tevhid

1) İmkân Delîli  (drmavi 1988)

Varın ispatı yokun ispatından her zaman daha kolaydır. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle ispat edebiliriz. Halbuki yokluğunu iddiâ eden kimse bütün yeryüzünü, hattâ kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu ispat edebilir. Bu ise, imkânsızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki, yok hiçbir zaman ispat edilemez…

İki ispat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir. İki kişi aynı hakikatte ittifak etmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden şahsî bakışlarıyla onu inkârları hiçbir değer ifâde etmez.

Bir sarayın kapılarından 999’u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte inkârcı, devamlı sûrette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da, onun ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların ruh dünyâlarına kapalıdır. Mü’min için kapalı kapı yoktur. Yeter ki gözlerini yummasın!… Zaten 999’u herkese açıktır. Hem de ardına kadar… İşte o kapı ve o delîllerden ilki: Âlem, mümkinât nev’indendir. Yani varlık ve yokluğu müsâvidir. Varolduğu gibi, olmayabilir de. Varolurken de, hadsiz oluş keyfiyetlerinden herhangi birinin olması imkân dahilindedir. Yani en az varolan kadar olmayan da varolma şansına sahiptir. Her mümkün ise, kendi dışındaki bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce varolmayı, sonra da varolma şekil ve keyfiyetini, olmamaya ve olması mümkün diğer şekil ve keyfiyetlere tercih eden birisi vardır. O da Allah’tır (cc).

2) Hudûs Delîli

Âlem mütegayyirdir, durmadan değişiyor. Değişen her şey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezelî olamaz. Evet, maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi vakalar, varlığın bir başlangıcı olduğunu gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır; illetsiz malûl, sebepsiz netice ve sanatkârsız sanat mümkün değildir. Sebepler ise zincirleme devam edip sonsuza kadar gidemez. Öyleyse durmadan değişen, ezelî olmayıp sonradan meydana gelen ve bir ilk sebebe muhtaç olan şu madde âleminin de bir muhdisi vardır. O da Allah’tır (cc).

3) Hayat Delîli

Hayat şeffaf bir muammâ!.. Evet o, zâhirî sebeplerle izah edilemeyecek kadar düşündürücü ve Yaratıcı Güc’e delalet etmesi bakımından da şeffaftır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcısını gösterir ve ilân eder. O, muammâ oluşuyla ilim adamlarını, şeffafiyetiyle de avamdan insanları büyüleyen sihirli bir vak’adır. Ve hayat âdeta hâl diliyle: “Beni var edip yaratan ancak Allah’tır (cc)” der..

4) İntizâm Delîli

Her varlık kendi parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendisini meydana getiren varlık parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içindedir. Bu ise bir nizam ve intizamın varlığını haber veren yanıltmaz bir delildir ve bir Nâzım’a delalet eder ki, O da ancak Allah’tır (cc).

5) San’at Delîli

Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kâinatta ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser:

  • Çok büyük sanat değerine sahiptir;
  • Çok kıymetlidir;
  • Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır;
  • Çok sayıda olmaktadır;
  • Karışık ve çeşit çeşittir;
  • Devamlıdır.

Halbuki, zâhire göre kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde sanat ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (cc) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelir!.

6) Hikmet ve Gaye Delîli

Her varlıkta kendine mahsus bir gâye, bir maksat, bir fayda ve bir netice takip edildiği göze çarpmakta ve bir zerrede dahi abes, gâyesizlik, manâsızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşâhede edilmemektedir. Halbuki, ne madde aleminde, ne bitki ve hayvanât dünyasında, ne de eşya ve hâdiselerde şuur ve idrâk mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi takip edilebilsin.. öyle ise, Kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gâyeleri ancak Allah’a (cc) isnat etmekle makul bir yol tutmuş olabiliriz.

7) Şefkat-Merhamet ve Rızık Delîli

Bütün yaratıkların ve bilhassa insanın ihtiyacı sonsuz, ihtiyarı ise bir hiç hükmündedir. Öyleyken, bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen yerden ve hiç ümit edilmeyen bir tarzda, kimin neye ne kadar ihtiyacı varsa, o keyfiyet ve miktarda karşılanmaktadır. Yardım gönderilmesi, gönderilen bu yardımın ihtiyaca tam cevap vermesi açıkça ispat ediyor ki, bütün bu ihtiyaçlara, her şeye kendisinden daha yakın bir şefkat eli cevap vermektedir. Kâinat çapında işleyen ve sonsuza kadar da işleyecek olan bu sistemli şefkat, merhamet ve rızıklandırma, bütün bu işleri yapabilme sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Akdes’i anlatmakta ve ispat etmektedir.

8 Yardımlaşma Delîli

Biri birine en yakın olandan en uzak olana kadar, bütün mahlûkat birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında hiç münasebet bulunmayan iki ayrı varlık cins ve nev’i, böyle bir yardımlaşmada âdetâ aynı bütünün parçaları haline gelip birbirini tekmil edip tamamlıyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar ve toprak elbirliği içinde ve aynı gâye etrafında toplanıp bitkilerin imdâdına koşuyor ve bu imdâda koşuş tekerrür edip duruyor. Akıl ve şuurdan mahrum bu varlıkların, aklı hayret ve şuuru hayranlık içinde bırakan bu faaliyetleri, perde arkasında Vâcib-ül Vücud bir Zât’ın hikmet dolu faaliyetini gözler önüne sermektedir. Yani bütün kâinat, bu yardımlaşma diliyle “Allah” demektedir…

9) Temizlik Delîli

İnsandan arza, arzdan semânın derinliklerine kadar bütün kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delîl olarak, bize Kuddûs ismiyle müsemma bir Zât’ı (cc) anlatmaktadır.

Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar.. rüzgâr, yağmur ve kar.. denizlerde aysbergler ve balıklar; fezamızda atmosfer, semada kara delikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran mânevî esintiler, hep Kuddûs isminden haber vermekte ve o ismin verasındaki Zât-ı Mukaddes’i göstermektedir.

10) Sîmâlar Delîli

Esasen bütün mâhlûkata teşmili mümkün iken, meseleyi müşahhaslaştırmak açısından, sadece insanı ve her insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en bariz ayırıcı vasfı durumundaki sîmâsını ele alarak mevzûya yaklaşmış olalım: Herhangi bir insanın sîması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine kat’iyen benzememektedir. Bu kâide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenâb-ı Hakk’ı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilândır. Evet, sîmâda yer alan uzuvları başka sîmâlardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her gözü, mutlak surette diğer gözlerden tefrik ettirici bir özellikle teçhiz etmek, gözünde fer olmasa bile, sînesinde kalb bulunan her vicdân sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zât’ı (cc) gösterir ve tanıttırır..

11) Sevk-i İlâhî Delîli

Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda sanat hârikası olan peteği; örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar başka bir âlemde kendilerine öğretilen mâlumatla ve yaratılıştan gelen bir kâbiliyetle iş görüyorlar. Halbuki insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek mecburiyetindedir; hem de varlıklar arasında istidatça en mükemmel yaratık olduğu halde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu husûsiyetleri veren bizzat kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zât’tır ki, onlara böyle ihsanda bulunmuş…

Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu İlâhî bir sevkten başka ne ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu hârikulâdelik, ancak ve ancak Allah’ın (cc) bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman buna aklî ve mantıkî bir açıklama nazarıyla bakılabilir. Yoksa, başka her yorum, sadece bir safsatadan ibaret kalır..

12) Rûh ve Vicdân Delîli

Mahiyetini bilmemekle beraber, varlığından kimsenin şüphe etmediği rûhumuzun ve ona ait fonksiyonların cesedimize hükmediş keyfiyeti de, yine Cenâb-ı Hakk’ı bildiren delîllerdendir. Dünyada Emir Âlemi’ni temsil eden cevher rûhtur ve rûh, bu âleme ancak terakkî ve tekâmül için gelmiştir. Hikmetin neticeye tesiri mevzûmuzun haricinde olduğu için, biz burada yalnızca onun delâlet ettiği noktaya temasla iktifa ediyoruz. Evet, madde âlemiyle mâhiyeti noktasında hiçbir münâsebeti olmayan rûhun kendine mahsûs bir âlemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya tâbi tutuluşu ve bunun da belli bir programla yürütülüşü, şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ı ilân eden en mühim delillerden biridir.

Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve zâhirî hiçbir sebep yokken Rab’be dönüşler ve O’na yönelişler ve bu hâdiselerin milyonlara ulaşan adette tekrar edilişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var olan ve Hakk’ı bulmanın en mühim vesilelerinden biri durumunda bulunan vicdân, kendi Yaratıcısı’na, O’na perestiş etme derecesinde meftundur ve bütün varlığıyla O’nunla irtibat halindedir. Zaten “Elest Bezmi” nin yanıltmaz şahitlerinden biri de, vicdân değil midir? İşte vicdân, bu şahitliğin hakkına riâyet zarûret ve mecbûriyetinin sevkiyle “Allah” demektedir…

13) Fıtrat ve Tarih Delîli

Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi, buna mukabil kötü ve çirkine karşı da bir nefret hissinin varlığı, aksi hiç kimsenin hatırından bile geçmeyecek vuzûh ve açıklıkta bir realitedir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlâklı davranma ve iyi işler yapma yönündeki meyilleri ve ahlâksızlıktan ve çirkin davranışlardan da nefret verip kaçınmayı temin eden yapıları itibâriyle delalet etmektedir ki, insana iyiyi, güzeli emreden ve onu kötülük ve çirkin davranışlardan men eden sistemin sahibi kim ise, kendisine bu duyguları veren de, O Zât’tır. Bu Zat da, hiç şüphesiz Allah’tır (cc).

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir manevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât’la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât’tır. Ve O da Allah’tır (cc).

14) Duygular Delîli

İnsan, binlerce duyguyla teçhiz edilip donatılmıştır. Her duygu, madde dışı bir âlemden mesaj mahiyeti taşır. Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ı tanıtır. Bu duygu, insanda varolan ebed ve sonsuzluk duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, dâima ebed için didinir ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu hakiki manâda tatmin edemez. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun tesiriyle tevdî edilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiç biri, bu sonsuzluk bâdesini sunamaz. Halbuki, bunun varlığı bir vâkıadır, inkârı da kâbil değildir. Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zât tarafından verilmiştir.. Ve, ebedî hayatı da yine O verecektir.

15) İttifak Delîli

On tane yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin yandığını söylese, bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini duymamış olmamıza rağmen, “ihtimal” der onlara inanırız. Zirâ ortada bir ittifak hâdisesi var. Halbuki, bahsini ettiğimiz ittifak, binlerce Peygamber, yüzbinlerce evliya ve milyonlarca da inanan insan arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Muhtelif zamanlarda ve ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci nokta, “Allah vardır” hakikatıdır. On yalancının bir yalan üzerindeki ittifakına ehemmiyet verildiği halde, milyonlarca, hem de hayatlarında bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış Nebîler ve velilerin bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona nasıl akıllı denebilir..?

16) Kur’ân Delîli

Kur’ân-ı Kerim’in Kelâmullah olduğunu ispat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın varlığının da bürhanları durumundadır. Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna dâir yüzlerce delil vardır ve bunlar, o mevzû ile alâkalı İslâm kaynaklarında en ince teferruatına kadar tafsil edilmiştir. Biz, meselenin ispat yönünü o eserlere havale ile iktifa ediyoruz. Evet, bütün bu deliller, kendilerine mahsûs dilleriyle “Allah vardır” derler.

17) Peygamberler Delîli

Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihân Serveri’nin (sav) peygamberliğini ispat eden bütün deliller de, yine Cenâb-ı Hakk’ı anlatan bürhanlara dahil edilmelidir. Zirâ Peygamberlerin varlıklarının gayesi, Tevhid, yani Allah’ın varlık ve birliğini ilân etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini ispat eden bütün delilleri, aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki, onların peygamberliğini ispat eden delillerin serdi, şu andaki mevzûmuz dışında kaldığından, teker teker üzerlerinde durmayacağız. Şimdilik sadece şunu arz edelim ki, bir peygamberin hak nebî olduğunu ifâde eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hattâ daha da öte bir kuvvetle “Allah vardır ve birdir” demektedir.

1) Sebepler ve Tesadüfler Kâinatı Meydana Getiremez

Tesadüf, kanunla zıtlaşmak demektir. Kanun, belirli ve devamlı bir münâsebeti ifade eder. Onda bir plân, program, nizam ve intizam vardır. Halbuki tesâdüf, gelişigüzelliğin ve başı- boşluğun adıdır. İlimler ise, dâima kanunlarla meşgul olur; tesâdüfleri meşgûliyet sahalarına almaz ve onlarla uzaktan-yakından ilgilenmezler. İlimler ve kanunları tesadüflerle bir arada mütalâa etmek, büyük bir yanlışlıktır.

2) Kâinat Kendi Kendine Meydana Gelemez

Varlığı zarurî olma, olmaması mümkün olmama demektir. Burada zarurî kelimesinden maksat, vücubtur. Vücudu vacip olanın dışında her varlık, imkân dairesine dahildir. İmkân ise, olup olmaması müsâvî manâsına gelir. Vücudun vacip olması, aynı zamanda sonsuzluğu gerektirir. Halbuki kâinatta müşâhede edilen her varlık, süratle bir sona doğru kaymaktadır. Öyleyse, kâinatta sonradan varlık sahasına çıkmış hiçbir mevcûdun vücudu vacip değildir. Vücudun vacip olmayışı, mümkün olmasıyla eşdeğerdir. Mümkün ise, bir yaratıcıya muhtaçtır. Muhtaç olunan yaratıcı ile muhtaç olan eşyanın aynı olması ise, sadece bir hezeyan ifadesidir. Öyleyse, yaratıcıya muhtaç olanı yaratan, hiçbir zaman madde ve madde cinsinden olamaz. Onu yaratan, vücudu vacip olan bir Zât olabilir ki, O da Allah’tır (cc).

Diğer taraftan, muhalfarz eğer madde aynı zamanda kendini yaratan güçse, şimdi o güç ve kuvvet nereye gitmiştir?. Ebedî olmayan bu gücün ezelî olamayacağı da gayet açıktır!. Öyleyse, varlığın ötesinde bütün varlığa hükmeden ezelî ve ebedî bir Zât vardır ki, O da, Allah’tır (cc).

3) Tabiat ve Tabiat Kanunları da Yaratıcı Olamaz

Kanunla, o kanunu vaz’eden aynı değildir. Tabiat kanunlarını yine tabiat kanunları koymuş olamaz. Diğer taraftan, tabiatın kendinde olmayanı başkasına vermesi de muhâldir. Sonra, insanda mevcut binlerce duygunun hiçbiri tabiatta yoktur. Öyleyse tabiat, kendinde olmayanı insana nasıl verebilmiştir? Bu muhâli hangi akıl kabul edebilir?

Kendinden daha mükemmeli yaratamayan taş, toprak, hava, ısı ve ışıktan mürekkeb olan tabiat, insanı nasıl yaratabilir?

4) Tevhidde Sühûlet Vardır

Bütün eşyayı bir tek şeye vermek, bir tek şeyi bütün eşyaya taksim etmekten daha kolaydır. Bir zerrenin yaratılması için bütün bir kâinat gereklidir. Bütün kâinatı yaratamayan, bir tek zerreyi yaratamaz. Zirâ eşya arasında böyle bir telâzum -biribirini gerektirme, biribiriyle sıkı alâka içinde bulunma- vardır.

İdare açısından bir orduyu bir kumandanın emrine vermek, gayet kolaydır. Buna karşılık, bir tek neferi ordunun neferleri adedince kumandanların emrine vermek ise, iş ve idareyi zorlaştırmak demektir.

Bütün kâinatı Cenâb-ı Hakk’a isnat etmekle, bir zerrenin yaratılmasını O’na nispet etmek arasında fark yoktur. Meselenin aksinde de netice aynı olacaktır. Yani bir zerreyi kim yaratmışsa, bütün kâinatı da o yaratmıştır. Daha açık bir ifadeyle, yaratılışın zerresiyle küresi, mikrobuyla gergedanı, damlasıyla deryası, parçasıyla bütünü arasında fark yoktur. Küreyi yaratamayan zerreye, gergedanı yaratamayan mikroba, deryayı yaratamayan damlaya, bütünü yaratamayan da parçaya sahip olamaz ve hükmedemez…

1) Kanunlar ve Sebepler, Birer Vasıta ve Perde Olup, Yukardan Gelen Emir ve Talimât, Bu Vasıtaların Perdedarlığı Arkasında Taallûk Noktalarına Ulaşır

Cenâb-ı Hakk, madde âlemini yaratırken, tabiatın ayrılmaz zâtî bir vasfı ve özelliği olarak, tabiat kanunlarıyla sebepleri de beraber yaratmıştır. İlk yaratılışa verilen “Ol” emriyle varlık sahasına girenler, aynı zamanda bu hususiyetle de mücehhez olarak bu sahaya girerler. “Ve, ona herşeyden bir sebep verdik” (Kehf, 18/84) âyeti de, bu hakikatı ifade etmektedir.

Ancak bütün bu sebep ve kanunlar, Cenâb-ı Hakk’ın izzet ve azametine birer perde olup, onların ardında hakiki icraatta bulunan ve varlığı -sebepler dahil- yaratan, yine Allah (cc)’dır. Kanun ve sebepler, o Kudret’ten gelen hakikî tasarruf ve tesirleri neşr ve ilân etmekle vazifeli, O’nun izzetini aklın zâhirî değerlendirmelerine karşı muhafaza eden tenteneli birer perde hükmündedir.

İnsanlar arasında bulunan makam sahiplerinin bile bir izzet, azamet ve haysiyetleri vardır ve bundan dolayıdır ki, bir takım vasıtalarla ve perde arkasından icraatta bulunurlar. Her dairede yapılan işlere bizzat müdahele edip, ortada görünmezler ve izzet ve azametleri adına işleri başkalarına gördürüp, başkalarını kullanırlar. Sözgelimi, bir devlet başkanı, belediye zabıtası gibi elinde makbuz çarşı-pazarı bizzat denetlemez; zira makam ve mevkii, buna müsaade etmez. Bir general, koğuşların temizliği, karavana taşınması ve silah bakımı gibi vazifeleri erlere gördürür ve kendisi, rütbe ve makamı adına o vazifelerde bizzat görünmez. -Teşbihte hata olmasın- aynen bunun gibi, Kâinatın ve bütün mevcudatın tek sahip ve hâkimi olan Allah (cc) de, kâinatta cereyan eden bütün hâdiseleri, kanun ve sebepleri perde yaparak sevk ve idare etmektedir. Zirâ izzet ve azamet, bunu gerektirir. Bir farkla ki, Allah’ın (cc) izzet ve azemetine perde yaptığı şeyler için hakîkî te’sir bahis mevzûu değildir.

Demek oluyor ki, kanun ve sebepler, hükümetin bir kalem dairesi hükmünde olup, yukarıdan gelen emir ve talimâtın tatbiki o daireden, o vasıta ve sebeplerle irtibatlandırılmaktadır. Gerçekte bütün işleri gören ve gördüren ise, Allah (cc)’dır.

2) Tabiat Kanunları ve Sebepler, Haksız Şikâyetlere İlk Hedef Olsunlar Diye Yaratılmıştır

Eşya ve hâdiselerin iki yönü vardır: Mülk ve Melekût, diğer bir ifadeyle, iç ve dış.. tıpkı ayna gibi. Onun bir yüzü şeffaf, berrak, kirsiz, temiz, güzel ve kusursuz; diğer yüzü ise kesif, kirli, çirkin ve kusurludur. Bunun gibi, eşya ve hâdiselerin de melekût yönü dediğimiz iç yüzünde kanun ve sebepler bulunmadığı için, o yüzde kir, çirkinlik ve kusur yoktur. Burada herşey berrak, pırıl-pırıl ve tertemizdir. Hayat, nur ve rahmet, bu yüze sadece üç misâldir.. Mülk yönü dediğimiz dış yüzünde ise, Cenâb-ı Hakk’ın izzet ve azametine, kemâl ve cemâline muhalif, göze, kulağa ve buruna, hattâ hayâl ve düşünceye hoş gelmeyen bir takım haller bulunur ki, işte kanun ve sebepler, bu gibi durumlarda perde, bazan da hedef olsunlar diye yaratılmışlardır. Cenâb-ı Hakk, icraatını bu sebep ve perdelerin verâsında sürdürmektedir. Ayrıca, haksız ve yersiz şikâyetlerin doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’a karşı yapılmamasını te’min hikmeti de, sebep ve kanunların yaratılmasını iktiza etmiştir. Zira, gafil ve cahil kimseler, çok defa eşya ve hâdiselerdeki ince ve derin hikmetleri, neticede saklı nice güzellikleri göremediklerinden, şikâyetlerini bizzat Cenâb-ı Hakk’a tevcih eder ve O’ndan şikâyette bulunurlar. Halbuki böyle bir şikâyet, şikâyet edilen husustan daha büyük bir felâkettir. Evet, çok defa şikâyete sebep olan felâket, kendinden daha büyük yeni bir felâket getirir. İşte, Rahmân ve Rahîm olan Yüce Zât (cc), sonsuz bir rahmet eseri olarak, icraatını esbap ve perdelere sarıp sarmalamakla kullarının hakikî felâketten kurtulmalarını dilemiş ve onlara mazeretler bahşetmiştir.

Bunun içindir ki, gönül meyvesini kaybetmiş bağrı yanık ananın feryadında gizli olan şikâyet, hastalık ve musibet perdesine sarılmış ve böylece o ana, evlâdını kaybetmekten daha büyük bir felâket olan Cenâb-ı Hakk’a karşı küstahlıktan kurtarılmıştır. Kullarına karşı bu kadar şefkatli davranan Rabbimiz ne büyük ve büyüklük ifadesi, O’nun gerçek büyüklüğü yanında ne kadar küçüktür!..

3) Tabiat Kanunları ve Sebepler, Sonsuz İlâhî San’Atı Nazara Vermek İçin Yaratılmıştır

San’atkârın büyüklüğü, eserinin kıymetiyle takdir edilir. Cıvıl cıvıl kuşlar, rengârenk çiçekler ve en küçük varlıkta müşahede edilen hârika san’at incelikleri ve daha neler neler!. Evet, bütün bunlarda Allah (cc), tabiat diliyle isim ve sıfatlarını terennüm ettiriyor ve bu isim ve sıfatların tecellilerini sebepler adı altında teşhir ederek, şuurlu varlıklarına seyrettiriyor.. Kendisi de, onların hayret ve hayranlıklarını seyrediyor.

Her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek ister. Dünyada, beşerin pür-kusur san’-atkârlarında dahi görülen böyle bir hazza meftuniyet, galeri ve sergiler adı altında teşhir ediliyor ve bu galeri ve sergilerden hergün biri kapanıp, diğeri açılıyor. Halbuki beşerdeki cemâl ve kemâl, Mutlak Cemâl ve Kemâl Sahibi’ni anlamada bir ölçü birimi olarak, hem de en asgari seviyede bulunmaktadır. Bununla beraber, böyle bir ölçü adesesiyle dahi olsa, Mutlak Cemâl ve Kemâl sahibi olan Cenâb-ı Hakk’ın kendi cemâl ve kemâlini görme ve gösterme isteğiyle tabiatı bir teşhir salonu hâline getirmesindeki yüce irade ve meşîetini idrak edip anlamak, her zaman mümkündür. Bu idrak ve anlayıştır ki, insanı O’nun tesbih ve takdisine sevkeder. Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ve takdis etmek, ibadet ve kulluk şuurundan kaynaklanır. Böyle bir kulluk ise, insanın, hattâ bütün varlığın yaratılış gayesidir. İşte sebepler merdiveni, bizi böyle bir gayeye doğru yol aldırıp ufka yaklaştırması bakımından da önemlidir..

4) Tabiat Kanunu ve Sebeplerde Tedricîlik

Tabiat kanunu ve sebeplerde tedricilik esastır. Bu da, İlâhî san’atın büyüklüğünü ispat eden en sırlı delillerindendir. Çünkü, her kademe ve her safhada ayrı ayrı isimlerin tecellilerini göstermesi ve bütünde var olan san’at harikalığının bir organizmanın değişik teşekkül safhalarını meydana getiren bütün bölümlerinde de bulunması, sadece Cenâb-ı Hakk’ın san’atına has ve O yüce san’atkâra mahsus bir özelliktir. Böyle bir hususiyeti başka hiçbir san’at eserinde görmek ve göstermek mümkün değildir.

5) Tabiat Kanunları ve Sebepler, Hikmet Yurdunda Bulunmamızın Muktezası ve Neticesidir

Ahiret dârü’l-kudret, dünya ise dârü’l-hikmettir. Yani, ahirette daha çok kudret hakimken, dünyada ise hikmet hakimdir. Dolayısıyla, ahirette kanun ve sebepler devre dışı bırakılacaktır; fakat dünyada, hikmetin gereği olarak kanunlar ve sebepler devrede bulunmaktadır.

Cenâb-ı Hakk’ın Hâlık, Rezzak, Şâfî, Mukaddir, Musavvir… gibi isimlerinin yanında bir de Hakîm ismi vardır. Bu mubarek isimle O, hikmetle iş yapar; hikmetle yaratır, hikmetle sebep ve kanunları icraatına vesile kılar; hikmetle, illet-malül, sebep-netice arasında kurduğu münasebetler çervesinde varlık dantelasını örer..

Ahirette ise kudret hâkim olduğundan, Cenâb-ı Hakk kudretiyle muamele edecek; fanî ve geçici olan dünyayı, içinde cereyan etmekte olan kanun ve sebepleriyle beraber yıkıp, yeni ve tamamen başka manaların esas olduğu bambaşka bir mesken yapacaktır. Ve o âlemde, dünyaya mahsus ne kadar değer ölçüsü varsa hepsi silinecek ve varlık değişik bir hüviyete bürünerek kudret tezgâhına sevkedilecektir.

Kudretin hâkim olduğu bu ebedî âlemde, Cennet meyvelerini yemek için toprağın sürülmesine, tohumun ekilmesine ihtiyaç yoktur. Cennet elbiseleri de, terzinin iğnesiyle makasına ihtiyaç duyulmadan dikilmiş bir halde sahibini bürüyecektir. Orada eskime, pörsüme, ihtiyarlama ve ölme de olmayacağından, bu neticeye götürücü sebepler de bulunmayacaktır. Dünya hizmet yeri, ukbâ ise ücret evidir. Dolayısıyla, oradaki nimetlere nâil olmak için burada çalışmak ve sebeplere sarılmak gerektir. Fakat âhirette bu sebep de diğer sebeplerin maruz kaldığı akibete uğrayarak ortadan kalkacak, evet, orada çalışma da olmayacaktır..

6) Tabiat Kanunu ve Sebepler, Sırr-ı Teklif ve İmtihan İçin Yaratılmıştır

Sebepler ve kanunlar birer perdedir. Gayba imân edenlerle etmeyenleri birbirinden tefrik için, gözlerimizle gayb arasına çekilmiş olan bu perdeler, mü’minin kâfirden ayrılmasına yardım eder. Gayba imân, mü’minin en mümeyyiz vasfıdır. Burada şu hususa da dikkat etmek gerektir:

Cenâb-ı Hakk, dileseydi kanunları yaratmayabilirdi. Söz gelimi, dünyayı bizim de görebileceğimiz bir meleğin sırtına yükler ve bize yerçekimi kanunundan bahsettirmezdi. Veya çocuğun teşekkülü için sadece bir gece yapılacak duâyı şart koşardı da, insan, çocuğu kapısının önünde hazır bulurdu. Yine Allah dileseydi, gökyüzündeki yıldızları birer harf gibi kullanır ve herkesin okuyacağı şekilde bu yıldızdan harflerle adını yazar ve Zâtını bizlere duyururdu. Veya Cenâb-ı Hakk, her insanla bizzat konuşur ve ta baştan insanı o kabiliyetle donatılmış olarak yaratırdı.. Bütün bu saydıklarımız ve saymadıklarımızın hepsi mümkündü. Ancak bu takdirde, esas gayeden sapılmış olurdu. Çünkü insanın yaratılış gayesi imtihandır. Eğer bu dediklerimiz olsaydı, ne aklın varlığının bir hikmeti kalırdı, ne de kulluk teklifinin bir manası olurdu. Bu, aynı zamanda insan iradesinin zorla elinden alınıp, insanların ister istemez inanmaya mecbur edilmesi demek olurdu ki, sorumluluk ve mükellefiyet ruhuyla te’lif edilmesi mümkün değildir. Evet, eğer öyle olsaydı, elmas ruhlu Ebû Bekirlerle kömür ruhlu Ebû Cehiller birbirinden ayrılmazdı. İmtihan sırrı kalmadığından dolayı da, melekleri geride bırakmaya namzet insanın makamı sabit kalır ve insanın yaratılmasının bir manası olmazdı. Zira insan yaratılmadan önce de, makamı sabit melekler mevcuttu.

7) Tabiat Kanunları ve Sebepler, Fikirlerin Gelişmesi, İlim ve Medeniyetlerin Teşekkülü İçin Yaratılmıştır

İnsanoğlu, var olduğu günden beri merak ve tecessüsünü Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı madde üzerine teksif etmiş ve bunun neticesi olarak da, üstü kapalı yaratılan eşya ve hâdiseleri keşfederek gün yüzüne çıkarmış.. medeniyet ve teknoloji de, onun bu gayretiyle günümüzdeki seviyesine ulaşmıştır. Halbuki işin başından beri herşey apaçık vaz’edilmiş olsaydı, merak ve tecessüs kalmayacağından araştırma, inceleme de olmayacak ve insanlar ilk buldukları ortamda sadece herşeyi malûm olma zemininde hayret ve hayranlık hislerinden uzak bir şekilde, dünyadan gelip-geçme sıralarını savmaya çalışacaklardı. Doğduğu gün öleceği günü beklemekten başka işi olmayan böyle bir zavallının hazin hali, hepimizin değişmeyen kaderi olurdu ki, herhalde bunun adı da şimdikinden başka olacaktı. Öyle olmadığı için, olmayana isim de veremiyoruz..

8) Tabiat Kanunları ve Sebepler, Belli Bir Ülfet, Ünsiyet ve Alışkanlık Hasıl Ederek, Hayatı Sevimli Hale Getirirler

İfrat ve tefritten arınmış ülfet ve alışkanlıklar, hayatı zevkle yaşanır hale getirmenin ayrılmaz vasıflarıdır. Bu vasıflardan mahrum bir hayatın hiç de istenecek ve sevilecek bir durumu yoktur. Zira, yarın nasıl bir gün ile karşılaşacağını bilmeyen bir insanın, hayatını belli bir plân ve programla disipline etmesinden söz edilemez.. ve hârikalar cümbüşü ortasında hayatını her an yeni bir harikayla koyun koyuna geçiren insanın şaşkınlığı ve bu şaşkınlığın bitmek bilmemesi de, hiç arzu edilecek bir şey değildir. Bir de, insanın bizzat kendisinin dünyaya geliş keyfiyeti değişseydi.. ve bugünün keyfiyetiyle dün ve yarın arasında hiçbir münasebet olmasaydı, sonra buna ölümün keyfiyeti de katılsaydı, bir düşünün insan ne hale gelirdi? Evet, dünyada sebep ve kanunlarla tasarruf yapılmamış olsaydı, denge ve düzen gibi hayatı hayat yapan bütün sabit değerler de ortadan kalkardı ve onlarsız bir hayat da hayat olmaktan çıkardı..

Ülfet ve alışkanlığın orta yolu, düşünerek ve tefekkür ederek yaşamak; ifratı, tefekkürü öldürmek ve tefriti de, hayatı zehir etmektir. Mü’min ise, her mevzûda olduğu gibi bu mevzûda da orta yolu seçendir.

1) Kanun ve Sebepler, Madde ile Kâimdir

Kanun ve sebepler, madde ile kaim olduklarından maddeden ayrı düşünülemezler. Maddesiz mevcudiyetleri mümkün olmayan kanun ve sebepleri, maddenin menşei, esası ve yaratıcısı görmek, tam bir aldatmaca ve diyalektik hezeyanıdır. Maddeyi ve hareketleri doğuran, kanun ve sebepler değildir. Tam aksine, kanun ve sebepler, var olan maddeden ve onun hareketinden doğarlar.

Yıldızlar ve gezegenler, yörüngelerinde ve belli bir denge içinde dönüp duruyorlar. Fakat bunu Newton bulup keşfetti diye yapmıyorlar. Belki sonradan yaratıldıkları ve o istikamette sevk edildikleri için deveran ediyorlar. Newton ve benzerlerinin yaptığı ise, kâinata madde ile beraber konmuş bir kanunu ortaya çıkarıp, ona bir ad koymaktan ibarettir.

2) Kanunlar ve Sebepler, Mümkinattandır

Kanunların ve sebeplerin var olup olmamaları aynı derecede müsavîdir. Varlıkları maddeye bağlı olduğu için aynen maddeyi çevreleyen şartlar, onlar için de geçerlidir. Nasıl madde, tercih ettiren bir sebep olmadan vücuda gelemiyorsa, sebep ve kanunlar da tercih ettirici bir sebep olmadan vücuda gelemezler. Bu, mümkün olmanın zarurî neticesidir. Kendisi böyle bir tercihe muhtaç olanın ise, yaratıcı olması katiyyen söz konusu değildir. Çünkü, kendisi yaratılmaya muhtaçtır.

3) Kanunlar ve Sebepler Hâdistir. Dolayısıyla, Ebedî Olmayan, Ezelî de Olamaz

Kanun ve sebepler hâdistir. Bu sebeple, “ebedî olmayan ezelî de olamaz” sözümüz, sebep ve kanunlar için de geçerlidir. Bir hâdisin başka bir hâdis tarafından yaratıldığını düşünmek ise, teselsülü kabul etmek olur. Teselsül ise bâtıldır.

Kanun ve sebepler de, madde gibi yokluğa doğru gitmektedir. İlim adamları, maddenin dağılması, yıldızların saçılması ve kıyametin kopmasını netice verecek pek çok sebep beyan etmektedirler. Sonlu olup, yıkılıp gitmeye mahkum bulununlar, yaratıcı olamazlar.

4) Kanunlar ve Sebeplerin Varlığı, Başka Sebeplere Muhtaçtır

Kendilerinin var olmasına bizzat kendileri sebep olamayan ve bu yüzden de birer netice olan kanun ve sebepler, zincirleme olarak her zaman başka sebeplere muhtaçtır. Sonsuza kadar zincirleme uzanıp gitmesi mümkün olmayan sebeplerin bir noktada durması mecburî ve zarurîdir. meseleyi müşahhaslaştırmak bakımından şöyle bir misal verebiliriz: Ağaca sebep çekirdektir; ya çekirdeğe sebep nedir? Tavuk, sebep olarak yumurtaya bağlıdır. Ya yumurta hangi sebebe bağlıdır?.. Veya, bir elmayı ele alalım: Elma, sebepler planında diyelim ki çiçeğe ve tomurcuğa; çiçek ve tomurcuk dal, kök ve gövdeye; onlar, çekirdeğe; çekirdek de toprağa, toprağın ihtiva ettiği elementlere, ısı, ışık ve havaya, dünyaya ve dünyanın belli bir ölçüdeki eğilimine… muhtaçtır. Bu şekilde sora sora varıp çekim kanununa dayanırız ama, sorular yine bitmez ve hep “ya o?” diye sormaya devam ederiz. Fakat neticede son bir noktada durma ihtiyacı hissederiz ki, işte bu son nokta, başlangıç itibâriyle ilk sebeptir.. Ve o da hiç şüphesiz, artık “ya o kime?” diye soramayacağımız bir Zât olacaktır. Aksi takdirde, her sebebe bir ilâhlık isnat etmek gerekir ki, bu da, zerreler adedince muhali kabul etmek demektir..

5) Kanunlar ve Sebepler, Hakîkî ve Zâtî Bir Vücuda Sahip Olmayıp İtibârî Şeylerdir

Bazı kanun ve sebepler, hakikî ve zâtî bir vücuda sahip olmayıp, itibârî ve hayalîdirler. Yukarıda bahsi geçen ‘yerçekimi kanunu’nu ele alalım. Bu isim, sadece vâki olan bir meseleyi izah için konulmuş bir namdan ibarettir. Yoksa, gözle görülür, elle tutulur, laboratuarda incelenir bir nesne değildir. Görülen ve duyulan ise sadece neticelerdir. Yani kanunlar, mücerred faraziyelerden ibaret mevhum kuvvelerdir. Çekirdekteki gelişme kanunu, suyun kaldırma kanunu, DNA’daki şifre kanunu ve mıknatıstaki çekme kanunu hep bu türdendir. Öyleyse hemen soralım: Görünür, maddî, hakikî ve zâtî bir varlığı olmayan hayâlî ve görülmeyen bir kuvvet, yani kanun ve sebepler, nasıl olur da, muazzam kütleleri bulunan milyonlarca ton ağırlığındaki milyarlarca gök cismini son derece ince hesaplarla, muvazeneli ve dengeli bir şekilde, dehşet veren keyfiyetiyle döndürebilir? Görmemeyi inkâra sebep yapanların, varlığa ilk sebep kabûl ettikleri bu hayâlî kanun ve mevhum sebeplere, görmedikleri halde inanmaları ve Yüce Yaratıcıya veremedikleri güç ve kuvveti bu hayâlî sebeplerde tasavvur etmeleri, bir düşünce ve fikir olarak değil, olsa olsa bir düşünce küflenmesi olarak değerlendirilebilir.

6) Kanunlar ve Sebepler Muhtaç Oldukları Diğer Kanun ve Sebeplerle Omuz Omuza Vererek, Neticelerin Meydana Gelmesine Sebep Olurlar

Kanun ve sebepler, muhtaç oldukları başka kanun ve sebeplerle bir araya gelerek, neticelerin meydana gelmesine sebep teşkil ederler. Yoksa, yoktan var etmek gibi bir fonksiyonları olamaz. Bir hücreyi meydana getiren bütün kanun ve sebepleri bir araya toplamak mümkündür; ancak ondan canlı bir hücre vücuda getirmek asla mümkün değildir.. Zaten ısrarla söylediğimiz gibi, bir canlının vücuda gelmesi için binlerce sebebin şuurlu ve ölçülü bir şekilde bir araya toplanması gerekir ki, bu da bizzat bu sebeplerin yapabileceği bir iş değildir..

7) Kanunlar ve Sebeplerle Neticeleri Arasında Uygunluk ve Tenasüp Yoktur

Kanun ve sebeplerin kendileri gayet âciz, zayıf, basit, fakir, ilimsiz ve iradesiz olmalarına karşılık, neticeleri son derece mükemmel, san’atlı, kıymetli ve önemlidir. Demek oluyor ki, sebeplerle neticeler arasında illet-ma’lûl, sebep-netice münasebeti görülse bile, uygunluk ve tenasüp yoktur. Nasıl ki elli kiloluk bir adam, beşyüz kiloyu kaldırsa veya bir çocuğun, parmağına taktığı bir iple bir otobüsü çekip götürdüğü görülse hayrete düşülür ve böyle bir şey şaşkınlıkla karşılanır. Aynen öyle de, çevremizde cereyan eden eşya ve hâdiselere, taşıdıkları sebep-netice tenasübü ve uygunluğu zaviyesinden baktığımız zaman, muazzam bir farklılık ve insanı hayrete gark eden bir dengesizlik müşahede ederiz. Meselâ, parmağımızı bir kompresör gibi kullanıp taş ve kayaları delmek istesek, parmağımızı parçalamaktan başka bir netice elde edemeyiz. Çünkü taş ve kayayı delmekle elimizin ve parmağımızın sertliği arasında bir münasebet yoktur. Halbuki, ipek gibi ince ve nazik damarlarıyla minicik bitkiler, taş ve kayaları şak edip yararlar. Sigara kağıdından daha ince yapraklar, o şiddetli hararet karşısında dayanır ve yemyeşil kalırlar. Meyve, çiçek ve dallarıyla kocaman bir ağacın programını bünyesinde saklayan bir çekirdeğin basitliğine ve küçüklüğüne bakın! Ve, en mükemmel yaratık olan insanı, bütün istidat ve kabiliyetleriyle birlikte çekirdek halinde ihtiva eden ve şeriat dilinde necis kabûl edildiği için, bulaştığı yerin yıkanması şart olan spermleri düşünün!.. Tatlı ve lezzetli şeker konservesine benzeyen meyvesiyle incir ağacının çekirdeğini ve bir de bu çekirdeğin o ağaca nispetle, nerdeyse gözle görülmeyecek kadar küçüklüğünü ibret gözüyle inceleyin!.. Evet, bunlar gibi birçok meseleyi sıralayarak anlıyor ve kabûl ediyoruz ki, kanunlar ve sebepler, o müthiş zayıflık ve basitliklerine rağmen daima mükemmel neticeler vermektedir. Bu kadar mükemmel ve muhteşem neticelerin menşei, menbaı, var edeni ve yaratıcısı, bu adi, basit, zayıf ve geçici kanun ve sebepler olamaz.

Hele, sebeplerin kendilerinde olmayan bir vasfı başkasına vermeleri hiç mi hiç düşünülemez. Biraz sonra yok olup gittiğini görüp dururken, insandaki ebed duygusunu bir damla hakir ve kerih suya bağlamak, hezeyan değil de nedir?

8) Kanunlar ve Sebepler, Zıtların Varlığına Muhtaç Bulundukları İçin Yaratıcı Olamazlar

Kanunlar ve sebepler yaratıcı olamaz, çünkü zıtları vardır. Zâten kâinatta her varlığın bir zıddı vardır. Zira bir bakıma eşya, zıddıyla bilinir. Çekme-itme, eksi-artı kutuplar, sıcak-soğuk, güzel-çirkin, gece-gündüz, madde-manâ hep birbirinin zıddı oldukları için bilinmektedirler. Bilinmesi için zıddının varlığına muhtaç olan ise, yaratıcı ve ilâh olamaz.

Sanatkâr, sanatı cinsinden değildir. Evi yapan ustayla ev aynı cinsten olamaz. Aksi halde, bir şeyin hem kendisi olması hem de olmaması gibi, mantıkla bağdaşması imkânsız bir hezeyana sapılmış olur.

9) Bazan Bütün Sebepler Toplandığı Halde Netice Hasıl Olmaz, Bazan da Sebepler Teşekkül Etmeden Hasıl Olur

Bazen bütün sebepler toplandığı halde neticenin hasıl olmaması da gösteriyor ki, neticeyi meydana getirme gücü, bizzat sebeplerin kendisinden değildir. Bazen da sebepler teşekkül etmeden neticeyi görmek mümkün olmaktadır. Bütün bunlar, yapıp yapmamada ihtiyar ve irade kendi havl ve kuvvetinde olan bir Zât’ı ilân eden hususlardır. O zât ise başka değil, ancak Allah’tır (cc).

10) Sebepler Arasında En Üstünü ve Kabiliyetlisi Olan İnsanın İhtiyaçları Ebedlere Uzanırken, İktidarı İse Hiç Hükmündedir

Sebepler arasında en üstün ve kabiliyetlisi insandır. Eşya ve hâdiseler ona musahhar kılınmıştır O, akıl, şuur ve iradesiyle mümtaz bir varlıktır. Bütün bunlara rağmen en aciz, en zayıf ve en muhtaç da yine insandır. Yerinde bir mikroba mağlûp olur, yerinde en küçük sebep karşısında pes eder. İhtiyacı ebetlere uzanmakta, buna karşılık iktidarı ise, hiç hükmündedir. Şimdi, keyfiyeti ve mahiyeti bu olan insan, elini hangi sebebe açıp yalvaracak ve hadsiz ihtiyaçlarını kimden talep edecektir; hele, sebepler arasında en üstünü de o ise..?!

Evet, onun da el açıp mürâcaat edeceği bir Zât vardır. O Zat ise, sebepleri kudret elinde tesbih taneleri gibi evirip çeviren Hz. Allah’tır (cc).

———————————————————————————————————————————————————

Lise ders notlarından

İNANÇ ESASLARI

A-ALLAH’IN VARLIĞI (Kulhüvallâhü-Vücud )

1- Var olanın kanıtlanması kolaydır Yok olanın kanıtlanması imkansızdır
Bir elma cinsinin yeryüzünde olduğunu iddia eden bir in-san, bir elmayı göstermekle bunu kolayca kanıtlayabilir.
Elmanın yok olduğunu savunan ise, ya bütün elma ağaç-larını kesip yok etmesi lazımdır ya da bütün yeryüzünü karış karış dolaştırıp hiçbir yerde bir tek elmanın bile bulunmadığını gösterme-si gerekir.
Bunun gibi, Allah’ın var olduğunu söyleyen bir insan, bu-nu kanıtlaması için, Allah’ın varlığını gösteren dört ana kanıtı göstermesi yeterlidir.
Allah’ın varlığını açıkça gösteren dört ana kanıt kapısı, 4 kitap şunlardır: Kur’an, Peygamberler, Evren, İnsan…
Allah’ın yok olduğunu iddia eden insanın, bunu kanıtlama sı için, Allah’ın varlığını gösteren dört ana kanıtı ortadan kaldırması gerekir ya da bütün evreni karış karış dolaştırıp hiçbir yerde bir tek yaratıcının bulunmadığını göstermesi gerekir (Güneş sisteminden çıkmak için ışık hızıyla 75 yıl gitmek gerekir).

2- Her sonuç bir sebebe bağlıdır. Hiçbir şey kendi kendine yoktan var olmaz.
Bir köy muhtarsız olmaz
Bir iğne ustasız olmaz
Bir harf kâtipsiz olmaz
Bir kanun hâkimsiz olmaz
Bir sanat sanatkârsız olmaz
Bir resim ressamsız olmaz
Şu dünya sahipsiz olmaz; Sahibi Allah’dır.
Doğadaki her şey, Allah’ın güzel isimlerini gösteren birer sanat eseridir. Bütün bilim dalları da bu sanat eserlerini anlatan birer dildir. Kur’an gibi Evren ve İnsan kitaplarını okumak da sevaptır.

3- Her varlık ve doğa olayı, hiçbir insanın, hiçbir güçle ger-çekleştiremeyeceği olağanüstü özelliklere sahiptir.

a-Her şey son derece sanatlı yapılmaktadır. Hücreden insan yüzüne, çiçekten yıldızlara kadar her varlık, kendine özgü şe- kil renk vb.nitelikleriyle orijinal birer sanat şaheseridir.
SİMALAR, parmak izleri ve göz yapıları birbirinden farklıdır. Bu, Allah’ın sonsuz ilmini, iradesini ve kudretini gösterir. Yeni doğan bir bebeğe yeni bir yüz, göz, iz, çizmek için, hiçbirini unutma mak ve karıştırmamak gerekir. Bu, sonsuz bir ilim gerektirir.

b-Her şey son derece kıymetlidir. Bir elimizi veya gözü müzü servetlerle değişmeyiz. Oksijen, su vb. hayat kadar pahalıdır.

c-Her şey çok sayıda yapılmaktadır. İnsan, bitki, hay-van, yıldızlar… Allah’ın nimetleri saymakla bitmez…

d-Her şey çok kısa zamanda yapılmaktadır. Bir hafta-da bahar güzellikleri ve varlıklar çevremizi sarıverir.

e-Her şey çeşitli, zamanında, ihtiyaca uygun ve sürek li yapılmaktadır. Yavruların çeşit çeşit her ihtiyacı, binlerce yıldır anında gönderilmektedir. En zayıflara en iyi bakılmaktadır.

B-ALLAH’IN BİRLİĞİ (Ehad-Vahdaniyet)

1- Allah’tan başka ilahlar olsaydı, yerde ve gökte denge ve düzen bozulur, her şey altüst olurdu.
İki ilah olsaydı ikisinin istediği aynı anda gerçekleşmezdi. Birinin dediği olunca; sözü geçen üstün diğeri aciz duruma düşerdi. Tarih boyu tanrıları insanlar uydurmuştur. İnsanlar, kendi ihtiyaçlarına, menfaatlerine, duygu ve düşüncelerine göre, farklı gö revler verdikleri tanrılar üretmişlerdir. Yunan mitolojisindeki gibi…
Hz.İsa’nın Tanrı Oğlu olarak nitelendirilmesinin sebebi,babasız dünyaya gelmesi, bebekken konuşması ve mucizeleridir.

2- Bütün varlıklarda görülen ortak işleyiş, birlik ve benzerlik bir yaratıcıya bağlı olduklarını gösterir.
Evrende aynı doğma, büyüme, beslenme, üreme, ölme, çekme-itme, fotosentez gibi evrensel kurallar geçerlidir.
Bütün varlıkların benzer özellikleri taşıması, bir tek yaratıcının mühürleri olduklarını gösterir.

3- Var etme ve yönetmeyi bir ele vermede kolaylık vardır. Bir işe çok el karışsa karıştırır.
Asker örneği: Yüz askerin yönetilmesini bir askere ver-mek, on askerin yönetilmesini iki subaya vermekten daha kolaydır.
Güneş örneği: Yeryüzündeki cam parçalarında ve su damlalarında yansıyan parıltıları bir tek güneşe vermezsek, her bir cam parçasını ve su damlasını başlı başına birer güneş kabul etmek zorunda kalırız.
Bunun gibi, bütün varlıkları bir tek Allah’a vermezsek, her bir varlığı başlı başına birer ilah kabul etmek zorunda kalırız. Bir Ya ratıcıyı inkar eden, aslında binlerce yaratıcı kabul etmiş olmaktadır.

C-ALLAH’IN BİR ŞEYE MUHTAÇ OLMAMASI (Allâhüssamed-Kıyâm bi-nefsihî)

1- Sonradan olan her şey muhtaçtır, ilah olamaz. Allah son-radan olmadığı için muhtaç değildir. O bizzat, Zat’ı ile zaten vardır.
Başlangıcı ve sonu olan her varlık muhtaçtır. Bütün ihtiyaçları karşılayan gücün ise başı, sonu ve ihtiyacı olmamalıdır. Her insan, ölümlü ve muhtaç olduğuna göre, ölümü verenin ölümlü olmaması ve hiçbir şeye ihtiyaç duymaması gerekir. Allah böyledir.

2- Her varlık ve olay bir sebebe bağlıdır. Hiçbir varlık sebepsiz, kendi kendine var veya yok olamaz.
Meyva ve çiçekler toprağa, toprak ışık ve suya, yağmur buluta, bulut rüzgara, atmosfere, dünyaya, güneş sistemine, vb. bağlıdır. Doğma, büyüme, ölme vb. her şey için sebepler vardır. Allah’ın, doğada koyduğu bütün kanunlar, varlık ve olay-ların meydana gelmesi için birer sebeptir. Tenteneli sebeplerin arka sında gerçek iş gören, Allah’ın İlmi, İradesi ve Kudretidir.

3- Sebepler zincirleme olarak sonsuza kadar gidemez. Bir noktada durmak, ilk sebebe dayanmak zorundadır.
Sıfırlar zincirleme sonsuza gidemez, bir rakamda durur.
Arkası olmayan sandalyeler dört ayaklı sandalyede durur
Vagonlar birbirine bağlı ve muhtaçtır, zincirleme sonsuza kadar gidemezler, gücü kendinden olan ve çekilmeye muhtaç olma yan bir lokomotifte durmak zorundadırlar.
Anneler de birbirine bağlıdır ve ilk insanı topraktan yara-tan ilk ve tek sebep olan Allah’ta son bulurlar. “Allah’ı kim yarattı?” diye sorulursa, mantıksız zincirleme olayı başlar. İlah muhtaç olursa ilah olamaz. Demek ki doğa kanunları ve sebepler, Allah’ta son bulmakta, bütün varlıklar O’na dayanmaktadır.

Doğa kanunları ve sebepleri niçin var edilmiştir?

a-Allah’ın isimlerine farklı şekillerde ayna olması için,
b-Allah’ın izzet ve azametine perde olması için,
c-Haksız şikayetlere ilk hedef olması için,
d-Eşya ve hadiselerin çirkin yönlerine örtü olması için,
e-Dünyada imtihanda olduğumuz için,
f-Dünya gözümüz, Allah’ı görmeye uygun olmadığı için…
Doğa kanunları ve sebepler, cansız, hayalî, muhtaç ve sonlu varlıklardır. Hem büyük sonuçların yaratıcısı olamaz, hem de insanın ruh ihtiyaçlarına ve ebedî hayatlarına cevap veremezler.

D-ALLAH’IN BİR ŞEYE BENZEMEMESİ VE GÖRÜNMEMESİ
(Velem-yekün-lehû küfüven ehad-Muhâlefetün lil-Havâdîs)

1- Allah Bir olduğu için, mukayese yapılarak bir şeye benze tilemez. Sonradan olmadığı ve sonu da olmadığı için de muhtaç olan diğer varlıklara benzemez ve onlar gibi görünmez.
İnsanlar gibi doğmaz, doğurmaz, ölmez, yemez içmez,yo rulmaz, unutmaz, bedensel bir biçim ve şekil almaz ve görülmez.

2- Sanatkâr sanat cinsinden olamaz:
Bir masayı veya binayı yapan usta,o masa ve bina cinsinden değildir. Yani taş, tuğla, kum, demir, tahta vb. nesne değildir. Evren atomlardan, insan hücrelerden yapılmış sanattır. Bunların Sanatkârı olan Allah, yarattığı bu madde türünden değildir ki onlara benzesin ve onlar gibi bir biçim ve şekil alarak görünsün!..

3- Görmek için üç şey gerekir: Göz, ışık ve cisim
Gün ışığında var olan cisimleri görebiliriz. Gece ışık ulaş-madığı için var olan eşyayı göremeyiz.
Uzayda karanlık yoktur. Işık vardır. Işığın çarpıp yansıya-cağı bir cisim olmadığı için gözümüz onu görememektedir. Nitekim ay vardır ve ışık çarptığı için onu görebiliriz. Allah, bir ışık veya bir cisim değildir ki göze görebilelim!.. Üstelik gözümüz yoğun ışıkta bile görememekte hatta kör olabilmektedir. Hz.Musa Allah’ın, nuruyla dağa tecelli etmesiyle parçalanması karşısında bayılmıştı (7/143). Peygamberimiz, ahirette Allah’ı görebileceğimizi belirtmektedir.
Allah, akla gelen her şeyden başkadır!.. O’nu tam görüp anlayamamak., en güzel anlamaktır!..

tevhid için 1 cevap

  1. Geri bildirim: . « kurannuru güncel

Bir Yanıt Bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s