaynağıdır, ışığa muhtaç değildir. Pınar kaynağı, nehir yataklarında akan suya ihtiyaç duymaz. Lokomotif, arkasındaki kuvvetsiz vagonların kendisine bağlı bulunduğu zatî kuvvete sahiptir.

Zaman her zaman var edilenin varlığına muhtaçken; Var eden, zamana ve zamanın varolması için gerekli kıldığı maddeye de gereksinim hissetmez…

Hissetmez ama maddeyi Sanatının Cemal ve Kemalini teşhir için onu kullanır.

Maddeyle sanatına varlık ve beden, zamanla da ruh ve anlam kazandırır.

Zaman, maddenin gözü gibidir, insanın şuuruyla, maddenin cevherini gösterir.

Zaman, maddenin dili gibidir, insanın bilgisiyle varlıkların künyesini konuşturur.

Zaman, maddenin eli gibidir, insanın gücüyle eşya ve hadiselerde biçim ve şekil oluşturur.

Zaman, uzayın karanlık ışığı gibidir. Yok dersiniz aslında vardır. Var dersiniz aslını göremezsiniz. Işık gibi zamanı da madde aynasında fark edersiniz.

Güneş şuaları her an fezada yayılmakta ve bir varlık ve anlam kazandırmak için cisim aramaktadır. Işık ayla buluştuğunda varlıkları anlam kazanır. Işıkla cisim, za manla madde, ruhla beden varlık anlamı kazanmak için birbirine muhtaçtır, birbirlerini tamamlarlar.

Meşimende cenin de benzer serüveni yaşar. Ruhla anlam kazanır.

Kundak da bebek ergenlikte insan farklı ikinci bir fıtrat olur anlamlaşır.

Zaman bize başı ve sonu olan bir hat gibi görünür. Başı ve sonu, geçmişi ve geleceği vardır. Mekana göre de zamanda farklılıklar hissederiz. Saatin ibreleri gibi uzayın farklı boyutlarında zamanın izafî olduğunu, “Bast-ı zaman” kavramıyla teorisini, rüyalarla pratiğini az çok biliriz.

Ruhsal durumumuza göre de ona farklı anlamlar yükleriz; “Ne çabuk geçti!” veya “Geçmek bilmiyor!” deriz. Zaman olur zamanla küs olur kimi zaman da barışık yaşarız.

İnsan ve Zaman!..Can ciğer iki dost iki arkadaş, bazen de sanki hasım iki karındaş!

İnsan; irade gücü, şuuru ve bilgisiyle yönlendirdiği ruhuyla Var edene, bedeniyle de var edilene en yakın tek varlıktır.

Var edilene bakan yönüyle, varlığın küçük bir kopyası olduğundan, varlıkla oluşan zamanın cam küresinde sıkışmış bir zaman mahkumudur.

Var edene bakan yönüyle, Var edenin özlü bir mikyâsı olduğundan zamansızlığın daima varlık eşiğinde, mekanı aşmış bir zaman seyyahı ve hakimidir insan.

İnsan, Kalp bilincinin yönünü, inanç ve bilgi kültürünü hangi tarafa yönlendirir oraya yoğunlaşırsa, o yöndeki gücü ve yeteneği gelişir, diğer yönüyle güdükleşir; böylece madde ve zamanın mahkumu ya da hakimi olur. Mutlu ya da mutsuz, iyi veya kötü olur…

Zaman kötü değil, zamanı kötü kullanmak kötüdür.

Zamanın kötü kullanılması ise eşya ve hadiselerin güzel okunmaması, usulünce ve yeterince müdahale edilmemesi ile gerçekleşir.

Zaman zarf gibidir, mazrûfuyla anlam ve değer kazanır.

Zaman zarfı içindeki en müşerref mükerrem mazruftur insan!

Kur’an’ın içine girdiği ay ve o ay içindeki kadir gecesi, kadrini kadri yüce olan Kur’an’ dan almaktadır.

İçine girdiğin her zaman parçası, seni nasıl bulduysa senin için o değeri ifade eder.

O, senin rengini alır. Senin anlamın ona anlam kazandırır.

Anlamsızlığın da onu anlamsızlaştırır.

Bununla kalmaz aleyhinde şahit olmak zorunda kalır.

İyiliklerine ya da kötülüklerine bir ayna bir katalog bir arşiv olur.

Terakkine bazen zemberek olur. Zamanın namlusu sana döner bazen seni vurur.

Zamana hakim olmak ve elimizle kötüleştirdiğimiz zamanın hüsranına uğramamak, ancak Sahib-i zamana yönelmek, maddeyi iyi anlamak, insanı kavramak ve topluma sahip çıkmakla gerçekleşebilir.

Eşya ve hadiselerin en güzel okunma şekli iman penceresinden bakışla olanıdır.

Eşya ve hadiselerin en güzel kullanım şekli de; niyet, plan, eylem ve hedefte mükemmellik anlamına gelen Salih amellerle olur.

Ve zaman, Hakkın insanlara ulaşmasıyla Cahiliye zamanı olmaktan kurtulur, en Saadetli Asrı”nı yaşar.

Ve bunu ikinci kez yaşamak için coşar.

Zaman, Ruhun sabırlı ellerinde billurlaşır, kendi sınırlı anlamını yitirir ve cennetleşir, ebedileşir.

Zaman kainattaki en mükemmel şekil olarak tahayyül ve tasavvur edilen daire gibidir.

İnsanın çıkış noktasıyla varış noktasını birleştirir. O’ndan getirir O’na döndürür.

Bu ya iman çıkış noktasıyla başlayan Salih amellerle oluşan ve Hakk”ın anlatılmasıyla dış yüzü, Sabrın hakim kılınmasıyla iç yüzü korunan bir “Salih” daire olur ya da güneşsiz kalmış bir gezegenin karanlıkta segerdân yörünge çizip durması gibi “Fasit” daire olur.

İnsanın zararda olup olmadığı da bu noktada ortaya çıkar.

B-ZAMANA YEMİN VE ZAMANIN ETKİSİ

Yemin değerli şeyler üzerine yapılır.

Zaman, değerler üstü bir değerdir. Çünkü bütün değerli incileri taşıyan sadef gibidir.

İnsana ve evrene ait her güzelliği, zaman deryasının derinliklerinde bulmak mümkündür.

Zamana yemin edilmekle, değerli bütün varlıklara dikkat çekilmiş olmaktadır.

Zamanın tek sahibi Allah’dır, Sahibi olduğu için ona yemini O yapar, ona sadece O hükmeder. İnsanın yönelişine göre zamanı insanın salahına veya hüsranına vesile yapar.

Zaman, dairevî mahiyetiyle yer küre gibidir; Allah’ın, ellerinde evirip çevirdiği kalpler gibi; zamanı da insanın lehine veya aleyhine çevirir, kimini karanlıklara kimini nurlara atar.

O, İnsanların kalp ve davranış durumlarına bakar, zamanı nöbete layık varislere hadim yapar.

Zaman, kaderin bir görünümü, kaderî tekevvünün şeffaf temessülü gibidir.

Bunda insanın iradesinin müdahale edemediği alan vardır, kaderle birlik olup oluşturduğu bir alan vardır.

Konumuz zaman olduğundan iyi anlaşılmasını sağlamak için, zamanın altı ayrı anlatımda özne yapılması ve detaylandırılması yadırganmamalıdır.

Biz bununla zamana “Yemin” edilmesinin anlam ve amacını, sorumluluğumuzu ve zarara uğrayabileceğimiz veya felaha kavuşacağımız noktaları anlamaya çalışmalıyız…

1-Zamanın evrene olumlu etkisi:

Varlıklarda basit varlıktan mükemmelliğe gidiş görülür.

Dünyanın ateş parçası halindeyken insan yaşamına uygun durum kazanması gibi. Basit bir çekirdeğin mükemmelleşerek, çiçekleşmesi, ağaçlaşması, meyvalaşması gibi.

Yumurtalardan şekilleri, renkleri sesleriyle müstesna kanatlıların çıkması gibi. Ekolojik dengenin korunması, fotosentezle oksijen üretilmesi gibi.

Denizlerin, atmosferin filtre görevi yapıp zararlıları süzmesi, hayvanlar ve mikroplarla yeryüzündeki cesetlerin kaldırılması gibi. Çimento da güç sağlamak için zamana ihtiyaç duyar.

Zaman bir sergi alanı gibidir ki varlıklar, Allah’ın güzel isimlerinin güzel tecellileri olan güzel sanatlarını, resmi geçitle O’na ve bize takdim ve teşhir ederler.

Varlık bir “Ol!” ile varlık sahasına geçtiği andan itibaren, zaman tezgahında dokunarak desenleşir bin bir esma cilvesiyle eserleşir.

Ve zaman elsiz gözsüz derin bir akış içinde sığ gergef kozasında sonsuzluk atlasını dokur.

2-Zamanın evrene olumsuz etkisi:

Bu aslında olumsuz gibi görünen doğal afetler anlamındadır. Farklı bakış açılarıyla yorumlar yapılabilir. Deprem, tayfun, kasırga, sel, meteor yağmuru gibi.

İnsan iradesinin müdahil olduğu noktalar da vardır.

Ozon tabakasının delinmesi, doğanın kirltimesi ekolojik dengenin bozulması, uzayın teknoloji çöplüğüne dönüşmesi gibi.

Zaman maddeyi bozar da.

Ekmek, yemek gibi değerleri bayatlatır ve küflendirir. Demire pas, atıklara kötü koku, durgun suya yosun verir. Mikroplar bakteriler yararlı yönlerinin yanında tahrip de eder.

Zaman bir ibretler arşivi gibidir ki, geçmiş toplumların başına gelen arzî-semavî felaketlerin hikayelerini anlatır, tarihin ibret dersini verir.

3-Zamanın insana iradesi dışındaki olumlu etkisi:

İnsan yeryüzüne son derece eğitimli ve bilgili bir “İnsan Varlık” hem de “Peygamber” olarak ayak basmış, ilerleyen yıllar ve asırlarda dünya varlığına ve madde dünyasına uyum sağlayarak kendini geliştirmiştir.

Kıllı maymun görüntüleri aslında zamanın bize bir ibret dersi vermesi, uyarı yapması anlamına gelmektedir.

Zaman zaman insanlık, Peygamberlerin getirdiği evrensel insanî terbiye sisteminden çıkmış, nefis benliklerini yaşamak istemişler; bu da bu tarz bir sîret görüntüsü olarak dışta, zaman ekranında yansıtılmış olmaktadır.

İnsan maymundan gelmemiştir, insanlığını terk ederek maymunlaşmaya çalışmıştır!  “Kur’an maymun olun!” derken (Bakara/65, Araf/166) acaba sireten bu hale geldiniz demek mi istemiştir?

Sıvı içindeki milyonlarca hücreden birinin, varlıklar içinde mükemmellikte rakip tanımayan insan haline gelmesi, dokuz ay on günlük müstesna bir varlık serüveni yaşaması sonucu gerçekleşir.

Bu zaman dilimi, Alak süresinde ele alındığı gibi, zamanın Allah ile alakalandığı, varlıktaki ilk en önemli parçasıdır. (Diğer müstesna zaman dilimleri; mesela secde hali, kadir gecesinin kadirli anı, cumadaki o an ve tabi vefat vuslat anı!..) Ve zamanla insana gelişim, güç, beceri ve deneyim kazandırır.

Zaman geçmişiyle insanın acılarını barındırdığı gibi, yaşanan acıların ve problemlerin unutulmasında da çok etkili bir rol oynar. Bu yüzden “Zamanla her şey unutulur!”, “Zaman en iyi ilaçtır!” gibi sözler söyleriz. Özellikle yaşanan ölüm acılarından sonra zamanın unuturuculuğunu, bir Rahmet ve nimet olarak da görebiliriz.

Zaman bir eğitim sürecidir ki, eğitim meydanı olan dünyada, insanın, sahip olduğu iç ve dış avantajlarını ve değerli sermayesini kullanarak, sürekli aksiyon halinde olmasını, kendisini ve başka insanları, maddi manevi bütün yönleriyle gerçekleştirmesini ve gelişmesini sağlar.

Ama zaman öyle bir kabindir ki sonsuzluk güzergahındaki dünya kesitinde varlığa adım atarak varlığın sahibiyle insanı tanıştırır, eğitir olgunlaştırır ve konaklama bittikten sonra O Sonsuz’la buluşturur insanı cennete taşır.

4-Zamanın insana iradesi dışındaki olumsuz etkisi:

Zamanın evrendeki olumsuz gibi görünen etkileri gibi bu noktada da farklı açılardan bakmasını bilmek gerekir. Ancak görüntü olarak, insan zaman tünelinde kendisini bir kısım sıkıntı ve üzüntü kaynakları içinde bulabilir.

Olumsuz aile yapısı, hastalıklar, felaketler ekonomik koşullar gibi. İnsan belli bir zaman diliminde örselenebilir. Ama bunları aşma yollarını her zaman bulabilir. Zaman zaten bu tedavi amaçlı vardır.

Bu gibi durumlar insanın ruh hayatında bazı hastalıkların, kişilik ve davranış bozukluklarının oluşmasına ve mutsuz olmasına sebep olabilir.

Zamanın insan bedeni üzerindeki diğer olumsuz etkilerinin başında kuşkusuz, gençliğini ve ömrünü elinden almasıdır.

Zaman bir yaşlılık makinesi gibi çalışır. Siyah beyaz birer gece ve gündüz faresi gibi insan ömrünü kemirip durmaktadır.

Zaman acımaz; saçları beyazlatır, hücreleri ve kemikleri yıpratır, dizlerin ferini alır, belleri ikiye katlar. İnsanı mezara uzatır ama aslında bize acır tasaffi ettirerek bizi ötelere hazırlar!..

Zaman tuhaftır da!..

Bir yandan insanı büyütürken, diğer yandan küçültmeye çalışır. Mevlana gibi döner durur; bir eliyle gençlik verir, döner, diğer eliyle verdiği o gençliği geri alır. Zaman geçtikçe küçükler olarak ne de çok sevinmekteyiz, oysa farkında değiliz, ömrümüzden zaman yemekteyiz!.

Zaman olumluda olduğu kadar olumsuz tekrarlarda da tarafsız davranır.

Özellikle ders ve ibret alınmadığında tekerrürleriyle, insana ve toplumlara, daha önce yaşadıkları felaketleri tekrar yaşatabilirler.

Bu sebeple zaman, sosyolojik olarak bakıldığında yasalar katalogu gibidir. İnsan kalbinde ve davranışlarında olanı değiştirmedikçe, Allah’ın zamanın eliyle onlara olan davranışı da değişmeyecek, bazen masumlar da telef olabilecektir.

Zaman bir eğitim sürecidir ki, eğitim meydanı olan dünyada, insanın başına gelen bütün olumsuzlukları avantaja çevirmesini, sabır gücüyle aşmasını, mücadele ile olgunlaşmasını ve derecesinin artmasını, önemlisi de ahirete hazırlanmasını sağlar.

Zaman Ana’nın kucağında acılarla yorgunluklarla fedakarlıklarla geçirdiğiniz günleri bir hatırlayın. “Of!” mu diyorsunuz “Oh” mu?

İkisi de hayırdır:

“Of!” diyorsunuz hatalarınıza yanarak Mevlaya yakılarak, bilin ki günahlardan arınıyorsunuz zaman eliyle.

“Oh” diyorsunuz sıkıntılarınıza bakarak; elemi gitmiş sevabı bize kalmış zaman eliyle.

5-Zamanın insana iradesi dahilindeki olumlu etkisi:

Peygamberler birer zaman Efendisidir.

İnsanların ruh dünyalarını aydınlattıkları kadar, dünya hayatlarına da ışık tutmuşlar, medeniyetlerin gelişmesinde öncülük yapmışlardır.

Peygamber eli değmiş, değdiği için insanlık maddi manevi ivme kaybetmiş hiç bir zaman dilimi gösterilemez!

Zaman bunun en gür sesli şahididir. Peygamber yolunda samimiyetle yürüyen zaman içindeki her oluşum için de aynı şahadeti yapacağından kuşku yoktur.

Zaman övünç duyduğu bu Salihlerle beraber, üzüldüğü belki de tiksindiği zalimleri ve zaman katillerini de bağrında taşımak zorunda kalmıştır.

Zaman, zaman zaman patlamış, azıp sapanları, toprağın bağrına geri almıştır!..

Zaman eşsiz güzellikteki geçmişiyle o kadar hasretle özlenir, öylesine hayalinizde tüllenir ki bazen “Hey gidi günler hey!” diye söyletir bazen de “Ne olurdu beni de o günlerde yarataydın!” diye inletir!..

Kimisine de “Eyvah! Keşke yapmaz olsaydım!” diye feryat ettirir. Kimisine bugünlere şükür dedirtir, kimisine o günleri aratır.

Kimisi ektiğini biçiyorsun der kimisi geçmişin maddi manevi yatırımlarıyla geleceğe umut içinde bakar.

Kimisi “Aydınlık yarınlar!” diye bir türkü tutturur gider. Bazen can boğaza gelmiş gibi tükenmişlik içinde “Metâ Nasrullah!” “Allahım! Yardım zamanın ne zaman?” diye inletir.

Bu gibi yaklaşımlar, insan iradesinin, zamanı, zamanın hakiki sahibini, kendisi hakkında hüküm vermeye yönlendirdiğinin ifadeleridir.

Zamanla insan gelişir, büyür, güçlenir, yeteneklerini geliştirir, meslek aile ve servet sahibi olur. Zamanla hayatı için çok şey kazanır. İnanç ve bilgiyle donattığı, ibadet ve güzel hizmetlerle koruduğu ruhunu, her türlü psikolojik rahatsızlıklara karşı sigortalamış olur.

Zaman, fert planında, iradesini, “vel-Asri” ile anlatılan gerçeklere odaklayan ve kilitleyen insanı alır başına tâc yapar, zamana hakim, yeryüzüne “Varis” kılar. İnsanlığın gönlüne “Vüdd” yerleştirir, tarihî yuvarlak dünya masasında söz ve güç sahibi haline getirir.

Zaman, insana uymaya hazır bir hizmetkar gibidir ki, bilinçaltımız gibi, irademizi güzel yönde kullanırsak o istikamette güzel hizmetler verdirir zamanın efendisi yapar.

6-Zamanın insana iradesi dahilindeki olumsuz etkisi:

Zaman, fert planında, insanın orijinal duygularını sıradanlaştırabilir. Aşkla başlayan ilişkilerin, evlilik çatısı altında bile, zamanla nefrete dönüşebilmesi gibi.

Allah’a ve Allah yolunda güzel hizmetlere yönelen bir insanın, başlangıçtaki metafizik geriliminin, aksiyon ruhunun zamanla sönmesi, ülfet ve ünsiyetin ruhunu sarması, zamanın aşındırıcılığına yenik düşüp zevk ve ten hayatının kıskacında kalması paletlerinde ezilmesi gibi.

Bu, zamanın, evrende oluşturduğu olumsuzluklarla örtüşür; İşlemeyen demir paslanır, çağlayan halindeyken durgunlaşan su yosun tutar, çürümüş bitkilere yuvalık yapar hale gelir. Kılıçlar pazara, atlar hipodromlara, bedenler saraylara, sıcacık yuvalara, aslında ruhlar morglara kaldırılır!..

Kimi zamana da meydan okur insan, zamana savaş açar, geçmiş gelecek kanatlarını koparır, inkarcılığı ve nefsin kölesi olmuşluğuyla bir “An”lık zaman dilimciğinin kurbanı olur gider.

Bir anlık iman veya inkar fikri tüm benlik onayıyla, akıl ve kalp kabulüyle gerçekleşirse, bir çekirdekçik gibi, sonsuz cennet ve ya cehennem ağacını meyve verebilir.

Zamanın bu bir “An”lık sırrı çok iyi anlaşılmalıdır. Bir anlık bakış da insanı içinden çıkılmaz fuhşiyata sürükleyebilir.

Zaman, an’dır.

Anlardan oluşmaktadır. Bazen bir an diğer anlara büyük anlam kazandırır bazen de zarar verebilir. İnsan bedenindeki milyarlarca hücreden birinin habisleşerek bütün bedeni yok etmesinin mümkün olması gibi.

Zamanı kime verirsiniz?

İnsanın içinde bulunduğu basit gibi görünen bir ânı, bir başkasına vermesi mümkün hatta çok kolaydır.

İnsan bir ânı değil ömürlük zamanları nasıl da hoyratça nefis ve dünyalık aşklar hesabına saçıp savurmaktadır.

Zamanın gerçek sahibi Allah’a vermek ise çok daha büyük bir iştiyakla istenmelidir.

İşte o anın, öncesi sonrası yoktur.

O an, o anda her şey demektir. O tek anı vermek çok önemlidir.

Çünkü eldeki tek “Salih” olan varlık sermayesidir ve ardından asansör düğmesine basmak gibi, diğer anları da beraberinde sürükleyecek, onları da Salih amele çevirecektir.

Aynı yaklaşım inkar ve günahlar için de geçerlidir.

Bu sebeple Allah nazarında, O’na ayrılan bu “Maya anlar” çok değerlidir. Mahşerde, bu mücevher anlarımıza bakarak, umulur ki, nefsimize ve dünya zevklerine ayırdığımız anları affeder, güzel anlara çevirir.

Tövbenin, geçmiş olumsuz bütün kötü ve lekeli anları sildiğini hatta güzel anlara çevirdiğini biliyoruz ve böyle olmasını umuyoruz.

Zamanda zarara uğramamak için “Salihatımızı” çoğaltmanın yollarını araştırmalıyız.

Psikolojik bütün rahatsızlıkların temelinde, rahatsızlık öncesi ruhta oluşturulan bu olumsuz, “Fasid” anların birikimi bulunmaktadır.

Korku, üzüntü, sıkıntı. öfke gibi olumsuz anlar, üzerinde durdukça diğer anları da esareti altına almakta ve büyüyen zaman dilimleri içinde, ruhtaki duygu ve düşünceleri etkilemekte ve deprem öncesi enerji birikimi gibi ruh, tetikleyici faktörlerle davranış patlamaları halinde huzursuzluğunu dışa yansıtmaktadır.

Toplum planında olaya bakar geçmiş zamanın sayfalarını karıştırırsak, karşımıza hamle ruhunu kaybetmiş, aksiyon fosili toplumlar ve tabi üç asırlık geçmişimiz de çıkar; çıkar ama Zaman, günümüzde şahit olduğu gelişimlere, küre üzerindeki “Salih” eylemlere bakarak teselli bulur, mutlu olur!..

Zaman, insanın iradesiyle kurduğu olumsuz programlar karşısında aleyhine işleyen mekanik bir makine gibidir ki, yüklenenleri aynen uygular.

Allah’ın kainatta ve insanlık aleminde koyduğu Fıtrat kanunları, sosyolojik birer kural olarak işler.

İnsan iradesiyle zamanı aleyhinde işletir.

Fakat zaman olur ki bu Fıtrat, farklı kanunlarını da işletir; o mekanizmanın gerçek sahibi, bozulan zaman düzenini yeniler, ciddi revizyon sonrası tarihte kimi toplumlar gider, kimi zaman bu değişime yer ve gökler de iştirak eder ve yeni bir solukla zaman, kendisini karşılayan yeni Peygamber ve toplumlarla yeni serüvenlere doğru akar gider.

Zaman zatında günahsızdır.

Hatta “Saadetli” olmaya aşıktır o. Saadet asrına nasıl vurgundur kimbilir?

İnsana zarar vermek için işlemez. Bilakis bu büyük nimetin yaşandığı dünya, sonsuz cennetin kazanılması için büyük bir fırsat ve altın zamanlar dilimi sermayedir.

Aslında zamanın varlık amacı kendisinin de insanla beraber sonsuzlaştırılmasıdır.

Bir çekirdek zamanı dünya toprağına atıp tuba-yı cennet olarak açmaya teşnedir zaman.

Bu itibarla zaman ve insan, aynı kaderi paylaşırlar.

İnsan bu sırrı kavrar, zamanı kendisine dost edinebilirse, onun kendisine ne kadar vefalı olduğunu, daima elinden tuttuğunu ve hep lehine işlediğini görecektir.

Zamanla sıcak bir dostluk kurmanın ve vefasıyla mutlu olmanın yollarını gelen ayetlerde buluyoruz.

C-KUR’AN’A GÖRE ZARARA UĞRAYANLAR VE KORUNANLAR

Ayetlerde zarara uğrama, “Hasera” kelimesi ve türevlerinde ifade edilir. Hüsran kavramı dilimizde de kullanılır.

a-En çok zarara uğrayanlar:

Zamanı tamamıyla Allah aleyhine kullanır hatta meydan okurlar. “Getir o vaat ettiğin azab zamanını!” diye alay ederler. Geçmiş zamanı aydınlatan Peygamberleri ve kitaplarını da gelecek ahiret gününü de inkar ederler. Geçmiş zamana masal derler(46/18).

Kur’an’da “Ahserûn” “En çok zarara uğrayanlar!” kelimesiyle ifade edilirler. Allah’a karşı yalan uyduran, Hak yolunu eğri göste rerek, insanları o yoldan alıkoyan, küfrü tavsiye eden, Nemrud ve Ebu Leheb gibi her köşe başında inananlar için ateş tuzakları kurmaya çalışan (21/70) en zararlı, bu yüzden de en çok zarara uğrayan inkarcılardır (11/18-22), zamanın geleceğine, ahirete inanmayanlar dır (27/5).

Ayetler genel olarak şu duygu ve düşünce sapmalarının ve davranış bozukluklarının, dünyada ve ahirette insanın zararına olacağını anlatır:

Bizim duygu ve düşünce bozukluğu ve insan ruhunun dejenerasyonu olarak nitelendirdiğimiz azmışlık (65/9), davra nış bozukluğu ve toplum düzeninin dinamitlenmesi olarak yorumladığımız bozgunculuk, fitne ve fesat çıkarmak (2/27), Hakk yoldan çı karak batıl yollara ve yaşam tarzlarına yönelmek (40/78;45/27), nefis hesabına dünya hayatını tercih edip onun zevklerine dalmak (9/69;16/109), yalan söylemek ve sözden dönmek (2/27,64)…

b-Zarar görenler:

Zamanı günahlarla zararlı hale getirenler. Ayet bunu “Allah’tan uzaklaşan, şeytana uyan” şeklinde formüle etmektedir (4/119).

İnsanın günah anlamında zarara uğraması Kur’an’da “Nefse zulmetme” olarak da adlandırılır ki ilk kez bunu Hz.Adem ile Havva dile getirmiştir: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz acımazsan mutlaka zarara uğrayanlardan oluruz!” (7/23).

Bu zulüm ve zarara uğrama başka insanların hukukunu ilgilendiren konularda da geçerli olmaktadır.

Özellikle cinayeti ilk başlatan Kabil için Kur’an: “O öldürdü ve zarara uğrayanlardan oldu” (5/30) der.

Ölçü ve tartıyı eksik tutanlar için de zarara uğramış olmaktan bahsedilmektedir (83/3).

İnsanın kendine hırsla bağlanması ve dünyasına hırs göstermesi onun zararı demektir.

Bundan korunmanı yolu, insanın kendini Yaratıcısına dünyasını da ukbâsına yönlendirmesidir.

c-Zarar riski taşıyanlar:

Zamanı Allah’tan çok kendilerine ayıranlar. Bu daha ziyade uyarı mahiyetinde olur.

Sözgelimi Müslümanlar, şeytan konusunda defalarca uyarılır, onun apaçık düşman olduğu belirtilir.

Şu ayet bu konuda güzel bir örnektir: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa o zarara uğrayanlardan olur!” (63/9). İnsanlar özellikle din konusunda uyarılırlar. İslam’dan başka yol tutup gidenlerin zarara uğrayacakları vurgulanır (3/85).

d-Zarardan korunmuş olanlar:

Zamanı ihlasla, Allah ile kul arasında paylaşanlar…

ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ وَمِنْهُم مُّقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِي

Ayet: “Sonra Kitab’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik.

Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder,

kimi ortadadır,

kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.” Fatır/32

3-Üçüncü derecedeki zarardan kurtulmuş olanlar:

Günahlardan arınırlar. İbadet ve Salih amellerle 24 saati, Allah ile kul arasında taksim edenler.

2-İkinci derecede zarardan kurtulmuş olanlar:

Ortadakiler. Hakkın tavsiye edilmesi ve duyurulması yolunda hizmetlerde koşarak 24 saatlerinin çoğunu Allah için ayıranlar, kendileri için de yeterli olan miktarı değerlendirenler.

1-Birinci derecede zarardan kurtulmuş olanlar:

Önden gidenler: Sabrın tavsiye edilmesi ve ruhların aydınlanması yolunda 24 saatlerinin tamamını O’na tahsis etmeye çalışanlar.

Zorunlu olmadığı sürece, kendileri için zaman ayırmayı düşünmeyenler, Fena fi’l-Hizmet olanlar!

Candan tenden canandan “Ben” den bedenden geçenler.

Kalp ve Ruhun zaman dilimine geçmiş, Gecenin Ruhbânı gündüzün Fürsânı olmuş, Zamanı fethetmiş, Zamanın Fatihi olmuş, Zaman geçen her yeri fethetmeye azmetmiş olanlar. O’nsuz ve O’na hizmetsiz geçmiş zamanı zâyî sayanlar, hep O’na O’nun yolunda Hizmete adananlar!..

 وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ  Turnikeye önce girenler Tevbe/100

سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ  İyiliklere hizmete kilitlenenler. Fatır/32

Bu konuyu, Psikolojik açıdan da değerlendirmeye alabilir, Ruhsal açıdan zarara uğrayanlar ve korunanlar şeklinde ayrı sayfalar açabiliriz.

Kur’an’da zarara uğramış insanlar olarak tanımlanan insanların her birinde farklı kişilik ve davranış bozukluğu tanımları yapılabilir.

Özellikle Ebu Leheb ve karısı, Paranoid, kişilik bozukluğuna çarpıcı birer örnektir.

Karı koca tabiri caizse Muhammed fobisine yakalanmış, elde ateş her an tetikte onun vereceği zarar evhamlarıyla yaşamakta korku ve kuşkular içlerini kemirmektedir.

Bu sebeple de asaletlerini ve servetlerini terk edip zamanlarını bu korku ve şüphelerini ölesiye yaşama yolunu seçmiş, adeta paronayak birer ateş manyağına dönüşmüşlerdir.

Peygamber bir yerde öksürse, anında oraya koşup ortalığı hem maddi hem de manevi açıdan ateşe vermekte, yüreklerde yüreklerindeki panik havasını meydana getirmek estirmek istemektedirler.

Firavun da Narsistik kişiliğe tipik bir örnektir.

Ve tam bir zaman katilidir. Hatta zaman ötesi bir katildir.

Çünkü zamanı değil, zamanın efendisi olarak tertemiz ve saf fıtratta yaratılan bebecikleri zaman mezbahanesinde doğramaktadır. Herkes ona köledir, doğan çocuklar bile! Herkesten üstün hatta tanrı konumundadır, ona övgü yağdırmalı hatta secde edilmelidir.

Firavunun, kendine tanrı demesinin özel bir nedeni, narsistlerde olduğu gibi, büyükleri yanına alarak büyük görünmek duygusu dur ki, tanrılığı bir şov olarak kullanmakta, halkına karşı kutsal prim elde etmektedir.

Musa’nın tanrısını okla vurmak için yüksekçe kule yaptırması da, çocukları kestiği gibi, kendinden izin almadan Musa lehine cephe değiştiren sihirbazları çaprazlama kestirmesi; hayat ve ölümü elinde bulundurduğu imajını vererek, böylece tanrının icraatına uygun davrandığını göstermesi de bu hususu teyit edicidir.

Hatta bu rolü öylesine benimsemiş ve kişilik haline getirmiştir ki; Şizofreni hastalığına da tutulmuş bir dev ruh hastası olarak; boğulurken bile “Sen Musa’nın tanrısısın! Hadi sana inanayım!” gibi ruhsal mústehzî, otomatik bir tutum sergileyerek, kendi yapay tanrı benliğinden de vazgeçememiş gibi görünmektedir (10/75-92)

Çok ilginçtir, Kur’an’da sadece bir yerde “Beden” kelimesi geçmektedir (10/92), o da Firavunun bedenidir.

Adeta “Görün şunun tanrılaştırdığı bedenini!” der gibi Cenab-ı Hak, o bedeni mumyasız korumuş ve sahile atmış, (İngiltere British Museum’da) ibret alacak nazarları da, basit bir sudan ve hücreden yarattığı bedenlere ve onların akıbetlerine çekmiştir.

Benzer tutum şeytanda da görülür.

Zaten o cinlerin babası olduğu gibi, bütün ruhsal hastalıkların babası, anası ve merkezî katalogu gibi bir varlıktır.

Allah’ın karşısında “Ben!” derken, kendi benliğindeki güç ve yetenek alevleri bakışını öylesine kamaştırmıştır ki, gerçek ışık kaynağına karşı gözü ve kalbi kör hale gelmiştir. Firavun da mum ışığını gözüne sokmuş, sadece ona bakmış, güneşin ışığına köre ve yabancı kalmıştır.

Asr süresi ile gelişen yorumlar karşısında, Ruhsal hastalıkların, kişilik ve davranış bozukluklarının ana sebebi olarak karşımıza “Zaman” kavramı ve onun etkisiyle zarara uğrama konusunun çıktığı görülmektedir.

Dar beden ve dünya zamanıyla benliğini bütünleştiren insan, zaman ötesini görememekte, dar dünya alanında zevk paslaşmalarıyla, et-kemik bedenin stres duvarları arasında sıkışmakta bu da ruhun canına okumaktadır.

Bu aynı zamanda şu demektir: Psikolojik hastalıklardan kurtulmanın ve ruh hayatımıza hükmetmenin dört yolu vardır:

İman ve ibadet, ameli Salih ve güzel hizmetler, Hakk’ın anlatılması ve aksiyon, Sabrın anlatılması ve ruh sağlığı.

Bu dört basamağa “Zaman Basamakları” da diyebiliriz. Bunları tırmanarak zaman aşılabilir ve zamana hükmedilerek, hüsrana değil kurtuluşa götüren bir merdivene dönüştürebiliriz.

D-ZARARDAN KURTULMANIN VE ZAMANA HÜKMETMENİN DÖRT YOLU

Müminün süresinin başında ele alınan, zararlardan uzak kalan, kurtuluşa eren ve yeryüzüne varis olan müminlerin vasıfları gözden geçirilirse, şimdi ele alacağımız dört temel prensiple örtüştüğü, renklerdeki tonlamayla bütünleştiği görülür.

Ele alınan insanın iç ve dış dünyası, anne karnındaki muhkem vasat gibi mükemmel ve zengindir. Zaman Fethi eğitimine ade ta meşimen gibi mahrem ve mukassî olan ve Rahmanî tecellilerle aydınlanan Allah evlerinde başlarlar ve şu dört üstün güçle donanırlar.

1-Namazlarındaki daimîlikle içte huşûya ermiş derinleşmişler, ismet, iffet ve güzel ahlaklarıyla temayüz etmişlerdir.

2-Sözlerinde durarak, yapacaklarını söyleyip söylediklerini yaparak, en başta EĞİTİM her işi üst seviyede başararak, çevrelerine kesin itimad hatta istimdat telkin etmişlerdir.

3-Zekat gibi malî konularda örneği görülmeyen sürekli bir “Fâilîyet” içine girmişler, himmetleriyle serveti hayırlaştırmışlar, kurumlaştırmışlar hatta evrenselleştirmişlerdir.

4-Bu iç ve dış güçlenmişlikle, faydasız her işten arınmışlar, sabır ve sebatla daima salih amellere, hayırlı hizmetlere kilitlenmişlerdir.

Benzer yaklaşımları, Mearic süresi 22-35 ayetleri arasında bulmak da mümkündür.

Şimdi aynı tabloyu farklı renk ve desenlerle resmetmeye, bu dört yolu farklı şekilde ele almaya çalışalım:

1-İMAN VE İBADET

İnsanlar, kendilerine söylenen sözlere veya gördükleri bir görüntü ve olaya karşı gülme, kızma, hayret, korku vb. şekillerde tepki verirler ve duygular yüzlerine yansır.

Kur’an inanç veya inançsızlıktan gelen duygunun insan yüzüne ve davranışlarına yansımasına işaret eder: “Allah tek olarak anıldığı zaman ahirete inanmayanların hallerini ve yüzlerini sıkıntı basar. Allah kelimesi dışında herhangi bir şey anıldığı zaman yüzleri hemen sevinç dolar” (39/45).

Allah’a inanan bir insan için şüphesiz bunun tersi doğrudur.

“Allah!” sözü bile başlı başına insan kalbi ve ruhu için bir huzur kaynağı olmaktadır.

Aslında iman böyle bir şeydir; ismi anıldığında insanın kalbinde heyecan meydana getirecek ve bu, yüzüne ve beden diline yansıyacaktır.

Üzüntü ve sıkıntı yaşayan hatta depresyonun eşiğinde bulunan bir insanın yanında, çok sevdiği bir yakının anılması bile iç dünyasında ve mimiklerinde bir kısım olumlu değişimlere yol açar.

Sevgi, tanıma, güven duyma ve iç-dış bütün ihtiyaç ve beklentilere cevap bulma sonucu oluşur.

Bu üç konuda anne baba ve eş, insan benliğini yeterince doyurabildiği için, sevgi listesinin daima başında yer alırlar.

Allah’a iman ise, insanın bütün temel duygu ve düşüncelerini itminana kavuşturan ve sonsuz ihtiyaçlarını karşılayan ilk ve rakipsiz tek ruh ve benlik olayıdır.

Ne var ki bunu salt bir söz olarak dile mahkum etmek; kalbe indirmemek ve davranışlara yansıtmamak da yine Kur’an tarafın dan tenkit görmektedir: “Bu sadece ağızlarınızda dolaşan bir söz!” (33/4); “Kalplerinde olmayanı sadece dilleriyle söylüyorlar!” (48/11); “Yapmadığınız ve yapamayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (61/2).

“İman insanı insan eder belki kainata sultan eder”. Sultanlar hakim oldukları şeyleri denetlerler.

İnsan iman sayesinde evrenin düzenleyici durumuna girmekte, zamana sözü geçen bir hakim olmaktadır.

Maddeye ve zamana hükmetmenin yolu, bu imanla insanın bilgiye yönelmesi, Allah’ın diğer kitabı olan evreni çok iyi araştırıp bilimlerde mesafe kat etmesi insanlığın merkezine ışık taşımasıyla mümkündür.

Ahirette tam olarak karşılığının alınacağı iman ve ibadet konusu ile, dünyada ancak bilimsel gelişmelerle peşin ücretinin alınacağı ödüller birbiriyle karıştırılmamalıdır.

İnanan insan iki yönde de başarılı olmak zorundadır. Üstelik inanan insan, haramlara ve israfa girmemesi yönüyle hem enerji, hem tasarruf, hem bedensel ve ruhsal sağlık, hem Millî ve Tarihî Kültür, hem de zaman açısından, bu gibi hasletlerden yoksun olan dünyalara karşı avantajlı durumdadır. Üstelik çok ülkede Millî insanî Müesseselerimiz de faaliyet göstermektedir.

İbadet, özellikle beş vakit namaz, bu duygunun içsellik içinde yaşanabileceği en güzel ortamdır ve bu günde en az beş kez tekrarlanarak bu duygunun yerleşmesi, namaz aralarında da etkisini sürdürmesi sağlanmaktadır. Namazda tatil olmadığı için bu etki, ömür boyu sürecek demektir.

Zamanın namazlaşması

Beş mücevheriniz iri elmas taşınız olsa, bir zincire dizerken aralarına da sıradan parlak taşlar ekleseniz; o kolye bütünüyle yüksek değer taşır. Adeta kömür bile elmaslaşır.

Sıfırların milyonlarcasını sıralasınız değer sıfırdır. Üçünü beşini sıralasa başına bir rakam koysanız anında yüksek değere ulaşırsınız.

İşte her günün zaman dilimimlerindeki beş elmas değerindeki namazlarınız aralarındaki dilimciklere de onların değerinden değer katar.

Tıpkı hak neticeye götüren vesilelerin de o hak boyasıyla boyanması gibi.

Failin ihlaslı fiili, sebeplere de o fiilin ruhunu yüklemiş olur, umulmayan sonuçlara da.

Aynen öyle de namazla siz zaman gergefine namazın ruhunu işlersiniz.

Siz artık her zaman ilmiğinde desen desen bir namaz insanı olursunuz.

Her zamanda namaz kılıyor gibi olursunuz.

Tıpkı abdestli uykunuzun tesbihleşmesi gibi…

Bütünüyle zamanınız namazınız haline gelir.

Zaman da siz de namazlaşırsınız.

O namazla zamanları aşar hatta miraçlaşırsınız.

Kim bilir hangi melek topluluğunun namazıyla namazdâş olursunuz.

Namaz gerçek bir zaman sultanı bir zaman efendisidir.

Namazsız bir gün geçirmeyen samimi bir Müslüman bu yönüyle 24 saatine hükmetmeye başlar, 24 saatin efendisi olur.

Zaman artık ona göre akmaktadır.

Nehrin başına oturmuş varlık filminin tecelliyatını izliyor gibidir; bilim kurgu gölge filimlerinin ötesinde zaman boyutu onun odası, odasında aynası, aynasında kendisi gibi olmuştur.

Namazları sayesinde gününü böler, zaman dilimlerini taksim eder, işiyle ilgili çalışmalarını, ziyaretlerini ve diğer işlerini şu namazın öncesi, bu namazın sonrası diye denetler, hazırlıklı olmaya alışır, randevularını düzenler, unutma riski azalır.

İnsan namazla zamana hizmet eder.

Bu sefer zaman namazla beraber ona hizmet etmeye başlar.

Müzzemmil süresinde de belirtildiği gibi, gece zamanını programlar, gündüz gelmeden önce düşünce planında yarınki güne hazırlıklı olarak girer.

Gününü sadece namazlarla ve yapacağı diğer Salih hizmetlerle düzenlediği ve doldurduğu için, günah eylemlerin randevu alma şansı da kalmamıştır.

Zamanımız ve kontenjan dolmuştur, başka kapılarda şansını denemelidir.

Ayrıca bu Hakkın tavsiyesi, irşad ve tebliğ anlamına da gelir. Başka insanlar, namaz sayesinde düzenlenmiş 24 saatine imrenirler, namazın bereketinden istifade etme şansını da elde derler.

Bu aynı zamanda Ruhsal bunalımlara, kişilik ve davranış bozukluklarına da kapılarımızın kapanması demektir.

Namazla her gün en az 5 kez nurânî bir terapi alınmaktadır.

İman ve ibadetle doldurulan 24 saatimiz, bir günahın yerleşmesi için boşluk bırakmadığı gibi, ruhsal hastalıklara yol açacak mikropların barınmasına da imkan tanımayacaktır.

Her insanda görülebilen sıkıntı ve üzüntüler de, inanç ve ibadet moral gücüyle rahatlıkla atlatılabilecektir. İnsan, iman ve ibadet sayesinde inkarcılığın ve ibadetsizliğin getireceği zararlardan korunmuş olmaktadır.

Böylece zarardan korunmanın ve zamana hükmetmenin en önemli ve zorunlu adımı olan iç hazırlık ve olgunlaşma aşaması hazır durumdadır.

2-AMELİ SALİH VE GÜZEL HİZMETLER

“Ameli Salih” kelime olarak güzel iş demektir. Yazır’ın dediği gibi, bir kısmı insanın kendisine faydalıdır, namaz onu kemale erdirir. Diğer kısmı da başka insanlara faydalıdır, zekat sadaka ve diğer iyilikler gibi (2/432).

Ameli Salih genel tanımıyla: Allah’ın hoşnut olduğu ibadetler ile, insanın kendisine veya başkasına hatta canlı cansız varlıklara yararı dokunan her güzel davranışa denir.

İman olur da Salih amel olmazsa bu, Kur’an’ın tanımlaması içinde adeta “Yarım kulluk!” Ya da “Tek yönlü kulluk!”olur.

Ayet bu tarz, işin sadece ucundan tutan, sözünü eden fakat inandığını söylediği değerleri eyleme geçirmeyen insanlar için tehditkar bir ifade kullanarak: “Onlar dünyada da ahirette de “Hüsran” da olan, zarar edenlerdir. Esas zarara uğramak da budur işte!” (22/11) demektedir.

Aynı konuya parmak basan bir başka ayette, “Allah’a ancak güzel söz yükselir!” (35/10) der. Sözün en güzelinin, Allah’a imana ve ibadete davet etmek olduğunu başka bir ayetten öğreniyoruz (41/33).

Ve önceki ayetteki diğer bir cümle ilahî kaziyeyi tamamlar: “O güzel sözü ancak ameli Salih Allah’a ulaştırır” (35/10).

İmanlı insanın, başta ibadet olmak üzere, Allah hakkındaki sözleri, duaları, iyilik ifade eden yaklaşımları, Ameli Salih haline dönüşürse Allah katında bir değerinin ve ağırlığının bulunduğu anlaşılmaktadır.

Çünkü bu, insanın yaratılış amacıdır: “O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda imtihan etmek için, sizi, ölümü ve hayatı yarattı” (11/7;67/2).

Ameli Salih zamana benzetilebilir.

Maddenin hareketinin -ilahî bir yasa olarak- zamana dönüşmesi gibi, İmanın hareket gücü de Ameli Salihe döúşmektedir.

Zaman, Ameli Salihle anlam ve güç kazanır, onunla biçimlenir, “Zaman kötü!” yaftasından kurtulup, “Salih” vasfını kazanabilir.

Zaman en büyük teşhir ve ilan meydanıdır. Ne kadar Ameli Salih sergilenirse o derece bağrını güzelliklerle doldurmuş ve bütün insanlara da taşımış olur.

Zaman, Ameli Salih zamanıdır.

Amel-i salihle zaman asumanlaşır.

“Ameli Salih” mefhumunun kapsamlı anlamını, bu deyimin geçtiği bütün ayetleri tarayarak oluşturmaya çalıştık, şöyle bir yelpaze oluştu:

a-”Ameli Salih” kavramının genel anlamı:

Ameli Salih, insanın kurtuluş umabileceği en güçlü dayanak noktasıdır (28/67).

Ameli Salih, insanı tek gerçek mutluluk olan Allah’a ulaştırmayı sağlayan en güzel ve sağlıklı tek yoldur (18/10).

Ameli Salih, insanın kendi nefsi lehine ve geleceğini hazırlama adına yapabileceği en büyük yatırımdır (30/44;41/46; 45/15)

Ameli Salih, insanın dünya ve ahiret işlerinde kendisine kolaylıklar, farklı ve etkili çözüm alternatifleri sunar (18/88).

Ameli Salih, insanları, inançsızlık, bilgisizlik ve nefis (Ruh) hastalıkları karanlıklarından kurtarır, kalp, akıl ve ruh aydınlığına çıkarır (65/11).

Ameli Salih, Allah’ın en çok beğendiği ve övdüğü, Allah hakkındaki güzel sözleri ve davranışları O’na taşıyan en şerefli elçi gibidir (35/10)

Ameli Salih, insanı, Allah’ın en çok memnun kaldığı, Allah’a çağıran en güzel sözlüler listesine kaydetmesine sebep olur (41/33).

Ameli Salih, bire-bir ölçüsünü aşar. Bu ölçü kötülükler içindir. Ameli Salih’de bire-iki (bire-yüz, yedi yüz-bin) ölçüsü kullanılır (40/40).

Ameli Salih, insanın, yaptığı güzel davranışların çok daha üstün ve güzel olanlarıyla ödüllendirilmesini sağlar (16/97;29/7).

Ameli Salih, cennet kapılarını açan ve hesapsız nimetlere kavuşturan sırlı bir anahtar gibidir (63/9; 65/11; 40/40).

Ameli Salih, hangi günah ne kadar çok olursa olsun, Tövbenin kabulünde ve Allah’ın affında en güçlü garanti belgesi sayılır (20/82; 25/71).

Ameli Salih, pas çözücü gibi insan ruhuna yapışmış günah lekelerinin temizlenmesini sağlar (63/9).

Ameli Salih, günahları temizlemekle kalmaz, onların yerine iyilik yazılmasını da sağlar (25/70).

Ameli Salih, nimetlerin ziyadeleşmesini sağlayan şükrün en büyük göstergesidir (17/19).

Ameli Salih ailenin iki ana direği olan erkeğe de kadına da, kuracakları yuvada ve evlatlarıyla da tertemiz ve mutlu bir hayat yaşatır (16/97).

Ameli Salih, bilginleri bilerek davrananları, bilgisizlerden ve bilmeden davrananlardan daha üstün kılar, basîretli yapar ve sözü dinlenir hale getirir (28/80).

Ameli Salih, yiyeceklerin en temizinin seçilmesi ve büyük teftişe hazırlanıyor gibi, davranışların en güzelinin titizlikle seçilmesi ve uygulanması demektir (23/51).

Ameli Salih, olumsuzlukları olumluya çevirir; günahları sevaba, korkuyu güvene, üzüntüyü sevince, sıkıntıyı huzura, öfkeyi sükûnete, başarısızlığı başarıya çevirir (9/120).

Ameli Salih, günahla bozulan, kaçırılınca dünyada pişmanlık veren (9/102), Allah’ın huzuruna gidilince ve cennetle cehennem görülünce gerçek değeri anlaşılabilecek, “Keşke dönsem de yapsam!” diye iç geçirilecek, gençlik ve ömür kadar önemli ve değerli; asla kaçırılmaması gereken bulunmaz bir fırsattır (23/100;32/12;35/37).

Görüldüğü gibi Salih amellerle insan, dünyasına ve ahiretine zarar verecek bütün etkiler karşısında koruma altına alınmakta, sonsuza uzanan zamanın sunacağı bütün avantajlara da sahip olmaktadır.

Sâlihât

Kur’an’da ayrıca, Ameli Salih kavramı çoğul olarak oldukça çok zikredilir.

Salihat kelimesinde, yukarda belirlediğimiz anlamları görmekle beraber, çarpıcı bazı ifadeler de dikkat çeker ve ameli Salih yapanlar için hem bu dünyada hem de öbür alemde farklı ve fazla mükafatlardan bahsedilir.

Misalleri şöyle sıralayabiliriz:

Davud Peygamber şöyle hayıflanır: “Sâlihât yapanlar ne kadar da az!” (38/24).

“Körle gören bir olmaz, iman edip Sâlihât yapanla kötülük yapanlar da bir olmaz!” (40/58).

“Salihât yapanlarla bozgunculuk yapanları bir mi tutacağız?” (38/28; 45/21)

“Sâlihâtı yapmak zor değildir, Allah kimseye kaldıramayacağı ağır yük yüklemez” (7/42)

“Evlatlar ve mallar dünya süsüdür, kalıcı ve baki meyveler verecek olan ise Sâlihâttır. Bu, sevap ve emel bakımından daha ha yırlıdır”(18/46).

“İman edip Sâlihât yapanlar, halkın en hayırlılarıdır” (98/7).

“İman edip Sâlihât yapanları Allah, yeryüzüne hakim kılar, dinlerini yerleştirir ve korku-baskı döneminden sonra onlara güven sağlar (24/55), insanların içine de onlar hakkında hüsn-ü kabul ve muhabbet verir” (19/96)

“Salihat yapan erkek ve kadınların kötülükleri örtüldüğü gibi, cennet ve hadsiz mükafatlar verilir, dereceleri yükseltilir (4/124; 20/75); Bir de fazladan bir lütuf olarak Allah’ın Cemalini görürler” (4/173; 42/26). “Allah onları huzuruna ve Rahmetine alır” (10/4,45/30).

“İman edip Sâlihât yapanlara müjdeler olsun, ne mutlu onlara!..Ne güzel gidecekleri yerleri var!” (13/29).

b-”Salih” kavramının genel anlamı

“Salih”, ayete göre Ameli Salih yapan insanlara verilen isimdir:

“İman edip Ameli Salih yapanları, Salihler arasına katarız” (29/9).

Bu katılımı Peygamberler bizzat istemekte, “Rabbim bizi Salihler arasına kat!” demektedirler (12/101; 26/83; 27/19).

Salih, Allah’ın bütün Peygamberlere verdiği ortak bir isim ve sıfattır.(2/130; 3/39,46; 6/85; 16/122; 21/72,75,86; 29/27; 37/112; 66/10; 68/50)

Salih bir insanın, genel özellikleri ve temel görevleri ise şunlardır:

Peygamberler “Salih” birer insan ve görevli Nebi olarak şu ayette belirtilen temel prensipleri misyon edinmişlerdir:

“İçinizden size ayetlerimi okuyan, nefislerinizi temizleyen, size kitabı ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Rasûl gönderdik!” (2/129,151; 3/164; 62/2).

Peygamberler başta olmak üzere bütün “Salih” insanlar, öncelikle insanların nefis-ruh hastalıklarının giderilmesini, bozuk kişilik ve davranışlarının ve iletişim yanlışlarının düzeltilmesini, sonra da kalplerinin inançla akıllarının bilgiyle donatılmasını amaç edinmiş lerdir.

Salih amel yapan her insan, aynı zamanda bunu da amaçlamış, bu yolda bütün insanlığa hizmet sunmaya karar vermiş demektir .

c-”Ameli Salih” yapan “Salihler” ıslah ederler.

Çok ilginç bir tespitle karşı karşıya kaldık. Bu başlığı attıktan sonra, “Salih Peygamber” in şu sözleriyle karşılaştık:

“Allah’tan korkun, bana itaat edin! İsrafa dalan, yeryüzünde fesat-bozgunculuk çıkaran ve ıslah edenlerden olmayanlara uymayın” (Şuara/150-152)

Salihler, Ameli Salih diyebileceğimiz şu özel ıslah faaliyetlerini yerine getirirler;

1-Nefislerin ıslah edilmesi, temizlenmesi, inanç ve bilgi yüklenmesi için hizmet ederler.

İnsanın ıslahını, kişisel ruh sağlığını ve gelişimini sağlarlar.”Allah’a ve Ahirete inanırlar, iyiliği tavsiye eder, kötülükten de uzak tutmaya çalışırlar, hayır olan her iş için koşturur dururlar; işte bunlar Salih iyi kişilerdir” (3/114)

Şuayb Peygamberin diliyle de bu amaç şöyle belirtilir: “Ben gücümün yettiği kadar ıslah etmeye-halinizi düzeltmeye çalışıyorum” (11/88).

Bu Salihler, Peygamber mesleği olan irşad ve tebliği en yüksek tek temsil noktasında icra eden yeryüzünün tek örnek topluluğu olduklarından, kitabı ve hikmeti öğreten en etkili, yetkili ve yetenekli merci sayılırlar.

2-İnsanların aralarının ıslah edilmesi-düzeltilmesi, diyalog ve hoşgörünün yerleşmesi için samimi çalışırlar. Toplumun ıslahını sağlar, toplumsal iİetişimi kurarlar. Toplum tarafından da ciddi hüsn-ü kabul görürler.

“Eğer inanıyorsanız, Allah’tan korkun, O’na ve Rasûlü’ne itaat edin ve birbirinizin arasını ıslah edin-düzeltin” (8/1).

“Bütün mü minler kardeştir, aralarını ıslah edin-düzeltin, adaletle aralarını bulun” (49/9-10).

Aile problemlerinin ıslahı ve sulh yapılması gayreti için de olmak da ayetlerin tavsiyeleri cümlesindendir (4/28).

3-Yeryüzünün ıslâh ve salâhından sorumlu insanlar olarak, her insana ulaşmak için dünyaya açılırlar.

Dünyanın ıslahını üstlenirler, İnsanî değerleri temsil ederek evrenselleştirirler.

Yeryüzünde gittikleri yerlerde muhabbetle karşılık görürler.

Salihlerin dünyevî avans ödülleri olarak onlara “Vüdd”-muhabbet vaz’ edilir (19/96).

“Biz and olsun ki Kur’an’da, Tevrat ve Zebur’da, yeryüzünde Salih kullarım varis olacak diye yazmıştık!” (21/105) ayetinin muhatabı olurlar.

d-Allah’ın ıslah etmesi

Öncelikle Allah’ın, Salih kulların koruyanı olduğunu belirtmek gerekir: “Allah Salihlerin velisidir, onları görüp gözetir” (7/196).

Buna mukabil, insanlar arasında, kötülüğün yayılması için çalışan, fitne ve fesat çıkaran, bozgunculuk yapanların hallerini ıslah etmeyeceği belirtilmektedir (10/81;26/152).

Özellikle inkardan imana, günahlardan tövbe ile Allah’a sığınan, kendi olumsuz durumunu ıslah eden, günahlardan vazgeçen insanlar için, af ve kabul kapısının açık olduğu, korku ve üzüntüden güvende olacakları vurgulanır (2/160; 3/89; 4/146; 6/48; 16/119).

Allah ameli Salih yapanların hem kendi hallerini hem de işlerini düzeltmekte kolaylık vermektedir. Bu, sıra dışı yardım şeklinde de görülür.

“Allah, iman edip ameli Salih yapan, Muhammed’e inenleri Hak olarak kabul eden, inananların günahlarını örter ve hallerini ıslah eder-düzeltir” (47/2);

“Allah, korkan ve doğru söyleyenlerin işlerini ıslah eder-yoluna koyar günahlarını bağışlar” (33/71).

Hz. Zekeriya’nın eşi çok yaşlı olduğu halde, Allah onun bu durumunu ıslah etmiş, doğuma elverişli hale getirmiş ve Hz.Yahya dünyaya gelmiştir (21/90).

Hali kabil-i ıslah görülmeyen nice insanlar, Salihlerin renkli gök kuşağının altından geçmeye ve Salihleşmeye başlarlar…

3-HAKKIN ANLATILMASI VE AKSİYON

Karşılıklı olarak birbirine tavsiye veya vasiyet etmek anlamına gelen “Tevâsav” kelimesi, bize Hakk’ın anlatılmasının, bir kişiye değil her kişiye ait bir vasıf olması gereğini hatırlatmakta, hatta ciddi bir organizasyon hissi uyandırmaktadır.

“İman edenler” diye çoğul ifade etmesi de bunu teyit etmektedir.

Hakikatlerin duyurulmasının karşılıklı olması, iki tarafın da güçlenmesini ve birbirlerinden güç almalarını sağlar.

Ayrıca her iki kişinin veya topluluğun da birbirlerine, birbirlerinden farklı olarak verebilecekleri hakikatler bulunabilir.

Diğer taraftan tavsiye, bir dil eylemidir.

İlk iki ayette kalbin, aklın, duygu ve düşüncelerin imanla, bedenin de güzel davranışlarla donatılmış olduğunu görüyoruz.

Bu aşamada dil bu önceki hale tercüman olmakta, temsil edileni, yaşananı ifade etmektedir. Anlatılanı önce anlatanın yaşaması ne kadar önemliyse, yaşanan hakikatlerin başkalarına duyurulması adına aksiyoner olmak da bir o kadar önem arz etmektedir.

Aynı kelime iki surede daha şu anlamlarda geçmektedir.

Daima Hakk’ı tavsiye eden her Peygamber, Hakk’a karşı duran insanlar tarafından yalanlanmış, alaya alınmış ve kahinlikle, büyücülükle, şairlikle veya delilikle itham edilmişlerdir.

Ayet bu noktada inkarcıların ruh hallerinin bozukluğunu, gerçeği göremedikleri gibi, çarptırdıklarını, sağlıklı bir insana iftira edecek kadar değer ölçülerini ve insanlık kriterlerini kaybettiklerini “Azgın!” kavramıyla özetlemektedir.

Ruh dengesi bozulan insanda bir duygu taşkınlığı ve düşünce çarpıklığı meydana gelmektedir ki, bu tür hezeyanlar savurabilmekte, akıllı insana deli diyebilmekte, ilahi sözü de kehanet, şiir ürünü, büyü malzemesi olarak görebilmektedir (52/52).

Ayet bir ileri safhada daha garip olan bir duruma dikkat çekmekte, bu ithamları bir tavsiye ve vasiyet olarak önceki Peygamberlerin toplumlarından mı aldılar (52/53) ki, ağız birliği yaparak aynı iftira dilini kullanıyorlar demektedir.

Bu açıdan bakılınca bir Hakk’ın tavsiye edilmesi ve yaşatılması vardır ki bu, bütün Peygamberlerin birbirlerine adeta vasiyet ve tavsiye ettikleri bir durumdur.

Bir de İnkarcılığın ve yalanlamanın değişik şekillerde ifade edilmesi vardır Bu da inkarcıların birbirlerine miras bıraktıkları olumsuz yaklaşım olmaktadır.

Diğer ayette ise, Ahirette kitabını sağ taraftan alanların vasıfları anlatılır. Bunlar iman edip birbirine sabrı ve merhametli olmayı tavsiye ederler ve yetimle yoksula sahip çıkarlar (90/11-18)

Bu üç ayetin dışında tavsiye ve vasiyet kavramı geçen ayetlerin genel görünümü şöyledir:

1-Allah’ın tavsiyeleri:

Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmayın (6/151), başka yolları değil sadece benim yolumu tutun (6153), Allah’tan korkun (4/131), Anne babanıza iyilik dd (6/151; 29/8; 31/14; 46/15), çocuklarınızı öldürmeyin (6/151), yetim malı yemeyin, ölçü ve tartıda adaletli olun, sözünüzde durun (6/152), Allah, Nuh’a, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya tavsiye ettiğini, size din olarak kıldı” (42/13).

Ayrıca ölüm öncesi vasiyet etme konusunda da 7 kadar ayet vardır.

2-Peygamberlerin tavsiyeleri:

Hz.İbrahim ve Hz.Yakub: “Oğullarım Allah sizin için bu dini seçti sadece Müslüman olarak ölünüz” (2/132)

Hz.İsa: “Rabbim nerde olursam olayım namazı ve zekatı bana tavsiye etti” (19/31).

Diğer Peygamberlerin ve Hz.Lokman’ın (evladına) yaptığı nasihatler ise farklı kelimelerle ama genellikle; iman, ibadet ve ahlak çerçevesinde gerçekleşmektedir (31/12-19).

Öyle anlaşılıyor ki insanın insanlara söyleyebileceği çok önemli anlardaki çok önemli sözler arasında nasihatin ve vasiyetin önemli bir yeri vardır. Rabbimiz de bize, bu tavsiye etme davranışının, yukarıda belirlenen genel çerçeve içinde, hayatımıza hakim olmasını tavsiye etmektedir.

Hakkı tavsiye etmenin, anlatmanın, Kur’an’da karşılığı olan değişik kavramlar da vardır;

Emr-i bil-ma’rûf nehy-i anil-münker,

İrşad ve tebliğ,

Tebşîr ve tenzîr,

Tergîb ve terhîb gibi…

Hakk’ın anlatılması çok yönlü bir eylemdir. Anlatana, muhataba, anlatım şekline, zamana, mekana, şartlara, uslûba, malzeme ye vb. bakan yönleri vardır. Hakk’ı anlatmak bir vazife olduğu gibi, hakkını vererek, Hakk’a uygun şekilde anlatmak da ayrı bir vazifedir.

Bu vazifeyi yapmanın en büyük getirisi insana hareket sağlaması, hayatını ve işini bereketlendirmesi, ailesine mutluluk verme sidir.

Ruhuna canlılık, düşüncesine dinamizm, bedenine sağlık ve dinçlik kazandırmasıdır.

Başka insanlara güzellikler kazandırmanın oluşturduğu manevi hazzı tarif etmek ise imkansızdır.

Hakk’ı anlatmak insanı “Haklı” yapar. Haklı olanda bir güven ve güç meydana gelir. O gücü Hakk namına kullanır. Kuvvetli olmayı haklı olma olarak değerlendirenlere karşı Hakk’ın ve haksızlığa uğrayanın savunucusu olur.

Hakk adına zamana, o vaad edilen hakimiyeti kurmuş olur.

Çünkü yeryüzü ve zaman hakimiyeti, yeryüzüne denge kazandırma ve zamana saadet katma adına, Allah’ın bir emri olarak inanan insanlar için bir yükümlülüktür:

“Sizden iyiliği emreden kötülükten meneden bir topluluk bulunsun!” (3/104).

Bu, vasat ümmet olarak, insanlığa bir şahid duru munda yaratılmış olmanın da zorunlu bir sonucudur (2/143).

Bu, Hakk’ı savunma ve duyurma gibi en yüce hedefi amaç edinmiş, ihlasla ve hakkıyla bunu temsil etmiş olanlara bir miras gibi vasiyet edilmiştir (24/55).

Şayet Hakk’ı temsil nitelikleri kaybedilirse, bu emanet onlardan alınır başka layık omuzlara emanet edilir.

Çünkü Her atiyye, bir Zümrütü Anka kuşu gibi konacak matiyye arar, her matiyye paratoner gibi bir atiyyeyi kendine celbeder.

Bir ayet bu hakikata işaret eder:

“O müminler ki, onları yeryüzünde bir yerde yerleştirdiğimizde, namazlarını kılarlar, zekatlarını verirler, iyiliği yaşatır kötülüğü uzaklaştırırlar. İşlerin sonuçları Allah’ın elindedir” (22/41).

Böyle kaldıkları sürece “İnsanlık için çıkarılmış en hayırlı topluluk!” (3/110) olma vasıfları da üzerlerinde kalır.

Üzerlerinden geçip giden zamanın kurbanı olur, evrenselleşmeye başlamış vasıflarını kaybederlerse; bu durumlarına da şu ayet tercüman olur:

“Ey iman edenler sizden kim dininden döner (onu yüceltme istikametinde çalışmaktan vazgeçer) se, Allah başka bir topluluk getirir ki onlar Allah’ı sever, Allah da onları.

Onlar müminlere karsı son derece mutevazı, kafirlere karşı izzet sahibidirler. Allah yolunda çalışır dururlar.

Aleyhlerindeki hiçbir söz ve çalışma onlara korku ve duraksama veremez. Bu, Allah’ın fazlıdır ki dilediği (layık olan) kimseye verir. O’nun Lutfu ve İlmi çok geniştir” (5/54).

Hakkı tavsiye etmenin en önemli birinci yolu, belirttiğimiz gibi, onu iç-dış bütünlüğü içinde temsil etmek, yaşayarak göstermek, öncelikle hal diliyle Hakk’a tercüman olmaktır. Dil, yazı ve müesseseleşme girişimleri bu konuda temel yardımcı durumundadırlar.

Hakk’ın tavsiye edilmesi iki boyutlu olabilir.

Birincisi Cenab-ı Hakk’a ait vicdan kültürünün oluşturulması diğeri de Cenab-ı Hak k’ın üç kitabı olarak belirtmeye çalıştığımız; Kur’an, insan ve evren kitaplarına ait varlık gerçeklerinin, insanların ruhlarına duyurulması ve yaşatılmaya çalışılmasıdır.

Çocuğumuzu, elini sobaya dokundurduğunda yanacağı ve acı duyacağı konusunda uyardığımız gibi, kötü davranışlarda bulunması durumunda manevi ateşle karşılaşabileceğini de öğretiriz. Hak hakikat, hem dünyevî hem de uhrevî boyutlarıyla bütünlük içinde tavsiye edilmeli, öğretilmelidir.

Anlatmanın psikolojik etkileri ve insan ruhuna kazandırdıkları konusu araştırmaya değerdir.

Her insan bir mürşid ve psikolog gibi, çevresinde bulunan kimselere bir şeyler anlatma durumunda kaldığında, bunun kendi dünyasına kazandırdıklarını vicdanında mutlaka hissedebilir.

Bu yönüyle Cenab-ı Hakk’ın anlatılması, Allah’a ulaştıran hakikatlerin dile getirilmesi ve insanlar arası ilişkilerde hak ve hukuka riayet edilmesi başlı başına insanın kendi kendini motive etmesidir denebilir.

Bunun amel içindeki peşin lezzeti, insanın huzur duyması, psikolojik rahatlama hissetmesi olmaktadır.

Önemli diğer etkisi de, Hak ve hakikate uymayan sözler sarf edip davranışlarda bulunmak süretiyle hem bireysel hem de toplumsal hayatında ortaya çıkabilecek zararlardan uzaka kalmasıdır.

Aynı şekilde, Kur’an’ın bazı ayetlerde belirttiği gibi güzel sözlerle, ferden ferda ya da bir sohbet grubu içinde, bir insanın ruh dünyasını aydınlatmak amacıyla, hakikatlerin ve salih davranışların dile getirilmesi gibi etkili ikinci bir terapi yöntemi de göstermek de oldukça zordur.

Anlaşılacağı üzere, ayetler, zarardan kurtulmuş olmak için, iman ve ibadetin ötesinde Hak ve hakikatin duyurulması konusun da bir kısım hayırlı hizmetlerde bulunma tavsiyesini yapmaktadır.

Vicdana hapsedilen iman ve camiye tahsis edilen ibadet bile, inanan insanın her iki dünyada zarardan kurtulması için yeterli olmayabilir.

Tıpkı inandığı ve ibadet yaptığı halde Müslümanların da bazı psikolojik rahatsızlıklar yaşamaları gibi.

Biz buna hayat içinde ölmüşlük, sağlık içinde hastalık, kâr içinde zarar, temizlik içinde kirlilik ve kazanma kuşağında kaybetmişlik tanımlamalarını da getirebiliriz.

4-SABRIN ANLATILMASI VE RUH SAĞLIĞI

Öncelikle sabır imanın yarısı olarak değerlendirilme özelliğine ve ağırlığına sahip bulunmaktadır.

Özellikle iman ve ibadetle yakından ilişkilidir.

Allah’ın hem emirleri hem de yasakları tamamen birer sabır konusudur.

Beş vakit namaz ve oruç için olduğu kadar, günahlardan uzak kalma adına nefisle yapılan mücadele ve zevk verici olumsuz davranışlardan uzak kalmada sabır enerjisi, güneşin ışığı kadar insanın ihtiyacıdır denebilir.

Öte yandan insanın iradesiyle ya da iradesi dışında başına gelen felaketlere, hastalıklara her çeşit elem ve sıkıntı verici olaya karşı metanet içinde dayanmak, ruh sağlığı içinde yaşayabilmek de ancak sabırla mümkün olabilir.

Sabra konu olmayan bir zaman dilimi göstermek adeta imkansızdır. Bu durumda her konuda zamanın akışına uyum sağlamak da diğer bir sabır çeşidi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Başarı ve mutlulukları barındıran bütün zaman dilimleri aslında sabrı gerektiren zorluklarla çevrilmiştir.

Başarı ve mutlulukları dinamitleyen ve körelten zaman dilimleri de insanı sabırsızlığın kurban eden, dünyanın zehir barındıran balı durumundaki günahlara dalma zamanlarıdır.

Sabır, insanın farkındalığını geliştiren en etkili davranış biçimidir. Sabırsız insan, çevresindeki eşya ve hadiselerin tam olarak farkına varamaz, objektif değerlendiremez, geleceği önceden kestiremez ve değişik şekillerde zarara uğrar.

Sabrın tavsiye edilmesi de Hakk’ın tavsiye edilmesi gibi, iman ve salih amelle temsil edilerek uygulanabilecek bir realitedir.

İnsanlar, başarılı insanların modellenmesi ve böylece servet ve kariyer elde etme adına başarılı olmak için adeta çırpınırlar. Bir yığın pren siple karşılaşınca, bu işin o kadar kolay olmadığını anlar ve sabır duvarına çarptıklarını fark ederek hayal kırıklığı yaşarlar. Gerçek başarı aslında daima o duvarın arkasında bulunmaktadır.

Her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylığın bulunduğunu (Bknz.İnşirah süresi) ifade eden Rabbimiz, görünüşte zor olan aslın da kolaylıklarla dolu bulunan tutumu sergilememizi istemektedir.

O da iman etmek, ibadet yapmak, salih ameller işlemek ve Hakk’ın anlatılması yolunda sabretmektir. Bunlara sabrederek başkalarına da bu gerçek başarı yolundaki sabrı öğütlemek ve öğretmektir.

Sadece dünya hayatına ait zorluklara karşı sabır ile, geçici dünyaya ait başarılar elde edilebilir. Hem dünya hem de ahiretle ilgili bütün zorluklara karşı sabır ise bize dünya mutluluğunun yanında sonsuz cennet hayatını da kazandırmış olacaktır. İki sabır konusun da tercih hakkı insana bırakılmıştır.

Allah, insan iki başarı seçeneğinden hangisini tercih ederse, istediğinin ona verileceğini ifade etmekte ama ahiret seçeneğinin makbul olduğunu belirtmektedir (17/18).

Sabır yukarda belirttiğimiz gibi, temelde beş ana konu etrafında cereyan eder:

Allah’ın emirlerine-ibadetlere karşı,

Yasaklarına-haramlara karşı,

Bela musibet ve hastalıklara karşı,

Salih davranışların, hayra hizmetlerin yapılmasına karşı,

Hayata-zamanın akışına karşı sabır.

Şu şekilde de ifade edilebilir: Cennetin çevrili olduğu bütün olumlu sonuçlar veren zorlukları aşmaya karşı sabır, cehennemin çevrili olduğu bütün olumsuz sonuçlar veren günah lezzetlerine direnmeye karşı sabır.

Sabır, yukarda işlenen bütün maddelerle yakından ilgilidir ve adeta onların dinamik gücüdür. Her aşamada sürekli enerji üretmek gerekmektedir. Sabır bu enerjinin üretilmesinde, yenilenmesinde ve korunmasında büyük katkı sağlar.

Birinci maddede ele alınan, Allah’ iman etmenin insanın başına açacağı kaçınılmaz tepki ve tehditler söz konusu olabilir. Eshabı kehf olayında ele alındığı gibi, inanmayanlar onları kendileri gibi inanmaya ya da refüze etmeye dışlamaya, dışarılara yollamaya, böylece ortadan silmeye çalışırlar.

İkinci maddede işlenen Salih ameller ve hizmet çalışmaları yapmada da büyük sabır gerekir. Çünkü insanın, zamanını ayırması, canını ve malını vermesi kadar zor bir durum ve büyük fedakarlıktır.

Nefis umarsız bir zaman azmanıdır. Bir ömrü oburca zevklerle dolu olarak yer bitirir. Bu gıdasını onun elinden almak, Salih amellere ve ihsanlık hizmetlerine yatırım yapmak, büyük meydan muharebeleri kazanmak gibi, içte zafer kazanmak demektir.

Üçüncü maddede ele alınan hakkı tavsiyede de çok yönlü sabır söz konusudur.

Muhatabın durumuna sabır gibi..

Çocuk yetiştiren anne babalar, öğrenci yetiştiren öğretmenler bunu çok iyi anlarlar. Bu, ülke ve ülkeler çapında, çok değişik inanç, dil ve kültürlerdeki nesiller için düşünülürse, sabır gerektiren çapın ne kadar küreselleştiği de anlaşılmış olur. Gıpta etmeli, birer Sabır Kahramanı olarak evrensel çapta gurbetlerde gül bitirenlere!

Son maddede ise bizzat sabretmeye sabır gerekir.

İnsan bir noktaya kadar sabredip patlayabilir. Bu sabretmeye alışmadığı, sabırlı olmaya sabredemediği anlamına gelir. Bu ciddi bir ruh gücüne, duygu ve düşünce yönetimi yeteneğine sahip olmayı gerekli kılar.

Kendini sabra ikna eden bir insan haline gelmeli ve gereksiz sabırsızlık gösterdiğimiz anları kontrol altında tutabilmeliyiz ki, başkalarına bu sabrımızı tavsiye edebilelim yansıtabilelim!

Sabır bir iç kontrolüdür. Murakıb-ı Ezelî’ye intisaptır

Ruhun bütün mekanizmalarıyla aynı bilinç altında belli bir noktaya yoğunlaşması ve duygu, düşünce ve davranışları merkezî denetim ve yönetim altına almasıdır. İç güçlerin dış güçlerle çatışmasında, için dışa hakimiyet kurmasıdır.

Yoga gibi yöntemlerle Ruhu bu yönde eğitebilen insanlar vardır. Ruhun güç kazanması, ona ilgi göstermekle olur.

Ruh, nefis ve cesetin zıt ilgi alanlarıyla gelişir.

Yani 24 saatini bedeninin zevkleri için sarf eden insanın ruhunda benzer gelişme görülmez. En az bedene gös terdiğimiz ilgi kadar ruhumuzun, kalp ve duygularımızın gelişmesine de özen göstermek gerekir.

Kalbin en yakın arkadaşı akıl da bilgi ve düşünce yönüyle yeterince geliştirilmeli ve kal-be yardımcı olmalıdır.

Sabrın tavsiye edilmesi, “Sabırlı ol!”, “Sabret!”, “Dişini sık!” Bu da geçer!” gibi klişeleşmiş sözlerle geçiştirilecek bir konu olmasa gerektir.

Sabır gerektiren herhangi bir sıkıntı, üzüntü, korku ve öfke durumları yokken, hatta daha çocukluk yaşlarında insan, belli şekillerde sabırlı olmaya alıştırmak gerekmektedir.

Oruç bu konuda rakipsizdir. Namaz da her gün beş kez sınırlı vakitlerle de olsa ama tekrarla sabrı öğretmektedir.

Kitap okuma, kitap okuyanları dinleme, hayırlı hizmetleri zaman dilimleri içinde sıralama da başlı başına ruha bir sabır eğitimi sayılabilir.

Özellikle de okunanlar üzerinde tefekkür etmek, bilgilerin ve düşüncelerin tasnif edilmesi, yeni fikirler üretilmesi süreçleri sabrın içselleşmesini ve mizaç halinde yerleşmesini sağlamaktadır.

Sabır yaşayan güzel insanlarla yapılan sağlıklı dini sohbetler, grup halinde bir sabır terapisi sayılabilir.

İlim ve iman yolunda yürütülen güzel hizmetler, eğitim programları hep, pratik adına sabır gücünün oluşmasında son derece etkili faktörlerdir.

Bilinçaltının sürekli ne ile meşgul olursa insanın bilincinde de onları yaşayacağı ve davranışlarına yansıyacağı bilinen bir gerçektir.

Sabırda Allah’tan yardım isteme ve görme vardır. Bu güçle duygu ve düşüncelere hakim bir tepe noktadan güvenle bakılabilir.

İman ve salih amelle içini aydınlatmış, salih ameller vasıtasıyla insanlarla güzel iletişim kurmuş, Hakka hizmet eden her insan, sabır zirvesinde bütün eşya ve hadiselere, dolayısıyla zamana, psikolojik farklı yaklaşımlar sergileyebilir, zamanla çok değişik boyutlar da bütünleşebilir.

Sabır, gerek sabır tavsiye edenin, gerekse sabır tavsiye edilenin ruh sağlığının korunması adına son derece önemlidir.

Çünkü ruh sağlığını koruyan esas konular iman ve ibadet konularıdır ki bunlara sabır, imtihan meşakkati demektir.

Diğer taraftan ruh sağlığını bozan konuların başında da nefsin doymak bilmeyen arzuları, tutku ve günah alışkanlıkları bulunmaktadır.

Haramlara sabretmek de aslında nefis için ayrı bir imtihan meşakkatidir.

Rabbimizin çizdiği olumlu ve olumsuz anlamdaki bu sınırlar ve sınırlamalar, aslında ruhu ve psikolojik hayatı koruma altına almanın ifadesidir. Bu durumda bu sınır çizgilerine, ruhun sağlıklı yaşam çerçevesi demek doğru olacaktır.

Ancak sabır konusuna, farklı açılardan yaklaşmak, sabır adına insanın ruhsal yaşamına bir kısım kolaylıklar sağlayabilir.

Asr süresi, denebilir ki, sabrın farklı orijinallikte sunulmasına vesile olan en özlü süredir. Çünkü konuyu zamanla irtibatlandırmaktadır.

Zaman ve Sabır!

Zaman, sabrın çeşitlerini ve kapsamı alanını en şümullü şekilde ifade eder. Neşeli için geçen zamanla, acılar içinde kıvranan hasta için geçen zaman arasında ne kadar büyük fark vardır.

Teorik olarak birimleri aynıdır fakat etkileri farklı olur. Aç iken zaman bitmez sanki, insan ne kadar da sabırsız olur.

Nefis hazlarını alışkanlık ve yaşam tarzı haline getirmiş insanlar arzularını gerçekleştirmek için çocuk gibi mızmızlanırlar. Hapishanede ve ameliyat masasında zaman nasıl geçer, onu çekene sormak gerekir.

Burada zamana karşı sabır konusunda bir kaç küçük öneride bulunmak istiyoruz.

Kimine göre son derece büyük ve önemli so nuçlar verebilecek tavsiyeler olabilir!..

Zamanla psikolojik buluşma diyebileceğimiz bu yaklaşım şeklini: “Zamana odaklanma”, “Zaman yolculuğu”, “Zamanı yapıştırma”, “Zamanda zirveleşme”, “Zamanı izleme” gibi kavramlarla açabiliriz.

Bu yaklaşım şekli sübjektif görüle bilir. Fakat her insanın zaten sübjektif yönü vardır ve objektif bütün bakış ve davranışlar, iç dünyamızda oluşmuş ve yerleşmiş kişisel inançlarımızın ürünü değil midir?

Özellikle acı ve açlık, ibadet etmek, ameli salih yapmak, irşat ve hayır hizmetlerinde bulunmak; zamana odaklanma ve zama na hakimiyet kurma böylece sabırlaşma adına son derece elverişli vasıtalardır.

Genellikle acıya ve açlığa odaklanma ve yoğunlaşma uygun görülmez.

Psikolojik olarak bunun, acının hissedilmesini arttırdığı söylenir.

Bu, geçmiş ve gelecek bağlantısı olmayan, gününe yoğunlaşan, günü birlik bir hayat süren insanlar için geçerli olabilir.

Fakat zihin dünyasını ve bilinçaltını, geçmiş ve geleceğin bilgisiyle aydınlatanlar ve insanlığın problemlerini çözme yolunda evrensel zihin ve eylem faaliyeti gösterenler için durum farklıdır.

Bu insanların bugüne yönelişi, geçmiş ve geleceğin birleşik güçleriyle ger çekleştiği, madde dünyasında biteviye ufuk kovaladıkları için zamana hakimiyetleri söz konusudur.

İçinde bulunduğumuz “An”lık zaman parçasına hükmetmenin, onu içselleştirmenin pratik yolu zamanın içine girmek değil zamanı içimize alarak onu ruhumuzda yaşamaktır.

Zaman boyutlarında dolaşmak zaman zaman zamanın üstüne çıkmaktır.

Psikolojik olarak geçmiş zamanı geleceğe taşımak, gelecekte yaşamak, ikisini bütünleştirerek bulunduğumuz “An”a yapıştırmaktır. Bu an zamanını çok boyutluluğa taşımak demektir.

Düşünüyoruz ve düşündüğümü hissediyoruz. Dün oruç tuttuğumuzu düşünüyoruz. Dün tuttuğumuz oruçla elde ettiğimiz biyolojik, psikolojik, ailevî, toplumsal, hissî, kalbî; maddî manevî bütün yönleriyle kazançlarımızı gözden geçiriyoruz ve sonuçta bu açlıkla ulaştığımız güzelliklerle ferahlıyoruz.

Geçmişte yaşadığımız bu kesin bilgi olan deneyimi, yarına taşıyoruz, aynı olumlu durumlarla karşılaşacağımızı düşünüyor hatta kesin gözle görüyor, düşünüyor ve hissediyoruz.

Aynı uygulamayı geçmiş ve gelecekteki bütün günler, aylar yıllar için uyguladığımızda, hep aynı sonuca ulaşıyoruz.

Ve ruhumuz, geçmişte olmuş ve gelecekte olacak maddi manevi bu yığılmış kazançlarla sevinç ve mutluluk içinde kalıyor. Duygularımız ve düşüncelerimiz rahatlıyor. Yüzümüzde pembe bir tebessüm beliriyor. Düşünüyoruz ve diyoruz ki: “Geçmiş ve gelecekte, bu kadar geniş bir zaman yelpazesinde tecrübe edilmiş bir konuyu, kısa anlarda yaşayabilmek çok daha kolay olacaktır!”.

Sonra geçmiş ve geleceğin bu olumlu renkleriyle desenleşen ve güzelleşen görüntüsünü getirip, bu günümüze yapıştırıyoruz.

İçinde bulunduğumuz anın, nasıl geçmişi ve geleceği temsil eden ve kucaklayan müthiş bir zaman birimi olarak avuçlarımızın ve ruhu muzun içinde canlandığına, temessül ettiğine ve yaşandığına şahit oluyoruz.

Ve heyecanla haykırıyoruz. ”Biz hayalini yaşadığımız ve mutlu olduğumuzu düşündüğümüz bu olayın bugün, şu an, gerçeğini yaşıyoruz!…”, sonra da: “Meğerse ben deniz içinde mâh gibi neler yaşıyormuşum da farkında değilmişim!” diyoruz!..

O an ruhumuzda orucumuzu bir başka sevmeye başlıyor, adeta açlığa aşık oluyoruz… İçimizi, ifadesi zor tatlı bir duygu kaplıyor!..”Gerçek aşk bu olma lı!” diye mırıldanıyoruz.

Oruç açlığı bizi her zorladığında bu düşünceyi, inanç, duygu ve düşünce alt yapısıyla birlikte düşünür tekrar edersek, bir süre sonra bilinçaltımız otomatik olarak her açlık duygusunu, içimizi kaplayan ılık bir sevgi duygusu ve ferahlık olarak algılayacak ve bu oto matik bir düşünce davranışı haline dönüşecektir..

Bu oluşumu bir cümleyle ifade etmek gerekirse bu, sabır dilini öğrenmek ve zamana hakimiyet kurmaktır.

Bu açıdan ilk gün oruç tutabilmek önemlidir. Bunu başarabilmek, geleceğe benzerini taşıyarak, gelecekte de yapılabilir olduğunu yaşatması açısından psikolojik olumlu bir etki yapar.

Namaz konusunda da sıkıntı çekenler bu uygulamayla kendilerini ikna edebilir, nefislerini alıştırabilirler.

Geçmişte yaşadığımız acı dolu günler için de benzer uygulamayı yapabilir, geçmişin acılarının “Oh! “lara, ahiretimiz adına sevaba dönüştüklerini düşünerek, gelecekte de yaşansa aynı işlevi göreceklerini hesap ederek, günümüzde yaşadığımız sıkıntı anlarının ne büyük nimet olduğu sonucuna varabiliriz.

Zaman çok vefakardır.

Kendini benimseyenlere hizmet edenlere hizmet eder.

Zaman zamanda derinleşenleri, derinleştikleri oranda zirvelere taşır.

Ehl-i zaman Sahib-i zamana ulaşır.

Zaman gelir, sıkıntı ila uyguladığımız bu psikolojik mücadele sonucunda, ruhta otomatik bir, zamandan manevi tad alma mekanizması gelişir.

Bir çağlayandan sanki avuçlarınıza berrak bir zaman doluyor, parmaklarınızın arasından kıvrılarak dans ediyor, süzülüp akıyor gibi hisseder hale geldiğinizi görebilirsiniz.

Aynı yöntemi tersine çevirerek, geleceği de günümüze taşıyabiliriz. Şimdiden gelecek anılarla motive olabiliriz.

Kur’an’da bu konuda doyurucu örnekler vardır. “Rekâik” kavramıyla kültürümüze mal olmuş bir konudur bu aynı zamanda.

İnsanın ruh dünyasını etkileyici, duygu ve düşüncelerini biçimlendirici gelecek düşüncesi; özellikle ölümü ve sonrasındaki olayları tefekkür etmek.

Sanki manevî bir zaman makinasına binmek!..

Ayetlerde tasvir edildiği gibi kıyametin kopuşu, Haşr meydanı, Mizanda hesap verme, Sırat köprüsü ve cehennem gibi konular terhîb anlamın da etkili olabilir.

Tergîb olarak da cennet ve nimetleri tasavvur edilebilir.

Güdüler, dürtüler, nefsin arzuları insanı yeme içme ve cinsellik gibi konularda rahatsız ettiği anlarda insan, cennetteki nimetleri çeşitliliğini ve sonsuzluğunu düşünerek, o hayalî tablola rı, o andaki olumsuz nefis arzusu halinin üzerine getirip yapıştırabilir.

Şüphesiz bu, tembelce oturup hülyalara dalma anlamına gelmez. Ve insan şöyle düşünüp kendini ve nefsini ikna edebilir: “Ben geleceğin varlığıyım! Cennet adamıyım, cennete adayım, siz de kim oluyorsunuz? Üç beş dakikalık lezzet parçalarıyla beni kandıracağınızı mı zannediyorsunuz? Ben sonsuzluğun insanıyım, ben zamanın efendisi ve hakimiyim, bir kaç saatlik zaman diliminizle beni alt edeceğinizi mi zannediyorsunuz?”

Böylece zaman terapisiyle zaman tepesinde sabırla zirveleşebilirsiniz. Zirveler, hakim noktalardır ki zamanı silerler, geçmiş ve geleceği bir an da müşahede ettirirler ve başka mekanda göremediklerinizi gösterirler.

Dünyalık bütün zirveler, kullukta zirveleşenlerin, topuklarında cüceleşirler!..

Diğer bir düşünce tarzı, gelecek o en büyük gün ve an hatırına nice gün ve anların feda edilmesi ve katlanılması düşüncesidir.

Çoğu son insanı üzebilir. Nimetlerin ve hoşumuza giden zamanların sona ermesini istemeyiz. Fakat bazen büyük ödüller, iltifatlar ve nimetler sona saklanır ve bu sona özlem duyulur, bir an önce ulaşma heyecanı yaşanır.

Diplomaya, tezkereye, sağlığa, mesleğe, evliliğe, eve arabaya vb. insanı sevindiren olaylara ulaşma yolunda, zamanın iple çekilmesi söz konusudur. İnsan yakında kavuşacağı mutlu bir olay ve son konusunda, çok şeye katlanmayı göze alır.

O özlenen son an ne olabilir? Gün boyu aç kalan bir insan, akşam iftar vakti sevinç anını ruhunda yaşar.

Hacca giden insanın, Mekke’de Beytullah ile Medine’de Rasulüllah ile buluşma ânı nasıl tasvir edilebilir?

Gece teheccütle zaman üstüleşme ânını dört gözle bekleyenler, gündüz yaşadıkları sıkıntılara nasıl tebessümle bakmışlardır kim bilir?

Bir insana belirsiz bir an içinde inanç kazandırma ve güzelliklerle buluşturma adına günlerce koşuşturanlar, çektikleri sıkıntılarla nasıl mutluluk duyuyorlardır Allah bilir!

Ve likâullah ânı!..

O ân için bir ömür boyu, zamanı iple çekenler, bekleyenler; çile ve ıstıraplarına daima yenilerini ekleyenler! Sonsuz bir el tarafından koparılacakları âna dek, kan kırmızısı gül goncası gibi, dikenlerle nasıl yaşamış vuslat beklemişler?

Zaman diken gibidir evet, acı da tattırır, ama bağrında Cemâlullah’dan goncalar taşıtır.

Biz de kendimize göre ömürlük, yıllık, haftalık, günlük ve beş vakitlik, hatta saatlik ideal ayrı birer ân belirleyebilir, diğer bütün zaman birimlerini, ona tabi kılabiliriz.

Bu âna da zamanın efendisi, zamanın hakimi diyebiliriz.

Diğer bütün zamanlarımızı onun emrine bağlar, onun hizmetinde koştururuz. Böylece o özel ânla bütünleştiğimizi düşününce, bütün zaman birimlerine biz de efendi ve hakim olmuş oluruz.

Bugün yaşadığınız “Zamanın Hakimi ve Efendisi” olmaya namzet ânınızı, dakikanızı, saatinizi belirleyerek işe başlayabilirsiniz!..

En beğendiğiniz dakikaları yarına taşıma ve çoğaltma niyetinizi yenileyebilir, zamanın nasıl yaşanacağını çevrenize de gösterebilirsiniz.

Zamanı izleme konusu, düşünülmeye değer bir konudur.

İnsanı hayrete düşüren insanlar vardır.

Yaptıkları resimlerle, güzel yazılarla, heyecan verici akrobatik hareketlerle dikkatimizi çekerler.

Dünya çapında çok satan ve okunan kitaplar listesinin başında yer alan yazarlara, Oscarlar almış oyunculara, sanatçılara, rekortmen sporculara hayranlık duyulur.

Benzer tutkulu bakışlarla, eşler birbirini, çocuklarını izlerler. Dünya ya da uzay gezisine çıkmış insanlar gördükleri karşısında kendilerinden geçerler.

Hiç Allah’ın, madde perdesinde ve zaman şeritlerinde eşya ve hadiseleri, eserlerini ve icraatını, gözle gözlercesine hayranlıkla takip ettiğiniz oldu mu?

Olmadıysa oldurmaya çalışınız!..

Bütün düşüncelerden soyutlanınız, ciddi konsantre olunuz ve kare kare saniye saniye, adeta ağır çekimde izliyor gibi şu varlık aleminde ve iç dünyanızda olup bitene göz ve kulak kesiliniz!..

Bir de kalp!..

Ayaklarınızı dünyadan kesiniz!..

Vicdanınızı bir göz, bilincinizi diğer göz yapıp, zamana göz olunuz, zamanı, sonra da zaman ötesi boyutları izleyiniz.

Bahar mevsimi ve ağaçlar başta olmak üzere, dört mevsim doğa kitabının sayfalarını bu gözle okumaya çalışalım. Bir böceği bir karıncayı gözlemleyelim. Sonra kendimizin şahidi ve basîri olarak (74/14,100/7) biyolojimizdeki ve psikolojimizdeki oluşumları ve değişimleri izleyelim. Ardından da bizim insanlarla ve dünya ile olan ilişkilerimizi gözden geçirelim…

Ölçülü bir bakış olarak da hayır ve iyilik adına gelenleri Rabbimizin doğrudan lütufları, şer ve kötülük adına gelenleri de irademizin yanlış kullanımı sonucu Allah’ın var ettiği diğer icraatı olarak değerlendirelim.

“Rabbim Şe’n’in ne güzel,ne lütufkârsın!” ve “Ben hata yaptım!” bilinciyle hareket ederek, zaman platformundaki bize bakmaya çalışalım.

Kendimizi, hem Allah’ın icraatını hem de bizim yaptıklarımızı izlemesi için görevlendirelim. Aradaki uyumu ve çelişkileri yakalamaya gayret gösterelim.

Hakkın rızasına uyum noktaları zamanın lehinize, çelişki noktaları da aleyhimize cereyan ettiğini gösterecektir.

Zamanı izlemenin, duyarsızca olaylara seyirci kalma anlamına gelmediğinin bilincinde olduğunuzdan eminiz.

Zaman cevvaldir aktiftir, sürekli akış içindedir, o bir eylem savaşçısıdır ve zaman katılımcılarını da böyle görmek ister.

Pasifliği asla sevemez yapamaz. Sabırla ama planlı, programlı, evren kanunlarına mutabakat halinde bir sistematiklik içinde sürekli ama sürekli katılımı bekler.

Sabır bu anlamda, zamanın çarklarına tevfikî hareket edip onunla otomatikleşme demektir.

Maddenin tabiatından neş’et eden zamanın kanunlarına uyumu sağlamak, onunla bütünleşmek, varlıktaki faaliyeti en olumlu ve verimli şekilde paylaşmak demektir.

Sabır, insanın üzerine düşen; kalbî, zihnî, kavlî, fiilî, malî, ictimaî, siyasî, hukukî vb. bütün sorumlulukları yerine getirdikten sonra zaman tarlasından ürün beklemesi demektir.

Sabrın, Hakkın dışında, olumsuz şekilde kullanılmaması konusunda da duyarlı olmak gerekir.

Kötülüklere katlanmak, günahları alışmışlık içinde sürdürmek, aşağılanmaya boyun eğmek, haksızlıklara ses çıkarmamak, başarısızlıklar karşısında sorumsuzluk için de donuk kalmak, tembellik içinde asalak yaşamak kuşkusuz sabır olarak değerlendirilemez.

Hatta hakkın çiğnenmesi karşısında, hadi sin, yerine göre basiretle; elin, dilin ve buğz eden kalbin kullanılması tavsiyesi vardır.

Asr suresi, bütün asırların suresi gibidir.

Bütün zamanların içini dolduracak sonsuzluğa boyayacak ana prensipleri içermektedir.

Asr suresinin sırlarına eren insan, gerçekten zamanın sırrına ermiş, zararlardan korunmuş, realiteyi kavramış, sabır denilen, her problemi çözme yolunda direnç ufkuna ulaşmış sayılabilir.

İnsanlar her bir araya geldiklerinde ve ayrıldıklarında bu surenin ihtiva ettiği manaları irdeleyip yaşayarak bütün zamanlarını aydınlatabilirler.

Sıralamaya çalıştığımız prensiplerle, insanın duygu ve düşünce dünyası, inanç, Ameli Salih, ve Hak yolunda hizmetlerle öylesine terbiye edilmiş olacak ki, Allah, beraber olduğu “Salih” haline gelmiş bu insanlarla “Sabredenlerle beraberdir” kuşağında da beraberliğini hissettirecek, hangi konuda olursa olsun büyük bir sabır gücü verecek ve o kullarını zamanın efendileri olarak, zamansızlığa taşıyacak ve her iki dünyada da asla zarara uğratmayacaktır.

SABIR GEREKTİREN 6 ANA KONU

a)Allah’ın emirlerine karşı sabır.

En başta Allah’a iman ve bunun sonucu başa gelebilecek her sıkıntıya, namaz ve oruç ibadetine, ibadet kadar önem verilen savaş zamanı düşmanla, barış zamanı cehaletle mücadeleye sabır gelmektedir. Diğer ibadetler ve güzel ahlak ilkelerine uyma da bu cümleden sayılabilir. Namaza ve oruca katlanabilen bir insanın katlanmayacağı sıkıntı olamaz.

b) Allah’ın yasaklarına karşı sabır:

Hırsızlık, fuhuş, içki, kumar yalan, gıybet, israf gibi günahları işlememeye karşı sabır. Ruh, vicdan, kalp, akıl ve mantık gücüyle; şeytandan gelen vesveselere, nefsimizden gelen kötü arzulara karşı gösterilen direnç ve mücadelede sabırla sebat etmek gerekir. Haramlardan uzak kalan insan, üzüntü ve stres kaynaklarını kurutmuş sayılır.

c) Felaketlere,hastalıklara ve her türlü üzüntü ve sıkıntı veren olaylara karşı sabır.

Yaşlanarak yatağında değil de, sıra dışı ölümle ölenler manevî şehit sayılır, deprem ve yangında mal kayıpları sadaka hükmüne geçer.

Günahların da affına vesile olur. Hastalık, olmuş meyvaların dökülmesi gibi günahları döker. Ayağa batan diken, başa giren ağrı bile bazı günahlara kefaret olur, ve insanın manevî derecesini yüceltir.Çoğu üzüntü kaynağımızın aslında sevaplar ve avantajlarla dolu olduğunu görebiliriz.

d) Allah rızasını kazanmak ve insanlara yararlı olmak amacıyla, hayat boyu, fedakarca ve çilelerle yapılan her iyilik ve hizmetlere devam etme yolunda sabır.

Bu çok önemli bir konudur. Burada arkadaş, dost, toplum, milletler çapında bir hizmet söz konusudur. Büyük işlere soyunan insanlar, baştan niyetleriyle büyük sorumluluk ve güç yüklenmiş sayılırlar, her üzüntüye karşı adeta manevi bir bağışıklığa sahiptirler.

İhlasla, karşılık beklemeden, millet hizmetinde koşturan insan, kendisini başkalarının üzüntülerinin giderilmesine vakfettiği için, hayatın kendisine getirdiği her çeşit üzüntüyü zararsız bir şekilde kolayca atlatabilir. Aslında milletinin derdi kendi dertlerini unutturur.

e) Zamana karşı sabır.

Bir ağacı dikeriz fakat meyvası için bekleriz. Allah’ın tabiat kitabında yazdığı bu gibi gelişim kanunlarına, insanlar arası ilişkilere ve toplumsal olaylara uyum sağlamada insan genellikle aceleci davranır.

Hemen diplomaya ulaşmayı kısa zamanda çok kâra geçmeyi, bir koltuk kapmayı, ilk seçimde iktidarı ele geçirmeyi, ülkece derhal zengin olmayı isteme gibi. Hayat, bütün olaylarıyla böyle süreçler yaşatır bize. Ve bu bazen senelerce sürecek bir sabır anlamına da gelebilir. Nuh Peygam berin bin senelik tebliğ hayatına nasıl sabrettiğini bir düşünelim!..

İnsan bilinçaltını da bilinç üstünü de, kalbini vicdanını da buna ikna etmeli, iman gücüne dayanarak, bütün ruhuyla hayatın sıkıntılarına dayanıp, iyi yolda mutlaka başarılı olacağına kilitlenmelidir.

Üzüntü ve stresin hayatımızı olumsuz etkilememesi için mutlaka çareler aramalıdır. Doktorlara gidilmeli, kitaplar okunmalı, seminerler takip e- dilmelidir. İbadet yapılmalı, dualar edilmelidir.

Ancak, kalıcı ve etkili bir sonuca ulaşmak istiyorsanız, yukardaki beş maddeye uyum içinde, dengeli ve ölçülü bir hayat yaşayan insanları arayınız, onların akışıyla akınız, koşuşlarıyla koşunuz, soluklarıyla yaşayınız. Onların sevinç ve üzüntülerini, prensip ve ideallerini paylaşınız. Kendinizdeki gerçek değişimi kısa zamanda görecek; üzüldüğünüze üzüleceksiniz!

Bu aydınlık simaları daha önce niye tanımadım diye, turnikeye geç girdiğinize üzüleceksiniz. Sonra üzüntü ve streslerinize yeni anlamlar yükleyeceksiniz. Üzüntüsüz yaşama sanatını kitaplardan alıp, gerçek hayat tuvalinde, rengarenk tebessüm kalemlerinizle, desen desen çizerek göstereceksiniz.

On yıl kadar yataktan kalkmadan, hastalığa sabreden Hz.Eyyüb gibi, bin yıl milletini irşad etmek için sabırla koşup duran, üzüntüsüne asla yenilme yen Hz.Nuh gibi, siz de bir sabır kahramanı olabilir ve meleklerden alkış alabilirsiniz

f) Cemalullah’a vuslat için sabır.

Dilde gönülde vuslat türküsü; ne zaman! arayışıyla Mevlana gibi Şeb-i Arus’u kollama, Dertli Tercüman’ın dediği gibi güvercinden bir tüy alıp TULU’A ulaşma’yı beklemeye sabır!

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s