kevser

Bismillâhirrahmânirrahîm

1. Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik.

2. O hâlde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.

3. Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.

KEVSER SÜRESİ (108) KİŞİLİK EBTERLİĞİ (drmavi, 2005)

Nüzul sebebi:

Ebu Cehil As b. Vail, Ukbe bin ebi Muayt, Ka’b b. Eşref gibi şahıslardan birinin, Peygamberimize, doğan erkek çocuklarının ölmesi sebebiyle “Ebter” (soyu olmayan, nesli kesik) demeleridir.

Bundan maksat, Peygamberlik iddiasının de böyle arkası olmayan sonu gelmeyen bir şey olduğunu vurgulamak ve kendisinin de kavminden ayrılmış, tek, zayıf, etkisiz bir kişi olduğunu ilan etmektir. (Yazır,9/511).

1-Muhakkak ki biz sana Kevser’i verdik

Kevser, Peygamberimizin belirttiğine göre cennette bir nehirdir, onda çok hayır vardır. Gökteki yıldızlar kadar bardakları vardır. Onlarla ümmete o Kevserden sunulur.

Peygamberimiz Kevser başında geçecek bir olayı da anlatır: “Kıyamet günü ümmetim havzımın başına gelecek, bazıları onun başından kovulacaklar. Ben “Onlar ümmetimdir ya Rabbi!” diyeceğim. Bana: “Bilemezsin onlar senden sonra neler yaptılar!” denir” (Buhari, Rikak, 53; Müslim, Salat, 53).

Kevserin anlamı: “Hayr-ı kesîr” çok olan hayır anlamına gelmektedir. Bu, Peygamberlik şerefidir ki çok hayrı olan bir yüceliktir. Başlangıç itibariyle Rahmanî sonuç itibariyle de Rahîmî bir lutuftur. Bir ayet hikmet verilene çok hayır verilmiştir ( 2/269) der ki bu hikmetin en yüksek derecesidir.

Hadiste belirtildiğine göre Kevser, cennette çok hayır bulunan bir nehrin veya havuzun özel adıdır ve çoğunluk İslam Bilgini bu anlamı tercih etmiştir.

Ayrıca Kur’an, İslam, Tevhid, İlim, ümmetin alimleri, ümmetin çokluğu veya Peygamberimizin soyunun Kızı Hz.Fatıma, Yeğeni Hz.Ali ve Torunları Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz ile kıyamete kadar sürecek şeklinde yorumlayanlar da olmuştur (Yazır,9/514-518).

2-Öyleyse Rabbin için namaz kıl kurban kes!

Verilen bu kadar değerli nimetlere karşı bir şükür ifadesi olarak namaz kılınması, ihlaslı olarak bunun sadece Allah için yapılması sonra da hem Allah’a hem de insanlara yaklaştıran Kurban kesilmesi istenmektedir.

Bu aynı zamanda müşriklerin onca kırıcı sözlerine ve eziyet verici davranışlarına karşı bir teselli, huzur ve güç kaynağı olarak namaza ve insanlara yararlı işlere yönelme anlamına gelmektedir.

İnsan ancak namazda iç dış bütün varlığıyla tam şükre konsantre olabilir. Namaz insanın ve Yaratıcısının varlığının ve nasıl bağ kuracağının farkına vardığı en uygun bir vasat ve vasıtadır.

Namaz bir yalnızlaşma ama yalınlaşma ve her yalnızın ve kimsesizin gerçek Kimse’si ile ön vuslatlaşma ameliyesidir.

Var edilen bütün varlıklardan ve insanın kendinden soyutlanma ve sadece var edene yöneliş olduğundan, iç huzuru sekîne ve sükunetle insan, şükran duygularını bire bir Allah’a arz edebilir, duygularını yeterince ifade edebilecek inceliği, iç duygusunu ve iç lisanını kazanabilir.

İnsan namazda neyi ne kadar alırsa dışındakilere  o oranda vereceği var demektir.

Bir şey yediğimizde veya içtiğimizde; tadın eseri dilimizde ve beyin merkezimizde etkisini sürdürüyorken, biraz da karnımızı ovuşturuyorken, gerinerek söyleyiverdiğimiz “Elhamdülillah!” sözü, acaba az evvel yuttuğumuz lokmalar gibi kalbimizin derinliklerine ulaşabilmiş midir?

Verilen her nimet şükürle mukabele ister ve nimetin büyüklüne göre şükür de onun durumuna uygun o cinsten ve en yakışan oranda olmalıdır.

Namaz Allah’ın verdiği bütün nimetlere karşı yapılan en çaplı ve kapsamlı bir şükür ibadetidir. Basit bir şey verene karşı bile kendimizi, en azından bir teşekkür etme zorunluluğunda hissederiz.

Her birimize çok hayırlara sahip olan nimetler verilmiştir. Ruhsal yapı olarak insan, ancak bu şükran duygularını ifade etmekle sahip olduğu şeylerin tadına varabilir.

Çocuklarımıza, kimseye minnet etmemesi, el açmaması, kendi gücüyle ayakta kalması konusunda gerekli uyarıyı yaparken aynı zamanda, verilen bir hediyeye teşekkür etmeyi de, Allah’ın sonsuz nimetlerine karşı ibadet etmenin gerekliliğini de anlatmalı ve öğretmeliyiz.

İnsanlardan bir şey istemeden önce verdiğimiz bazı şeyler olmalıdır. Çocuklarımıza iyi bir ruh eğitimi verdikten sonra olumlu davranışlar sergilemelerini istemek gibi.

Verilenle istenen arasında da bir denklik ve uyum bulunmalıdır. Gerekli ilgiyi göstermediğimiz çocuğumuzdan, sözgelimi sınavlarda çok üstün başarı göstermesini bekleme gibi… Bu durumda “Ne verdin ki ne bekliyorsun?” denir.

Son olarak da hem verilen hem de istenen şeyler hem insanın kendine hem de diğer insanlara yararlı şeyler olmalıdır. Güzel terbiye verdiğimiz çocuklarımızdan, kendine, ailesine, topluma ve bütün insanlara faydalı hizmetlerde koşmasını istemek gibi…

Çocuklarımıza, “Kevser” gibi tatlı inanç ve bilgi havuzundan, kana kana içmesi için gerekli alt yapıyı oluşturmak gerekir. Bu ailede olur, okulda olur, dost ve arkadaş çevresinde toplum alanlarında nihayet insanlıkta olur.

Çocuğumuzun terbiye eğitiminde susuzluğunu gidereceği ilk başvuru pınarı namaza alıştırmaktır.

Namaz çocuğumuz için bir “Kayıt İşlemi” sayılabilir. Onu bir okula kaydettirerek: “Sen artık bir öğrencisin! Öğrenme yoluna girdin! Sen bu aileye mensup olduğun gibi, şu an falan okulun öğrenciliğine intisap ettin! Bunun onur ve gururuyla oku yavrum!” demeye getirir, aldığınız okul malzemeleri ile coşkular yaşamasını ve olumlu bir kişilik gelişiminin yolunu açmış oluruz.

Namaz bir intisaptır. Rabbin kulluğuna kaydolmak gibidir.

Ana babayı, öğretmeni, arkadaşı, maddi her şeyi aşıp, çocuğumuzun, başını yukarılara uzatarak manevi boyunu, ruhsal yapısını geliştirme eylemidir. İnsanların ona sağladığı imkanların asıl Sahibiyle buluşması, minnet duygularıyla, duygu ve düşüncelerinin yücelik kazanmasıdır.

Bu aynı zamanda, verenin büyüklüğünü hissedip büyük işler yapmak için yay gibi çok gerileceğinin ve uzak hedeflere ulaşacağının da bir göstergesi olacaktır.

Zayıf bünyesini zorlamadan tutabildiği oruçlarıyla da çocuğumuz, Ramazanın neşesini, orucun ruhta oluşturduğu içsel yüce duyguların tadını alır ve en önemlisi, eğitimde vazgeçilmezlerin başında gelen “Ruh disiplini” ni kazanmaya, güzel davranışlar sergilemeye başlar.

Ayette görüldüğü gibi Allah sadece kendine yönelmeyi emretmiyor aynı zamanda -kurban keserek- insanlara da yönelmeyi onlar için faydalı şeyler yapılmasını da istiyor.

Kurban etlerini dünyanın her köşesindeki muhtaçlara ulaştırmayı hedef edinenlerin, evlerindeki geçiremedikleri o günleri her iki taraf için de aslında esas bayram günleri olmakta.

Aynı yaklaşım şekli Asr ve Adiyat sürelerinde de görülmektedir.

Efendimizden inkarcıların baskısına karşı “Fesalli-Namaz”,

iki yüzlülüğüne karşı “Lirabbike -İhlas”,

cimriliklerine karşı da “Venhar-Kurban” kesmesinin istenmesi ne kadar anlamlıdır.

3-Muhakkak ki sana buğzeden-kin tutup duran, sonu kesik-güdük olanın ta kendisidir.

1-”Şânieke” sana buğz eden, kin, düşmanlık ve hınç besleyen demektir.

a-Öncelikle ayette, düşmanlık konusu açıkça zikredilmemekte, doğrudan Peygamberimiz anılmaktadır.

Bu da O’na yöneltilen bütün itham iftira ve girişimlerin, tamamen O’nun zatını, Nübüvvetini, görevini hedef aldığını göstermektedir.

Bu yoğun yüklenmeler karşısında, Allah da Nebisinin zatını doğrudan muhatap alarak, “Sana Kevseri verdik!” diyerek hem O’na teselli etmekte hem de ebterliğin gerçek hedefini ve layığını belirterek moral ve güç vermektedir.

b-Bu kelimenin ismi fâil-eylem yapan olarak zikredilmesi, süreklilik ve devamlılık ifadesi anlamındadır ki, Peygamberimize kin beslemenin öteden beri israrla süregelen bir “Benlik kimliği” olduğunu gösterir.

Müşrikler, ilk sakin fıtratlarını bozmuş yeni bir kin kimliği oluşturmuşlardır. Leheb süresinde değindiğimiz gibi müşriklerin benliği tepeden tırnağa, kesintisiz süregelen bir kin ve düşmanlıkla dolmuş demektir.

Şene’e” kelimesi, kin ve düşmanlık demektir.

Hemzenin iki harf arasına girmesi durumunda, iş anlamında “Şe’n” olur ki, Cenab-ı Hakk’ın icraatını anlatırken sıkça kullanırız.

Bir de bildiğimiz “Şân” anlamına gelir.

Müşrikler, benlik için bir remiz olan “Elif” harfinin yer değiştirmesi gibi, Hakk’ dan, Hak işlerden yüz çevirmekle, insanlık ‘şân’ larını kaybediyor, kine kurban gidiyorlar anlamını çıkarabiliriz.

Bu açıdan bakınca müşriklerin iftirası kendilerine geri dönmüş olmaktadır, çünkü Hakk ile aralarındaki bağı kesmekte, kesikler olmaktalar.

Hz.Ömer’in Uhud’dan müşriklere seslendiği gibi, arkalarında Hakk’ın Rahmeti, güç ve kuvvet desteği yoktur, arkasızdırlar, güdüktürler. Ölümle de yapayalnız kalırlar. Gerçek sonu kesiklik-ebterlik, işte budur.

Psikolojik anlamda yalnızlık, insan için bir sıkıntı ve ıstırap kaynağıdır. hem acılara hem de yanlış tutum ve davranışlara sebebiyet verebilir.

İnsan dünyada anne babasından, yakınlarından ayrı ve tek başına kalabilir. Ancak bunu bir imtihan bilir ve Allah’a tevekkül ederek teselli bulabilir.

Allah ile bağlantısı olmayan insan, bu boşluğunu nasıl kapatacaktır.

Nefis dünyada kendisiyle ve sahip olduğu dünyalıklarıyla avunmaya  yanlızken daha çok teşnedir.

Akıl ve kalbin bu durumda nefsin peşinden koşması aslında yanlızlık acısını örtmeye matuftur. Çünkü ruh O’nsuz güdük kalmıştır.

Ruh, Akıl ve vicdan tînetleri gereği yanlızken O’nunla olmak eğilimdedirler. Bir kişinin ikincisi O’dur, O olmalıdır. İki kişinin üçüncüsü de O! (Hüzünlenme Allah bizimle beraber, O maiyetimizde! Tevbe /40). Üç kişi olunca cemaate bir de imam maiyyeti gerekli olur.

O’na kapıyı kapayan yanlızların tek alternatifleri kalır: Nefis..

İlah gider nefis ilah koltuğuna oturur.

Akıl vicdan bütün duyu ve duygular da onun kulları haline gelir. (Nefislerini ilah edindiler Furkan/43)

Ölüm, benliğin tamamen yalınlaştığı ve yalnızlaştığı bir süreci başlatır. Bütün destek kaynakları kesilir ve insan ölüm sonrası hayatta, yardımcıları adına tamamen güdük kalır; ne evlat, ne servet, ne makam ne de şan ve şöhret orada hiç bir işe yaramaz.

Aklın dehası vicdanın keşkeleri kâr etmez olur.

Hadiste belirtildiği gibi insanın salih amelinin ve sevabının hiç olmaması, zulümlerinin ve kul haklarının kesreti sebebiyle o, bir ahiret müflisi olur.

Evlat ilim ve eser pencereleri açık kalır; genel anlamıyla altın nesil bırakanlar bu duruma düşmezler.

Kevser ayetleri ölüm sonrası hayatımızda hayır hasenat adına kesik ve güdük olmamamız konusunda bizlere de özlü uyarı yapmaktadır.

c-Burada “Ey Habibim!” Sen onların sana ebter demelerine aldırma, onların şen’i, şenâati bu. Sen kendi şe’nine-işine, tebliğine bak! Şânına yakışan bu!

Onların seni etkilemesine engellemesine izin verme!” gibi bir anlam da hissediliyor.

Nitekim bir ayette benzer uyarı görülür: “Onlar seni davet yolundan alıkoymasın!” (28/87).

İnşirah süresinde de Peygamberimize: “Kalk inzar et!”, “Boş kalma, kalınca bir işe koş!” denmişti.

d-Bu kelime iki ayette daha, Şeneân şeklinde geçmektedir. Bu, müşrikin şâniinden-kininden farklıdır. Hak dışıdır ve sürekli değildir.

“Ey iman edenler, Mescid-i Harama girmenizi engelledikleri için bir topluma karşı beslediğiniz kin sizi tecavüze sevk etmesin. İyilikte ve takvada birbirinizle yardımlaşın. Günah ve düşmanlıkta birbirinizle yardımlaşmayın…” (5/2).

“Ey iman edenler!…Bir topluluğu duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmamaya yöneltmesin!” (5/8).

Anlaşılacağı gibi, Hakk adına düşmana kin beslemeyin tepkinizi ortaya koymayın denmiyor.

Misil bil-mukabele yapılsa bile, bu duygunun kontrol altında tutulması, tecavüz ve adaletsizlik gibi olumsuz yönde kullanılmaması, hayra hayırlı sonuçlar verecek şekilde yönlendirilmesi kısacası tepkinin sizcesi size yakışanı olmalı deniyor. Aksi durumda müşrikler gibi davranmış olma riski mevcut bulunmaktadır.

Öte yandan ince bir mesaj da gönderiliyor. Müslümanlar arasında iyilikte yardımlaşma ve günah ve düşmanlıkta yardımlaşmama az-çok zaten cereyan etmektedir.

Bu güzel vasfın, -savaş durumu hariç- Müslüman olmayanlar için bile uygulanması ifade edilmiş oluyor.

Dinin özü güzeldir ve güzellikleri güzel temsil edip güzelce yansıtmaktır. Müslüman olmayanlara dünya kamu oyuna dinin güzelliklerini göstermenin yolu da düşmanca tutum ve davranışlar olmasa gerektir.

e-Şâniînin şe’ni: Kin ve düşmanlık insan ruhunu akıl ve vicdanını kilitleyen katil bir duygudur. Ruhun akıl, kalp vicdan, irade gibi mekanizmaları iyi duygu ve düşünceler konusunda devre dışı kalır, can çekişir.

Bu, aynı zamanda, olumsuz duygu, düşünce ve davranışlara alabildiğine açık hale gelmek demektir.

İçini düşmanlık kaplamış bir insana hangi kötülük teklifi götürülse, tereddüt etmeksizin kabul edebilir hatta ikiye üçe katlayabilir bir haldedir.

Kin ve düşmanlığın diğer kötü duygulardan farkı, insanın hem Allah’a hem de insanlara karşı çifte körlük yaşatmasıdır.

Kinle beslenerek büyümüş, benliği kin küpü olmuş bir insan, ne iman ve ibadetle Allah’a kulluk yapabilir ne de şefkat ve muhabbetle insanlara yönelip iyilikler yapabilir. O kötülüğe kurulmuştur. Adeta düşmanlık duygusuyla beslenmekte, sadece ondan zevk almaktadır.

Bu durumuyla onun ismini “Azmış”, soy ismini “Bozguncu” olarak tescilleyebiliriz.

Kur’an’da bu isimlerle isimlendirilen insanlara dikkat edildiğinde çevrelerine nasıl kötülük saçtıkları görülebilir. Bu tanımlama aklınıza şeytanı da şeytanlaşanları da getirmiş olmalıdır.

2-”Ebter”

Kesik, eksik veya tamamlanmamış, kuyruğu kesik hayvan, güdük, arkasında zürriyeti, oğlu olmayan insan, ölümünden sonra ismini hatırlatacak hayırlı bir eseri kalmayan insan demektir.

Bir hadiste besmelesiz başlayan işin ebter olduğu doğurgan olmadığı sonunda hayır bulunmadığı belirtilir.

a-Ayet, bu ithamı tersyüz edip müşriklere iade etmekte gerçek ebter-sonları kesik olanların kendileri olduğunu ilan etmektedir.

Öncelikle bu, kin ve düşmanlık dolu kalplerinden ağızlarına gelen intikam ifadesi, hiçbir anlamı ve ağırlığı olmayan çirkin ama boş bir sözdür.

Böyle kin kusmaktan, yüce bir insanı aşağılamaktan zevk alanlara, ancak bu tarz sert ve şiddetli bir uslûbla cevap verilebilir.

Çünkü Allah’ın seçtiği, görevlendirdiği ve övdüğü Peygamberine ebter demek, ona düşmanlık beslemek, ona inanmamaktan ibaret olan inkardan daha ağırdır. Bu itibarla o müşriklere ebter demek çok hafif kalır…

Büyük hakikata yapılan büyük zulmün büyük cezası da esas itibariyle büyük mahkemeye mahşere kalır…

b-Böyle kötülük üreten bir kaynak haline gelmiş insanların dünyada sonları gelmez, şeytanın ömrüyle beraber kıyamete kadar inkar, kin, nefret ve düşmanlık üretecek insanlar hep olacaktır.

Bu tipler, manevi epter oldukları gibi maddi olarak soysuz olanlar da çıkabilecektir. Onlar görevlerini yapacaklar kötülük saçmaya devam edeceklerdir.

c-Esas ebter olanlar onlardır çünkü hem maddi hem de manevi olarak Peygamberimizin soyu, Torunları vasıtasıyla devam etmiş ve kıyamete kadar da devam edecektir. Ve salatü selamlarda Peygamberimizin “âli” ne, soyuna sürekli selamlar dualar gönderilmektedir.

Müşrikler de sık sık hem de ismen anılıyorlar, ama ebter olarak; arkada bir hayırlı eser ve evlat bırakamadıkları için sürekli işledikleri kötülüklerle anılıyorlar, lanetleniyorlar.

En müşrik Ebu Cehilin oğlu İkrime Sahabe , en münafık  İbn-i Selülün oğlu Abdullah da Sahabe. Biyolojik baba olarak kayda düşmekten başka namları yok!

Ve Allah’ın takdir ve ihsanıyla, Hz.Muhammed (S.A.V.) den başka, insanlık tarihinde, arkasında bu denli maddi manevi eserler bırakan ve Ehl-i Beyti ve Ümmetiyle anılıp duran Mescidine rıhlet edilen kim var?

Kendisine “Allah” kelamının hemen yanında yer ayrılan, Alemlere Rahmet olan, En yüce ahlaka sahip olan, Şânı yüceltilen, her dakika yeryüzünde isimleri beraber anılan, kendisine Nebilere İmamlık, Makâm-ı Mahmûd, Şefâat hakkı, Kevser ve en büyük Ümmet verilen bir insanın erkek çocuğunun olmaması bir nâkıse olarak görülemez!. Güneşte leke var deyip onu inkar edenlere sadece “Kör!” denir…

Peygamberimizin erkek çocuklarının yaşamaması, Peygamberlerin sonuncusu olmasına bağlanır (9/532).

Evlatlarının yaşaması durumunda bu, mühür vurulan Peygamberliğin şanına uygun düşmezdi. Peygamber olamasalar da evlatları, Halifelik için tartışma konusu olabilir, verasetle hilafet gündeme gelebilirdi.

Enfes bir bakışla, Yüce Nebinin ilgisi tamamıyla, onlar için cennetten geri geldiği ümmetine tahsis edilmişti. Ve ümmetin yöneticilerinin seçilmesi, emanet bıraktığı Kur’an ve Sahabe rehberliğine emanet edilmişti.

Bu, erkek çocuğuna şah gibi bakan kızına bedhah olan şirk-babalarına bir tokat olarak da görülebilir.

İnananlar içinde böyle bir hanedanlık düşüncesi taşıyanlara da bir ders ve imtihan!

d-Müşrikin ebter sözü aslında bir çaresizliğin ruhta oluşan paniğin bir ifadesidir. Ruhları, kalp ve akılları ebter olduğundan, sağlıklı duygu, tutarlı fikir ve düşünce üretememektedirler.

Saldıracak başka konu bulamamışlar, her bulduklarını denemişler, Peygamberin çocuğunun ölmesi üzerine, yeni bulduklarını mal bulmuş mağribi gibi, ortalığa savurmuşlardır.

Bir insan için doğal olabilecek bir ölüm olayını, bir bebeğin ölüm olayını bile kullanacak kadar ruhta sefalet ve ezilmişlik yaşayan insanlardır.

Ölüm acısı çeken bir insan, kim olursa olsun, isterse düşman olsun, insanlığını kaybetmemiş insanda az merhamet duygusu kalmışsa, zor durumda olan düşmanı da olsa ona bir insaniyet görevi yaparak imkan tanır, taziyelerini bildirir, duygularına saygı gösterir. En azından saldırmaz.

Bu, müşriklerin kalplerinde bu kadar bir merhamete bilemedin insani nezakete bile yer kalmadığının, kalplerini büsbütün düşmanlık kapladığının, gerçek anlamıyla, ortaya düşmüşlüğün ve küçülmüşlüğün bir göstergesidir.

Öte yandan, kendileri de belki, Peygamberimizin erkek çocuğunun olmamasının, O’nda pek o kadar sarsıntı meydana getirmeyeceğinin bilincindeydiler. Onca teklif ve tehditlerine ve maddî açıdan kuvvet dengesinin bulunmamasına rağmen, davasındaki bu kararlılığından dönmeyeceğini düşünebiliyor olmalılar.

Ne var ki, Gönüllere girebilecek, zihinlere hakim olabilecek niteliklere sahip olamadıklarından, bu tür hasımca saldırılarla ve alay etmelerle hem kendi egolarını tatmin ediyor, hınçlarını çıkarıyor hem de çevrelerine karşı diyalektik ve güç gösterisi yaparak, gürültü çıkararak toplum zihnini algısını ve vicdanını saptırmaya çalışıyorlardı. (2015. Soylu insanlara ebterce soysuz algı operasyonları)

e-Bu iftira kampanyası, toplum duyarlılığından çok, bir şirzime-i kalil olan (26/54) gösteri grubunun, birbirlerine karşı Cahiliye adetleriyle öğünmelerinin bir sonucu olarak da görülebilir.

Günümüzde olduğu gibi, toplumda, bir övünç kaynağı olarak bilinçaltında yerleşmiş olan, erkek çocuklarına sahip olma avantajını kendi lehlerine kullanmak istiyorlardı.

Yani “Bizim bir sürü erkek çocuğumuz var (çünkü kızlarını toprağa gömerek onları kütüklerinden düşürmüş, şirk seleksiyonu-ayıklaması yapmışlardır) senin bir tane bile yok!” diyerek onu ezme, toplum içinde küçük düşürme taarruzuna girişmiş, böyle basitlik ifade eden bir yola tenezzül etmişlerdi.

Kitle psikolojisi açısından bu davranış biçimi olumsuz olsa da etkili bir yöntemdir. Etkisi, tahrib becerisinin güçlü ve kolay oluşundandır.

Doğru ya da yanlış kamuoyuna mal edilmiş, bilinçaltına yerleştirilmiş bir kısım “Tabu!” inanış ve düşüncelerin tersine örnekleri göz önüne çıkarmak, ne kadar seviyeli olursa olsun bir ferdi refüze etme adına vazgeçilmez sinsi bir taktik olagelmiştir.

Erkek evlada olan toplumsal ilgiyi Peygamber aleyhine kullanmayı düşünmüşlerdi.

Peygamberlik gibi yüce bir makamın, meleklere yakışan bir pozisyon olduğu düşüncesinin yerleşmiş bulunduğu bir toplumda, Peygamberi dışlamak için “Baksanıza bizim gibi yiyor içiyor!” denmiştir.

Aynı şekilde, çoğu zaman köşeye sıkıştırmak için, başaramayacağı düşüncesiyle sık sık mucize istenmiştir, “Doğru söylüyorsan getir bakalım o azabı!” diyecek kadar psikolojik savaşlarını ileriye vardırmışlardır.

Hortumlama, iç etme, kara para aklama, köşeyi dönme, ihaleye fesat karıştırma, hesabına geçirme, dini duyguları istismar etme, devlet malı deniz yemeyen!.., değirmenin suyu!…vb. anlayışların gündemde olduğu bir toplumda, en masumca yapılan himmetlerin, hayır kurumlarına maddi destek sağlamanın dedikodusu yapılarak kamu vicdanı tedirgin edilmeye, çalışılabilir. (Ve 2015’teyiz neler yaşıyoruz. Cennet yaşatacak Mevla dünya yaşatıyor. Dünyanın da cahiliye sonrasında saadetli cennet-nümûn günleri elbet var! Madem O var, ebterlere rağmen elbet kevser günler de var!)

İşte ayetler, bu tarz davranış sergileyen fert, grup ve toplulukların, bütün yaptıklarının ve övündüklerinin ebterlikle son bulacağını onlara bir şey kazandırmayacağını ve aleyhlerine döneceğini vurgulamaktadır (11/16)

Bir sonraki tekasür süresinde de bu konuya yer verilmektedir.

Ve şu mesajı şimdiden hatırlatmalıyız: “Al! Gör bak! Övünüp durduğun o evlatların ve servetlerin sana ne kazandıracak!”

3-İnsanın ebterlikleri

a-Beden ebterliği:

Günümüzde gelişen tıp, çocuğu olmayan insanlar için değişik tedavi yöntemleri uygulamakta, insanları evlat sahibi yapmaktadır.

Peygamberimiz her hastalığın mutlaka çaresinin bulunduğunu söyler ve araştırmaya teşvik eder.

Kur’an’da yaşlılık döneminde çocuk sahibi olan Zekeriya Peygamberden ve durumu ıslah edilerek hamileliğe uygun hale getirilen eşinden bahseder (21/90).

Maddi kısırlığın tedavisi olamasa da insan, hayatını salih ameller yaparak sabırla yaşar ve öbür alemde Allah’dan evlatlar vermesini bekler (Sabi iken ölen inkarcı çocuklarının, cennet vildânı (56/17; 76/19), inci mercanı olarak mümin anne babalara verileceği rivayet edilir).

Öbür taraftan erkek çocukta israr edilmemesi, Allah’ın çok daha hayırlara vesile olabilecek kız evladı verebileceği konusunda, erkek çocuğu isteyen ve Meryem olunca hüzünlenen İmran ailesi örnek gösterilerek (3/36) bize ders verilmektedir.

Evlat evin ışığı, gözlerin nurudur kuşkusuz. Fakat evlatları çok olup, maneviyat kısırı, ahiretten nasibi olmayan bir insan olmaktansa, Rabbimizin farklı imtihanlara tabi tuttuğunu düşünerek, gerekli tedbirleri aldıktan sonra, sabır ve tevekkülle O’na yönelmek herhalde olgun bir davranış olacaktır.

Yoksa biri çıkıp “Analar böyle kin kusan kan döken inançta epter evlat doğuracağına kısır kalsalardı!” der anlaşılmaz olur tepki toplar.

b-Benlik ebterliği:

Beden ebterliği mi benlik ebterliği mi?

Bu soruyu Kur’an’daki şu kavramdan yola çıkarak sorduk:

Takva elbisesi beden elbisesinden daha hayırlıdır!..

Konu ayette şöyle geçmektedir:

“Ey Ademoğlu! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysiler, süsleneceğiniz elbiseler yarattık! Takva elbisesi ise daha hayırlıdır.”

Hemen ardından gelen ayette bakın nasıl bir uyarı yapılmaktadır:

“Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soymak amacıyla vesvese vererek, cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın!..” ( 7/151-152).

Elbiselerimizi severiz ama onlar, çürümeye aday bedenlerimiz için mezara kadar iş görürler. Ölünce bir tek çorabı bile bize çok görürler!

Ve deriz: Gözlerim!..Yıllarca başımda taşıdığım baş gözdelerim gözlerim!..Bir kaç dakikalığına da olsa beni bana ve beni ayna başlarında tutan elbiselerimi bana neden göstermiyorsunuz?

Benliklerini Hakk’a teslim etmiş olanlar ise şöyle der: “Onlar fani dünyada sönük kaldı şimdi biz, takva elbiselerini giyeriz!”.

Allah ile buluşmamış, “Ben!” diyerek, inkar ve kin damgasını içinden gelerek kendine vurmuş olan benlik, doğduğu gibi hadım ettirilen insana benzer.

Akıl ve kalp ebeveyninin gözlerine mil çekildiğinden, salih duygu ve düşünce üretmeleri imkansızdır artık. Gelişecek teknoloji de bunların manevi kısırlıklarına çözüm üretmekten aciz kalacak hatta “Azgın”lıklarını arttıracaktır. Çünkü bütün manevi üreme üniteleri tahrip olmuş onlar ebter kesilmişler mühürlenmişlerdir.

Çok ayette göz, kulak ve kalp mühürlenmişliğinden bahsedilmektedir. Hiçbir talep veya suç sonucu hak edilmiş bir ceza olmadan kimseye mühür vurulmaz. Yüzünü Allah’ın Rahmet mühründen, Ene yönüne çeviren ve benliğiyle bunu tercih edenlere kara benlik mührü vurulur.

Böyle bir, sonu mühürlenmişliğe düşmek, insanı sonsuz hayatta sonu gelmeyen ıstıraplara sürükleyeceğinden kuşku yoktur.

c-Kişilik (Nefis) ebterliği:

Kişilik, Ruh masasında, aile-okul-çevre, kalp-vicdan, akıl-irade, nefis-şeytan, gibi ana elemanların ortak çalışmalarıyla bir ürün gibi oluşur. Bu elemanların katılım oranı, sağlığı ve yoğunluğu, ortaya çıkacak kişiliğin karakter yapısının fotoğrafını verir.

Bu elemanlardaki eksiklikler ya da yanlışlar, insanın kişilik yapısına yansır. Sonuçta insanın bazı üniteleri sağlıklı sonuçlar üretirken bazılarında bu, ebter-sağlıklı üretim kesikliği şeklinde ortaya çıkabilir.

Ve biz bu tarz; tam, mükemmel, eksik, yanlış, bozuk vb. şekillerdeki kişilik ürünü verme durumlarına farklı isimler veririz: Zeki, aptal, çalışkan, tembel, ahlaklı, ahlaksız, cömert, cimri, zalim, yardımsever, öfkeli, sakin, üzüntülü, sevinçli, kinci, şefkatli; narsist, şizofren, çekingen, bağımlı, paranoid.obsesif vb…

Kişilik oluşumunda, kişi etrafında yörünge çizen bu temel elemanların başında, en güçlü çekim gücüne sahip olan nefis ve onun iç gücü olan Ene (Ego, benlik) gelmektedir.

Dolayısıyla ruh hastalıkların denilen rahatsızlıkların, kişilik ve davranış bozukluklarının oluşumunda ve tedavisinde nefis kavramı üzerinde hassasiyetle durulmalıdır.

Aslında kalp ve özellikle vicdan son derece masum, hayra yatkın melek tıynetli yapılardır. Akıl ve düşünce de soyut, yalın ve katışıksız bir özelliğe sahiptir. O da melek kumaşındandır. Belki de ruhla ilk buluşan ruha can olan hakiki inci mercandır.

Bu halleriyle hepsi tam bir cennet varlıklardır. Bunlar cennette Ademle Havva’da son derece mutlu olacaklardı.

Ne zaman ki, melek vasıflı olmayan nefis ve onun iki salyangoz başlı cinsellikle yeme içme arzusu devreye girdi, bütün kişilik planları da alt üst oldu!

Nefse haksızlık yapmaya kimsenin hakkı yoktur haddi de…

Sahibi ona “Temiz!” deyip “Kurtuluş!” müjdesi verdikten sonra…

Ama şeytani yapıdan arındıranlara.

Nefsini arındıran kurtuluşa erdi. Ala/4, Şems/9

Aslında şeytan bir şey yapamayacaktı. İnsan kalbiyle aklını kandırmaya gücü yetmez, onlara söz dinletemez, ikisiyle boğuşmayı göze alamazdı.

İnsanlar henüz çoğalmadığı için, rekabet, kibir, korku, öfke, kıskançlık, düşmanlık, dedikodu vb. kişilik boşluklarını da kullanamazdı.

Böyle olunca kaleye cepheden değil, dolaylı yollardan girmek gerekiyordu. Araştırdı, inceledi ve insanın en zayıf kişilik zaafını belirledi: Nefis!…

Binlerce şeytan bir araya gelse, bir tek meleği kandırmaları, yoldan çıkarmaları mümkün değildir. Çünkü nefsi yoktur.

Ancak bir şeytan bazen tek başına binlerce insanı da baştan çıkarabilir çünkü onlarda nefis vardır.

Evet, şeytanın esas uzmanlık alanı nefistir.

Kişiliği belirleyen de nefistir!..

Ruh hastalıklarının ve davranış bozukluklarının ana kaynağı da!..

Ama!…

“Ey beni bulmuş benimle huzuru bulmuş nefis! Dön hadi Rabbine; O senden sen O’ndan razı! Gir cennete!” hitabına muhatap olan da!.. (Fecr/27-30)

Bu konuyu test etmeniz için şu önerimizi uygulamanız yeterli olabilir.

Nefsinizi hayali olarak karşınıza alın oturtun. Sağına soluna da diğer ruh elemanlarınızı; kalbinizi, vicdanınızı, hislerinizi sırlarınızı, aklınızı, iradenizi, bilincinizi, bilinçaltınızı, bütün organlarınızı saf yapar gibi sıralayın.

İçinizden geldiğince, bir hatip gibi onlara güzel, tatlı, olumlu, duygusal ve ikna edici sözler söyleyin. Sonra da Mekke’ye, Medine’ye, mahallenizdeki camiye veya evinizdeki salona hep beraber gidin, nefsinizi imam yapın, siz de ruh varlık olarak arka planda durun ve uzaktan seyredin; Nefis-benlik, Allâhü ekber deyip secdeye varırken, bütün ruh elemanlarınızın nasıl şevk içinde buna uyduklarını hayretle görecek ruhunuzda hissedeceksiniz…

Psikodrama uzmanları benzer sahneleri spontane olarak uygularlar. İnsanlık adına güzel çabalar olabilir.

Bizim namazımızı bilselerdi, hem insanla Rab arasında hem de cemaat fertleri arasındaki bu iletişimin tadını alsalardı, herhalde toplu “Namaz-drama” oyunlarını sahneye koyarlardı, sonra da oyunu bırakır gerçek secdeye varırlardı.

İnanmış psikiyatristler ve Psikologlar, bir gün inanıyoruz ki o dünyalara Namazın gerçek tedavi edici güzel yüzünü tanıtacaklardır.

Aslında, ihlas erlerinin her biri doğal birer psikolog gibi kim bilir dünyanın hangi köşesinde, sevgisi, bilgisi ve ilgisiyle bu kapıyı çoktan aralamış, rengarenk insanları, bin bir çeşit ebterliklerden arındırarak, gerçek kişilikleriyle, renklerin kardeşliğinde buluşturmakla meşguldürler!..

Biz günde beş kez Namaz kılarken bunu ciddi bir ibadet olarak yaşama durumundayız.

Ve namazın, nefsin başını çektiği bütün kötülükleri kapsayan fuhşiyattan uzaklaştırmada nasıl etkili olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Çünkü çekiç gibi kaldırıp kaldırıp örse vurur gibi seccadeye alnımızı vurduğumuz, aslında nefsimizi vurduğumuz, kirden pastan arındırdığımız ve huzura en yakın olduğumuz “Secde” miz var!

Secdedaşımız onca melek var!..

Evet kişilik konusunda esas dert nefistir, nefis için de tek dert secdedir!..

Çok secde onu er geç tezkiye edecektir.

Nefis ebter olmamalıdır!..

Kısırlaşmamalıdır…

Secdeden kesilmemelidir.

Zevk üreten bir makine olmamalı, ibadet ve salih amel konusunda donuklaşmamalıdır.

Bu haliyle gerçek namaz gerçek bir nefis eğiten ebterliğine son veren ve kişilik belirleyendir.

Bu epterlik-kısırlık konusunu, kişiliklerin tezahürleri diyebileceğimiz duygu, düşünce ve davranışlar anlamında da ele alıp yorumlar getirebiliriz. “Ne kadar kısır düşünüyorsun!” deriz sığ düşünceli, dar bakışlı, önyargılı insanlara…

”Kısır döngü” kavramını da sıkça kullanırız. Hep aynı basma kalıp düşünceleri tekrar edip duranlara. Ya da günahlar zinciri içinde dönüp duran, bir türlü çıkamayanlara.

Sürekli sıkıntı üreten insanlar vardır, ya da korkuları içinde dönüp duranlar. Bir sözle veya davranışla öfke patlaması yapan, bir öfkenin diğerini takip ettiği ve zincirleme hatalar yaptırdığı tiplere rastlanır.

Kıskançlığı düşmanlığa dönüşen ve bir dizi intikam planları yapıp, bunları birer birer uygulayan kişilere de rastlanır.

Bir bakışla karşı cinse yönelen, üst üste haberleşip buluşmalar sonucu günahlara davetiye çıkaran davranışları tekrar edip duran şehvet meftûnları da az değildir… Şüpheler de evham denilen düşünceler de zihnimiz için benzer kısır döngüleri meydana getirir.

Bütün bu kişilik ebterliklerine bir son verebilmenin yolu kuşkusuz, nefsi hakiki sahibinin istekleri doğrultusunda eğitmek ve yönlendirmektir.

Söz sultanından bir söz: Okuyucunun ruh dünyasında manasını bulsun:

Namaz O’nun âdeta şehvetle arzuladığı bir işti. Başka hiçbir zevk, O’na namazın verdiği zevki vermiyordu.

O’nun içindir ki, bir gün şöyle buyurmuştu:

“Bana (üç şey) sevdirildi: Kadın, güzel koku; namaz ise benim gözümün nuru-gerçek göz aydınlığım.” (Nesâî, işretü’n-nisâ 1; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/128, 199, 285, Kenzu’l-Ummal, h. No:18913)

Hadis-i Şerifin geniş enfes yorumunu araştırıp  okuyunuz

Koku çok masum bir hazdır. El hırsızlığı dil hırsızlığı göz hırsızlığı kulak hırsızlığı olur, seyyiesi de suistimalleri de. Ama koku öyle değil. Zira meleğe özel bir olgudur bu. Hem de Samed’e özel oruçla, oruçlunun ağız kokusuyla meleğin burnunu buluşturan adeta meleğin gıdası olan bir cezbe oluşumu. Dil lezzetlerinin nağmelerin baş gözünün göreceği renklerin ötesinde ötelere ait beden ötesi bir ruhsal durum. Kötü denen kokular zaten ruhun kabulü olmadığından kötü vasfıyla anılırlar.

Kadının insana sevdirilmesini anlamada ayetler yardımcı oluyor. “Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.” Ali İmran/14

Kur’an’ın ve Peygamberimizin sevdirdiği kadını tanımalı.

– Kadın varlığın en şereflisi insanı taşıyan büyütendir

– Kadın ailenin sükunete erilen huzur bulunan esasıdır.

– Kadın insanlığın ruhu olan dinlere dayelik yapan Medeniyetler kuran ‘Ana’ varlıktır.

Kadın Allah’ın  Halık Rahman Rahim ve Cemal isimlerinin yoğunlaşmış deyim yerindeyse mücessem timsali.

Üç temel ilahi dine üç esas ana!…

Asiye gibi Peygambere (Firavuna rağmen bir ikinci ana) mürebbiye.

Meryem gibi Peygambere doğrudan (baba katkısı olmadan saf) ana.

Hacer gibi Nebiler nebisine (Mekke beşiğini hazırlayan büyük) ana!..

Ve Hz.Fatıma gibi kıyamete kadar gelecek (anaların evlatların mensubu) Ehl-i Beyt’in anası.

İşte o “Koku!”

işte bu “Ana!”

Ve işte Rahmet esintileriyle cennet kokusunu hissettiren secdesiyle namaz!

Ve işte Anne baba ve evlatların ötesinde erkeğin en karibi en mahremi, iki dünyada ferdin diğer yarısı durumundaki kadına yöneliş ve muhabbete tercih noktasında yerini doldurabilecek tek aday namaz!

Namaz kadar, kokusu melek kokusu gibi, gözleri bir kapatıp insana iliklerine kadar manevi haz yaşatan ikinci bir alternatif var mıdır?

Namaz kadar, insanın sevdalısının önüne geçen, Rabiatül Adeviyyenin ifadesiyle aşıkların buluştuğu yastık yerine seccadede gerçek aşkıyla buluşturan ikinci bir alternatif var mıdır?

Siz isterseniz hayatınızdaki en sevdiklerinizi en haz duyduklarınızı en vazgeçilmezlerinizi bir bir listeleyin; hiç birinin, inanın, varsa namaz dereceleri en sondaki taklidi olanının bile yanına yaklaşamadığını hissedeceksiniz.)

Bir gece Allah Resûlü bana hitaben “Yâ Âişe! Müsaade eder misin, bu gece Rabbime ibadet edeyim.” dedi. Ben de “Seninle olmayı severim, fakat senin hoşuna gidecek olan her şeyi de severim.” dedim. İbn Hibbân, Sahih, 2/386; İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 1/441-442; Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, 4/310.

d-Ölüm ebterliği:

Ölüm, insan hayatının sayfalarını kapattığı gibi, amel defteri dediğimiz, hayırların sevapların yazıldığı defteri de kapatmış olur. İnsan ölünce sevaptan kesilir adeta güdük kalır ebterleşir kısırlaşır.

Hadisin ifadesiyle üç yolla bu ebterlik-sevap kesikliği kaldırılabilir.

Hayırlı evlat, yararlı kitap, sadakai cariye denilen okul, cami, çeşme, köprü insanlara yararlı eserler bırakanların amel defterlerine sevaplar yazılmaya devam eder.

Benim evladım olmadı veya hayırlı çıkmadı diyenler, millet evladına sahip çıkabilir. Öğrencilere burs verebilir. Onların bakım ve görümleri için hizmetlerde koşabilir.

Kitap yazacak ne ilmim ne de imkanım var diyenler, kitap okuyan yazan ve gelecekte ilim adamı olabilecek talebelere kol kanat gerebilir, maddi imkanları olmasa da emeğiyle bu örfâneye katılabilir.

Zengin değilim ki okul cami çeşme yaptırayım diyenler de, ilim yolunda yürürken ayaklarının altına meleklerin kanatlarını yaydığı üniversitelilere destek olabilir, ilim adamlarının yetişmesi için müesseselerin yapımında, yapabildikleriyle çaba sarfedebilir. Bu sayede amel-kısırlığı yaşamaz, öldükten sonra da defterine sevap yazılır.

Sadece dünya hayatının süsüne ve eğlencesine, malına mülküne ve servetine, zevk ve eğlencesine dalıp ahiret için hiçbir hazırlık yapmayanlar ahiret kesiği, sevap-kısırı, hayır-güdüğü sayılır. Çünkü dünyada yaptıkları bütün şeyler boşa gitmiştir (11/16), kâr kısırı müflisler olarak ahirette zarara uğrayan kimseler olurlar.

Cehennem inkarcılar için tam bir beterler ebterler mekanıdır.

Çünkü cehennem de adeta bir kısır varlıktır. Ölüm de üretemez hayat da!..Istıraptan ölecek hale gelenleri öldürmez. Ölecek hale gelip hayat umanlara da dünya hayatı gibi bir hayat sunmaz. Ölüm hayat arası getirir götürür, vücutlarını durmadan yeniletir, ateş kısır döngüsü içinde onları döndürür durur.

Cennet ise her an orijinalliğin eşsiz doğurganlığının yaşandığı yerdir.

Dünyada bile, şu ân’ımız, bir önceki ânın aynısı değildir, bir sonraki ânın da birebir aynısı olmayacaktır. Bir insanın 70-80 yıllık hayatı olmuşsa, bu hayatında kaç milyar saniyesi varsa, hiçbir saniyesi bir diğerinin tıpatıp aynısı değildir. Genel benzerlik görünüyor olanlarda bile, ya kalplerinde ya zihinlerinde ya hücrelerinde ya çevrelerinde ya da lezzet anlayışlarında mutlaka değişim farklılıkları vardır.

Ve dünyada Hz.Nuh gibi, elli eksiğiyle bin yıl (29/14) yaşadığınızı düşünün, her saniyenizin de birbirinden farklı olduğunu… Düşünemiyorum bile diyorsunuz değil mi? Sonra cennete doğru yürürken, bin yıl ( 32/5) yürümüş olun fakat elli bin yıllık ( 70/4) yürüyüş mesafenizin sadece bir gününü yürümüş olun!..

Bir günü bin yıl sayılan elli bin yıllık yolculuk!..Hem de sadece cennet kapısına kadar bu kadar!..

Dahası da var: bu cennet yolculuğundaki yürüyüş hızınız saniyede asgarî üç yüz bin kilometre olmak zorundadır!..

Okuyucuya zorluk çıkarmayacağını bilmiş olmasaydık, bu kısacık, cennet kapısına kadar olan yolculuğun birbirinden farklı kaç saniyeye tekabül ettiğini sorardık!..

Baksanıza Rabbimiz insanların yüzlerini de parmak izlerini de gen yapılarını da… hatta hayvanların tamamını bitkilerin tamamını birbirinden farklı yapıyor. Her sene benzemez farklılıklarıyla baharda yeniliyor.

Cennet böyle birbirinden farklı orijinal lezzetlerin, her an farklı şekilde yenilenip durduğu, hiçbir ânı ebter olmayan, arkası kesilmeyen sonu gelmeyen sonsuz yenilenen ama yinelenmeyen bir varlık alanı olacaktır.

Evet insan kin ve düşmanlık dolu bir kalp taşımamalıdır. Böyle bir kalp taşıyarak ruhunu, duygu ve düşüncelerini kısırlaştırmamalıdır. Kısırlaşmış inanç, ibadet ve ahlak yapısıyla ahirete gitmemeye bakmalıdır.

Cennet, ebterlerin yeri değildir, kalbi ebter olanları içeri almayacaktır. Selîm hale gelmiş ve muhabbet dolu bir kalple, abdest ve namazla nurlanmış nur parlayan yüz ile o kapıya varmalı, Kevser Havzı’nın başında bekleyen Nebiler Sultanı’na ulaşmaya bakmalıdır vesselam…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s