yazılardrmavi

ISTIRAP VE DERTLERE HASTALIK VE BELALARA ÖZLÜ BAKIŞ
( Öz özet ama çok yönlü ve derin yorum) 22.11.2016 enis celis

“لا تحزن إن الله معنا”
Tasalanma Allah bizimle beraberdir. (Tevbe/40)

“يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ وَأَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَّكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ وَإِن تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ”

“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının tedbirli olun. Ama affeder, kusurlarını örter hoşgörülü ve iyi davranırsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Tegabün/14)

DERT-HASTALIK. İRADEMİZİN PAYI VAR KENDİMİZE YÖNELMELİ
İnsanın kendini irdelemesine sorgulamasına eleştirmesine, hata ve kusurlarını görmesine; sonucunda da tövbe istiğfar ve dualarla Hakka yönelmesine, samimi yakarışlarla kalbinin incelmesine, ruhta huzur bulmasına vesile olur.

DERT-HASTALIK GÖRÜNEN ACI BİR YÜZE ASLINDA GÖRÜNMEYEN PEK ÇOK GÜZEL YÜZE SAHİPTİR

Bilinmelidir ki eşya ve hadiselerde her varlık ve olayda bir zahiri dış yüz vardır bir de iç. Denir; sana bakan yönü bir iken Allah’a bakan yönü bindir.
Kader konusunda da; insan görünen bir sebebe takılır ve hata da edebilir. Oysa kaderin derin kapsamlı bakışları ince anlamlı tecellileri vardır ve adalet rahmet ve hikmetle hükmeder. Biri hırsızlık yapmamıştır hırsızlıktan hüküm giyer. Vakıada ise söz gelimi bilinmeyen  bir zulmü vardır. Bu sebeple halk dilinde “Kimsenin yanında kalmaz veya alma mazlumun ahını…” denir.
Dışarıda görünen, göze takılan bir sebep anlam amaç sonuç varsa aslında görünmeyen fark edilemeyen pek çok yönü her yönünde sayısız mana ve hikmetleri bulunmaktadır.
Bir ayet güzel bir bakış açısı kazandırır: “Güzel ve hayırlı gördüğünde şer olabilir. Şer kötü görürsün ondan hayır çıkar” (Bakar/216).
Yine halka mal olmuştur: “Vardır bunda da bir hayır-hikmet, Allah hayra çıkarsın” deriz.
Ne güzel veciz bir söz: “Çirkin ve kötü görünen her şeyde bir vechi-Rahmet  cihet-i Nimet vardır”.

DERT-HASTALIK, HAYAT VE AMAÇ FARKINDALIĞINI SAĞLAR GAFLETİ PARÇALAR
İnsana varlıkların üstünde en mükemmel duyu, duygular ve ebede yakışır bir sermaye verildiği halde; sağlıklı kişi hasta, zengin kimse fakir, genç olan yaşlı, mutlu iken dertli hale geliyor, geçmiş ve geleceğin dertleri peşini bırakmıyor, ömür sermayesi tükeniyor, her doğan ölüyor.
Belli ki insan dünyada keyif sürmek için başıboş amaçsız bulunmuyor. Ebedi saadetini kazanması gerekiyor.
Eğer zorluk hastalık hüzün olmazsa, sağlık servet ve zevkler gaflet verir, dünyayı hoş ahireti boş gösterir. Ölümü kabri hesabı unutur. O ömür sermayesini boş yere tüketir.
Bu noktada hastalık ve acılar sadık nâsih ve mürşid olur, uyandırır: “Ölümsüz ve başıboş değilsin, vazifeni unutma, hayatın elindeyken uyan, gideceğin yere hazırlan!” der.
Dünya fani insan fani; o fani bu faniyi bir gün kapı dışarı edecek, mümkün mü aksi? O seni terk etmeden kalben sen onu terk etmeye bak.
İşte dertlerin ölümsüz olmadığını ve Sahibini hatırlatıyor, ebede yönelik vazifelerin konusunda sana yardım ediyor; seni sana bırakmıyor intibaha getiriyor.
Hem ümitsizlikten hem de gaflete dalmaktan kurtarmak ve kulunu korku-ümit dengesinde tutmak için Allah eceli gizli tutmuş.
Mümin her an ukbaya yönelik ve duyarlı olmalı. İşte bunu sağlayan dert ve hastalıklar hem ölümü hatırlatır hem gafleti dağıtır hem de ahirete hazırlatır. Dert hastalık süresince belki de ebedi seneleri cenneti kazanır.
Seni uyarana ebedî gelecek hazırlayana şikayet değil şükret!

DERT-HASTALIK, HAYATIN FAYDASIZ GEÇMESİNİ ÖNLER SEMERELENDİRİR
Hayat sermayesi, rahat gaflet zevkü sefa ve lezzetler icinde hem çabuk hem de semeresiz tükenir gider.
Hastalıklar ve sıkıntılar, günleri saatleri hatta dakikaları hem genişletip uzatıyor hem de iki dünyada da çok yönlü kârlı faydalarıyla meyvelendiriyor. Şikayet değil şükret.

DERT-HASTALIK DAKİKALARI İBADET SAYILIR
Şartların zorluk gönlün derinlik derecesine göre, meşakkatli dakikalar, ibadet dakikaları, saatleri, hatta günleri olarak kabul edilebilir.
İbadet, müsbet anlamda olur; namaz oruç gibi.
Menfî anlamda ise haramları terk etmek ya da hastalık bela ve musibetlere karşı sabretmek şeklinde olur. Kuşkusuz bu, irademizi ve vazifemizi yapma sorumluluğumuzu kaldırmaz.
Ayrıca ağır hastalık zamanında Farzı mümkün olduğu kadar yerine getiren tevekküllü bir hastanın nafilelerin yerini, o hastalık hali tutabilir, boşluğunu doldurabilir. Şikayet değil şükret.

DERT-HASTALIK, DUA İÇİNDİR. DUA DERT-HASTALIK İÇİN DEĞİL.
Yani sen dua et diye o dert ve hastalık tenezzül buyuruluyor, bir fırsat lutfediliyor.
O dert ve hastalık duaya sebep oluyor.
Duanın bizzat kendisi hasbi bir ubudiyet olduğuna göre, dert ve hastalık süresince en halis kullukla başbaşa kalıyorsun.
Bu durumda derdim hastalığım kalksın diye dua etmek aslında ibadet vaktim olan duam kalksın anlamına geliyor.
Kendi dertli halli dua etmelerin kalksın diye dua etmiş oluyorsun.
Ne kadar uzun dert ve hastalık varsa o kadar o uzun duanı dinleyenle kabul edenle başbaşa kalmış oluyorsun.
O sanki bende kal der gibi tecelli ediyor.
Seninle kalmak istemiyorum deme durumuna düşmüş oluyorsun.
Hep O’nda kalmak istemez misin?
Adeta Hz.Musa’nın Rabbiyle söyleşini uzatmak için elindeki bir Asa’nın belki bin hikmetini açıklama coşkusunu yaşaması gibi.
Konu yanlış anlaşılmamalı.
Dert hastalık istenmez ve derman arama şifa için dua etme Dinin emridir.
Bilindiği gibi Allahümme işfi ve enteşşafi…. duası gibi.
Hem beden hem de ruh sağlığı ve temizliği adına şu dua da manidardır. Allahümme inni üridel afve vel-afiyete. Hem af hem Afiyet istiyorum ya Rabbi!
Burada amaç derinlerdeki Halık ile derin ihlas bağını kurabilme hassasiyetine ve şekva edercesine ve hikmetini düşünmeden israrla bir an önce istediğinin gerçekleşmesini isteme durumuna dikkat çekmektir.
Nitekim demez miyiz; Allah her duayı işitir cevap verir kabul eder ve verir.
Ama hikmetiyle ya aynen kabul eder verir ya da farklı şekilde en layık olanı verir.
Veya hemen istediğini verir ya da orta ve uzun vadede, sana en muvafık olanı seçer verir.
Ya da burada değil ebedi alemde verir. Kendi duanı kendin kaldırmak istemeyeceğine göre anla ki (Zahiren kabul edilmemiş verilmemiş görsen bile) esas karşılık ahirette verilir.
Dert ve hastalığın, duanın vakti olduğunu bil.
Duanın neticesinin illa acilen şifa olması gerektiği fikrini zihninden sil.
Ferahlık ve şifa gelirse onu da Rahman’ın fazlından bil!

DERT-HASTALIK, İHLAS İKSİRİ-DUA MAYASI GİBİDİR
Ramazan orucu zengine açlığı hem de yapmacıksız tattırır.
Hastalık ve dertler, kibir riya gaflet gibi duyguları sıyırır alır. Acizlik ve zayıflık, hasbi rol alır.
İçten samimi yakarış başlar. Ve insan belki de o güne kadar bu kadar yürekten Mevlasına böyle acizlik ve çaresizlik diliyle yakarışa geçemediğinin farkına ve tadına varır.
Ayet “Eğer duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var” der. Bu hassas halinle kabul kuşağına yükselmiş oluyorsun.
Dert ve hastalık, acz ve zaaf diliyle kabule en yakın halis bir duanın esas sebebidir.
Zorluk ve meşakkat oranında karşılık var sabret. Şikayet değil şükret.

DERT-HASTALIK NEDEN ŞİKAYETE KONU EDİLMEMELİ
İnsanın bedeninde ve dünyasındaki hiç bir şeyde mülkiyet hakkı yok ki ondan şikayet etsin. Her şeyin tek sahibi ve Maliki Allah’tır. Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.
Şikayet, hakkın verilmediği veya elinden alındığında olur. Hangi şeyi sen var ettin ki sahipleniyor yokluğunda tepki gösteriyorsun. Sana peşin ve karşılıksız verilen her şey Rahman’dan birer lutuf ve ihsan. Ve de sonsuz cenneti kazandıracak birer ikram.
Geçmişte verilenlerin hakkını tam verdin mi, Allah’ın hakkını verdin mi, şükrünü ve vazifeni ifa ettin mi ki şikayetinle dert ve hastalıkların avantajını aleyhine çeviriyorsun?
Sahip olduğun yararlandığın onca nimet dururken, eksilen ertelenen görünüşte zarara dönüşen bir iki tanesiyle şikayet ediyor küsüyor uzaklaşıyorsun.
Üç şerefeli minare örneğindeki gibi kendini orta şerefede kabul et.
Nimetler noktasında daha çok aşağıya; senden daha az nimete sahip olanlara bak.
Dert ve hastalıklar noktasında daha çok yukarıya; senden daha çok bela ve musibete maruz kalanlara bak.
Bunların aksi pozisyon alırsan, esas o zaman esas dert ve musibete düşmüş olursun.
Dertlerine izin ver vazifesini yapmasına müsade et sabır ve dua ile ona ve onu takdir buyurana câr-u ahbab ol!
Senin hakkın şekva değil şükürdür, sabırdır. Mülk sahibine teşekkür ve tevekküldür.

DERT- HASTALIK, MEVLA’NIN GÜZEL İSİMLERİYLE SENDE İŞLEDİĞİNİ GÖSTERİR.
İki bakış açısı var:
Birincisi:
– Allah’ın güzel isimleri vardır. Güzelin aynası güzeldir.
Güzelin güzelliklerini gösteren ayna güzelleşir.
Esma’ya en mükemmel ayna insandır.
Bu sebeple o en güzel ayna insanın başına o güzelden ne gelse, güzel olduğu gibi; hayatın başına dahi ne gelse, hakikat noktasında güzeldir. Çünki güzel olan o Esma-ül Hüsnanın güzel nakışlarını gösterir
– Sanki sen bir modelsin. Mülk sahibi vücudunda sahip oldukların üzerinde tasarrufta bulunuyor. Sana farklı renkler sanat estetik ve menevi biçimler kazandırıyor. Seninle kimsenin olamayacağı kadar yakın ve alakadar oluyor.
Dereceler rütbeler veriyor şeref madalyaları nişanlar takıyor.
Sen akan bir nehir durmadan sende Esma nakışları cilveleniyor.
Açlık çektiğinde nimetlendiğinde “Rezzâk” seni doyuruyor.
Hasta olduğunda ‘Şâfî” ismiyle imdadına koşuyor.
Günah ızdırabında kıvranırken Tevvâb”, “Gaffar” isimleriyle huzur veriyor.
Daraldığında kaygılandığında elemlere gömüldüğünde “Bâsıt” ismiyle gönlüne ferahlık ve huzur gönderiyor.
Zulüm ve haksızlıklara maruz kaldığında “Adl” isminin kanatları altına alıp “Sabûr” ve “Veliyy’ ismiyle sekîne veriyor, hangi halde isen o hal içinde “Hakîm” ismiyle sana ne kaderler hikmetten perdeler örüyor.
Şikayeti bırakıp şükretsen, o perdeyi aralasan bir,
Ne sevimli hikmetler, Duruyor göreceksin bir bir.
İkincisi:
– Tekdüze sağlık içinde geçen hayatın aynalık yönü eksik kalır, kıymeti düşer ve lezzeti tam anlaşılmadığı gibi sıkıntı dolu acı bir hayata dönüşür. Sıkıntı ise sefahete açılan kapı gibidir.
– Değişimler içindeki monoton olmayan aktif hayatta ise, donuk duygular canlanır, zorluklarla mücadele edilir, ömrün kıymeti hissedilir, lezzeti ortaya çıkar.
– İstirahat döşeğinde yaşayan işsiz zengin biriyle, sıkıntılı uğraşlar içinde çalışan bilinçli yoksul birini etüd edersen bu farkı görebilirsin.

DERT- HASTALIK, GENÇLERE NEDEN RAHMÂNÎ BİR NİMET VE HEDİYEDİR
– Hayır gördüğünde şer, şer zannettiğinde hayır vardır bilemezsin der ayet.
– Öyle gençler vardır ki hastalık ve dertler içinde adeta embriyo ve de kundakta bebek gibi sarmalanmış da, gençlik hevesatıyla dünyanın günah çamurundan korunmuş, ahirete yönelmelerinin önü açılmıştır.
– O bela ve musibetler vazifesini icra edecek, ardında çektiğin acılara makabil, o sabrın peşin ödülü manevi hazzı ve huzuru bırakacaktır. Burası hizmet yurdu ücret esas ukbada verilecektir.
– Demek ki bazen hastalık sana sağlık kazandırır, dertler asıl derdine derman olur.
Kimileri servet ve sağlık içinde çakır keyif hoyrat bir hayat sürer ki o, onun için esas dert ve hastalık sayılır. Şikayet değil şükret.

DERT VE HASTALIK CEBRÎ İTİKÂF, LUTFÎ İNZİVÂ, İHSANÎ SIRRÎ TENEVVÜR SAYILIR
Hz.Adem’e “Yere inin” emri, Hz.Nuh’un gemiye, Hz.İbrahim’in ateşe, Hz.İsmail’in bıçak altına, Hz.Yakub’un hasrete, Hz.Yusuf’un kuyu ve hapse, Hz.Musa’nın çöllere, Hz.Eyyüb’ün yatalak hastalığa, Hz.Yunus’un dalgalı denize, Hz.Zekeriye ve Hz.Yahya’nın idamlığa, Hz.İsa’nın çarmıha, Hz.Muhammed’in (S.A:V.) Hira Sevr ve Hicret’e, Ashab-ı Uhdud’un ateşli hendeklere, Eshab-ı Kehf’in mağarada derin uykuya alınması gibi konuları hep bu çerçevede ele alabiliriz.
– Allah verir. Verdiğini alır. Aldığını karşılıksız bırakmaz.
Allah karşılıksız verir. Karşılık verene hesapsız verir.
Kul çoğu zaman ya hesap bilmez ya hesap etmez ya da hesapta hata eder karıştırır.
Rabbini unutur, kendini de unutmuş; yanlışlarını, eksik ve kusurlarını görmez olur. Ama sonunda Rabbisiyle onu yine Rabbisi buluşturur.
– “Kulum nereye gidiyorsun?” (Tekvir/26) dercesine tutar onu; onu kendinde tutar.
– Bir de huzuruma bu kirlenmişliğinizle; ibadetlerde eksik iyiliklerdeki kesik hallerinizle mi geleceksiniz dercesine, kulunu arınmaya alır gurbette kurbet noktasında tutar.
– Dert ve hastalıklar inanın; Rabbisi tarafından kulunun zorunlu kendinde tutulma anlarıdır. O’nun senden vazgeçmediğinin müşfik ilanlarıdır.
– Sen O’ndan vazgeçmezsen mümkün mi ki O senden vazgeçsin.
İşte bütün dert ve hastalıklar, Allah lutuflarının en latif, ihsanlarının en hüsünlü, ikramlarının en kerametli, hikmetlerinin en münbit alanlarını teşkil eder.

DERT VE HASTALIĞIN İÇ SÎMÂSINA DİKKAT ET
GEÇMİŞ VE GELECEĞİ İYİ ETÜD ET
ZAMANA HÜKMET
Geçmişlerin geçmişlerini incele.
Yıllarca hasta yatağında çeken Hz.Eyyûb (A.S.) aklına gelsin. Beden ve maddi hayatın zararları mı kalp ve ebedi hayatın zararları mı farkına var. Her Peygamber, Sahabe ve salih kişilerin başlarına gelenlere karşı, sabır ve diri kalışlarını hatırla. Cennetin bu hallilere tebessüm ettiğini farket.
Kendi geçmişini incele.
Daha önceki sıkıntıların gittiğinde nasıl ki üç ferahlık hissettin;
— İyi ki günahlara değil sıkıntıya düşmüşüm, zevalleriyle bırakacakları elemlerden kurtulmuşum; “Oh elhamdülillah!” diyorsun.
— Yaşadığım o eski sıkıntılar zevaliyle yerini şükre, manevî lezzete bırakmış diyerek oh ile hamdediyorsun.
— Yaşayacağım nice güzellikler var. (Günahlardan korunma ve arınma, sevap ve manevî derece kazanma)
Ve zamanın efendisi olmaya bak!
Bulunduğun her an geçmiş olmak zorunda.
Belli ki dert içinde geçen her ânın, geçmişe geçtikçe, öncekiler gibi oh dedirtecek geçmiş ânlara dönüşüyor
Böylece gelecek ânları da o lezzetli geçmiş ânlara çevirecek sırrı, tılsımı, simyayı elinde tutuyor adeta zamana hükmeden, tüm zamana manevî hayat rengi basan zaman efendisi oluyorsun.
“Kimler neler yaşamış benimki de geçer. Bu da geçer yahu!” de, şikayet yerine şükret.
DÜN BUGÜN YARIN ve TEK BAKIŞ
Bugün, dert ve Hastalık var. Acı elem getirir. Tamam!
Fakat her dert, önceki dert ve hastalık elemlerinin gitmesinin ve sevabının manevi ruhi lezzetini de beraberinde getirir. Yarınlar için de şükür ve cennet bilincini yeşertir.
Yarın yok yarınki hastalık yok. Yoktan elem yok; elem yoksa endişe ve üzüntü de yok. Yok günler için evhama gerek yok.
Hem yok’a endişe duyacaksan elemli yok’a endişe neden. Onun yerine sağlıklı mutlu yok’a sevinç duymamak neden?
Dün yok yarın yok, dündeki yarındaki dert hastalık yok. Yok’a endişe neden?
Bugüne rahatlıkla yetebilecek sabır ve moral gücünü hayali yoklara çarçur etmek neden? Rahman’a odaklan “Ya Sabûr” de!

DERT-HASTALIK, SAĞLIK VE HUZURUNU ELİNDEN ALMIYOR, ANLAM VE DEĞERİNİ ARTTIRIYOR, ANLAMANI SAĞLIYOR.
Biteviye rutin süregelen şeye karşı dikkat ve farkındalık zamanla kaybolur, insan sürekli gördüğünün değerini görmez olur. Varlığında kıymeti bilinmeyenin değeri yokluğunda belli olur. Yokluğundaki talep ve hasret lezzeti varlığındakinden kat kat fazla olur.
Karanlığı bilmeseydik ışık bu kadar aranır olur muydu? Sıcakta yanmasaydık soğuk, soğukta donmasaydık sıcak özlenir miydi? Hele açlık olmasaydı koşturur muydu insanlar bir dilim ekmek bir bardak su için? Bir de hastalık ve dertler bilinmeseydi sağlık ve mutluluk için onca yatırımlar ve çalışmalar yapılır mıydı?
Ama en önemlisi insan, madde içinde maneviyatı, dünya içinde ukbayı, beden içinde kalbi, günah içinde tövbeyi, zorluk içinde kolaylığı, nimet içinde şükrü, bilemeyecek bulamayacaktı.
Dünya sıfır problem mekanı değil. Hayat kundaktan mezara, iğneden ipliğe zirvede mükemmellik yeri hiç değil.
Dünya problemlerin çözümüyle, kazanılacak mükemmelliğe doğru meşakkatlerle mücadele ve inkişaf yeri.
Bu kulvarda ve pistte yürümek istemeyenler kendilerini sadece sefahetle avutabilirler.

DERT-HASTALIK, MÜSTESNA GÜNAH TEMİZLEYİCİSİ, İSTİMDAD DİLEKÇESİDİR
Beden temizliği gibi ruha bulaşmış günah kirlerinin temizliği (Tövbe, ibadet, salih ameller yanında) bela musibet ve hastalıklarla da temizlenir. Hastalık, olgun meyvanın ağaçtan dökülmesi gibi günahları döker. Her sıkıntı, ayağa batan diken başa giren ağrı bile bir kısım günahları siler.
Her dünya dert ve hastalığı genellikle muvakkattır ve fani bedeni tehdit edebilir. Kalpteki hastalıklar ise manevi bedeni, ebedi hayatı.
Geçici olan ve iman ve sabır gücüyle üstesinden gelinebilecek bu dünya dertlerinin esas işlevi, sonsuz hayatın kirlerini temizlemesi ve ebedi hastalıklarından kurtaran ilaç olmasıdır.
Mazlumun mağdurun dertlinin yoksulun, hastanın acz ve zaaf içindeki istimdad eden nâçâr hüzünlü hali ve feryadı, bir gaflet yırtıcısı ve yıkıcısı rolü üstlenir.
Semalara uzanan yollardaki engelleri kaldırır.
Bir Kimse’si olduğunu bilmesinden kaynaklı, büyük inanç ve dua sürûru altında kalan dert ve hastalıkları küçülür, küçük kalır, erir gider.
Her cefaya gül gül ki o da gülsün küçülsün etsin tebeddül.

DERT-HASTALIK-ÖLÜM ENDİŞE VE EVHAMI DERDİ ARTTIRIR
Tıbbî ve psikolojik bir gerçektir ki kaygı üzüntü stres panik evham depresyon gibi olumsuz duygu düşünce ve tutumlar, iyileşmeyi geciktiren, ruh sağlığını bozan ve yeni rahatsızlıkları tetikleyen, bazen de ziyadeleştiren durumlardır.
Doğal olarak bedensel ve ruhsal hastalıklar birbirini etkiler. Her endişe derdi ikileştirir.
Ele aldığımız maddelerdeki açılardan bakılarak, iradenin kavgası verilerek, Hakka inanç rıza dua ve teslimiyet içinde yaklaşım, dert ve hastalıkların hafiflemesine, kökünün kesilmesine, kişinin sabır içinde ayakta durmasına sebep olur.
Aksi durumda süregelen endişeler o kişiyi ümitsizliğe, şikayet ve feverana sürükler. İlahî Hikmet ve Rahmeti tenkid, itham bazen de inkar eder duruma düşürebilir.
Şükür nasıl nimeti arttırır, şikayet ve isyan da maddî manevî rahatsızlığı çoğaltır.
Evham-Vesvese, basit gibi görünen bir sıkıntının bazen bir düşüncenin, üzerinde durdukça şişmesine büyümesine ve insana zarar verir hale gelmesine yol açar. Kovana iliştikçe arıların insanı sarması gibi.
Ölüm endişesi, inanç bilgisiyle psikolojik yardımla kolayca aşılabilir.
İnanan için ölüm, külfetli hayat görevinden terhis, dünya meydanındaki talim ve imtihanından paydos, ebedi âleme gitmiş dost ahbab ve akrabaya kavuşma vesilesi, geçici vatandan hakiki vatana dünya zindanından cennet sarayına geçiş, Rahmetle ve ebedi huzurla buluşma başlangıcı kapısı.
Ölüm endişesi olacaksa bu, daima ümitle dengelenmiş, kulluk ve dua ile öncelenmiş günahkar gitme ve hesap endişesi şeklinde olmalı.
Endişeye boşa harcayacağına enerjiyi, ölüm sonrasını tanımaya ve hazırlığa harcamalısın.
Ölüm yoksa endişe neden Varsa ölüm yok ki beden
Endişe canda demek ölüm yok Endişeyi yok eden ümit çok

DERT- HASTALIK, ÖLÜM SONRASI İÇİN KENDİ TÜRÜNDEN VE DERECESİNDEN SONSUZ YATIRIMDIR
Önce şunu bilmeli:
İki dert ve korku iki zorluk ve yokluk bir arada bulunmaz.
Dünya ahiretin rağmına işler.
İki huzur ve emniyet iki rahatlık ve bolluk da öyle.
Nefis esas cennet içindir.
Sonra şunu da bilmeli:
Her dert korku zorluk ve yokluk ne kadar ağır ve çok ise ödülü de o derece yüksek olur.
Dünyayı bu dünyada görenler gibi göremeyenler (âmâlar) kabirde berzahta hatta cennette görenlerden daha ziyade görür hale gelirler.
Kur’an’ın dediği gibi dünyadaki o amellerinize, çektiklerinize ve mahrumiyetlerinize karşılık hadi burada en hoş şekilde yeyin için! (69/24)
Bu sebeple musibetlerin en ağırı en yüksek dereceli Nebilere velilere gelmiyor mu zaten?  Bu nurani kafileye katılma payesini taşımak istemez misin?
Evet dert ve hastalıkların bir kısmı var ki eğer ölümle neticelense, manevî şehid hükmünde şehadet gibi bir velayet derecesine sebebiyet verir. Doğum ameliyat boğulma yanma gibi.
Olmasaydı manası güzel onca dert ve hastalık,
Verir miydi onları en sevdiklerine yüce Halık.

DERT-HASTALIK, ŞEFKAT PSİKOLOJİSİNİ BESLER, AİLE-AKRABA-UHUVVET-MUAVENET İLİŞKİSİNE HAYAT VERİR
Bir derde ve hastalığa dûçâr olan insan, yalnızlık kimsesizlik ve ilgisizlik girdabına düşmediği gibi, kendisini şefkat ve merhametle coşmuş yürekler ve yoğun ilgi ve ziyaret ortamında bulur; moral ve teselli bulur.
İnsan sağlık ve varlık içinde, sorunsuz bir hayatta doğal olarak kendisine odaklanır fakat çevresine yabancılaşabilir.
Dert ve hastalık içine girdiğinde ise yine kendisine odaklanır fakat farklı olarak çevresi de ona yönelir, ilgi görür dualar alır; hüznün tatlı meyvelerini vereceği semeredâr bir mevsime geçmiş olur.
Yoksulluk açlık bilmeyen zenginin oruçla fakirlerin halini anlaması empati kurması gibi o da kendi gibi dertli ve hastaların halini içinde daha derinden hisseder. Yardım olarak en azında dualarıyla o da bu örfâneye iştirak eder.
Öte yandan dertlinin mazlumun hastanın duası daha makbuldür ve dua eden sevap kazanır.
Dertli ve hastayı ziyaret edene, yardım edene özellikle bakımını yapana ayrı sevap  var.
Dert ve hastalık adeta bulunduğu çevrede bir sevap, hayır ve nur hâlesi oluşturuyor, kovasını kapan ondan istifade ediyor.
Celal içinde Cemal; gök gürültüsü şimşek içinde yağmur, gülde diken, doğum sancısında evlat gibi, Mevla şer görünen dertler içinden çok insana nice dermanlar hayırlar çıkarıyor.
İman ve ibadetler her derde ilaçtır. Gaflet sefahet ve nefsin hoşuna giden meşru olmayan zevkler o ilacın tesirini kırıyor. Dert ve hastalıklar ise gafleti kaldırıyor, günah lezzetlere olan iştahı kesiyor, günah keyiflere gitmeye engel oluyor. İman ve ibadetle bir başka buluşturuyor.

Allah’ın aldıkları Hep verdikleridir
Allah’ın verecekleri Aldıkları nisbetincedir
O’nun nisbeti bincedir Zamanı Hikmeti’incedir

zihinden kalbe Mir’at-Adese11
KUR’AN AÇISINDAN HÜZÜN-AĞLAMAK VE GÜLMEK
11.04.2017 enis celis

Ağlayan ağlatmaz!… Ağlatanın çok olduğu yerde ağlayan, ağlayanın çok olduğu yerde vicdan, insaf adalet ve iz’an yok demektir.

Her yaş ve başta insan üzülür hüzün duyar gözyaşı döker ağlar. Kimi zaman sevinçten bazen acılardan feryat eder çığlık atar. Doğumla yüksek bir tonda başlayan bu süreç ölümle ayrı bir yüksek tonda sonlanır.

İnsanlar sevinç ve üzüntüye ağlama ve gülmeye farklı; Beşerî bedenî dünyevî uhrevî ruhî kalbî zihnî vicdanî hissî gibi anlamlar yükler; Ekonomi, iş, sağlık aile sorunları, gönül işleri, ayrılıklar, cezaî olaylar, arzî semavî felaketler, kazalar ölümler, başarılar, hayat boyunca doğum evlenme gibi acı ve mutlu günler için sebepler ve yorumlar sıralar.

“Sizi en çok sevindiren ve güldüren üzen ve ağlatan varlık olay ve durumlar nelerdir?” diye röportajlar ve anketler yapılsa her halde her insanın üzerinde duracağı müşterek insanî konular, en popüler cevaplar oluşuverecek, yer yer de farklı inanç mizaç, felsefe kültür ve yaşantıların sonucu olarak, güncel gelişmelerin de etkisiyle değişik bakış açıları kendini gösterecektir.

Bu farklı duygu dalgalanmaları ilk insan yapısıyla beraber varlıkta iki kutup halinde kendini gösterir.

Adem öncesi ortaya konacak bir insan modelinin müzakeresi yapılırken, en çok sevdikleri secde takdirine layık böyle güzide bir varlık şaheseri karşısında beşaşet duyan, geleceğinde kan görmeleri karşısında da hüzünlenen melek, bir kutbu tutacaktı.

Kibriyle ilahi fermana kafa tutan, en çok nefret ettiği secde ile kendine takdir istenen ve rakip gördüğü insana nefret duyan, geleceğinde ona kan döktürmek, insanoğlunun dökülecek kanını içmek için de ant içen; sevincini kin ve intikamda, beşeri de ağlatmada yaşayan iblis, diğer kutupta yer alacaktı.

Ve hem melek hem de iblis için bahse konu olan Adem, ilk sevinç ve hüznünü cennet ortamında tasarlamadan işlediği hatası sonucu yaşayacaktı. Bir de evladının evladına kardeşin kardeşe karşı işlediği o cinayet sebebiyle kimbilir nasıl ağlayacaktı baba Hz.Adem!

Dünya ahirete nisbeten denî yer!.. Her insan burada âh-u enîn eder. Nice serâzâd keyif yaşayanlar orada inler. Burada ağlayan niceleri de orada ebedi güler.

KUR’AN -HÜZÜN AĞLAMA VE GÜLME KONUSUNA NASIL YAKLAŞIR (Kavram olarak belirlenebilen kadarıyla)

Her varlığı, varlığın her halini yaratan Rabbimize yönelir her halimizde O’nunla olmaya çalışır rızasını gözetiriz. Güldürünce şükreder şımarmayız. Ağlatınca sorumluluğumuzu düşünür sabırla dua eder, gereğini samimi yapar ecrini O’ndan bekleriz.

وَأَنَّهُ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَى وَأَنَّهُ هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَا

“Doğrusu güldüren de ağlatan da O’dur. Öldüren de dirilten de O’dur!” Necm/43-44

Hüzün gözyaşı ve ağlamayı Peygamberlerden öğrendik. Onları kendimize rehber edindik. Gâh Yakup gibi hüzün yaşadık gâh ağladık. Onların yolu olan Sırat-ı Müstakim’de yürüt ya Rabbi!

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ مِن ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِن ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَن خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا

“İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Ya’kub)’in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.” Meryem/58

وَقَالَ يَا أَسَفَى عَلَى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظِيمٌ … قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللّهِ

“Yakup “Ah Yusuf!” diye diye hüznünden ağlaya ağlaya gözleri görmez oldu ve (bu suç işleyen evlatlarına karşı hissettiklerinin ve Yusuf’un acısını) içinde yaşar oldu” “Allah’a yemin olsun ki,” dediler, “Aradan bunca zaman geçti, halâ Yusuf’u dilinden düşürmüyorsun. Bu gidişle ya kederinden eriyip gidecek, yahut da öleceksin!”
Yakup: “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” Yusuf/84-86

Firavun ve firavun karakterli zalimlerin ölümüne gökler ağlamamıştı. Demek ki Musa ve Musa karakterli insanların ölümü yeri göğü hüzünlendiriyor. Karakterimizi musa gibi eyle ya Rabbi!

فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاء وَالْأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنظَرِينَ

“Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.” Duhan/29

Peygamberlerin getirdiği hakikatlara inanan ve tabi olanlardan eyle bizi, vahyî değerleri ve müslümanları hafife alan ve istihza edenlerden eyleme! Eyleme ki gülenlerin mekanı olan cennete girenlerden olalım!

فَلَمَّا جَاءهُم بِآيَاتِنَا إِذَا هُم مِّنْهَا يَضْحَكُونَ

“(Musa, Firavun ve çevresine) Onlara âyetlerimizi getirince, bunlara gülüvermişlerdi.” Zuhruf/47

إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كَانُواْ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ

“(Cennete giremeyen) Mücrimler, şüphesiz, (Dünyada iken) inanmış olanlara gülerlerdi.”

فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُواْ مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ

“İşte o gün (ahirette) de iman edenler kâfirlere gülerler.” Mutaffifin/34

Kur’anî gerçeklere yabancılaşmışız uzak duruyoruz; hem ağlama nedir bilmiyoruz hem de gaflet içinde duyarsız gülüp eğlenip duruyoruz.

 أَفَمِنْ هَذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَ وَأَنتُمْ سَامِدُونَ

“Şimdi siz bu söze (Kur’an’a) mı şaşıyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz! Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!” Necm/59-61

Onca yaptıklarımıza karşı hâlâ endişesiz çakırkeyif yaşıyor gülüyor, hüzünle yaşayan yeryüzü sakinlerini görüyor, hüzün ve gözyaşı nedir bilmiyoruz.

فَلْيَضْحَكُواْ قَلِيلاً وَلْيَبْكُواْ كَثِيرًا جَزَاء بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ

“Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar! Tevbe/82

Ruh ölümü kuşağında, kalplerimiz inceliğini kaybetti kaskatı oldu adeta taş kesildi. Taşlar bile çağlayanlara dönüşürken gafletten gözlerimiz kurudu tek damla kalmadı.

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الأَنْهَارُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاء وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

“Sonra kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.” Bakara/74

Kur’an’ı duyduk gördük dokunduk okuduk da ama irfanına eremedik. Ruhumuzla içine girip kalbimizi inceltip gözyaşlarını ceyhûn edemedik; Hakk’ın şahitleri olarak yeryüzünde onu taşıyıp temsil edemedik.

وَإِذَا سَمِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَى الرَّسُولِ تَرَى أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُواْ مِنَ الْحَقِّ يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ

“Resûle indirileni duydukları zaman, irfanına erdikleri gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: «Rabbimiz! İman ettik, bizi (hakka) şahit olanlarla beraber yaz.” Maide/83

Namazı huşû içinde kılamadık, gözyaşlarıyla secdeye kapanamadık, Kur’an’ı gırtlağımızdan aşağıya indiremedik, hayatımıza hayat kılamadık.

وَيَخِرُّونَ لِلأَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَزِيدُهُمْ خُشُوعًا

Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar. Bu (Saygılı tutum Secde ve Kur’an) onların saygısını artırır.” İsra/109

Timsah gözyaşları döktük, kardeş bildiklerimize tuzaklar kurduk, mürâîlikle duygu sömürüsü yaptık, ağlamalarla en yakındakilerimizi kandırmaya çalıştık, yalan söyledik. Yusuf kardeşleri gibi af talep ediyoruz ya Rabbi!

 ذَهَبُواْ بِهِ وَأَجْمَعُواْ أَن يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ … وَجَاؤُواْ أَبَاهُمْ عِشَاء يَبْكُونَ … فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ  

“Yusuf’u götürüp de kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdikleri zaman…”   “Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.” “Onu kurt yemiş! (dediler)” Yusuf/15-17

Ya Rabbi dilediğini aziz dilediğini zelil ettiğin, ölüden diriyi diriden ölüyü çıkarttığın, Meryem’e babasız evlat İsa’yı verdiğin gibi, yaşlı halleriyle Hz.İbrahim ve eşine de Melekler misafir olmuş endişelerini gidermiş ve bir evlatla, Peygamber nesliyle; İshak ve Yakup ile müjdelemişlerdi. Onlar da sevinmiş gülüvermişlerdi. Sevdiğin kullarını da sevindir güldür ya Rabbi!

وَامْرَأَتُهُ قَآئِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِإِسْحَقَ وَمِن وَرَاء إِسْحَقَ يَعْقُوبَ

“(Melekler insan suretinde gelip müjdeler getirdiğinde) O esnada (İbrahim’in) hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak’ı, İshak’ın ardından da Ya’kub’u müjdeledik” Hud/71

Bizleri Nebiler gibi hayvanlara karşı bile merhametli ve iyilik yapanlardan, elimizdeki nimetlere şükredenlerden, onları insanlara yararlı iyi işlerde kullanan iyi kul olanlardan eyle ya Rabbi! 

حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِي النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

“Nihayet Karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi.” Neml/18

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِّن قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

“(Süleyman) onun sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki: Ey Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat.” Neml/19

Bazı yüzlerin bembeyaz bazılarının da simsiyah olduğu o günde, bizleri korku ve hüzünlerden uzak eyle, yüzümüzü abdest ve secde ile nurlanmışlardan, beşaşet içinde ebedî gülenlerden, Cemalini de seyredenlerden eyle ya Rabbi!

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُّسْفِرَةٌ ضَاحِكَةٌ مُّسْتَبْشِرَةٌ

“O gün bir takım yüzler parlak, güler yüzlü ve sevinçlidir.” Abese/38-39


Hadis: “Çok gülmeyin, çünkü çok gülmek kalbi öldürür.” (Kütüb-i Sitte, hadis no: 7281, c. 17, s. 584)

Hadis: Abdullah İbni Şıhhîr radıyallahu anh şöyle demiştir:
Bir keresinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gitmiştim. Namaz kılıyor ve ağlamaktan dolayı göğsünden kaynayan kazan sesi gibi sesler geliyordu.
Ebû Dâvûd, Salât 158. Ayrıca bk. Nesâî, Sehv 18

Hadis: “Eğer benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.” (Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Küsûf 1)

Hadis: “İki göze ateş dokunmaz. Allah korkusundan dolayı ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet bekleyen göz.” (Dârimî, Cihad 15; Nesâî, Cihad 11)

Hadis: Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah korkusuyla gözyaşı döken kişi, sağılmış süt memeye dönmedikce cehenneme girmez. Cihad tozu ile cehennem dumanı asla bir araya gelmez. “
Tirmizî, Fezâilu’l-cihâd 8; Zühd 9. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 8; İbni Mâce, Cihâd 9

Hadis: Enes İbni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir benzerini daha önce asla duymadığım pek etkili bir hitâbede bulundu ve şöyle buyurdu:
“Eğer siz, benim bildiklerimi bilseydiniz, mutlaka az güler, çok ağlardınız. “
Enes, bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbı, yüzlerini kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladılar, demiştir.
Buhârî, Küsûf 2, Tefsîru sûre (5), 12, Nikâh 107, Rikak 27, Eymân 3; Müslim, Salât 112, Küsûf 1, Fezâil 134. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 9; Nesâî, Sehv 103, Küsûf 11. 23; İbni Mâce, Zühd 19

 Hadis: Abdullah İbni Mes’ûd radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
– “Bana Kur’an oku!” buyurdu. Ben:
– Ey Allah’ın Resûlü, Kur’an sana indirilmişken ben mi sana Kur’an okuyayım? dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
– “Kur’an’ı başkasından dinlemekten pek hoşlanırım” buyurdu.
Bunun üzerine ben kendilerine Nisâ sûresini okumaya başladım. ” “Her ümmetten bir şâhit getirip seni de bütün bunlara şâhit tuttuğumuz zaman onların durumu nice olur?” anlamındaki âyete [Nisâ sûresi (4), 41] geldiğimde:
– “Şimdilik yeter!” buyurdu. Bir de baktım Resûlullah, iki gözü iki çeşme ağlıyordu.
Buhârî, Tefsîru sûre (4), 9, Fezâilü’l- Kur’ân 33, 34; Müslim, Müsâfirîn 247. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İlim 13; Tirmizî, Tefsir 5

Hadis “Oruçlunun iki sevinci vardır; biri iftarı anındaki sevinci, di­ğeri de Rabbine kavuştuğu anki sevincidir.” Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 164.

Yalnız kaldığımızda yalnız olmadığımızı hatırlayarak O’nunla hüzünlenmek, yapamasak da hüzünleniyor gibi yapmak, zorlanmak kıvranmak iki büklüm olmak; başka şeyler yerine kendimizi hüzne alıştırmak. Tebessümlerimizin bir ucuna bile bir hüzün deseni yerleştirir hale gelebilmek.

Bilmeli ki O’nunla hüzün, Şerhtir inşirahtır; Nây eder kalbin, Nemlenir gözün, Nurlanır yüzün.

Hüzün nice günahlara eşsiz silici iksir gibidir.

Gösterişten uzak gözyaşı ne kadar makbulse, gözyaşı olmasa da Hakk’ta hasbî sabit-kadem olmak ve sadakat en az o kadar önemlidir. Sıddîkiyet Nübüvvete en yakın mertebedir. Hz.Ebu Bekir hem Sıddîk idi hem de ince müşfik yüreğiyle gözü yaşlı biriydi.

Gözyaşı ve hüzün ihlasla hayat ve anlam bulur, tebessümle taçlanır, sadakatla mukaddesleşir, cehennemi söndürür cennete yol ve kapı olur.

zihinden kalbe Mir’at-Adese-10 
Eyyâmullah Allah’ın günleri ve İnsanların günleri
12.02.2017 eniscelis

“Eyyam”Arapçada günler demektir.
“Eyyamcı”
Gününü gün eden. Çıkarına güne ve güçlüye göre dönen.

“Günler”. Günlük dilimizde kullandığımız kavramlar-deyimler vardır:

Bu günler de geçer, hey gidi günler, ne günler gördük, ne günlere kaldık, gençlik günleri, eski günlerdeki gibi, tarihi günler, sayılı günler, cezaevi askerlik tatil günleri; özellikle de doğum ve ölüm günleri gibi…

Kur’an’da 123 kez geçen “Eyyam” kavramı, kainatın yaratılış günleri-evreleri (7/54, 11/7, 25/59) ve insanların günlük ibadet ve işlerinin anlatılmasında zaman dilimleri olarak zikredildiği gibi tarihi olaylar ve ahiret sorgulamasıyla ilgili olarak da kullanılmaktadır.

“Eyyamullah” kavramı ise Kuranda iki ayette geçmektedir.

1-“Eyyamullah” geçmiş nimet ve nikmet-felaket günleri anlamında.

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللّهِ

“Musâyı, ‘Kavmini zulûmâttan nûra çıkar ve onlara Allah günleriyle öğüt ver!’ diye gönderdik” İbrahim/5 (H.Yazır meali)

فَهَلْ يَنتَظِرُونَ إِلاَّ مِثْلَ أَيَّامِ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِهِمْ قُلْ فَانتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ

“Kendilerinden önce geçenlerin başlarına gelen günlerden (olaylardan) başka bir şey mi bekliyorlar? ‘Bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim’ de.” Yunus/102 (Diyanet vakfı meali)

2-“Eyyamullah” gelecek ceza günleri anlamında.

قُل لِّلَّذِينَ آمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لا يَرْجُون أَيَّامَ اللَّهِ لِيَجْزِيَ قَوْمًا بِما كَانُوا يَكْسِبُونَ

“İman edenlere söyle: Allah’ın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Çünkü Allah her toplumu, yaptığına göre cezalandıracaktır.” Casiye/14 (Diyanet vakfı meali)

“Eyyam” Bir kader hükmü, bir kainat yasası ve bir sosyal süreç ilkesi olarak zafer ve acı günleri anlamında.

İbni Haldun gibi sosyologlar, toplumları da bir insana benzetirler. İnsan gibi, devletlerin de büyüme, gelişme, ihtiyarlayıp çökme devirlerden söz ederler.

Tarih ilmi, her toplum ve devlet için farklı süreçlerde; kuruluş yükseliş duraklama ve çöküş diye devr-i daimleri not düşer.

Süreçlerin uzun kısalığı ve verimliliği iç dinamiklere bağlıdır bu ayrı bir konudur.
Bir cümle ile özetlenecekse; Allah ve Rasulünün değer verdiği (Evrensel) sıfatlara sahip olan (herhangi bir inançtaki) milletler süreçleri yönetirler denebilir.

إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ

“Eğer siz (Uhud’da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir’de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.” Ali İmran/140 (Diyanet vakfı meali)

Peygamberler için “Günler” belirleyebilir miyiz?” diye düşünecek olursak şu ve benzeri cümleler sanırız yadırganmaz.

Hz.Nuh’un, “Deli!” ithamlarıyla her gün eza eden toplumundan çektiklerine karşı, tükenme durumundaki beşeriyetiyle: “Ben mağlûb acil yardım!” (Kamer/10) şeklindeki yakarışı, 950 yıllık ömrünün içindeki çile tufan ve necat günleri.

Hz.İbrahim’in ateşler içine atıldığı , Hz.İsmail’in adak ilan edildiği sonra kurbanlıkla ve Kabe inşasıyla şereflendirildikleri; Hz.Yakub’un Yusuf’a hasret çektiği gömleğini sürme diye çektiği; Hz.Musa’nın isyankar kavmiyle çöllerde 40 yıl geçirdiği, Hz.Eyyüb’ün hastalıklardan Hz.Yunus’un dev dalgalardan halâs ettiği, Hz.Zekeriya ve Hz.Yahya’nın katledildiği, Hz.İsa’nın çarmıha gerilmek istendiği Makam-ı semaya alındığı; kimi acı kimi neşat günleri.

Hz.Yusuf’un da günleri vardı.
Müşfik Nebi Baba evinden en yakınları kardeşleri tarafından uzaklaştırılıp gömleksiz kuyuya atıldığı gün.
Dünya güzeli bir çocuk olarak ama üç beş düşük bedelle saraya satıldığı gün.
Züleyha karşısında; “Saray hayatı sizin olsun!” deyip güzellere dünya güzelliklerine sırtını döndüğü “Maâzallâh!” günü.
Hapishanede yaşadığı ve çevresini aydınlattığı günler! (5-10 yıl)
Masumiyetinin ilanı ve yönetimde hikmetli icraatlarıyla ünlendiği günler.
Ve babasının gözlerini açtığı, ailesiyle buluştuğu, secdeye kapanan kardeşlerine “Size kınama yok! Allah sizi bağışlasın!” diye dua ile mukabelede bulunduğu günler! (Oku Yusuf suresi)

Peygamberimizin hayatı zaten baştan aşağı; O Nur insan gibi, imanla şereflendikçe, gökteki yıldızlar gibi nuranîleşen insanlarla dolu günlerle dopdolu. Ne var ki Mevlid-Doğum günü, ilk vahiy ve tebliğ günleri, Hüzün ve çile günleri, Mirac ve Hicret günü, Bedir Uhud ve Hendek, Hüdeybiye ve Mekke Fethi ile “Rafîk-iâlâ günlerini hatırlatabiliriz.

Ve “Bizim günlerimiz!”

Her Müslümanın “Bir anımı anlatayım!” diye hafıza merkezinden gelen bir sinyali alıp dile getirmeye çalıştığı o bir günü! Ya da arşivin en uzağına itmeye bastırmaya unutmaya çalıştığımız hacâlet uyaran günlerimiz.

Nefsânî kaç günümüz Rahmânî kaç günümüz gelip geçmiş; hafızamızda yer etmiş. Etmiş de hangisi, her tedâî ve çağrışımda “Beni anlat!” diye dilimizin ucuna gelivermiş.

Her günümüz Allah günleri…
Allah’ın lutuflarının, nimetlerinin başımızdan aşağıya yağdığı adeta ulûfe günleri.
Aynı zamanda  ihsan sahibini görüyor gibi olma ufkuna yükselme ve bütün kullarına muhsinâne davranmakla sınandığımız günler!..

Hani deriz sendeki Allah’a ait olanları bir de kendine ait olanları ayır listele. Bize düşen pay sıfır olacaktır.
Yine deriz aciz fakir bir hiç iken Allah’a intisap iman ve ibadetle varlığımız sonsuz bir anlam ve değer kazanacaktır.
Yine biliriz ki ihlaslı bir okuyuş bir anlatış bir tavır ve davranış Allah katında 700 ve fazlası sevaba dönüşüverir. Basit adetler ibadet oluverir.

İnsan öyle anlar saatler günler yaşar ki; halinde tavrında, selamında kelamında, sözünde ve gözünde daima Allah’a ait manalar lemeân eder, Nebiler sultanı gibi Rahman’a tam bir ayna haline dönüşür.
Onun zaman dilimlerinde nefis ve şeytana ait bir pay bir boşluk bulunmaz, 24 saatini Allah’a ait manalar doldurur.
O, onun gören gözü, konuşan dili, tutan eli olur.

Kulun lekesiz kadirli bu günü, hasbi tertemiz Allah’a sunulur; o gün, Allah boyasıyla boyanmış, Allah nuru ile nurlanmış; Allah günü olmuş olur.

Gün o gün olur. Gör ne gün olur.

(Alvarlı Efe’den iktibasen: Mevla bizi affede bayram o bayram olur, gör ne güzel gün olur.)

Hatırla! Var mı senin böyle bir günün?

Hele varsa günah ve zulümat yüklü onca ünün!

Ayette belirtildiği gibi zulumâttan nura, dertlerden huzura, milletçe sürura ulaşmanın yolu, Musa gibi müsbete aydınlığa mütercim olmaktan, Allah’ın hoşnut olduğu günleri yaşamak ve yaşatmaktan, O’nun sonsuz günlerine yönelerek, fani günleri bâkîleştirmekten geçer.

zihinden kalbe Mir’at-Adese-9
Ayetlerdeki Hayat

08.01.2017 eniscelis

Her hayat sahibi varlığın, kaç “n” kaç “k” ile etüd edilirse edilsin, dünyada kendine has bir hayatı var.
Özellikle insan hangi zaman ve mekanda, hangi nedenlerle ne şekilde bir hayat sürüyor olursa olsun, hayatını anlamlandıracak, bir biçim ve yön verecek hayat dinamiklerine; iz ve işaretlere, ikaz ve beşaretlere, hitabet kitabet ve mihmandar rehberlere ihtiyacı var!
Bu, “n” ve “k” larla birlikte, soru başlığı olabilecek bütün harflerin ötesinde, zamansızlık alfabesi arşivinden adeta orijinal bir Furkan, tükenmez bir derya, bir hayat kaynağı elimizde var!

“Kur’an’daki hayatı” hayatımıza hayat yapabilmek esas.

İnsan hayatı yarı özgür yarı robotik.

İnsan Robotik çünkü hayatını nerede ne zaman nasıl vs… buldu ise o koşullarda kabullenmek biçimlendirmek durumunda.
Tasarlanan güneşe aya dünyadaki dönüşe atmosfere göre hareket etmek; denizde havada yer altında yaşayamaz yer üstünde soluklanmak zorunda.
Doğdu beslenmek büyümek, uyuyup uyanmak, büyüdü yaşlanmak ve ölmek mahkumiyetinde.
Ensesine yapışan yaratık gibi nefsini, koparıp atamıyor bir ömür onunla boğuşmak mecburiyetinde.
Bazen servete makama kimi zaman şöhrete şehvete efsunlanmış gibi köle olmuşluk talihsizliğinde.

İnsan özgür çünkü cebren ama lutfen ve ihsanen verilen sermayeden sorumlu tutulacak; yarı mahkumu olduğu dünyasını, ruh ve bedenini yine Rahmeten mahkumu olduğu, sonsuz bir aleme göre iradesiyle değerlendirmek şekillendirmek durumunda.

Kime nereye ne zaman nasıl niçin bakalım?
Hangi faninin hayat modelini kendimize hayat edinelim.

“Kur’an’daki hayatı” hayatımıza hayat yapabilmek esas.
Zihnimizden kalbimize, nefsimizden bedenimize, sözlerimizden davranışlarımıza kadar zamanla…

Bu başlıkla bu yazıya başlamamıza sebep olan derinden vuran şu ayetti bu gece!…

وَإِن مَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلاَغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ

“Biz, onlara vâdettiğimizin (azabın) bir kısmını sana göstersek de veya (ondan önce) seni öldürürsek de sana ancak (Allah’ın emirlerini) tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir.” (Ra’d/40)

عَلَيْكَ الْبَلاَغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ

“Aleyke’l-Belâğ ve Aleynel-Hısâb”. Sana düşen duyurmak. Hesap bize ait.

İsterseniz iktibasen deyiniz: (Ayetteki hayatı içiniz. Dilinize dolayınız)
“Aleyyel Belağ ve Aleykel-Hısab”.
Ya Rabbi görev bana netice sana ait.
Benim tek hesabım ihlası yakalayabilmek, irşad yapabilmek, Rızanı kazanabilmektir.
Tek sebebim gerekçem emrindir. Hiç bir semere beklentim de endişem de yoktur.

Vallahi de öyle billahi de öyle tallahi de öyle.

Düşünsenize ne müstesna bir hayat ilkesi sunuluyor zihnimize ve kalbimize.
Vazifen tebliğ, kabul ettirme ve tecziye O’na ait.
Hem bu dünyada hem öbür dünyada.
(Dünyada ceza gerektiren bazı durumlar da İlahi beyanla belirlenmiş, beyan olmayan konular Peygambere, sonraki “Bilen”lere; yetkili bilenlerin hukukuna bırakılmıştır.)
Görevini yap gelecek planlamasına girme, asıl görevine karşı kendini de engelleme.
Sana düşen ihlaslı temsil hasbi beyan ve ilandır. Senin cephende iş bundan ibarettir.
Zorlamayı da düşünme (Gaşiye/21-22), sevdiğimdir deyip hidayete erdirmeyi de. (Kasas/56)
Bizler insan ilişkilerinde “Sen vazifeni yap bizim vazifemize karışma deriz.”
Bu noktada İlahi beyanı yanlış anlamamalı; Allah için “Vazife” söz konusu olamaz. Çünkü O Bir’dir Tek Malik’tir. Kimse O’na vazife tayin ve tesbit edemez.
Ayette neticeye değil göreve odaklanma talimatının verildiği hissediliyor.
Ayette yaptığının karşılığının beklenmemesi ve verilmesi gerektiği düşüncesine girilmemesi uyarısı yapılıyor.
Ayette güzel tebliğ işine yoğunlaşanların, kötülerin yaptıklarına takılmamaları, intikam planlarına girmemesi gerektiği dersi veriliyor.
Ayette Peygamber dahil kimsenin, kötülerin nasıl bir karşılık hak ettiğini bilemeyeceği takdir edemeyeceği ve de vermeye gücünün yetmeyeceği konusuna vurgu yapılıyor.
Ayette Allah’ın değer verdiği şeyin samimi niyet olduğuna, neticenin ortaya çıkmasına ve mübelliğin bu neticeyi görüp görmemesinin öneminin olmadığına işaret ediliyor.
Ayette görevde sebata çağrı ile, görev yapma lezzetine işaret hissedildiği gibi, görevin aksatılmaması uyarısı da sezilmekte; sonuçlara yönelmenin hem görevin terk edilmesine yol açabileceği hem de güzel sonuçlardan mahrum kalınabileceği ikazı yapılmış olmaktadır.

Fakat en önemlisi ne biliyor musunuz?
Rabbimiz adeta bize bir yakarış duruşu öğretiyor, bir tefvîz tevekkül ve eşsiz bir dua yolunu gösteriyor.
“Kulum! Sana yakışan tevazudur, asıl vazifen kulluktur.
Nefsine kapılıp menfaat peşine düşme.
Emre itattaki inceliği kavra. Her işinde Hakkın rızasını ara”

Rabbenâ aleynel belâğ ve aleykel hısâb….

“Mir’at-Adese-3” de “Dile dolanan ayetler” ismiyle başlık açılmıştı.
Umarız bu ayet de zihnimize de dilimize de gönlümüze de dolanır durur da  “Ayetlerdeki hayat” hayatımıza hayat ve nur olur.

zihinden kalbe Mir’at-Adese-8
Bir gönülden Hakk’a
11 Ağustos2016 eniscelis

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ
وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ
وَجَاهِدُواْ فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun.
O’na götüren (Hak) yolu arayın
ve o (Hak) yol(un)da sizi gerçek kurtuluşa (O’na) götürecek çabalar gösterin “ Maide/35

Her vesile “Hak” olmalıdır.
Her vesilede Hak’ka yol almalıdır.

Yer kürede Hak adına yürüyen her kim varsa!..

Hak’sız hiç bir hak hedef bile asıl hedef değil!..
O hedefin tahayyülüyle telezzüz dahi hak değil!
Hak yolunda hak olmayan vesilelere tevessül hiç değil!..

“Hak” olan, hak da olsa her vesileden geçebilmek,
İnhirafsız sabit kadem O’na,
Sadece O’nunla gidebilmek.
Gönülleri sulh çizgisinde O’nda tevhid edebilmek.

Hakk’ı sevdirebilmek.

Bir gönüle girebilmek.

Olsun!..

O bir gönülle olsun!…
Ama Hakk’a yürüyebilmek!..

zihinden kalbe Mir’at-Adese-7
Fesat bozgunculuk ve ıslah

25 Temmuz 2016 eniscelis

الَّذِينَ يَصْلُحُونَ إِذَا فَسَدَ النَّاسُ

“Müjdeler o kimselere ki, insanlar bozgunculuk yaparken onlar ıslâh ederler”

Mide fesadına uğradığımız olur.

Kalbin veya namazın fesada uğramasından da söz edilir.

Ne fesatsın, fesat çıkarma, için fesat, işin gücün fesatçılık sitemleri vardır.

Deyimleşmiş fesat kumkuması da.

Ahlak fesadı ve toplumsal bozulmuşluk bir de…

İhaleye fesat karıştırmayı duymayan yoktur.

Kur’an’da ayetler konuya şöyle vurgu yapar:

İnsanın insanlığa bozgunculuğu

Yeryüzünde fesat (Bozgunculuk) çıkarmayın.” Bakara/11

“Rabb’in meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. (Melekler): “Orada fesat-bozgunculuk yapacak ve kan dökecek olan(lar)ı mı yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. (Rabb’in): “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi. Bakara/30

Melekler nurani ve sacidîn idi; secde ile kendilerinden tazim ve takdir istenen, rüçhaniyeti olan o güzide beşere söz konusu vasıfları konduramamışlardı.

……….

Ve hiç olmayacak bir Zat’a karşı, hiç olmayacak bir mekanda, hiç olmayacak bir gerekçe ile, hiç olmayacak şekilde; kibir ve başkaldırıyla insanlık çapında yeryüzü bozgunculuğuna kalkışan baş Müfsid-Bozguncu şeytan!…

Allah şeytanı niye yarattı? Yani ilk adıyla İblis’i?

Allah İblisi şeytan olarak yaratmadı.

Şeytan ol şeytanlıklar yap diye de yaratmadı.

Aynen öyle de Allah insanoğlunu bozgunculuk yapan kan döken olarak yaratmadı.

Bunun gibi bozgunculuk yapsın kan döksün diye de yaratmadı.

Ne var ki melekten farklı olarak bu fiilleri gerçekleştirebilecek meleke ve potansiyeli ruhsal ve fiziksel bünyesinde taşıyan nefisle donattı.

Hâdis varlık olarak ebede namzet mahiyette yaratılmanın, Bakî’den sıfatlar taşımanın ve baş gözde olmanın bir bedeli vardı; bir de Sonsuz Sultanı arzulamanın kamçısı… Enfesleşebilmek için Nefis gerekiyordu

Kudsi nefhadan gelen asli saf ruh fıtratını koruyup, lâhûtun hûtu o nefsini, ebedi kimlik haline dönüştürme mücadelesi versin diye dünya okuluna talime gönderilmişti insan.

Meleklerin bildiği, nefis ve nefse yönelik meyil ve iradi meleke olmadan nur tahtında melek olabilmekti olmuşlardı.

Meleklerin bilemediği, nefis ve nefse yönelik tercih seçenekleri olduğu halde nâr hattında Melik’e yönelişle melekleşebilmekti; melekler bunu bilemeyeceklerdi.

İnsan o idi ki ahsen-esfel sera-süreyya gel gitlerinde şer kabiliyetini hayır kabiliyetine çevirebilecekti.

Kimileri şeytanları utandıracak kimileri de melekleri bile imrendirebilecekti.

Ne var ki Meleklerin nur yüzlerini hüzünlendirenler de emelleri uğrunda bozgunculuk çıkaran ve kan döken insanlar olacaktı.

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat-bozgunculuk oluştu ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” Rum/41

Ekonomik ve insani hak ve değerlere ve nesillere karşı bozgunculuk

“O, bir iş başına geçince yeryüzünde bozgunculuk için çabalar, emek ve ürünleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah fesadı-bozgunculuğu sevmez.” Bakara/205

Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanların mallarını eksiltmeyin; yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın..” Hud/85

Allah Salihleri (Müfsidleri değil) Muslihleri sever

Islah edenlerin ecirlerini zayi etmeyiz” Araf/170

“Allah, bozguncu ile ıslah edeni bilir. Eğer Allah dileseydi, sizi de zahmet ve meşakkate sokardı. Çünkü Allah güçlüdür, hakîmdir.” Bakara/220

Halkı ıslah edici olduğu halde Rabbin, zulümle memleketleri helâk etmez.” Hud/117

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:

(( إِنَّ الْإِسلَامَ بَدَأَ غَرِيبًا، وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ. قِيلَ: مَنْ هُمْ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: الَّذِينَ يَصْلُحُونَ إِذَا فَسَدَ النَّاسُ.)) [ أخرجه أبو عمرو الداني في السنن الواردة في الفتن، وصححه الألباني في السلسلة الصحيحة، وأصل الحديث في صحيح مسلم ]

“İslâm garip olarak başladı, başladığı gibi garip haline dönecektir. Ne mutlu gariplere!

– Onlar kimlerdir Ey Allah’ın elçisi? Diye soruldu.

Buyurdu ki:

Onlar o kimselerdir ki, insanların bozduklarını ıslâh ederler (düzeltirler).” (Ebu Amr ed-Dânî; “es-Sünenu’l-Vâride fi’l-Fiten”; 1/25. Abdullah b. Mes’ud’dan -Allah ondan râzı olsun- rivâyetle. Elbânî; “Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha”; hadis no: 1273’de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.Hadisin aslı, Sahih-i Müslim’dedir.Hadis no: 145)

Zihinden kalbe Mir’at-Adese 6
Hiç bir şeye sahip çıkma ki her şeye sahip olabilesin
Bir’e sahip çıkmayan her şeyden yoksun kalır.
28.05.2016 eniscelis

Cenab-ı Hak “Ibâdî” diyor, “Ahsen”, “Eşref” “Halife” diye tanımlıyor, Ruhunla her hücrenle alakadar olduğu gibi zerre amelini zayi etmeyeceğini ve de ebediyetini taahhüt ediyor.

Sen de “Rabbî” “İlâhî” diyerek bu muâhedeye taraf olacak, nefsini ona satacak cenneti alacaksın!

İblis “Rabbî-Rabbim” dedi. Doğru başladı. Ama kendinden vazgeçemedi. O Bir’i Bir’lemedi, secdeyle perçinlemedi. Ben de bir olmalıyım dedi.

Münafıkça secde eder görünüp kibrini ve sinsi planlarını ketmetmeye bile tenezzül etmedi. Özgüven patlamışlığı içinde Adem gibi belki de cennet de umurunda değildi melekler de…

İlle de kendisi ille de kendisi…

Dünya-müddet yaşayabileceğini fark etmiş gibi, egosunu tatmin ve kudret ve saltanatını alkışlar içinde teşhir için, boşluklarıyla malül beşer hayatı içinde olmayı tercih ediyor hatta bunu fırsat biliyordu çünkü bileniyordu.

Fırsatını ilk bulduğunda da vakit fevt etmeden, Peygamberane yaşayan ilk Nebi ailesinde ilk kanı döktürecek zalimlere startı verecekti.

Bir fıtrat yasası bu.

Bir’e sahip çıkmayan, kendini bir yerine koyan, hak olana kapanan, her inkar cürüm ve zulme açık yatkın ve azgın hale gelir.

O kadar ki İblis gibi Hakk’a baka baka “Rabb” diye diye hatta “Bu misyonu sen biçtin planladın takdir ettin” aldanmışlığıyla, kendi şişirdiği sûrî yapay büyüklüğü içinde küçüklüğünü fark edemez hale gelir.

Hakk’ı görmeyen kendini görür. Kendini hak zanneder.

Kendini esas alan Hakk’ı göremez. Gördüğü nefsi ve onun baş ceosu İblis olur.

BİR’E SAHİP ÇIKMAYAN HER ŞEYDEN YOKSUN KALIR!

HİÇ BİR ŞEYE KENDİNE BİLE SAHİP ÇIKMA Kİ HER ŞEYE SAHİP OLABİLESİN!

Zihinden kalbe Mir’at-Adese 5 
Cennette miyiz cehennemde mi?  Cennette cehennem kazanmak .
15.01.2016 eniscelis

Başlığı okuyunca aklınıza doğrudan İblis gelmiş olmalı!..

Melek içinde şeytanlaşmış İblis!..

Melekler içinde, bir bebek masumiyeti içinde gözlerini açan, adeta doğan, melekten farksız tertemiz, taptaze mucize, nurani Adem’i sindirememiş içine.

O kadar kendi olmuş ki kendini sıfırlama yerine kendinden başka her varlığı sıfırlamış; en büyük otorite benim dercesine Halıkının hılkatini sorgulamış, şefkat ve merhametin zıt kutbu kibir kin nefret düşmanlık ve intikam kutbunda şer otağını kurmuş.

Hılkat yasalarını ve ilahi değerleri askıya almış egosunu ön plana çıkarıp kendi yasalarını sıralamış.

Nur bir dünyada, Nur’lar, Nur varlıklar içinde ona nuranileşme fırsatı tanınmış, yeryüzünü nurlaştırma misyonuyla tavzif edilen bir Adem’le beni ademle enisu celis olma şansı bahş edilmiş; bahtsız bahtını değiştirmiş, nuranileri nuraniliği tepmiş kendini ateşe vermiş, bulunduğu her yeri ateşe çevireceğine nurluları bitireceğine ant içmiş…

Hiç olmayacak bir yerde; cennet ikliminde cehennemlik olmuş…

……………

Varlık muhteviyâtı Sonsuz kaynağın işârâtı.

Sonsuzluğa uzanan varlık alanları içindeki noktacık dünyada ve insan varlığımızdaki müşahedelerimiz ve yaşam deneyimlerimiz, O Sonsuzluğun somut canlı şahitleri…

Yapılacak iş çok kolay; gözleri çevirmek

Sonrası zorca; iradenin kavgasını verip nefsi kontrol etmek

Ondan sonrası meşakkatli; aklı o istikamette işletip bilgi toplayıp amel etmek, insanlığın hasbi hadimi olabilmek.

Ve kalp ve vicdan ikliminde cennet nümun sükunet ve itminan …

………..

İnsan bu dünyada ne kadar da mutlu olabiliyor; bedensel ve ruhsal bir sorunu yoksa her ihtiyacı karşılanıyor ise…

Demek ki sınırlı bir noktacık dünya hayatında bile sınırsızca ihtiyaçları temin ediliyor gibi insan peşin mutluluğu kabulleniveriyor.

İnsan bu dünyada ne kadar da mutsuz olabiliyor; bir sorunu varsa ve ihtiyaçları karşılanmıyorsa.

Demek ki insan, aslında geldiği ve tekrar gideceği cennete benzetilen numunecik bu cennet mekanı kendisi için cehennemi bir ebedi mekana da çevirebiliyor.

Anlaşılıyor ki kainatta ve yoldaki onca işaretlere bakmayan, görmezden gelen kimi insanlar, cennetim burası deyip kaybediyor; kimisi de cehenneme çevirerek!..

Ruhta zillet nefiste hısset zihinlerde cinnet. Berzahlaşmış yaşamlar yitirilen cennet!..

………..

Akıl alacak gibi değil!..

Nasıl oluyor da, sonsuzluk aleminden gelen insan sonsuzluk alemine gidecek olan insan; bu bir konaklık üç beş görüntülük hayatta, geçmiş gelecek sonsuzluk realitesine rağmen, maddi geçmiş-gelecek yok; bir an-ı seyyaleyi sonsuzlaştıramıyor, fani zerreyi batmanlaştıramıyor!

İzah edilecek gibi değil!

Nasıl oluyor da, sonsuzluğun anahtarlarını varlığında taşıyan insan, sonsuzluğun bir nevi devamı olan muşahhas tecelli formatlı dünyayı geldiği orjininden soyutlayabiliyor; Sonsuzluğun bir nevi başlangıcı olan ebed televvünlü numune dünyayı gidip varacağı aslından koparabiliyor.

Kazanma kuşağında kaybediyor,

İki cennet güzergahında cehennemden bir konak oluşturuyor!..

…………

Servetlere gömülen Karunlar,

İrem bağlarında nice kavimler helak oluyor…

Tufanlar Nuhlara liman,

Ateşler İbrahimlere gülistan,

Hapishaneler, Yusuflara medrese oluyor.

Cehennemî çöl sıcaklarında nice Saadetli asırlar doğuyor.

“Oluklar çift!” der Üstad; “Birinden nur akar; birinden kir!”

Kimileri nur soluklarken kimileri nur içinde kir!..

Zihinden kalbe Mir’at-Adese 4
Dile dolanan ayetler
Aklım O’nda kaldı Yüreğim O’nunla yandı
18.08.2015 eniscelis

Herhalde bu cümleleri en iyi analar anlar
Bir de gerçek sevdalılar
O yüzden derler ağlarsa anam ağlar
Hasbi saf müşfiktirler onlar
Bir Analarda yanar bağırlar
Bir de Rahmana Habibine ve Hizmetine Sevdalı olanlar

يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ

Allah onları sever; onlar da Allah’ı severler. Maide/54

Mirat-Aynada Adese-Mercekle görüp zihnimizde işlediklerimiz kalpte onay ya da ret bulur. Hangi gözle bakıyorsak o gözle görülebilecek olanları görürüz.

Bedenimizi inceleyince aklımızın nefsimizin takılacağı o kadar çok şey var ki!

Gözümüzü kapayıp içimize indiğimizde duygular sahilinde gezindiğimizde özellikle bilinçaltı labirentlerinde dolaştığımızda takılacağımız o kadar obje mevcut ki!

Çevremize baktığımızda; canlılarda, gök yüzünde yer yüzünde insan yüzünde; pazarlarda vitrinlerde yapılarda eşyada meftun olacağımız o kadar varlık var ki!

Hayatınızda, aşağıda ifade edilen tanımlamalarda anlamını bulan, sizi etkileyen bir zat bir kişi, bir dost bir sevgili, bir olay bir eser bir kahraman, bir başarı bir topluluk bir zaman dilimi var mı?

Aklınıza takılan

Aklınızda kalan

Aklınızın onda kaldığı

Aklınızı başınızdan alan

Tek sözle gönlünüzü çelen

Bir nazarla kalbinizi delen

Mecnunlaştıranlar

Kan ağlatanlar

Burnunuzun kemiğini sızlatanlar

Medyûniyet ya da mesuliyet duygusuyla kaddinizi iki büklüm yapanlar!..

Memnu meyve Ademle Havva’nın aklında nasıl bir hatıra bırakmıştı?
Bırakmış da “Nefsimize zulmettik bağışla!” yakarışıyla içlerini yakmıştı.

Yusuf hasreti Hz.Yakup’un ciğerini nasıl dağlamış aklı hep onda kalmıştı!

Züleyha adeta aklını kaybetmiş cinnete girmişti
Yusuf aşkıyla kalbini nasıl paramparça etmişti

“Peygamber Efendimizin aklında kalanlar Yüreğini yakanlar” şeklinde bir başlık atılsa, bunun için kuşkusuz kalbi derinler zihni enginler ehliyetliler aranmalı.

Ama herkesin okuyup duyabileceği örnekler vardır:

Hicret ederken mesela, Hz.Ali’ye sahiplerine tevdi edilmek üzere verdiği emanetler vardı.

Bir gün namaz kılmak üzere tekbir alacak iken vazgeçip ayrıldığı bir süre sonra geldiği rivayet edilir. Namaz sonrası Sahabe sebebini sorduğunda.

“Aklıma takılan üç beş dirhem vardı, bir an önce muhtaçlara ulaşmalıydı, gittim onların verilmesini istedim.” demesi vardır.

Ve benzeri örnekler…

Ama bir de Miraç’ta, gördüğü cennetler ve Cemalullah vardı. Bir de şaşmayan gözü kaymayan dağılmayan bilinciyle, aklının onlarda kaldığı “Ümmeti” vardı.

Vefatları anında da Validemizin elindeki elini çekip O’na dönüşü “Allahümme er-Refika’l-A’la” deyişi…

Şairleri dinleyin içinize kulak verin

“Aklım onda kaldı”, “O gönlümü yaktı” diyebileceğiniz bütün var bildiklerinizi zihin ve vicdan aynanızda bir bir sıralayın dizin. İsterseniz “En” dediklerinizi belirleyin!

“En”lerin “En’ i “En Sevgili” ye “En Seven” e ve “en Sevilen” e odaklanın!

Şahıslaşan hangi dünya güzelliği size “Seni çok seviyorum!” dese aklınızda kalan o olur aklınız hep onda kalır?

Her vesilede, aklınızda ve kalbinizde hep O olduğunu hissetmeye çalışın.

Namaza dururken dua ederken bir muhtaca el uzatırken, gurbette hasret yaşarken, bir cefa içinde kıvranırken, kuru tahta tabutta taşınırken “Aklım sende kaldı” “Aşkın kalbimi yaktı” duygularıyla yaşayın.

Sizi seven aklınızdaki ve kalbinizdeki O Varlığı sevmeye bakın!

يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ

Allah onları sever; onlar da Allah’ı severler. Maide/54

Allah aşkına!

Gözlerinizi kapatın öylece kalın!

Aklınızda kalanlarla başbaşa kalın!

O sizi sevdiğini söylüyor Elestteki gibi dinlemeye bir durun!

O’nun tarafından sevildiğinizi hissedin iliklerinizi doldurun

Sonra da isterseniz bir iki damlacıkla;

Ben de seni seviyorum demeye durun!

Zira O’nun size olan sevgisini anlamanızın ölçüsü sizin O’nu sevme ölçünüzle doğru orantılıdır.

Zihinden kalbe Mir’at-Adese 3 
Dile dolanan ayetler
İhlas ve Ene yasaları
16.08.2015 eniscelis

لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۚ

“Allah’ın ayetlerini değiştirecek kimse yoktur! (kim değiştirebilir) ?” Enam/34

مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ

“Dini, kendilerini kendilerine değil Allah’a has kılmaları istendi!” Beyyine/5

فَادْعُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ

“Daveti kendinize değil Allah’a yapın!” Mümin/14

İhlas sadece Allah rızası için düşünmek duygulanmak ve yapmaktır.

Diğer ifadesiyle kendimiz için yapmamak bir beklentiye girmemektir.

Söz ederken yaparken kendimize ait bir pay bir benlik rengi bırakmamaktır.

Benliğimizi sıfırlamak nefsanilikten soyutlanmak egomuzu eritmektir.

İlahi Rahmani ve Nebevi değerlere boyun eğmek “Ben yasaları” diye diretmemektir.

Haklı konumda bile “Nefis mırıltıları” ile hasbiliği kirletmemektir.

“Allah!” sözünü duymalıysa muhtaçlar, bunu kardeşimin diliyle duymalılar diye düşünmektir.

Övgü ve alkıştan yılandan kaçar gibi kaçmak, ödül dağıtılırken sıvışmak ve son noktada;

“Allah’ım bana ikbal günlerini gösterme!” diyebilmektir.

ŞEYTANİ BEN YASALARI

1-KENDİNİ HERKESİN ÜSTÜNDE GÖRÜR.

اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ

“Ben ondan üstünüm!” Araf/12

Ben onlara uymam. Benim dediğim olacak!

Ben yasalar koyarım, onlar bana uyacak.

Ben ne dersem o olacak!..

2-ALGI OPERASYONU DEMOGOJİ KARA PROPOGANDA YAPAR YALAN SÖYLER İFTİRA ATAR

خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ

“Çünkü ben ateştenim o topraktan” Araf/12

Doğru bilgiyi kendi çıkarı ve benlik yasasını teyid için kullanır.

Hiç bir konuda ruhani yönü manevi boyutu vicdan kültürünü ahlakı kaale almaz.

Değer ölçüsü kibir ve maddedir; saltanattır iktidardır güçtür servettir.

Allah’a iftira atar, O’nun bilgisini O’na karşı kullanır. Sen bilmezsin ben bilirim demeye getirir.

3-TOPLUMUN HER ALANINA HAKİMİYET VE KUMPASLAR KURAR

لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْۜ

Ön art sağ sol; dosdoğru yollarda her tarafta, hayırlı insanların hayra götüren işlerine engel olacağım her yerde hükmümü icra edeceğim. Araf/16-17

4-İNSANLARIN ALGISIYLA OYNAR HİPNOZ EDER GİBİ OLUMSUZLUKLARI MAKUL VE CAZİP GÖSTERİR

لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

Sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü ihlaslılar hariç mutlaka kışkırtıp senden saptırıp tarafıma çekeceğim. Hicr/39

5-İNSANLARI CEZBEDİP TARAFTAR YAPMADA EN ETKİLİ SİLAHI, İKTİDAR GÜCÜ, SERVET VE DAİMÎ KUTSALLIK GÖSTERİLERİDİR.

يَٓا اٰدَمُ هَلْ اَدُلُّكَ عَلٰى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا يَبْلٰى

اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِد۪ينَ

“Size melek olmayı, en uzun bir kalışı ve önü alınamaz engellenemez bir servet, iktidar ve güç elde etme yolunu göstereyim mi?” taha/120, Araf/20-21

Zihinden kalbe Mir’at-Adese 2 
Dile dolanan ayetler
Kime Neye Muhabbet
13.07.2015 eniscelis

BU AYETİ MUTLAKA DİLİNİZE DOLAYINIZ!..

لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ

Lâ ühıbbül âfilîn

“Ufûl edenleri, kayıp kaybolup giden fanileri sevmem!” Enam/76

Neyi en çok seviyorsanız ona her meyledişte bu ayeti hatırlayıp söyleyiniz.

Memnu bir şeyse sönüp gidecek çekilecektir.

Memnu bir şey değilse daha çok sever hale geleceksiniz!

Zihninizde ve kalbinizde sizi meşgul eden bir dünyalık, bir tutku yasak bir duygu mu var?

Kurtulamadığınız bir alışkanlık mı?

Ya da başınızda bir bela ve musibet zulüm veya haksızlıklar mı?

İşte size müstesna Kur’ani ve Nebevi müracaat pınarlarından bazıları

Psikolojik içsel bir mücadele ve lutfi başarı yöntemi.

Ayeti okuyacak ve diyeceksiniz:

Nefsim! İstediğin bu mu?

Seni bana verene karşı bu istediğin doğru olur mu?

Şeytan! Nefsimi ballı zehirinle öldürmek isteyensin!

Senin bana süslü gösterdiklerinin meşrusu zaten var!

Ve sonsuzda Rabbimin vereceği ne hazineler var!

BİR AYETİ MUTLAKA DİLİNİZE DOLAYINIZ!..

وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

“Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’ı an! (Euzü billah de ) Allah’a sığın. Çünkü O, işiten, bilendir.” (Fussilet/36, Araf/201)

ve şöyle dua ediniz:

وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِۙ

وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

Rabbi eûzu bike min hemezâtiş şeyâtîn Ve eûzu bike rabbi en yahdurûn

“Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden, onların yanımda bulunmalarından Sana sığınırım!” Müminun/97-98

Ayetler şeytan vesvesesinin ne kadar zayıf ve hayale gönderdiği suretlerden ibaret olduğu konusunda uyarı yapar. Bakınız şeytanvesvese sayfası

https://kurannuru.wordpress.com/seytanvesvese/

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), mahşerin dehşet verici tehlikelerinden bahsederken Allah’ın arşının gölgesi altına sığınacak olan yedi grup insandan söz etmektedir. Bu gruplardan birisinin de namus ve haysiyetini muhafazada, fevkalâde hassas ve şehevanî isteklerine olabildiğince karşı kararlı bir babayiğit olduğu belirtilir. Zîrâ o, güzellik ve servet sahibi bir kadının günaha davetine “Ben Allah’tan korkarım.” çığlığıyla reddetmiş iradeli bir delikanlıdır.

Ayrıca tefsirlerde şöyle bir hâdise nakledilir: İbadetle meşgul olan bir delikanlıya kadının biri musallat olmuş. Delikanlı kadınla birlikte bir eve girecek iken şu âyet diline dolanıyor:

اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَٓائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَۚ

“Kalbleri Allah’a karşı saygıyla dolu olanlar, şeytandan bir vesvese (günah) gelecek olsa hemen kendilerini toplarlar ve Allah’ı hatırlarlar.” (Araf/201) Genç, bu âyet-i kerîmenin tesiriyle Allah korkusundan orada düşmüş, vefat etmiştir. Hz. Ömer (r.a.), bu olayı duyunca delikanlının babasını taziyeye ve tebrik etmeye gitmiştir.

İnsan fani.
İnsan fanileri sever.
İnsan fanileri severken aşırı gider.
Fani insanı var eden Baki bir Zat var.
Fani olan insanda O Baki’den çok güzellikler ve vasıflar var.
FANİ İNSANDA BAKİ ÇOK DEĞERLER VAR.
Liste yapar sıralarsanız ilk üç sırada aslan payında hep Muhabbet-Sevgi var.

İlahi üç dinde adeta büyük baba kabul edilen Hz.İbrahim bize bir Muhabbet-Sevgi dersi veriyor;
Muhabbete layık olan hiç bir fani değil sadece Bâkî olan Allah diyor.

BU AYETİ MUTLAKA DİLİNİZE DOLAYINIZ!..

لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ

Lâ ühıbbül âfilîn

“Ufûl edenleri, kayıp kaybolup giden fanileri sevmem!” Enam/76

Ve Şu ayet nasıl da bamteline vuruyor: “Allahım sen!” dedirtiyor.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ

حُباًّ لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ

شَد۪يدُ الْعَذَابِ

“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” (Bakara/165)

Zihinden kalbe Mir’at-Adese 1 
Dile dolanan ayetler-Hadisler
Rabbe yöneliş ve yakarış
19.07.2015 eniscelis

BU AYETİ DİLİNİZE DOLAYINIZ

فَاَيْنَ تَذْهَبُونَۜ

Fe eyne tezhebûn

“Nereye gidiyorsunuz?” Tekvir/26

İlâhî bu beyân size ne anlatıyor?

Zihin ve kalbimizde düşünce ve vicdanımızda bunu nasıl okumalıyız?

“Ben O’nu bırakıp nereye gidiyorum”? şeklinde okumaya ne dersiniz?

ŞU AYET DE DİLİNİZE DOLANSIN

فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِۜ

Fefirrû ilallâh

Firarınız kaçışınız koşuşunuz inabeniz dönüşünüz yönelişiniz arzulamanız Allah’a olsun! Zariyat/50

Bize doğru koşuşan onca zevk ve lezzetler yerine daima O’nu O’na teveccühü tercih ediş…

Kainatın Efendisinin “Göz aydınlığım en çok arzuladığım namaz!” demesi refikasının yanından namaza yönelişi gibi…

VE ŞU AYET DE…

وَاَن۪يبُٓوا اِلٰى رَبِّكُمْ

Ve enibu ila Rabbiküm
Rabbinize dönün ve O’na yönelin Zümer/54

ŞU HADİS (olduğu da söylenen sözü) DE DİLİNİZE DOLAYINIZ!

“Mâ arafnâke hakka ma’rifetike ya Ma’rûf
Seni sana layık tanıyamadık yâ Rab!

Ma abednâke hakka ıbâdetike ya Ma’bûd”
Sana hakkıyla ibadet edemedik yâ Ma’bûd

( ve dahası…

Mâ şekarnâke hakka şükrike ya Meşkûr
Sana hakkıyla şükredemedik ya Meşkûr

Mâ zekernâke hakka zikrike ya Mezkûr
Seni hakkıyla zikredemedik ya Mezkûr)

ŞU YAKARIŞ DA DİLİNİZE DOLANSIN

İlâhî, abduke’l-‘âsî etâkâ

İlahi asi günahkar kulun sana kapına geldi

Mukırran bi’z-zünûbi ve kad de’âkâ

Günahlarını itiraf ediyor sana sığınıyor dua ediyor

Fe in tağfir fe ente ehlün lizâkâ

Eğer af edersen bu sana yakışıyor

Ve in tetrud fe men yerham sivâkâ !

Eğer kapından kovarsan senden başka merhamet kapısı yok ki (İbrahim b.Edhem)

GERÇEK MUTLULUK MUTLU ETMEK İÇİN MUTLULUKTAN VAZGEÇMEKTİR
18,Ekim.2014 drmavi

MUTLUYUM DİYENLERE
MUTLULUK ARAYANLARA
BULAMAYANLARA
BULDUĞUNU ZANNEDENLERE
BULAMADIĞINDAN YAKINANLARA

Mutluluk nedir? Mutluluktan ne anlıyorsun? Reçetesi var mı? gibi sorular ve tartışmaları bitmez. Bu, inançlar ekonomik güç ve çevre gibi ana etkilerle çok farklılık arz edebilir.

Her fıtrat ve karakter sahibi, yetiştiği çevreye ve hayatındaki deneyimlere göre farklı tanımlamalar yapacak ve çoğu insan kendi zaviyesinden-açısından bakacaktır. Konik bir dağın eteklerinde dolaşma yerine tepe noktasına yükselip ön yargısız, objektif çok yönlü ve kapsamlı bakabilmelidir.

Her haz lezzet tad neşe veren şey ve her unutulmaz durum mutluluk sayılır mı? Tekrarı israrla arzulanan şeyleri yaşamak mutluluk olarak tanımlanabilir mi?

Mutluluk süreli midir? Ne kadarlık zaman dilimini ihata etmelidir.

Mutluluk araçları vasıtaları sebepleri ulaşma yolları nelerdir? Hangisini tercih etmeli?

1 BEDENİ-FİZİKSEL OLANI MI?
2 AKLİ-ZİHİNSEL OLANI MI?
3 KALBİ-DUYGUSAL OLANI MI?
4 ŞAHSİ OLANI MI TOPLUMSALve EVRENSEL OLANI MI, şöhrete ulaştıranı mı para kazandıranı mı, kariyeri yükselteni koltuklara oturtanı mı? Yoksa sadece sağlık mı… pembe panjurlu bahçeli o evde keyifli bir yaşam mı?

Hangisi olursa olsun ÇIKIŞ-OLUŞ-VARIŞ HEP O BAKİ OLMALI!
Her işe başlayış O’nunla olsun işleyiş O’nun namına olsun amaç hep O’nun rızasıyla buluşma ve insanlığa hizmet olsun!

Esas mutluluk yolunu gösteren Hz.İbrahim gibi demeli: “Ufûl edip-kaybolup gidenleri sevmem!” Enam/76

Esas saadet yoluna işaret edenler gibi demeli: “Faniyim fani olanı istemem acizim aciz olanı istemem. Bir yar-ı Baki isterim”

Esas mutluluk, ardında acı değil manevi tad, ruhta huzur bırakan ve sınırsız geleceği olabilendir.

Büyüklerimiz “Kur’an ve Sünnetin belirlediği meşru-helal daire (mutluluk sunan) bütün keyiflere kafidir. Haram dairesine girmeye ihtiyaç yoktur!” sözüyle bu hakikatı dile getirirler.

KUR’AN’DA MUTLULUK HUZUR SAADET KONUSUNA BAKIŞ. İlahiyat Akademik tez konularını kapsayacak bir konu. Bir damlacık şöyle:

Müsbet ve menfi yönden yaklaşım şeklinde ifade edilebilir. Yani Allah’ın ve Peygamberinin emirlerine uymak yasaklarından kaçınmak eşittir mutluluktur şeklinde özetleniverir.

1-Pozitif duygu düşünce ve davranışlara teşvik eden ayetler irdelenebilir.
Mesela Ayet: “Kalpler ancak Allah’ı anmakla itminana ulaşır, huzur bulur.” Ra’d/28

Salih ameller olarak da nitelenen bu alanda aslan payı iki yolcuyadır.

İçte yolculuk yaparak namaz merdiveniyle derinleşenler yüceleşenler

Dışta yolculuk yaparak hizmet köprüleriyle insanlığa “Mutluluk” taşıyarak isimsizleşenler abideleşenler

2-Negatif duygu düşünce ve davranışlardan uzak durmayı tavsiye eden ayetler irdelenebilir.

Mesela Ayetlerde 3 temel duygu konusunda tahşidat yapılır: ÖFKE, KORKU ve ÜZÜNTÜ. “Mahşerde onlara korku üzüntü yoktur” ayeti sıkça geçer. Maide/69, Yunus/62
Kur’an KİBİR, DÜŞMANLIK ve ZULÜM gibi duygu ve davranışlara da israrla dikkat eçeker.

Kur’an’ın “Korku” ve “Üzüntü” ye bakışı bir farklıdır. Sizin de kendinize kendinizdeki bu iki duyguya bakışınız yaklaşımınız bir farklı olmalıdır.

Bu iki kavram psikolojinin vazgeçilmezidir. Angsiyete stress depresyon vs…
“Allah’tan kormak” mesela. Ya da “Zalimden kormak”. “Günahlardan üzüntü duymak” veya “Koltuğunun elinden gideceğinden korkmak”.

Bir bıçak gibidir duygularımızın her biri. Hz.İbrahim Peygamberin elinde kurban ibadetine vesile olur. Bilmem kimlerin elinde boğaz kesen meşum bir alet!.. Yolunda kullanılsın hayra hizmet etsin diye verilmiş bir alet. Akıl da öyle dil de göz de cinsellik de… Hepsi mübarek nimetlerdir. Mübarek bir uğurda yol alıyorlara.

Sözü uzatmaya ne gerek var. Her duyu ve duygu VEREN RABBİN RIZASINA UYGUN ÖLÇÜLERLE KULLANILIRSA MUTLULUĞA VESİLE OLUR. Hem de ibadet olur.

Bu olumsuz temel duygular pek çok olumsuz yan veya alt duyguların çimlenmesine ve insana hayatı zehir edecek hale gelmesine sebep olabilir.

Kendilerini büyük gören kibirli öfkeli zalimler, tarih boyu mazlumlara masumlara hep korku salmış üzüntü yaşatmış; ama bilin ki dünyada korkanlar üzülenler ahirette korkmayacak üzülmeyecekler. Gerçek mutluluk nedir nasıl olur orada tadacaklar.

la ecmeu beyne emneyn vela ecmeu beyne havfeyn

Hem burada hem orada mutluluk olmaz!…Hem burada hem orada korku ve üzüntü olmadığı gibi

Kendinize ölçü yapabilirsiniz: Ne zaman gerçekten mutlu olurum. İnsanları mutlu etmek için adandığınız sıfırlandığınız zaman!…

Son bir tanımla: GERÇEK MUTLULUK MUTLU ETMEK İÇİN MUTLULUKTAN VAZGEÇMEKTİR

NEDEN VAR EDİLDİM BEN BÖYLESİNE FARKLI VE ACILAR İÇİNDE

SENİ MUTLU EDEN NE?: Ağustos 2014  drmavi
(Detaya girilmeyecek. Kimbilir kimler neler düşünecek? Bize de ilham verecek)

1-VARLIĞININ LİSTESİNİ ÇIKAR. Ne kadarı öz benliğine, ne kadarı esas SAHİBİNE has. Mutlu eden hangisi?

2-GÖRDÜĞÜN VARLIK MI GÖRMEDİĞİN VARLIK MI hangisi seni esas mutlu eden? Neden?

3-PEŞİN VERİLEN ELİNDEKİLER Mİ ESAS MUTLULUK KAYNAĞI yoksa ertelenip verilecek olanlar mı?

4-Gölgelikte konaklama FANİ Kısacık acı HAYAT MI ESAS MUTLULUK, hep güzel EBEDİ HAYAT MI? Sorulara nefsine sorarak değil, ruhunun esasları olan aklın ve vicdanınla cevap bulmaya çalış!

EVRENİN İNSANIN YARATILIŞ AMACI

1.Allah’a bakan yönü:
Allah hazinelerini güzelliklerini görmek ve insana göstermek için bir sergi sarayı gibi yarattı. Her Cemal ve Kemal sahibi sanatkar kendi cemal ve kemalini sanatlarını görmek ve göstermek ister.

2.İnsana bakan yönü:
İnsan, kainattaki ve kendindeki Allah’ın güzelliklerini fark etsin takdir etsin ve sonsuz cennet yolunda, geçici bir misafirhane konaklama ve imtihan yeri olarak değerlendirsin diye yarattı.

3.Hem Allah’a hem insana bakan yönü: Allah sıfat ve isimlerini en üstün derecede insan aynasında gösterdi. İnsan kendisini ölçü yapıp O’nun isimlerini anlasın ve O’nu takdir etsin diye yarattı.

İNSANIN AMAÇ ARAYIŞI

1.EVREN ve VARLIKLAR AÇISINDAN. Bunca masraf yatırım sanat güzellik cömertlikinsana hizmet boşuna mı

2.İNSAN ve İÇ-DIŞ DEĞERLERİ AÇISINDAN. Sonsuz arzuları olan doymayan insan geçisi kısa dünya için mi?

3.KUR’AN-HADİS YAKLAŞIMLARI AÇISINDAN.5N1K ünlü yaklaşımı.BEN NECİYİM-NİÇİN VARIM? NEREDEN GELİYORUM NEREYE GİDECEĞİM NEREDE NE ZAMAN NE YAPMALIYIM

1 AYET: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana İBADET ETSİNLER diye yarattım.” Zariyat/56
2 AYET: “Verdiği nimetler ve Halifelik görevi konusunda İRADE MÜCADELESİNİ SINAYARAK en güzel davranışlarınızı görmek için yarattı” Mülk/2,Enam/165.
Bu sebeple VARLIK bilinçli varlıklarla, Melek ve Cin Adem’e SECDE ile başladı.

DÜNYA 3 YÜZÜ

1-DÜNYA ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİNE AYNA, VARLIĞA BÜRÜNDÜĞÜMÜZ ALAN. Bütün varlıklar birer sanat eseri. Bilim dalları da o eserleri anlatan birer dil. Bu yönüyle dünya ve her varlık sevilir.

2-DÜNYA AHİRETİN TARLASI TİCARET PAZARI EĞİTİM ALANI. Bu yönüyle dünya cennete ulaşmanın fırsatı olarak görülür.

3-DÜNYA NEFSİ GÜNAHLARA SOKABİLECEK BALLI ZEHİR!
AYET: “Allah’ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” Kasas/77

DÜNYA HAYATI NEDİR NE DEĞİLDİR

AYET: “Yeri göğü arasındakileri OYUN olsun diye yaratmadık” (Enbiya/16)
AYET: “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, OYUN VE EĞLENCE olsun diye yaratmadık.” Duhan/38
AYET: “Boş yere ABES anlamsız yaratıldığınızı mı zannediyorsunuz” (Müminün/115)
AYET: “Sıırsız özgürlük içinde BAŞIBOŞ bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz” (Kıyame/36; Sa’d/27)
AYET: “Sizi sadece BOŞ YERE yarattığımızı ve Allah’a döndürülmeyeceginizi mi sandınız?” Müminün/115

İNSANA TEKLİF
AYET: “Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” Ankebut/64
AYET: “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir… Dünya hayatı aldatıcı bir tadımlıktan başka bir şey değildir.” Hadid/20
AYET: “Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör. İnsan/3

İNSANIN KARARI:
Allah’ın beni VAR ETMESİ, O’nunla SORSUZA KADAR CENNETTE YAŞAMA ŞANSI VERMESİ en büyük nimettir. Buna ve dünyada karşılıksız peşin verdiği sayısız nimetlere ibadetle iyiliklerle karşılık vererek şükretmeliyim.

SAHİBİN SENİ NEDEN YARATTI

1-Var oluşun esrarlı lezzetini sana taddırmak için yarattı. Gözlerini kapa derinleş VAROLUŞUN keyfini yudumlarken VAR EDENE nasıl hayran ve müteşekkir olabileceğini kavramaya çalış! Yokluğunu düşün yok olmadığın için secdeye kapan çünkü sonsuza kadar O’nunla var olacaksın!

2-Sonsuz güzelliğini varlık hazinelerini bilen gören Allah, görüp takdir edecek alkışlayacak şuurlu varlıklara da bu güzelliklerini göstermek istedi. Her cemal kemal sahibi sanatkar, kendi güzelliklerini sanatını görmek göstermek ister.

3-Biri sana karşılıksız servetler bağışlasa. Hayallerinin ötesinde isteklerini karşılasa…Sitem eder misin neden bunu bana yaptın der misin? Hayatta istenmeyen tek şey ölümdür.Yok olma zannı ihtimali düşüncesi bile acı verir! Bu durumda şifa için iğne acısı durumuyla ölüm bile, sonsuzluğa kapı olma durumuyla O’nun sana hayat bahşişi!

4-Dünyadaki acılar ise her birinin anlamı hikmeti varlık amacı var. Fark edemesek de lezzete döneceği şifresi var. İnsanın kötüye kullanması da var. Ama sonsuz bir hayat ve güzeller güzeline kavuşmak çıkacaksa 50-100 yıllık ömürden; geçici acılı konaklamalara katlanılmayacak ne var? (Mevlana’ya sorarsan Rabbimize vuslatsızlık acısı kadar dünyada hic dert bir hicran acısı yoktur)

GÜZELLİK ÇİRKİNLİK VE SORULAR:

GÜZEL NEDİR ÇİRKİN NEDİR?GÜZEL DERSİN NE ÇİRKİNLİKLER TAŞIR KİMBİLİRÇİRKİN DERSİN BAKARSIN NE GÜZELLİKLER DERDİRİRGÜZELDEKİ GÜZELLİĞİ ESAS GÜZELLİĞİ YARATAN BİLİR

Kimi diken der gülü kendine haram eder
Kimi dikenini de sever güler güller derer

AYET: “Sevmediğiniz çirkin bir şey sizin için iyi ve güzel sevdiğiniz güzel bir şey de sizin için çirkin-kötü olabilir. Siz bilmeseniz de ALLAH bilir.”  Bakara/216

1 ALLAH HER ŞEYİ YOKTAN GÜZEL YAPANDIR

(Var etmek Var olmak kadar var olan bir güzellik yoktur)

AYET: “Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bir suyun özünden yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah’tır. Size kulaklar, gözler, kalbler verilmiştir. Öyleyken, pek az şükrediyorsunuz“. Secde/7-9

2 ALLAH HER ŞEYE GÜZELLİK POTANSİYELİ VERENDİR

(Sonu cennete varacak bir dünya var etmek var olan en güzel şeydir)

3 ALLAH ÇİRKİN GÖRÜNENLERİ GÜZELE ÇEVİREN GÜZELLEŞTİRENDİR

(Kötülüğü iyiliğe (Başarısızlığı başarıya)  çevirmek bambaşka güzelliktir)

4 SONSUZ GÜZELLİK VARKEN ŞERRE YER YOKTUR.

(Sonsuzdan gelen sonsuza dek var olacak Varlık yanında üç, beş, yüz, bin yokluğa gömülecek şer oluşumlarının sözü bile edilmez)

AYET: “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir“. Nisa/79

Allah’ın her yarattığı iyi güzel ve hayırdır.

Allah’ın yarattığı hiç bir şey hiç bir zaman şer olmaz.

İnsan hayra da şerre de sebep – vesile olabilir.

Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır.

Şerri yaratmada rızası yoktur.

Şer yapan insan sorumlu tutulur.

AYET: “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir“. Nisa/79

İlk orjinal var edilişte şer çirkinlik kötülük yoktur; aksine hayır güzellik iyilik vardır.

Varlık başlangıcı ve sonucu itibariyle çirkin kötü değildir. GÜZELDİR.

Düşünün bir, Allah’dan geldik Allah’a gideceğiz. Geldiğimiz yerde hiç çirkinlik var mı buyrun söyleyin. Öldükten sonra gideceğimiz yerde çirkinlik var mı yine buyrun söyleyin.

Çirkinlik kötülük nasıl başladı. Güzel dünyalarda güzel yaratılan Melekler içinde güzel yaratılan cinlerin aleminin babası İblis’in yine güzel yaratılan Adem karşısındaki kibir ve isyan çirkinliği ile başlamadı mı?

Güzellikler dünyası cennette hikmetiyle bir yasağın delinmesiyle Adem ile Havva için de güzel olmayan bir davranış ortaya çıktı. Ama bir olumsuzluğu çok güzel bir davranışla telafi ettiler. Tövbe secde Allaha yani en güzel’e yönelişle çirkinliği tekrar güzelliğe dönüştürdüler. Tövbe, güzelliğini kaybeden insanın tekrar Güzel’e güzelleşmeye yönelmesiyle çirkinlikten uzaklaşması güzelleşmesidir. Şeytan ise düşmanlaştı intikam hırsına büründü.

Allah güzel kulları için mücadele unsuru olsun diye kıyamete kadar ona izin verdi. Bu güneşi yağmuru yaratma gibi bir durum. Güneş hayattır ama inat eder altında kalırsan yanarsın. Suya karşı elektriğe karşı tedbirsiz olursan boğulur yanarsın. Şeytana uyarsan günaya düşersin gibi…

Varlık maddeye bürününce güzellik geçici olarak iki şekilde çirkinleşiyor gibi görünebilir. İki şekilde:

1 Geçici dünya ezeli alem ya da ebedi alem olmadığı için güzelliği orjinalliği de geçici anlamına geliyor. Maddenin doğasında ve kaderinde yaşlanmak eskimek zayıflamak ölüme kıyamete doğru gitmek var. Gittikce orjinalliğini kaybetmesi tabiatında var. Artık yaşlı dünya deniyor. Buzullar çözülüyor ozon deliniyor vs…

2 İnsana güzel amaçlarla verilen akıl nefis duyular duyguların kötüye kullanımıyla güzellikler bozuluyor çirkinleşiyor. Gelecekte bilimsel gelişmelerle ulaşılan yüksek noktalarda insanlık tanrısal rollere soyunup kıyamet öncesi son bozulma dönemine girebilir.

Bu durumda yaratmak var etmek çirkin olmuyor, onu çirkinleştirmek yani çirkinleşmek kötü oluyor.

Gençlerimize yazdığımız için diyelim. BEN SENİ BUNUN İÇİN Mİ SAF TERTEMİZ GÜZEL MASUM DUYGULARLA SEVDİM; BANA İHANET ETTİN ZALİM NELER ETTİN BAK! Buyrun burdan yak!

Allahın başlangıçta verdiği her güzel duyguya akla bu açıdan bakılabilir.

Sözleşmeyi bozan kim? Kaldı ki o küsmüyor seni terk etmiyor; gel yine de gel diyor!.. Sonsuz Rahmet kucağı her daim açık bekliyor…

Buna bağlı olarak; dünya geçici de olsa, hem varlıktaki bozulmanın hem de insanın iradesiyle kötüleşmesinin telafi yolları da var: Yeryüzü güzelleştirilebiliyor, erozyonun önüne geçilebiliyor yaşanabilir hale sokulabiliyor. Allah çöl çorak vermişse çöl çorak bırak demiyor ki. Çölleştirenler kan gölüne dönüştürenler utansın!.

Ayrıca varlığın çirkinleşiyor gibi görünen yönlerinde bile pek çok güzel olumlu taraflar ve sonuçlar saklıdır. Görebilmek gerekir. Sabırla bekleyebilmek gerekir.

En önemlisi geçici dünyadaki bütün olumsuzluklar başımıza gelen acılar iman ve Allah’a bağlantı ile ibadete, ebedi cennet hayatının meyvalarına dönüşüyor. Hastalıklar günahları döküyor. Deprem gibi olaylarda ölenler şehit malları sadaka hükmüne geçiyor.

Allah’a inanmayanın bu dünyada bu gibi yorumlara inanmama tercihi de olabiliyor. Allah Peygamberimize anlat bırak! der. Biz de öyle yapalım.

ÖLÜME BAKIŞ. ANLAMLANDIRMA

1 Hayat Allah’ın “MUHYİ” hayat veren isminin tecellisi. Ölüm de “MÜMİT” ölüm veren isminin tecellisi. Bu yönüyle. O sonsuz güzelden gelen her şey güzel olduğuna göre HAYAT gibi ÖLÜM de O’NA bağlı olarak güzeldir.

2 ÖLÜM HAYAT KADAR GÜZELDİR. Ölümlü dünyaya getirmesine rağmen hayat ne kadar güzel! Ölümsüz hayata götüren ölüm bu hayattan daha güzel! SONSUZ HAYATA SEBEP olduğu için güzel!

3 ÖLÜM İKİ YÖNLÜ BİR GÜZELDİR. Hayata getirdiği ve hayata götürdüğü için ÇİFTE GÜZEL. Bu güzel hayata ölmek için geliyoruz. Sonsuz hayata geçmek için de ölüyoruz. Ölümün iki yanı da hayat dolu.

4 ÖLÜM SAADET SARAYLARINA AÇILAN BİR KORİDOR BİR KAPI BİR PENCERE
ÖLÜM DÜNYA TALİMGAHINDAN BİR TERHİS TEZKERESİ
ÖLÜM YÜCE İNSANLARA GÖÇMÜŞ YAKINLARA AKRABAYA DOSTLARA KAVUŞMA
ÖLÜM BİR SON DEĞİL SONUN SONUDUR. SONA EREN HER ŞEYE BİR SON VEREN SON BİR SONDUR.

NİÇİN VAR  OLDUM? NİÇİN YARATILDIM BEN?

Minik ama bizce dev kısa bir cevap: Allah dese: “Ben vardım. Hep vardım. Senin için evreni evrenleri var ettim. Sen yoktun seni var ettim. Sana sonsuzluğu va’d ettim. Kulum! (hâşâ) kötü mü ettim!” ne düşünür ne hisseder ne yapardınız sessizce; bizce secde!..

VARLIK VE İNSAN GÜZELLİK İÇİN YARATILMIŞTIR.

O yüzden gök yüzü yer yüzü insan yüzü güzel yaratılmış.

VARLIK KÖTÜLÜK OLSUN DİYE YARATILMAMIŞTIR.

O yüzden edep yerleri gizlenmiş çiçek kök ve soğanları gömülmüş rüzgar süpürmüş yağmur yıkamış karınca ve böcekler temizlikçilik yapmışlar. O yüzden ruhlar ibadetlerle iyiliklerle tövbelerle arındırılmış. Güneş yaksın su boğsun toprak yutsun diye midir? Adem-Havva atamızla cennet varlık olarak başlamadık mı? 

HAYAT SERMAYESİ KÖTÜLÜĞE HARCANSIN DİYE VERİLMEMİŞTİR.   Duyu ve duygularını incele bir! Kısacık hayatta yazık edilemeyecek kadar sonsuz değerde değil mi her biri! 

ALLAH’TA KÖTÜLÜK YOKTUR.

Hangi ismini en çok andın hatırla! Rahman ve Rahim!..

GÜZEL AMAÇLARLA YARATMA VARDIR.

Ya bizzat güzel ya da neticesi itibariyle güzel! İstersen liste tut! Bedeninde ve dış dünyanda verilen nimetleri say! Günlük tut; 24 saatinin kaçta kaçı O’nun nimetlerinden yoksun geçti bugün! Etüd et! Sıkıntı dediklerinde bile nice hikmetler fark edeceksin nimetler elde edeceksin kimbilir! 

KELAMINDA ESMASIYLA ENBİYASIYLA BUNU İFADE ETMİŞ,

VERDİKLERİYLE GÖSTERMİŞ,

VERECEKLERİYLE GÖSTERECEĞİNİ VA’D ETMİŞTİR.

HAYATI KÖTÜ AMAÇLI DEĞERLENDİREN GÜZEL FITRAT İMARINI DEJENERE EDEN İNSAN İRADESİDİR.

RAHMET TÖVBE KAPISINI AÇIK TUTARAK,

GÜNAHLARI SİLİP İYİLİKLERE BİNLER SEVAP YAZARAK,

O GÜZELLİĞİ KORUMASINDA VE GELİŞTİRMESİNDE İNSANA YARDIMCI OLMAKTADIR.

İŞTE VARLIKTA İNSAN, SONSUZA AİT EMANET GÜZELLİĞİ KORUMA YAŞATMA VE KENDİSİNDE EBEDİLEŞTİRME AMAÇLI VAR EDİLMİŞTİR.

O SONSUZ GÜZEL’LE, SONSUZA DEK GÜZEL KALMAK İSTEMEZ MİSİN?

BAK O VARDI HİÇ VAR YOKTU. SENDEN ESER YOKTU.

YOKLUĞUNU YOK ETTİ SENİ VARLIĞIYLA BULUŞTURDU.

HEM FANİ VARLIĞINI BAKİLEŞTİRİP SONSUZLUĞUYLA BULUŞTURACAK.

BU VAR EDİŞ, NE GÜZEL VAR EDİŞTİR. 

O’NUNLA VAR OLUŞ NE GÜZEL VAROLUŞTUR.

MUTLULUĞUN GERÇEK ANLAMI İŞTE BU, SONSUZ OLAN’LA VAR OLUŞTUR.

.

Allah, insanları neden bir ve eşit yaratmamıştır? Neden insanların bir kısmı zenginken, diğer kısmı fakirdir? Ve yine, bir kısım insanların hiçbir fizyolojik problemi yokken, neden bir kısmı kör, topal ya da daha başka yönleriyle malûldür? Öte yandan, bazı insanlar musibet ve belâlara maruz kalırken, daha başkalarının rahat ve rehavet içinde ömür sürdükleri görülmektedir. Bütün bunlardaki hikmet ve sebep ne olabilir? drmavi

Günümüz insanının zihnini her devirden daha çok meşgul eden bu uzun soruya maddeler hâlinde, fakat kısaca cevap vermeye çalışalım:

1. İnsan, sevdiğini onu tanıdığı nispette sever

Evet insan, sevdiğini onu tanıdığı nispette sever; tanımadığının ise hep düşmanı olmuştur o. Esasen, itiraz işmam eden bütün soruların altında da böyle bir tanımamazlık yatmaktadır. Eğer insan, kendi Yaratıcı’sını tanıma mevzuunda herhangi bir şöhreti tanımaya duyduğu iştiyak kadar arzulu olsaydı.. Rabb’ini tanıtıp tarif eden muarrif üstadların tedrisinden nasiplenerek, kâinat kitabını Kitabullah’ın ölçü ve kıstaslarıyla tetkike tâbi tutabilseydi.. Allah Resûlü’nden sudûr ile hayata hayat olan hakikatleri bir nebze dinleyip, neticede vicdanında hâsıl olan nur hüzmelerinin maviliğiyle eşya ve hâdiselerin lâhut âlemine ait yönünü seyredebilseydi, zihnini kurcalayan birçok mesele ve istifhama daha işin başında çare bulmuş olacaktı. Gel gör ki, ilmin ve tefekkürün katledildiği bir devrede bunların hiçbirinin var olduğunu söylememiz mümkün değildir.

2. İnsan dahil bütün varlık ve bütün mükevvenat, Cenâb-ı Hakk’ın mülküdür

İnsanın kendini mâlik zannettiği ve bundan dolayı sahiplendiği nice şeyler vardır ki, az bir düşünce ile onların da hakikî sahip ve mâlikinin Allah olduğu idrak edilir ve mâlikiyet davasından vazgeçilir.

Evet, ağzımıza götürdüğümüz tek lokmanın dahi mâliki biz olamayız. Zira o tek lokmanın hazırlanıp soframıza gelmesi için koca kâinatın vücudu gerekmektedir. Demek oluyor ki, bize o tek lokmayı bahşeden, ancak bütün kâinatı yaratmaya muktedir olan Zât olabilir. Mademki her şeyin sahibi O’dur, öyleyse sahip olduğu mülkte tasarruf etme hakkına da yalnız O sahiptir. Zira, mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf edebilir ve mülkünde yalnız mülk sahibi tasarrufta bulunabilir…

Beşerin zulmüne ve cür’etinin derecesine bakın ki, terzinin, model olarak kullandığı insan üzerinde elbiseyi biçip kesmesine ve uzatıp kısaltmasına hakkı olduğunu kabul eder de, aynı hakkı Cenâb-ı Hakk’a çok görür!..

3. Allah’ın sonsuz isimleri vardır

Her isim, kendi tecellîsine mâkes olacak aynaların vücudunu gerektirir. Meselâ, Rezzak ismi, rızka muhtaç olanların varlığını iktiza ettiği gibi, Şâfî ismi de hastalıkların ve o hastalıklara giriftar olanların mevcudiyetlerini ve var olmalarını ister. Bu tecellî keyfiyetini biz, bize bakan yönüyle tevil ederken, buna “İsimlerin imdada koşması.” deriz. Allah (celle celâluhu), Mucîb ismiyle darda kalanların, Kâbız ismiyle gaflete dalanların, Bâsit ismiyle de sıkıntıda boğulanların imdadına koşar. Eğer bütün isimler teker teker ele alınıp, tecellî keyfiyetlerinin gerektirdiği âyinedarlık ve o âyinedarlıkla alâkalı hâl, durum ve zemin tetkik edilebilse, işte o zaman içtimaî hayatta farklılık gibi sanılan manzaraların hikmet yüzü görülmüş olacaktır.

Demek oluyor ki Cenâb-ı Hak, Kendini bize bu sonsuz isimleriyle tanıtmakta ve bizlere Celâlî ve Cemalî tecellîlerini göstermektedir. Bir gülün dikenine Celâlî isimleriyle tecellî edip bize Celâlini tattırdığı gibi, gülün nazik yapraklarına da Cemalî isimleriyle tecellî eder ve bize Cemalini tanıttırır. Nasıl ki bir ressam, tablosunda en az bahar mevsimi kadar kışa da yer verir ve bir güzellik buudu olarak kışın o beyaz örtüsü üzerinde de durur; aynı şekilde, bir orman manzarasında renkli çiçeklerin yanı sıra ağaçlardan birine de bir yılan konduruverir ve ırmakların, yeşilliklerin yanında kayaları da ihmal etmez.. öyle de, Cenâb-ı Hak, içtimâî tabloyu çeşitli isimlerinin tecellî kalemiyle çizmekte ve ona ayrı bir buud ve ayrı bir derinlik kazandırmaktadır. Zaten, bunu O’ndan daha güzel kim yapabilir ki..?

4. Kâinatta zıtlıklar hâkimdir

Biz, partiküllerden galaksilere kadar her şeyde artı ve eksi kutup zıtlığını görmekteyiz. Zaten, kâinattaki mükemmel vahdet ve şaşmaz nizam da bu zıtlıktan doğmaktadır. Bu fıtrat kanununa insan da uymalıdır ki, cemiyette vahdet korunmuş olsun. O hâlde insanlar, birbirine zıt durumları paylaşmalıdır. Bu da, bir kısmının zengin, diğer kısmının fakir; bir bölümünün tok, diğer bölümünün aç; bir grubun hasta ve sakat, diğer grubun ise sağlam ve sıhhatli olması gibi zıt durumların vücudunu gerektirir. Nasıl kâinatı tamamen aynı kutuplarda toplamak mümkün değilse, aynı şekilde insanları da aynı durum ve seviyede tutmak mümkün değildir. Dıştan yapılacak her müdahale, bu hâkim dengeyi ve vahdetin sağladığı âhengi bozar. Yılanları ve fareleri bile ortadan kaldırmak, tabiat kitabında çıkarılan bir cümleyle değişiklik yapıp mânâyı bozmak olacağından, nizama menfi tesir yapar. Herkesi fakir veya zengin yapmaya kalkışmakla, herkesi erkek veya kadın yapmaya çalışmak arasında neticeye tesir yönüyle pek fark yoktur. Ah zavallı gayret ve boşa giden onca emek!..

5. Arzu edilen neticeye ulaşma yolunda her bir meslek için yapılan imtihan ve test sorularının şekil ve mahiyetlerinin yanı sıra sayıları, zorluk ve kolaylıkları da farklı farklıdır

Cehennem’den kurtulma ve Cennet’e nail olma, netice bakımından az bir mazhariyet midir ki, oraya girmek için belli bir imtihan ve derecesine göre hesaba çekilme mevzuubahis olmasın? Şu dünyada ölmeyecek kadar ve ancak yetecek ölçüde verilen bir maaş için gece gündüz çalışıp didinen, yorulup çile çeken insan, mahrumiyeti ölümden daha beter bir Cennet hayatına erme karşılığında, elbette en azından o maaşa hak kazanma uğrunda maruz kaldığı şeyler kadar olsun bazı mahrumiyetlere maruz kalacaktır. Bundan da anlaşılıyor ki, cemiyet hayatında gördüğümüz birbirine zıt durumlar, herkesin kendi imtihanını verme keyfiyetinin en normal bir tezahürüdür. İmtihan ise, herkesedir ve istisnası da yoktur.

6. Dünya mağrem, ahiret ise mağnemdir

Meşakkat buradadır, nimetlere konmaksa orada. Ahirette hizmet ve talim olmadığı için bütün sıkıntılar burada çekilecek, üç buudlu sabır ile imtihan burada verilecek, emniyet ve saadet orada elde edilecektir. Zira dünya ahiretin, ahiret de dünyanın rağmına işler. Ruh cesedin, ceset de ruhun rağmına gelişir. Dünyada heveslerine göre yaşamaya çalışanlar, ahirette hiç de hoşlarına gitmeyecek bir hayatla karşılaşırlar. Burada çekilen sıkıntılar ve katlanılan mahrumiyetler, orada kazanılacak ganimetlerin katlanarak verilmesine birer sebep teşkil edecektir. Bir kudsî hadiste bu husus şöyle dile getirilir:“İki emniyeti ve iki korkuyu bir arada vermem.”[1] Allah, sevdiği kullarının ahireti burada tüketmesine razı olmaz ve onlara böyle bir neticeyle karşılaşmayacakları bir yaşama şekli lütfeder.. hatta cebreder.. ve bu cebir, bir cebr-i lütfî olur.

7. Sıkıntı ve musibetler istisnaî olup, vasatî bir insan ömrüne kıyasla çok kısa bir zaman dilimini işgal eder

İnsan, yirmi dört saatlik ömrünü tetkik etse ve bu tetkikini geçirdiği bütün hayatının zaman dilimlerine tatbik etse, görecektir ki, ömrünün kıyas kabul etmeyecek oranda ekseriyeti rahat, rehavet, bolluk ve nimetler içinde geçmiştir.

Şimdi, bazı nimetlerin umumî oluşu sebebiyle üzerlerinde hiç düşünmediğimizi nazara alarak, şu soruları cevaplamaya çalışalım: “Güneş bizim kendi malımız mıdır? Durmadan verdiği ışığın karşısında bugüne kadar hiç sarfiyat faturası ödedik mi? Ya sıcaklık kaynağı olan ısısına ne demeli? Yağmura, buluta, rüzgâra ve toprağa bizi hiç de tanımadıkları hâlde yaptıkları yardım ve hizmetlerinden dolayı verdiğimiz ücretin faturası acaba kaç kuruştur? Senede kaç saniye hava kesintisine maruz kaldık? Hiç güneşin doğmadığı gün oldu mu? Ve yılın kaç gününü bir hastalığın ızdırabıyla geçirdik?”

Evet, sıhhatli ve neşeli geçirdiğimiz, nimetlerle burun buruna yaşadığımız günlerimizle, hasta ve mahrumiyetler içinde bulunduğumuz günlerimizin yüzde hesabıyla orantısını çıkarıp şöyle bir istatistik yaptığımızda göreceğiz ki, insanoğlunun şikâyet edip durduğu fakirlik, hastalık, sakatlık, belâ ve musibet dönemleri hayatında çok kısa bir süre işgal etmekte ve daima gelip geçici olmaktadır. Ayrıca bu süreler, ahiret hesabına çok şey getirip, dünya hesabına çok az şey götürmektedir. Kaldı ki, bu geçici ve kısa devreli hâllere sebebiyet vermesi bakımından, insanların fert, aile ve millet olarak çeşitli suiistimalleri, ihmal ve kötü alışkanlıkları da söz konusudur. Bunun ötesinde, musibet ve hastalıkların pek çok rahmet yönleri ve pek çok kazandırdıkları da vardır.

Dünya tarihinde, sulh ile geçen asırların yanında savaş yılları çok cüz’î kalır. Aynı şekilde, zelzele dakikaları toplansa, yüzyıllar içinde bir saati bile doldurmaz. Yay eğri bile olsa ok doğrudur ve atış isabetli olur.

Yakın mesafeden bakıldığında bir tabloda göze çarpan mânâsız ve çirkin denebilecek gölgeler ve karanlık renkler, o tablodaki güzelliklerle birlikte ve bir bütün olarak değerlendirildiğinde, onların fuzulî bir ayıp ve kusur değil, tam aksine mânâlı bir âhenk ve güzellik içinde vazife yapmakta oldukları takdir edilecektir. Elverir ki, göz ve kafa sağlam olsun ve bakış mesafesi iyi ayarlanabilsin!..

8. Adalet, bir denge mânâsını ifade eder

Hayvana yüklenen heybe dengede olduğunda veya terazinin iki kefesi aynı hizada bulunduğunda, lügat mânâsıyla adalet yerine gelmiş demektir.

Allah âdildir ve dengeyi de bu adalet üzerine oturtmuştur. Atomlardan galaksilere, nebatlardan hayvanlara ve ondan insanlara kadar her varlığa lüzumu derecesinde ve yaratılışlarına uygun cihazlar verilmiştir. Bu verilenlerin mukabilinde ise kimsenin bir şey ödediği yoktur. Eğer adalet, almanın karşılığında aynı oranda olmak şartıyla vermek ve dengeli, karşılıklı mukabelede bulunmak ise, buyurun, Allah’ın size verdiklerinin karşılığını verin!

Mülk bütünüyle Allah’a aittir. Bizim payımıza düşen bir şey mi var? Allah’ın meccanen verdiklerine karşı verecek neyimiz var ki? Allah, “Kulum, üzerinde bulunan ve hayatında istifade ettiğin her şeyden kendine ait olan kısmı bir tarafa, Bana ait olanı da bir tarafa ayır.” diyecek olsa, herhâlde insanın payına düşen sadece bir “sıfır” olacaktır. Hatta sıfır bile, sahiplik ifade eden “Benim” ifadesine muhatap olmayacaktır. Öyleyse Mülk Sahibi’nin, kendi mülkündeki tasarrufuna karışma hak ve salâhiyetimiz yoktur. Ayrıca, karşılıksız verilenin ölçüsü ne olursa olsun, insana düşen sadece verilen kısma teşekkür borcunu îfa etmekten ibarettir.

Bir misalle meseleyi tavzihte fayda var: Fakir, kimsesiz, atıyyenin en küçüğüne dahi muhtaç üç arkadaş farz edelim. Servet sahibi bir zat geldi ve bunların elinden tutarak, Selimiye’nin minareleri gibi üç ayrı yoldan her birini minareye çıkardı. Çıkış esnasında, her basamakta onlara çeşitli ihsanlarda bulundu. Çıktıkça artan bu ihsanlar, onlardan birincisi için birinci şerefede, ikincisi için ikinci şerefede bitti. Üçüncüsü ise, minarenin en üst şerefesine kadar çıkarıldı ve diğerlerine göre daha çok ihsanlara mazhar oldu. Şimdi bu üç kişiden birincisinin, ikinci ve üçüncü şahıslara bakarak şikâyette bulunmaya, ikincinin de üçüncüye bakıp, adaletsizlikten dem vurmaya hakkı olduğu söylenebilir mi? Hayır, hiçbirinin zerrece şikâyete hakkı yoktur. Hepsinin hakkı, kendilerini basamak basamak minarenin belli bir seviyesine kadar çıkaran zata şükranlarını sunmaktır.

İşte, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanlarını da aynı ölçü içinde değerlendirmek mümkündür. O, insanı yokluktan alıp varlık basamağına, oradan da insanlık seviyesine çıkarırken, bunu sadece lütuf ve ihsanıyla yapmıştır. İnsana düşen de, ihsanın her mertebesinde O’na karşı teşekkürde bulunmak ve her nimete mukabil sadece şükran hissiyle coşmaktır.

İnsan biraz daha düşününce, Cenâb-ı Hak’tan değil şikâyet etmek, O’ndan herhangi bir şey talep etmekten dahi hicap etmesi gerekir. Zira mazide verdiklerinin şükrünü eda edememiştir ki, istikbali adına O’ndan bir talep ve istekte bulunsun. İstiyorsak, bu sadece O’nun lütuf ve ihsanına olan inancımızdan ve istemeyi de bize Kendisi vermiş bulunmasındandır.

9. Maddî imkânlar yönüyle insanları aynı seviyeye getirmek mümkün olmadığı gibi, faydalı da değildir

Nice zenginler vardır ki, bir fakirin geçirdiği mutlu bir gün karşılığında bütün servetini vermeyi canına minnet bilir. Duyduğu huzursuzluk sebebiyle canına kıyan çok zengin vardır. Ancak bu, fakirlik her zaman huzur getirir mânâsına anlaşılmamalıdır. Öyle fakirler de vardır ki, her günü diken yutar gibi geçirirler. Bundan da anlaşılıyor ki, ne zenginlik saadetin biricik sebebidir, ne de fakirlik. Çünkü insan, yalnızca mideden ibaret bir mahlûk değildir. Onun midesinin yanında bir de ruhu, kalbi, duygusu, hisleri ve vicdanı vardır.. ve esasen, insanı insan yapıp diğer varlıklardan ayıran da bunlardır. Bunlar tatmin edilmedikçe bütün dünya tek bir insana verilse, yine o insan huzurdan nasipsizdir. İşte bütün mesele, fert ve toplumları huzur duyup, mutlulukla dolacakları bir zemine, bir ebedî meskene göre hazırlamaktır. Yoksa bu geçici dünyada ona ne verirseniz verin, onu mutlu edemezsiniz…

10. Eşitlik anlayışı

Zenginden alıp fakire vermek, esasen eşitlik getirmez; aksine kabiliyetlerin körelmesine, çalışma arzusunun sönmesine, üretimin düşmesine ve sevgi, saygı, itaat ve şefkat gibi güzel duyguların ölmesine yol açar. Neticede şahsın eline bir şey geçmeyecek veya geçen miktar da elinden alınacaksa, o zaman sermaye için kim çalışır ve kim ter döker? Bunun içindir ki, komünist blok, ferdî mülkiyeti tanımaya mecbur kalmış ve sistemlerinin temel taşını kendi elleriyle parçalamıştır. O hâlde, zenginin malını zorla elinden almak çare değildir. Belki çare, onun kalbini kazanıp vermeye hazırlamak ve böylece ona insanî bir duygu kazandırmaktır.

Ticaret ahlâkına riayet edip çalışan ve böylece meşrû yoldan servet sahibi olan bir insanın malını elinden alıp, kahvehane köşelerinde çene çalmakla vakit öldüren bir tembele vermek acaba adalet midir? Böyle bir davranış, cemiyetin bir kısmını mağdur ederken, diğer kısmını da sadece başkasının sırtından geçinen asalak bir zümre hâline getirmez mi? Böyle bir adalet teklif edenler, elinden malı zorla alınıp fakire verilen insanlarla, asalak hâline getirilmiş fakirler arasında meydana gelmesi muhakkak kin ve düşmanlığı acaba ne ile izale edecekler?

Ve işte İslâm, Allah korkusunun nezaretinde hem sermayeye, hem de emeğe gereken önemi vermiş ve serveti zenginlerin elinde dönüp dolaşan bir “devlet”[2] olmaktan çıkarıp, sadaka, zekât ve karz-ı hasen köprüsüyle fakir tabakayı besleyici musluklar ve oluklar tesis ederek, servetin akışını sağlamıştır. Ayrıca İslâm, bir yandan faiz, karaborsa ve spekülâtif kazanç gibi meşrû olmayan yollarla fakirin ezilmesinin önüne geçerken, diğer yandan “Çalıştırdığınız kişinin ücretini daha alnının teri kurumadan verin.”[3] diye fermanda bulunmuştur. Evet, İslâm bir taraftan bu tedbirleri alırken, diğer taraftan da hasır üzerinde yaşayarak hayatını sürdüren Nebi’sinin bu örnek davranışıyla fakirliğin ahiret için ne demek olduğu dersini vermiştir. Bu sayede yukarıdan şefkat ve merhamet, aşağıdan ise hürmet ve itaatin söz konusu olduğu bir cemiyet teşekkül etmiş ve bütün bir toplum huzura kavuşmuştur. İslâm tarihi, bu türlü duygu ve düşüncelerin ve akılları ve kalbleri teshîr eden ilâhî kaidelerin pratiğe dökülüşünün en güzel endam aynasıdır. İnanıyorum ki, onu bu perspektiften okuyup değerlendirme, günümüz insanına pek çok şey kazandıracak ve içtimaî tıkanmaları bertaraf etmenin en müessir yolunu bulmada onun elinden tutacaktır.

Zenginlik veya fakirlikten birini tercih, tamamen ferdin gönül dünyasıyla alâkalıdır. Gözünü yüce ufuklara ve yüce ideallere dikmiş, insanlığı insanlık semasına çıkarmak için çırpınan bir ferdi, ne kadar zorlasanız da ona göre zindan sayılan zenginliğin mahbesine sokamazsınız. Ferdî plânda bu böyle olmakla beraber, cemiyet plânında devletin güçlü olabilmesi için gerekli bütün şartların hazırlanması da, vazgeçilmez bir ehemmiyeti haizdir. İşte İslâm, bu muvazene ile insanlığı kucaklamış.. ve tabiî, getirdiği prensiplere riayet edildiği müddetçe de bu muvazene muhafaza edilmiştir.

Gönüller Sultanı’nın ölçüleri içinde, dünya ahiretin yanında bir gölge, bir ağaç-altı konaklaması, bir eğlence, bir oyun ve ebedî âleme kıyasla, Allah katında sinek kanadı kadar kıymet ve değeri olmayan köhne bir menzildir. Fakat aynı dünya, diğer bir değerlendirme ile, Cenâb-ı Hakk’ın adının bayraklaştırılacağı yüksek ufuklara yükselebilmenin en mühim vasıtasıdır. Bu vasıta iyi kullanılarak mü’minler, dünya devletleri arasında bir muvazene unsuru olacak ve her türlü diplomatik münasebetlerde parmağının işareti takip edilen bir millet hâline gelecektir.

Hz. Ömer, harbe iştirak edenlerin dışında, değişik yerlerde binlerce at besliyordu. Hz. Osman binlerce deveyi yüküyle beraber bağışlayacak kadar zengin ve cömertti. Zira her ikisini de birleştiren bir nokta vardı ki, o da şuydu: İkisi de sade bir hayat sürüyor, bir parça kuru ekmek yiyor, kum üzerinde yatıyor ve halkla oturup kalkıyorlardı. Zorlama ile elde edilecek neticeler değildi bunlar; bilakis İslâm’ın kazandırdığı ruhtu ki, onları ve onlar gibileri yetiştiriyor ve topluma hâdim kılıyordu.

Eğer insan unsuru, gerçekten en başta gelen bir mesele ise ve bunu bayraklaştırıp köhne fikirlerine payanda yapmak isteyenler de dedikleri ve söylediklerinde yalancı değillerse, o zaman gelin bu meseleye bir çare bulalım. Yani, on dört asır evvel bulunmuş çareyi yeniden gündeme getirelim. Zira insanı bir fazilet âbidesi hâline getirecek tek çare, o ilâhî reçeteyi aynen tatbik edip pratiğe dökmektir… Aksine başka çare aramak, sadece hastalığı müzminleştirecektir.

11. Hulâsa

Sorunun belâ ve musibetlerle alâkalı yönünü, yukarıda anlattıklarımıza ek bir fezleke ile tamamlamaya çalışalım:

Belâ, musibet, hastalık ve sakatlıklarda cüz’î bir kısım zararlar olsa bile, bunların netice itibarıyla fevkalâde yararlı oldukları söylenebilir. Zira, bazen terbiye gayesiyle çocuğumuzun kulağını çekiyor, vücudumuzu kurtarmak için kangren olmuş bir parmağı kesiyor ve icabında yılan zehirinden ilaç yapabiliyoruz ve bütün bunlara itiraz eden olmuyor. Çünkü, gelecek büyük fayda için az bir zararın işlenmesine cevaz verilmiş oluyor.

Devam edelim: Şahin, serçenin kabiliyetini geliştirir; hâlbuki zâhiren onu korkutup tedirgin etmektedir. Bazen yağmur, elektrik ve ateşten zarar görenler olabilir; fakat umumî menfaatin hatırına kimse çıkıp da ateşe, yağmura veya elektriğe lânet okumaz. Oruçta ilk bakışta beden için bir zahmet var olduğu kabul edilebilir. Ancak o, vücuda direnç ve zindelik kazandırır. Asker için de talim ve eğitimi aynı şekilde değerlendirmek mümkündür. Ya ruhumuz; o da hastalık ve musibetlerle saflaşıp berraklaşarak, neticede Cennet’e ehil hâle gelmesin mi? Böyle bir netice, hiç de küçümsenecek bir netice değildir.

Az alıp çok vermek, Allah’ın şanındandır. O, icabında gözümüzü, ayağımızı alır ama, karşılığında şehitlik verir.. malımızı alır, ahirette çok nimetlerle mükâfatlandırır; sabrettirir, karşılığında hadsiz sevaplar bahşeder.

Hastalıklara, belâ ve musibetlere sabır ve tahammül, ibadetin menfî kısmından sayılır. Evet, bunlarla da insan sevap kazanır; sonra bunlarda riya korkusu da olmaz. Çünkü hiç kimse, gösteriş için hasta olmaz.

Belâ ve musibetler, kişinin derecesini de artırır. Dağlarda yükseklere çıkıldıkça oksijen azlığından dolayı insanın göğsünde sıkışma olur; kar, fırtına ve boralar en fazla yüksek dağların zirvesinde bulunur… Bu yüzdendir ki, en şiddetli belâlara daha çok nebiler, veliler gibi kametleri bâlâ kimseler mâruz kalmış ve yüceliklere açık kimseler de bu yolla zirveleşmişlerdir.

Belâ ve musibetler, insanlara nimetlerin kadrini öğretir ve şükür yolunu açar. Açlık, ekmeği katmer eder; iftar vakti bir bardak su ne kadar tatlıdır. Hasta, sıhhatin kıymetini daha iyi idrak edip şükrettiği gibi, uzuvlarından biri eksik olan da, diğer uzuvlarının değerini anlamada başkalarından daha fazla mesafe kat’eder.

İnsan, nefis ve şeytan gibi hasımlarına karşı sürekli uyarılmaya ve dikkati çekilmeye muhtaçtır. İşte belâ ve musibetler, insan için bu vazifeyi görür, onu günahlara karşı ikaz eder ve korurlar. Başkasının tarlasına girmeye yeltenen koyuna şefkatli çobanın attığı ikaz taşları neyse, mü’min için belâ ve musibetler de odur. Cebi dolu ve sıhhatli insanın günaha girmesi daha kolaydır. Hâlbuki mahrumiyet ve hastalıklar, onu böyle bir düşüşe karşı muhafaza eder. Ayrıca, hasta bir musibetzedenin, aczini anlayıp gurur ve kibir hastalığından kurtulmasına sebep olabilen hastalık ve musibetler de, onun için tiryak ve ilaç hükmündedir. Hatta öyle günahlar vardır ki, onlara ancak musibetler kefaret olabilir. Evet, nice belâ ve musibetler vardır ki, rüzgârın ağaç yapraklarını döktüğü gibi günahları döker ve insanı tertemiz hâle getirir. Zaten, pâk olan Cennet’e de ancak böyle paklananlar girecektir.

Meseleyi biraz daha hususî veçhesiyle ele alacak olursak, bir fikrin temsilcilerinin yetişmesinde başa gelen belâ ve musibetlerin rolü çok büyük ve büyüklüğü nispetinde de mühimdir. Allah, yüce bir hakikati omuzlayacak hasbî ve diğergâm ruhlarla ham ve menfaatperestleri tefrik edip ayırmak hikmetine binaen çeşitli imtihanlarla Hakk’a adanmış ruhları sarsar, eler, elekten geçirir, ta ki saf ve temiz olanlar diğerlerinden ayrılsın. Ve daha yolun yarısında dökülecek zayıf karakterler, işin başında dökülsün ki, sağlam bir karakter gerektiren çok kritik anlarda millet bozgun yaşamasın!…

Belâ ve musibetler, bazen umumîleşir. Böyle gelen belâlar, masumları da aynı kervana katar. Zira imtihan sırrı, bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Şu kadar var ki, masumlar ahirette niyetlerine göre haşrolurlar, diğerleri de kendi niyetlerine göre. Her şeye rağmen belâ ve musibet istenilmez, ancak geldiği zaman sabredilip sineye çekilir. “Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” diyebilmek ise, ayrı bir merhale meselesidir.

İşlenen günah ve isyanlar, belâ ve musibetlere davetiye çıkarmak gibidir. Geçmişte birçok milletlerin mahvına sebep olan da, işte irtikâp ettikleri bu cürümleridir. Bu türlü belâ ve musibetlere karşı paratoner ve koruyucu durumunda olanlar ise, kendi günahları için ağladığı kadar başkalarının günahları için de gözyaşı dökebilen ve hakikî ruh inceliğine sahip gönül erleridir.

LİSE DERS NOTU

İNSANLARIN FARKLI YARATILMASI-ALLAH’IN RAHMETİ VE ADALETİ
(İnsanların, zengin-fakir, güzel-çirkin, mutlu mutsuz vb. farklı yaratılması, acılar çektirilmesi…)

1-Kur’an, Allah’ın adalet ve rahmet sahibi olduğunu söyler. Allah zulmetmez, insanlar hem kendilerine hem başkalarına zulmeder. Allah’ın rahmeti hep ön plandadır.Tevbe kapısı hep açıktır. Allah,her şeyi güzel ve güzel amaçlar için yaratmış, insanlar ise kötülük kapısını açmıştır. Tarih bu-nun örnekleriyle doludur.

2-Evren ve insan, Allah’ın Rahmetini gösteren iki kitaptır. Bu iki kitap, Kur’an’ı doğrular. Güneş, hava, su, toprak, bedenimiz; tüm yiyecek ve içecek ihtiyaçlarımızın bir Rahmet servisiyle zamanında hazırlanması, bir Şefkatli elin acizlere en iyi bakması, yavrulara süt tulumbacıkları asması bu ev rensel rahmetin birer göstergedir.

3-Adalet,hak edene hakkını vermektir. Bazen bu, ihtiyaç sahiplerine ihtiyaçlarını vermek bazen de hak edene gereğince ceza,fazlasıyla ödül şeklinde tezahür eder ki bu noktada Rahmet söz konusu olur. Adalette alıp vermede denge aranır. Emeğe, yetki ve yeteneğe göre ücret verilir

4-Allah rahmetiyle karşılıksız ve peşin vermiştir. Doğada, vücudumuzda bize verilen nimetlerin hangisine bir karşılık, ücret ödedik? Allah’a karşı bizim hangi haklarımız vardı ve bunlar verilmedi de hak talebinde bulunuyor, şikayet ediyoruz? Allah, bize karşılıksız verdiği onca nimeti geri çekse elimizde koca bir hiç kalacaktır.

5-Allah’ın,Rahmetiyle geçmişte verdiklerini ödemek mümkün değildir.Cok borcumuz bulunan birinden yeni bir borç istemeye yüzümüz olmaz.
Bir lokmamız,ya da çocuğumuz için benim deriz.Oysa kaçta kaçına gerçekten sahibiz? Geçmiş nimet borcumuz öylesine kabarık ki, niye daha fazla şeyim yok diye şikayete yüzümüz yok! İnsan bir kainat zengini olarak doğmaktadır, her şeyi hazır olarak dünyaya aziz bir misafir gibi gelmektedir.

6-Allah’ın, Rahmetiyle gelecekte verecekleri nasıl ödenecektir? Kısacık bir ömürle sonsuz bir cennet hayatının kazanılması hangi adaletle a-çıklanabilir? Bu dünyada adaletsizlikten şikayetle daha fazlasını isteyenlere, adalet gereği,sana dünyadaki hayatına bedel, 80-90 yıllık cennet hayatı yeter dense, bu ilahi adalet olurdu ama Rahmet, daima insandan yanadır ve mahşerde sonsuz tecelli edecektir.

7-Hayatımızda nimetler, güzellikler, mutluluklar hep ön planda ve uzun sürelidir. Felaketler, hastalıklar, sıkıntılar, çoğunlukla geçici ve kısa sürelidir. Depremlerin, ağrıların,ekonomik sıkıntıların toplam süresi, hayatımızda az bir yeri kapsar .Etkisi derin olanların ise manevi getirisi fazladır.

8-Olumsuzlukların ortaya çıkmasında insan iradesinin payı büyüktür.Alkol, kurallara uymama trafik kazası yaptırır. Hijyene dikkat etmeyen, abur cubur yiyen hasta olabilir. Zevki yolunda yaşayan, öfkesinin mağlubu olan kimseler problem yaşayabilir. Çevreyi kirleten insan eli değil midir? Kötü olan, kötü yaratılması değil, kötüye kullanılmasıdır. Ateş, bıçak, üzüm, haşhaş vb. aslında güzeldirler, insanların ellerinde kötü amaçlarla kirlenirler ve kirletirler…Allah her şeyi yaratırken, olumlu sonuçlarını hesaba katarak yaratmıştır,insan olumsuz sonuçları seçerse sorumludur.

9-Dünya,sıkıntılarla sınandığımız bir imtihan yeridir.Kış görmeden bahara,karanlık olmadan ışığa,çilesiz başarıya ulaşılamaz; sancısız doğum sorunsuz evlilik, ağrısız hastalık olmaz. Sabır, Allah’ın bir ismidir dinin yarısıdır.
Sabır Dört konuda olur: Allah’ın emirlerine karşı sabır, yasaklarına karşı sabır, bela musibet ve felaketlere karşı sabır, başarı yolunda her işte ve hizmetlerde sabır…Dünya Ahiretin bir tarlasıdır; bu dört yönümüzle sonsuz cennetin tohumlarını ekmekteyiz.

10-Kötü görülen şeylerde, göremediğimiz farklı yönler, hatta güzellikler saklı olabilir. Çünkü her şeyin bize bakan yönü bir ise, Allah’a bakan yönleri yüzlercedir ve biz çoğu zaman sebeplerin görünen(zahiri) yönlerine bakıp hüküm vermekteyiz.

Şu noktalar da ayrıca göz önünde tutulmalıdır:
­Allah’ın isimleri farklı tecelli eder; Rezzak açlığı, Şafi hastalığı, Mümit ölümü gerekli kılar.
­Zıtlar bütünlük ve mükemmellik sağlar. Her şeye bir anlam yükler; gül dikenle, sağlık hastalıkla, nimetlerin tadı açlıkla, ücret emekle, başarı çileyle, mutluluk fedakarlıklarla anlamlıdır ve güzelleşir.
­Dünya hizmet yeri ahiret ücret yeridir ve sıkıntı çekmeyen Peygamber ve büyük zat yok gibidir. Güzel bir niyetle her sıkıntı, insanı olgunlaştırır, manevi derecesini yüceltir. İnsanın gaflet perdesini yırtar, günahların dökülmesine, sevap kazanmasına sebep olur. Özürlüler de ibret dersi verirler, fazlasını ahırette alırlar.
­
24 altın örneği: Yoksul birine 24 külçe altın verilse, sonra birini geri ver dünyanın hazinelerini al dense, kabul etmemesi akılsızlık olur. Allah karşılıksız 24 saat vermiş, bir saatini ibadetle geri verme karşılığı cenneti va’d etmektedir.Ve sonsuz cemalini! O Cemal için dünya çekilir doğrusu!..
­
Üç şerefeli minare örneği: Üç yoksul,her basamakta hediyeler verilerek, ayrı şerefelerde bırakılıyor. Yukardakine bakarak fazla verildi diye şi kayet etmek nankörlük olur. Alttakine bakmalı! Yukarıdakine bakılacaksa bu, bela ve musibetler noktasında olmalı. Halimize şükredip çalışmalıdır.



İÇİMİZDEKİ FİLLER VE KUŞLAR drmavi

Çimenlerde dolanırken hep filler, yetişir mi hiç karanfiller,

Zihin sahnesinde oynayan filimler; hep sefiller hep sefiller.

Hep yokluk; inanç yok, enerji yok, denge yok; yok kuşlar,

Olmazsa kuşlar, bu fillerle nasıl aşılır, bütün bu yokuşlar?

Kuru kamışta şiirler, neyde sesler inler, toprak saksıda güller,

Elbet bir gün gelirler, bu gübreye de gelirler; güllerle bülbüller.

Kapkaranlıktı çocuksu dünyam, ışık sundu “Sonsuz Nur!”,

O Nur uğrunda, ne geçmiş tanırım ne gelecek, ne de onur!


FİİL VAKASI

Bu olay Hz. Peygamber’in dogdugu yil olmus ve orduda bulunan fil/fillerden dolayi Araplar arasinda “Fil Vak’asi”, geçtigi yil ise “Fil Yili” olarak meshur olmustur. Olay kaynaklarda söyle zikredilmektedir:

Habesistan Krali Necâsi Ashame’nin, Yemen’e hükümdar tâyin ettigi Ebrehe b. Sabbah el-Esrem, Mekke’ye giden kervan ve Kâbe ziyaretçilerini çekmek ve San’a sehrini ticaret merkezi haline getirmek üzere burada Kulleys veya Kalis denilen bir tapinak (kilise) yaptirdi. Ancak tapinaga gelen olmadigi gibi Fukaym kabilesine mensup bir Arap veya bir grup Arap kiliseye girerek pislediler. Bunu ögrenen Ebrehe çok kizdi ve Kâbe’yi yikacagina yemin etti. Büyük bir ordu ve gayet iri cüsseli “Mamud” adli fili önde oldugu halde Mekke’ye yöneldi. M.S. 57I veya 571 yilinda altmis bin asker ve on yahut dokuz fille yola çikti. (Ibnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t Târih, Nsr: Tornberg, Beyrut 1965, I, 442).

Ebrehe’nin fillerin destegindeki muazzam ordusunun karsisinda hiçbir ordu dayanamadi ve Kureys’liler bu gelise bakarak Kâbe’nin yikilacagina kesin olarak inanmaya basladilar. Mekke yakininda Ebrehe ordusu çadirlarini kurdu ve çevredeki Mekke’lilere âit develeri yagmaladilar.

Abdülmuttalib, develerini görüsmek üzere Ebrehe’nin yanina vardi. Abdülmuttalib’e iyi davranan ve önce onu takdirle karsilayan Ebrehe, Abdülmuttalib develerini isteyince söyle dedi: “Seni ilk gördügümde gözüme büyük bir sahsiyet olarak görünmüstün. Ama sen Kâbe’nin korunmasini isteyecegin yerde develerinin peşine düsünce gözümden düstün.”

Abdülmuttalib, “Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin de sahibi var, O onu korur” dedi.

Abdülmuttalib develerini alip Kureys’lilerin yanina döndü, onlara olup biteni anlatti ve hepsi, muhtemel bir katliâma karsi Mekke’den ayrilip daglara çekildiler.

Ebrehe ordusu Mekke’ye girerken deniz tarafindan, dahâ önce o bölgede hiç görülmemis, kirlangica benzer kus sürüleri bir anda ortaya çikarak Ebrehe ordusuna saldirdilar. Gaga ve pençelerinde tasidiklari taslari ve çamurdan balçiklari askerlerin üzerine biraktiklarinda onlar, kurumus, paramparça olmus agaç yapraklari gibi dagildilar. Rehberleri Nufeyl kaçti, askerler kus saldirisinda telef olup feci sekilde öldüler; yolda kalanlar, geriye dönenler de helâk oldular. Mekke’liler bu mucizeyi daglardan seyrederken Allah’in irâdesi karsisinda hayret ve dehset içindeydiler. Ebrehe, bu saldirida etleri parçalanmis, çürümüs halde San’aya dönerken, Hasm kabilesinin yasadigi bölgede gögsü ikiye yarilarak acikli sekilde öldü (Kadi Beydâvî, Envârü’t-Tenzil, Fil Sûresi tefsiri).

FİİL SÜRESİ

En önde filler koca ordu,

Kabe’ye doğru yürüyordu.

Engel yoktu herkes durdu,

Kendi evini Allah korudu.

Fil mehîbti minik kuş hiçti,

Görün ki sürüyü ekin gibi biçti.

O ne zaman gönderse ebabil,

Tuzakları eder hep hebâ, bil.

………………………………………………………..

Kalabalıklar içinde, yalnız, kimsesiz bir çocuktum,

Filler ve kuşlar oyununda, hep ben küçük kuştum.

Komşumuzun dev, bir kabadayı çocuğu vardı,

Fil ayağı gibi elleriyle, hep tüylerimi yolardı.

Sırtımda okul çantam, olurdu hamallığım,

Elinde öğretmenin, uzar dururdu kulağım.

Beni ancak altı delik, eski ayakkabılarım anlardı,

Çimenlerde mutluluğum, onlarla dolaştığım anlardı.

……………………………………………………………..

Bir gün annemle züccaciye dükkanına vardık,

Camdan yapılmış minik oyuncak bir kuş aldık.

Birden filler içeri daldı, kırılmadık hiç bir şey kalmadı.

Kırılanlar arasında kalbim, bir de oyuncak kuşum vardı.

Çocukluk rüyamdı benim, rengarenk balonlarım,

Nerde şimdi uçup giden kuşum, o masum yıllarım

Çocuktum, delikanlı oldum, zihin köşküme prensesler kuruldu,

Dağdakiler avcı, ben av oldum; nice masumiyetler vuruldu.

İşgal kuvvetleri koşuştu, paralar havalarda uçuştu,

Kargir yuvamla göçen, penceremdeki beyaz kuştu.

………………………………………………………….

Hatırlıyorum, körpecik zihnimde bir koltuk vardı,

Dört tarafı açık, inciden yapılmış sırça duvardı.

Niceleri, kurulmak için çok yalvardı,

Ama baş köşede hep, babam vardı.

Baba fildi, kaşıyla okşardı, döverdi, söverdi,

Ana fildi gözyaşıyla koşardı, överdi, severdi.

Baba fil yorulurdu, arada bir dururdu,

Ana fil gecikmez, yerini doldururdu.

Komşu yetişirdi artık yeter derdi

Ana ettiği babanınkinden beterdi

Yavru fildi, boyun büker, mahzun olurdu,

Minik kuşuna koşar, kanadına sokulurdu.

Boş kalmazdı koltuk, hemen birileri damlardı,

Proğramcı pazarlamacı, filden iri adamlardı.

Orman olmuştu bahçem, her çeşit mahlukat vardı,

Kuşlar kuzular isterdim, filler gelip hemen kovardı.

Bilemezdim maske; iyi kötü, akla kara neydi,

Bana değil zihnim, filden kafalara sahneydi.

Kafama yazdıkları hep, baş kitâbemdi,

Çiğnedikleri mahrem, gönül Kâbemdi.

Hani mavi dünyam, hani büyüklerimiz kefildi,

Zihne sığar mıydı hiç, ama oturanlar hep fildi.

……………………………………………

Çevrede dolaşan bir sürü serseri fil,

Ayaklar altında, bir nesil sersefîl.

Yalnızdı mihrap, kürsü boş, kimsesizdi mahfil,

Kâh yarasa kâh maymundu üşüşen, kâh fil.

Yağmalandı asırlar, devrildi Hünkâru Mahfil,

Paramparça ruhlar, zihinler perişan ve sefil.

Berzah olmuş bedenler, elinde Sûr bekliyor İsrafil,

Çoktan ölmüş bilinçler, insan varlığından bile gafil.

Viraneydi gönüller, zihinlerde istilâ, diller susmuştu,

Baykuş olmuştu hep, o yok oluşta, meşûm muştu.

Sandıkta kutsal metinler, unutulmuş Rabbaniler, Ahitler,

Mumyalaşmış kişilikler, sokaklarda sere serpe lahitler.

…………………………………………………………..

“Çocuk bu!” neydi ki, küçücük basit bir dünyaydı,

Anıları vesikalıktı, sadece bir balonluk rüyaydı.

Gel gör ki bu dünya, ömür çizen bir aynaydı,

Bu rüyada her saniye, senelerle yan yanaydı.

Sanaldı filler, alt zihinde derine sinmiş bilinmezdi

Yürürdü yıllar, yollarda derin izler asla silinmezdi

…………………………………………………………………

“Melek anneciğim!” dese kundakta bebek, doğru olamaz,

Rahim’e tuval ana gibi hiç bir melek, bebek doğuramaz!

“En büyük sanatçı kimdir?’” diye bir soru eğer işitirsen,

Sen olursun gerçek sanatçı sen, bir evlat yetiştirsen.

O sensin! Senin eserin O! Sen onda resim ve esirsin,

Ona bak! Kendini görmek istersen; sen nasıl birisin?

Evlat gibi ikinci bir şaheser, yeryüzünde var mı?

Hiç insan eşsiz eserini, kendi elleriyle yıkar mı?

Allah’ın eseri insan; ilk sûrede ona, “Alak” ismi verilir,

İlahî nazarlarla, o kan pıhtısına özel “Alâka” gösterilir.

Allah’tan nâm alır mühürlenir, Rahîm ismini taşır,

Bir tuval olur ana rahmi, resmedilen bir insan taşır.

(NOT: Bir anneler günü vesilesiyle öğrencilere sunulan bu mesele şu şekilde ifade edilmişti
Rahman’dan nâm alır mühürlenir, Rahîm ismini taşır,
Bir tuval olur ana rahmi, bir çiğnem et orda insanlaşır.

Ruhla Yaratıcı, yavruyla taşıyıcı sırdaş olur anlaşır,

Bir çiğnemlik et o meşimende, alâkayla insanlaşır.

Yavrunun ruhu sevgiyle, aklı ve zihni bilgiyle berraklaşır,

Gerçek benlik, kimlik ve kişilik ancak ilgiyle oturaklaşır.

Çocuk, eş, mal, makam, mülk hatta ben bile bana emanet,

Rabbimizin yüklediği ilk sorumluluk: “Sadece bana iman et!”

Bu inanç olur da insan, kendine eşine evladına nasıl kıyar?

Büyükler! Ebeveynler! Çocuklar! Ailedir insana has asıl yâr!

İnsan, Allah’ın güzel isimlerinin yansıması ve ilk manası,

Nasıl kırılır o? O masum yüz, yüz güzel ismin tek aynası.

Çocuğumun, eşimin güzel yüzü: Basir’in gözü, Kelam’ın sözü

Onlarda Rahman’ı görürüm, ben nasıl körüm! İşte sözün özü!

……………………………………………………………..

Terbiye, eğitim, toplum, kader, fıtrat, kalıtım ve çevre,

Hangisiyle kuşatılmış, zihin ile irade böyle çepeçevre?

Çocukla yetişkin bir suç işlese, acaba birbirine denk midir?

Yetişkin, çocukluğunca işlese bu, ruhsal bir mihenk midir?

Yetişkinliğimiz mi, içimizdeki çocuğa kurban edilen?

İçimizdeki çocuk mu, yetişkin olamadan defnedilen?

Yetişkinlik mi çocukluk mu suça esas neden?

“İçindeki çocuk ölmesin!” denir, peki neden?

Katil filler mi, daha çocukken o çocukluğu öldüren?

Çoktan içindeki ölmüş çocuk mu, yetişkini güldüren?

Yetişkin mi hep bilinçsizce kendini kötü yöne iten?

O mu, yoksa içindeki çocuk mu yetişkini yöneten?

Olur mu hiç çocukluktan bağımsız köksüz bir yetişkinlik?

Hala “Çocuk!” deyip geçiliyor; Allahım! Bu ne pişkinlik!

……………………………………………………………………

Çocuk zihnine arena kurulmuş, kapasite tam bin kişilik,

Kimi softa, kimi entel, kimi güncel; doluşmuş bin bir kişilik.

Yaş altı, minik bilinçaltı, saf duygulara sanki bir mezar,

Yağma masumlar! Bilinç, işportaya açılmış bir pazar.

Çimenlerde dolanırken hep filler, yetişir mi hiç karanfiller,

Zihin sahnesinde oynayan filimler; hep sefiller hep sefiller.

Hep yokluk; inanç yok, enerji yok, denge yok; yok kuşlar,

Olmazsa kuşlar, bu fillerle nasıl aşılır, bütün bu yokuşlar?

…………………………………………………………………………

Kimdir suçlu? Çocuk mu, Zihin mi, Koltuk mu, oturan Fil mi?

Hayat mı bütün bunlar hayal mi, yoksa perdelerde filim mi?

“Suçlu benim! Benim suçlum benim!” mi demeli?

Fillere değil, kendimize bakıp şöyle mi söylemeli:

“Ruhuma hizmet ederdi, benim bedenim,

Bedenime ruhumu, köle eden yine benim!..”

“Filleşti azgın nefsim, nefsimle vicdan kuşumu ezdim,

Kuşlar kervanda; kaldım dağlarda, çöllerde gezdim!..”

Dolanıyor mu hala içimdeki o dev filler?

Yaşıyor mu rüyalarımdaki gulyabaniler?

Filler, filler hep filler!..Bütün acı hikayeler hep filli,

Çocukluklar ve zihinler, hepsi birbirinden çetrefilli.

Nedir bunlar? Ne oluyorum? İçimdeki kim? Ben ben miyim?

“Filler!” deyip nefret kusuyorum; yoksa içimdeki fil ben miyim?

Hafakanlar basıyor! Depresyon bu! Filler varlığımı karıştıracak,

Yok mu bir kimyager, Nur laboratuarında, ruhumu ayrıştıracak?

Kuru kamışta şiirler, neyde sesler inler, toprak saksıda güller,

Elbet bir gün gelirler, bu gübreye de gelirler; güllerle bülbüller.

…………………………………………………………………………….

Zarar veremez sana asla, içinde ve dışında dolanıyor olsa da, filler,

Seni koruyacak olan; imanla ibadet, sabırla hizmet ve salih fiiler.

Nefsi filleşmiş, altında kalıp ezilmiş bütün bağrı yanıklar,

Kulak verin! Gök kubbe çınlıyor; size bu çağrı ve yankılar.

O kuşlar ki seher vakitlerinde hep uyanıklar,

Melekler o nurdan ruhbân hallerine tanıklar.

Melek kanatlı fürsân sanırsın, simalarından tanırsın,

Tüy almış gibi güvercinden, onlarla da kanatlanırsın.

Kanatlarına binsen, nasıl uçururlar bir bilsen, seni diyâr diyâr,

Otursalar zihin tahtına bir; ne ararsın sen, o yâr ne de bu yâr.

Işık işçileri, Işıktan elleri. Koza örer dururlar

Zihinde petek dokur, içini Nurla doldururlar.

……………………………………………………………………..

Ben artık büyüdüm şuurlandım, inanç ve bilgiyle kanatlandım,

“Geçmişin karanlık!” diyorlardı, Gelecekle aydınlandım.

Kapkaranlıktı çocuksu dünyam, ışık sundu “Sonsuz Nur!”,

O Nur uğrunda, ne geçmiş tanırım ne gelecek, ne de onur!

Yıllardır aradığım o minik kuşu buldum,

Kayıptı zihnim, sahibi artık ben oldum.

Şimdi o filleri bir bir tutuyorum,

Zihin koltuğuma oturtuyorum,

Kanat takıp kuşlardan,

Onları da uçuruyorum…

drmavi

.

KENDİMİ TANIYORUM. GERÇEKTEN Mİ TANIYORUM? drmavi

Ben bir, bir hiç miyim?
Evet bir hiçim…
Aczim ihtiyaçlarım ölümüm… hiçliğimin tescili…
Tescilli hiçliğim!
Zaten hiçim…
Çünkü hiçtim…
Ben bir çizgiydi,
Çizgi hiç bir şeydi.
Beni çizen kalem!
Peki Kalem kimdeydi?
……………………………….
Ama hiç de hiç değilim…
AYNA’YIM
FİHRİSTİM
SULTANIM
EVREN DÜĞÜMLERİNİ ÇÖZEN BİR ANAHTAR,
VE O İNTİSAB ÖZGÜVENİYLE KAİNATA MEYDAN OKUYANIM
EBEDE NAMZEDİM BEN!…

————————————————–

O’na bağlı olanlar bu bağı hep güncelleyenler
O’ndan kopuk olanlar bir bağ kurma niyetine girmeyenler
ve…
BAĞLI KOPUKLAR!…
……………………………

—————————————————-

NİMETLER MİKTARINCA MESULİYET – AVANTAJ ORANINDA SORUMLULUK

MUSİBETLER MİKTARINCA MÜKAFAT – RİSK ORANINDA ÖDÜL

NİMETLERE ŞÜKÜR MUSİBETLERE HAMD DE HEP KENDİ CİNSİNDEN

MİNİMUM KENDİ MİKTARINCA OLUR

————————————————–

BEN KÖTÜYÜM demek kötü olmaktan kötü mü?
Ben kötüyüm demek kötü olmaktan iyi mi?
BEN İYİYİM demek iyi olmaktan kötü mü?
Ben iyiyim demek iyi olmaktan daha mı iyi?

————————————————–

ALLAHIM! BENİ SENİ SEVDİRENLERDEN EYLE!
Ne yüce ve temiz bir söz… Demek ki göklere yükselir yükseltir bu söz!..
—————————————————————–

.

BEN ŞU GÜNAHI İŞLEYECEĞİM drmavi

ŞU GÜNAHI İŞLEMEYİ CANIM İSTİYOR
AKLIMA SIK SIK ŞU GÜNAHI İŞLEME DÜŞÜNCESİ GELİYOR
BUNDAN NASIL KURTULABİLİRİM?

-Ruh vicdan nefis gibi kavramları anlayabilmek anlatabilmek zor. Genel geçer tanımlamalar yapılsa bile sonuçta her insan kendi yaptığından sorumlu olduğuna göre, her fert edindiği bilgilerin ışığında konuyu kendi ruh adesesine göre değerlendirecektir.

Nefis ruhun iştah deposu. Farklı organlar düşünce duygu ve duyularla o elde edebileceği lezzetlere teşne.Nefis, ruhun vicdandan ve mantıktan bağımsız, helal haram bilmez sınır tanımaz en azılı ve hoyrat yanı.Ama nefis, esmanın tecellilerini tartabilecek müstesna bir mizan bir mihenk de aynı zamanda.Esas mesele onu Ruhun iki esaslı, nurla beslenmiş kalp bilgiyle aydınlanmış akıl mürebbilerinin şefkatli ve ölçülü ellerine teslim edebilmekte kontrollerine bırakabilmekte. Sınır tanımaz bu yönüyle onu Sonsuzluğun Sahibiyle buluşturabilmekte.Nefsimizi zorlayan üç temel boşluk var.

İhtiyaçlar Sınırlamalar ve Sınırlılık…Dünyada her lezzeti ihtiyaç görüyor o. Bunların helal haram şeklinde sınırlandırılmasını istemiyor ve sınırlı bir hayata mahkum olması onu adeta depresyonlara sokuyor. Bunlara karşı tepkisini ya da tedavi şeklini de kendince yeme içme ve eğlenmelerde ve saltanatta bir de cinsellikte buluyor.Ölüm sonrası hayat için ise bunlara ihtiyaç kalmıyor. Haram sınırı kalkıyor. Sınırlılığı sınırsızlığa dönüşüyor.

Nefsin bu üç temel boşluğunu ve nelerle doldurabileceğini şeytan çok iyi biliyor ve bir lezzet reçetesi halinde durmadan hayal masasına bilinçaltı sofrasına servis yapıp duruyor.Şimdi bu çerçevede görebildiğimiz nefsimizle, ve onun baş konsolosu şeytanla, hangi konuda olursa olsun kuran ve ayetle memnu kılınan, alıştığımız veya yeni karşılaştığımız olumsuz isteklere karşı hangi üç pratik tutumla baş edebiliriz?

Bu konuda işin temel esprisi, insanın kendi nefsini kendinden farklı bir varlıkmış gibi muhatap alması arka planında da şeytani yapının ona payanda olduğunu bilerek hareket etmesi… Çünkü gerçekten nefis ve onun müvekkili, nefis potanisyelini kullanarak insanı kendi asli fıtri varlığından uzaklaştırıp farklı bir varlık haline sokmaya çalışmaktadır.şöyle denir içimizdeki Ben’e ve Ben’e binene…

1-SAY Kİ İSTEDİĞİNİ YAPTIM NE KAZANACAĞIM, İKNA ET BENİ

2-İSTEDİĞİNİ YAPSAM BEN ESKİ BEN OLARAK KALABİLECEK MİYİM?

3-İSTEDİĞİNİ YAPSAM SONSUZ İHTİYAÇLARIMI KARŞILAYABİLECEK MİSİN?

Arzular, günah bir eyleme zorladığında nefsinizi, kendinizi karşınıza bir alıp bu üç soruyu derinlemesine vicdanınızda duyarak sorup cevap almaya çalışınız bir… bir deneyiniz…(Her şeye rağmen bu nefisle yaka paça olma hali ruhta ciddi tedirginlik meydana getirecektir. Zayıf irade, koyu alışkanlıklar, tetikleyici yeni faktörler zaman gelecek ruhu kıskaca alabilecek tiryakilikler prangaları ayaklara dolaşibelecektir.

Bu durumda da insan Kurani şu imajı uygulayabilir ve bu badireyi atlatabilir: “Allah’dan geldik O’na döneceğiz!”… diye düşünür ve bu tedirgin halimi şah damarından yakın olan gören Rabbim var!… der arada boynuna boynuna damarına damarına el edebilir…Çünkü hatırlayınız “İnna lillah…” ölüm gibi dünyanın en acı acısına ilaç olmakta… ötesinde tiryak olamayacağı bir dert yok demektir.)

.

DEĞİŞMEK Mİ DEĞİŞMEMEK Mİ drmavi

Nasıl değişiriz?

Neden değişiriz?

Değişmeli miyiz?

Zaten değişip durmuyor muyuz?

Hiç değişmemek bir esas değil midir?

Değişmez kaderin değişmeyen çocukları mıyız hepimiz?
Yoksa kainatta mevcelenmeler değişimler meydana getirebilecek birer kelebek kanatlılar mı

İnsanın değişmesine gerek var mı?
Değişmesi gereken bir duruma mı gelmiş insan?

Evrende ve insanda değişim mi var yoksa aynen tekrar edip durmalar mı? Bir yönüyle Sünnetullah denilen kevni hadiseler fiziksel yasalar var değişmiyor. İnsana ve diğer canlılara ait biyolojik yasalar da öyle… Doğma büyüme beslenme ölme gibi…

Değişen ne o zaman? Öncelikle insanın kainatı eşya ve hadiseleri algılaması değişiyor, insan öğrendikçe insan ve evrene ait bilinmezleri keşfettikçe olaylara bakışı düşünceleri ve yaşam şekli değişiyor.Evrensel hakikatların mürde gönüllere duyurulması istikametinde değişen dünya şartlarına ayak uydurmalı, temsil keyfiyetiyle gerçek değişimi insanlığa sunmalı değil mi hakikat erleri…

İnsanın değişiminde müsbet manada temel rolü Peygamberler üstleniyor. En son ve evrensel örneğini bunun, en vahşilerden en yahşileri çıkaran, Nebiler Nebisinin kıyamete kadar sürecek Medine Medeniyetinde görüyoruz.Tarih, insanlığı menfi manada değiştiren fert ve toplum planında örneklere de şahitlik yapmıştır kuşkusuz.

Değişim diye bir şey gerekmez esasen. Çünkü evren nasıl ki orijinal ve en ideal işler haliyle bize sunulmuşsa insan da en mükemmel yaratılışı ve müstesna kabiliyetleriyle dünyaya tertemiz fıtri yapısıyla gelmektedir.

Bu asli fıtratı değiştirilmemelidir. Belki eğitimle öğretimle beslenmeli gelişmesi ve bu halinin ikinci fıtrat halinde yerleşmesi sağlanmalıdır.Bu temel yapının üstüne bilginin gelişmesiyle zaten doğal süreci içinde gelişmeler değişmeler sağlanmış olacaktır. Değişmesi gereken asıl durum bu ilk orijinal fıtrat halinin değişime uğramış olma durumunun değiştirilmesi gereği olmaktadır. Tıpkı Tevhid inancından sapmaların değiştirilmesi Peygamberlerin ilk ve temel vazifeleri olması gibi.

Cenab-ı Hakk’ın “Vahidiyet” sıfatı var. Değişmeyen bir tecelliyi anlatır. Bütün insanlarda varlıklarda değişmez temel fıtrat yasaları işler. “Ehadiyet” sıfatı ise varlıkların değişen yüzüne bakar. Her insanın simaları parmak izleri gen haritasının değişik olması gibi. Irmak akar su değişmez gibidir fakat değişmez değildir.

Kur’an da asla değişmez değiştirilemez. Ancak değişen asırlara paralel olarak tefsirler yenilenir tazelenir gençleşir güncellenir yorumları değişiklik arz edebilir.

İrşad tebliğ ve cihad ruhu da değişmez bir iman vasfıdır ve zemine zamana koşullara göre metodu yöntemleri argümanları değişiklik arz edebilir.

“Günah” kavramı da esasen insanın yaratılışındaki değişmez lahuti asliyetinin değişime uğraması müstakim çizgiden kayması anlamına gelmektedir. Ve tevbe inabe Rabbe dönüş, gerçek dönüşümün asla dönüşün ifadesidir.Hem fertlerin hem de toplumların, inhiraflarına karşı zaruri bir değişime yönelmelerinde, üstün şahsiyetlerin yönlendirmeleriyle kolektif, sistematik ve yaygın çabaların gereği tartışılmazdır.

Tecdid, özden kopanların uzaklaşanların uyarılması yenilenmesi değişmesi ve asla dönüşün ifadesi…Ne var ki değişmenin zaruriyeti kadar zorluğu da göz ardı edilemez. Hele damarlara kadar işlemiş yerleşmiş senelerin alışkanlıklarını bir çırpıda değişmesini beklemek asla gerçekti değildir.

Evveliyetle değişimin bireyde bireyin merkezinde; ruhta kalp vicdan ve sonrasında akıl bilgi ve düşünce dairesinde başlaması elzemdir. Ve fedakarca ve de senelerce sabırla işlemek…

Siz nefsinize bakın öncelikle der İlahi kelam…”Aleyküm enfüseküm..:”Sen değişimin neresindesin?Sonra der Ezeli kelam: Siz nefsinizi değiştirmedikçe ruhunuzdaki deformasyonu onarmadıkça O size olan muamelesini değiştirmez.Sen ol! önce ki oldurabilesin…Asliyetinden inhiraf varsa sen değiş önce ki değiştirebilesin.Ve sonra her gün her saat hatta her an bir değişim yaşayabilesin.İki günün eşit olmayacak hep yeni şeyler öğrenecek yapacak hale gelebilesin.

İşte ruh kalp vicdan, akıl düşünce bilgi ve aksiyon planında kendilerinde değişme ihtiyacı duyanlar için size müstesna bir adres…Tıklayınız… Bir tıkla değişime başlayınız…

>> metafizikgerilim

.

Kur’an açısından aşk flört cinsellik ilişkiler

KUR’AN’DA AŞK VE SEVGİYE BAKIŞ (drmavi)

Diğer yazıların tamamı dinpsikoloji.wordpress Hayatın, hayat kadar vazgeçilemez iki ana dinamiği ve sütunu: Erkek ve Kadın…

Aşk, ikisini el ele gönül gönüle hayat ve aşk verene uçuracak, sonsuz hayata kavuşturacak saf billur kırılgan kanat…

Hakiki Aşk, güneş ışığı gibi orijinal ve asıl kaynağı Rahman’da saklı…

Mecazi aşk, cam ışığı gibi temelsiz, emelsiz ve ebede yasaklı…

“Hubb”(sevme) kelimesi Kur’an’da 9 yerde geçmektedir. Bu ayetlerden yola çıkarak sevgi-aşk konusunu şu şekilde tasnif edebi liriz:

Allah Sevgisi-Aşkı:

“İnsanlardan bazısı Allah’tan başka şeyleri O’na denk tutar da onları Allah sever gibi sever!

İman edenlerin Allah’a olan sevgi-aşkları ise onlarınkinden çok daha şiddetlidir-fazladır” (2/165).

Sevgi-aşk çeşitleri:

Kadın sevgisi, evlat sevgisi, mal-mülk-para sevgisi:

“İnsanlara şu şehevânî duygular tezyin edildi: kadın sevgisi, evlat sevgisi, yığınla altın gümüş sevgisi, at sevgisi, hayvan sevgi si, ekin sevgisi.

Aslında bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Güzel sonuç ise Allah katında olandır!” (3/14).

Beşerî sevgi-aşk:

“Şehirdeki bazı kadınlar dedi ki: Azizin karısı (Züleyha) delikanlının nefsini arzulamış, onun sevgisi kalbini yakıp kavurmuş Görüyoruz ki kadın sapıtmış-çıldırmış!” (12/30).

Hayır sevgisi-aşkı:

“Düşküne, yetime ve esire sevgi dolu yürekleriyle, severek (veya nefisleri adına malı sevdikleri halde) yedirirler” (76/8

“Gerçek iyilik, mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, kölelere vermek tir” (2/177).

Mal sevgisi-aşkı:

“Malı, yığmacasına aşırı seviyorsunuz!” (89/20) “Hayır sevgisine (mala) aşırı derecede-şiddetle düşkündür! (100/8).

Dünyalık sevgisinin hedefi:

“Ben hayır (mal-dünyalık) sevgisini Rabbimi anmak için istiyorum!” (38/32).

“Ehabbe” (Sever) fiilinde ve türevlerinde de şu anlamları buluyoruz

Allah’ın sevdikleri:

Tövbe edenler, temizlenenler: (9/108; 2/222), Muhsinler: (2/195; 3/134,148; 5/13), Muttakiler: (3/76; 9/4,7), Sabredenler: (3/146), Tevekkül edenler:

(3/159), Adaletle hükmedenler: (5/42; 49/9; 60/8), Allah yolunda savaşanlar: (61/4), İmanlı, salih amel yapan, muttaki, muhsin (61/4).

Allah’ın sevmedikleri:

Kafirler: (3/32; 30/45), Küfürde ve günahta ısrar edenler: (2/276), Zalimler: (3/57,140; 42/40), Fesat: (2/205), Fesatçı: (5/64; 28/77), Kibirlenen

(16/23), Haddi aşanlar: (5/87; 7/55), Aşırı gidenler: (2/190), Şımaranlar (28/76), Kendini beğenen, böbürlenen, övünen: (4/36; 28/76; 31/18; 57/23),

Hain ve nankör: (4/107; 8/58; 22/38), Çok günahkar: (4/107), İsraf eden: (6/141, 7/31).

Allah’ın ve Rasulünün sevgisi ile onların yolunda mücadele etmek, bütün aileden, mal ve ticaretten, evlerden daha üstün görülmeli ve önde olmalı (9/24)

Allah’ı sevmenin ölçüsü, Peygamberimize uymak; Peygambere uymanın sonucu Allah’ın sevmesi ve bağışlaması: (3/31).

Allah’ın affı sevilir, buna ulaşmanın yolu: cömertlikten asla vazgeçmemek: (24/22).

Allah’ın imanı sevdirmesi ve yardımı: onunla kalbi süslemesi, küfrü, fıskı ve isyanı çirkin göstermesi: (49/7), Allah’tan başka gelip geçici olan hiç bir

şey sevilmez: (6/76), Hapis, günahtan daha sevgili: 12/33), Allah, müminlerin sevdiği yardımı, zafer ve başarıyı gösterir (3/152, 61/13), İmana erenler temizlenmeyi severler: (9/108).

Allah ile insanın birbirini sevmesi: (5/54).

İnsanın insanları sevmesi: Ensar muhacirini sever (59/9); mümin, sevmeyenleri de sever: (3/119), Evlat sevgisi (12/8), insan, sevdiklerinden infak ederek

insana olan sevgisini gösterir: (3/92), insanın insanı kurtarmasında sevgi yetmez, Allah’ın hidayeti gerekir: (28/56).

İnsanın imana karşı küfrü (9/23), hidayete karşı körlüğü sevmesi ve tercih etmesi: (41/17).

İnsanların dünyayı sevmesi, dünya hayatını ahiret hayatına tercih etmeleri: (14/3,16/107,75/20,76/27).

İnsanların günah işleri sevmesi: Fuhşiyatın yayılmasını sevenler: (24/19), Gıybet sevmek, ölü eti sevmek gibi: (49/12), yapmadıklarıyla övül meyi sevmek:

(3/188).

İnsanların hayır işlerini sevmemesi: Nasihat verenlerin sevilmemesi: (7/79).

Yahudi ve Hristiyanların: Biz Allah’ın oğullarıyız ve sevgilileriyiz demesi: (5/18).

“Mahabbet” kavramı, Hz.Musa ile ilgili olarak sadece bir ayette geçer: “Benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden bir sevgi verdim” (20/39).

Ayetlerden anlaşılacağı gibi, insan sevgisini dört ana konuya yoğunlaştırabilmektedir: Allah’a, kendine, insanlara ve dünyalık diğer varlıklara.

Bu yönelişler, aynı zamanda hem olumlu hem de olumsuz olarak gerçekleşebilmekte ve ifrat tefrit yönleri olabilmektedir Sözgelimi Allah sevgi sinin, İsrail oğullarında görüldüğü gibi, sadece kendi milletlerine tahsis edilmesi yanlış olduğu gibi, malın, kadının, dün yanın bir ilah gibi sevilmesi de bir o derece yanlış olmaktadır. Mal sevgisinin yaratılışta bulunması kabul edilebilir bir durumdur. Ne var ki bunun, cimrilik yapılarak insanların hayrına kullanılmaması kadar, israf edilmesi de doğru görülmemektedir. Allah’ı seviyorum diyen insanın, Peygamberini örnek alarak bir Müslümanlık yaşamaması uygun düşmemektedir.

Burada dikkat çeken ön önemli husus: İnsanın, eş, evlat ve mal sevgisi başta olmak üzere, bütün sevgilerinin çıkış noktası olarak Allah sevgisini görmesi, sevdiklerini O’nun muhabbeti namına sevmesi konusudur. Bu temel atıldıktan ve hedefe Allah rızası konulduktan sonra, bütün sevgiler ve aşklar kötüye kullanılmaktan ve insana zarar verecek şekle dönüşmekten uzak kalmış olacaktır.

Kur’an’da beşerî aşk konusu, sadece Züleyha’nın aşırı ilgisi ve yönelişi şeklinde ele alındığı gözleniyor. Fakat bu konunun başlı başına, kıssaların en güzeli diye tanımlanan (12/3) bir sûrede ele alınması ve uzunca sayılabilecek bir bölümde, Züleyha’nın ve kadınların duygularının dile getirilmesi, konunun insan hayatındaki yerine parmak basması açısından ilgi çekicidir.

Kadının aşk duygusuna kapılması, sevgisini kontrol altına alamaması onu başka duyguları yaşama arzusu içine atmış, ölçüsüzce davranışlar sergilemesine sebep olmuştur. Bunun sonucu olarak hem kendi onuru kırılmış, arzuladığı şeye ulaşamadığı gibi, in sanların gözündeki yüksek mertebe-den düşmüş, hem de iftira atarak, insanlık dışı bir davranışla masum bir insanın yıllarca hapiste kalmasına sebep olmuştur.

Adı konmamış aşkların, patlamaya hazır bir bomba olduğu gerçeği dikkatimizi çekmektedir. Allah’a bağlantısı olmayan bu tür kalp fırtınaları, insanı bir tarafa savurabilir, nefis arzularına kaynaklık yapabilir ve insanı her türlü kötülüğün içine atabilir.

Masumiyet içindeki aşk ise, geçmişinde bir kökle Yaratıcıya bağlanır, gelecekte kurulması düşünülen aile gövdesiyle irtibatlan dirilir ve bu aşk, mutluluk meyvesi evlatlarla taçlandırılır.

———————————————

CİNSELLİKTE DENGE (drmavi)

Cinsel tatmin fıtrî bir ihtiyaç mıdır hastalık mıdır?

Konuya başlamadan önce okuyucuya samimi bir uyarıda bulunmak isteriz. Konuyla ilgili yorumlar ve değerlendirmeler kişilere göre farklı algılanabilir, tenkit de edilebilir. Belli bir anlayışı ve kişileri hedef almış değiliz. İnançlı-inançsız, ibadetli-ibadetsiz, erkek-kadın, genç-yaşlı, evli-bekar herkes, kendi anlayışına uygun olanları alır, gerisini bırakır. Bırakılanları bir başkası, kalanları da bir başkası alır.

Konuyu kişiselleştirmemek gerekir. Falan kişi böyle yapıyor filan kişi böyle düşünüyor veya söylüyor demeden, Kur’an’dan aldığımız manalar doğrultusunda meseleyi iyi niyetle beraberce irdelemeliyiz ve öncelikle kendimizi muhatap alıp nefsimizi gözden geçirme liyiz.

Cinsel tatmin bir taraftan doğal bir gereksinim olarak görülebilir, diğer taraftan da psikolojik bir hastalık haline dönüşebilir. Bu nu işlemek istiyoruz.

Öncelikle bir ayette şehevat kavramının Kur’an’da, cinsellikle beraber, mal ve evlat, altın para gibi değerler olarak geniş bir yelpazede ele alındığını belirtmeliyiz (3/14). Cennetliklerin iştah duyacakları et meyve gibi yiyecekler de aynı kök (şehvet) kelimeyle ifade edilir (52/22,56/21,77/42).

Ayetler derinlemesine tetkik edilirse, insanın mala evlada dünyalıklara olan aşırı düşkünlüğü konusunda ciddi uyarıldığı görülür. Ateş gücüne sahip olmak bir avantaj gibi görülse de riski de o oranda fazladır. Şeytan bu gücünü kötüye kullanmıştır. Firavun ve Karun de saltanat ve servet güçlerini yanlış değerlendirdiler. Erkek evlada düşkünlük de müşrikleri bir taraftan evlat katili yapmış diğer ta raftan zulme aracı kılmıştır.

Cinsellik konusunda insanoğlunun nasıl yoldan çıkabileceğine en çarpıcı örnek de Lut Peygamberin kavmidir. Onlar cinselliği, bir Peygamberin yüzüne çekinmeden söyleyebilecek ve niyetlerini ifade edebilecek kadar, aleni bir hastalık haline getirmişlerdi. Onlara da sorulsaydı, “Bu, bizim için su ve hava gibi hayatta asla vazgeçilmez bir ihtiyaçtır!” diyeceklerdi.

Cinsellik konusunun fıtrî bir hal olmaktan çıkarılıp bir ihtiyaç elbisesi giydirilmiş zafiyet, hatta (Lut kavmindeki gibi) bir hastalık haline getirilme sine en çarpıcı iki örnek de ikiz kız kardeşini isteyen Kabil ve Yusuf Peygambere gözü kararmış gibi çılgınca yönelen Züleyha hikayeleridir.

Bilinçaltı, fıtrî biyolojik yapının hayat için doğal ve yeterli gördüğünü, vazgeçilmez zaruri bir ihtiyaç haline getirmede mahir bir usta gibidir. Bu konuda o programlama merkezi, bilgisayar programcısı, son derece profesyonel bir mühendis gibi çalışır. Sıra dışı her talep, sıra dışı bilinçaltı çalışmasının bir ürünü olarak görülebilir.

Çünkü bilinçaltı akıl ve bilinçten, kalp ve vicdandan bağımsız olarak, hatta onların rağmına çalışır ve ruhu doğrudan etkiler. Akıl bilgiyle kalp inançla güçlendirilmemişse, insan, ibadetlerle ve hayır yollarında hizmetlerle salih eylemleri fıtrat alışkanlığı haline getirmemişse, ruh en etkili çekim merkezi olan bilinçaltı kaynağından beslenmek zorunda kalacak, onun yörüngesine girecektir.

Dışardan empoze edilen her program da bilinçaltının ana malzemesini oluşturduğundan, iddia edildiğinin tersine cinsiyetten ve cinsel arzulardan tamamen soyutlanmış yalın halde doğan çocuk ruhu, harici etkilerle belki de normal dışı cinsiyet meyillerine yönelecek, erken uyanmalara ve alış-kanlıklar kazanmaya başlayabilecektir.

Yaşayanlar, yaşayanları tanıyanlar, uzmanlara kulak verenler bilecektir ki, temelde 12, hatta 6 yaşlarına kadar çocuklar, bilinç altı programları çerçevesinde, kısıtlama olmadan her konuda yörüngeleşmekte, edinilen alışkanlıkları bazen yaşlılık dönemlerine kadar taşıyabilmektedirler…

Sözgelimi Kabil, kalbiyle hareket etseydi Allah, Peygamber ve baba emri ağırlığını vicdanında hisseder, kardeşini istemezdi. Aynı şekilde akıl, mantık ve muhakeme gücünü ciddi çalıştırsaydı aynı sonuca ulaşabilirdi. Fakat bilinçaltı bombardumanına açık nefis hesabına işletilmiş zayıf bir muhakeme ve duygusallıkla konu, vazgeçilemez hatta ölümüne dönülmez hale getirilmiş olmaktadır. Nite kim Kabil ilk nefis tetikçisi olarak katil olmuştur.

Aynı değerlendirmeler Züleyha için de geçerlidir. Devlet yönetiminde bir bürokrat eşi olmasına rağmen, eşine ihanetinin ve statüsünü gözünü kırpmadan feda edebilecek hale gelmesinin sebebi, tutkusunun kalbini kavuracak hale gelmesi, akıl ve muhakemesini tatil etmesi ve nefsinin isteklerini vazgeçilemez bir ihtiyaç haline getirmesidir.

Ruh aslında eşten bağımsızdır. Eş, bizzat ruh varlığı ve hayatı için zaruri bir varlık sayılmaz. Teorik olarak erkek olsun kadın olsun, biri diğeri olmadan da var olabilir ve yaşayabilir. Hz.Adem kadınsız var olan, Hz.Meryem erkeksiz yaşayan, Hz.İsa ise hem erkek siz var olan hem de kadınsız yaşayan tek örnektir. Bir beşer olarak bunun zarurî olmadığı gösterilmiş olmaktadır.

Cinsellik neslin çoğalması için ise bir ihtiyaç hatta zorunluluktur. Allah’ın yaratılışa koyduğu bu ilahî kanunda değişme olmaz. Adem, Meryem ve İsa örnekleri birer mucizedir. Aynen gerçekleştirme imkanı yoktur. Fakat Allah’ın koyduğu fıtrat kanunlarından yararlanarak, olmaz görülebilen pek çok olay da gerçekleştirilebilir.

Günümüzde, erkek olmadan kadının hamile kalmasından bahsediliyor. Muhtemelen ileriki asırlarda cinsiyeti olmayan, yani erkeğe de, kadına da ihtiyaç duymadan var olan ve yaşayan bir kısım gen ürünleri elde edilebilecektir. Bebeğin gelişimi sadece anne rahminde olabilir, bebeğin erkek ve kız olması tercihe bağlı olamaz gibi geçmiş yıllara ait düşünceler bugün değişmekte, kopyalama konu su uygulanmaktadır. Allah’ın koyduğu gen kanunlarından yararlanılarak da farklı ürünler elde edilebilecektir. Ne var ki, üzümü yaratan Allah, üzümle şarap yapıp sarhoş olmayı yasaklamıştır. Genlerin ve ilgili gen kanunlarının yaratılmış olması, aslında onlara dilediğince müdahale etme hakkının verilmiş olduğunu göstermez.

Kur’an, insanların bir tek ana nefis varlığından geldiğini ifade eder. Adem’in topraktan bir protein macunu olarak şekillenmesin den ve bu ana yapının bölünmesiyle Havva’nın yaratılmasından sonra da erkek ve kadınların bu ikisinden üretilip kabileler olarak çoğaltıldığından söz eder(4/1,7/189; 49/13).

Buradan anlaşılıyor ki tek insanın oluşumu aslî amaç, insanların çoğalması için cinsiyetin oluşu mu talî amaçtır. Cinsel arzu ise arızî, hatta tâlînin tâlîsi bir amaçtır.

Bir amaçtan söz edilecekse bu, beden ötesinde, ruh dünyasının eşte ve eşle huzur bulmasıdır (30/21). Bedensel tatmin huzuru ile ruh tatmini huzuru arasındaki farkı ise her vicdan sahibi ayırt edebilir…Bilinçaltının bedensel zevkler deposu haline getirilmesine izin verilmemelidir. Beden huzuru bedende kalıp güdükleştirilmemelidir, ruh huzuru derecesine çıkarılmalıdır.

Ayette kadınların tarla olarak (2/223) tasvir edilmesi de iyi anlaşılmalıdır. Ekim ürün içindir. Mecazi olarak tenasül vurgulanmış olmaktadır. Yani neslin çoğalması bir esastır, bir hedeftir. Vesileler ise daima hedefe göre bir değer ve anlam kazanırlar. Beden ve fonksiyonları Ruh dünyasına yönelmede bir vesile olarak görülmelidir. Tıpkı dünyanın ahiret için bir tarla olarak görülmesi gibi!.. Cinsiyetin oluşumuyla çoğalan nesillerin, renk renk, kabile kabile, diller ve milletler olarak farklı hale getirilmesi de, birbirleriyle tanışmaları ve sosyal bir yaşam kurmaları adına olmasının vurgulanması ve değer kazanmanın cinsiyetle bir ilgisinin olduğunun belirtil memesi de (48/13) bu durumu desteklemektedir.

Cinsel bir parmak bal tadı, soyun devamını sağlamaya teşvik içindir. Bu duygu insana, nefsini bireysel keyfi hareketlerden uzaklaştırıp, erkek ve kadının bu çekici gücü kullanarak birbirlerine yakınlaşmasını, hayvani bağlılıkta kalmayıp insani bağlılığa dönüşmesini ve işbirliği içinde aile kurarak sosyal kişilik aşamasına ulaşmasını hedefleyerek verilmiştir.

Buraya kadar yapılan açıklama bizi cinsel zevkin ihtiyaç olmadığı, hakikatte arızî olan nesil üretme amacına yönelik, tabiri caizse, arizînin arizîsi bir duygu olduğu sonucuna ulaştırmış olmaktadır. Bu tıpkı, yaşamak için midenin arızî olması, midenin dolması için dilin dolaylı bir vasıta olarak karşımıza çıkması ve dildeki lezzetin de aynı şekilde dil duyusunun kullanılması için arızî bir duygu olması gibidir…

Şu ayet de, cinsel tatmin duygusunu ertelemenin mümkün olduğu konusunda önemli ip ucu vermektedir: “Evlenme imkanı bulamayanlar, Allah’ın fazlıyla varlık sahibi oluncaya kadar iffetlerini korusunlar!” (24/33).

Dil nasıl lezzetlere düşkün hale getiriliyorsa, cinsellik duygusu da ruh için vazgeçilemez bir duygu ve hastalık derecesinde bir ihtiyaç haline getirilebilir.

Salt zevk bir ihtiyaç mıdır?

“Cinsellik ihtiyaçtır” diyen kimse, “Cinsel tatmin bir ihtiyaçtır”, yani “Cinsel zevk alma bir ihtiyaçtır” demiş olmaktadır.

Yemek bir hayat ihtiyacı sayılsa bile yeme zevki bir nefis rüşvetidir.

Ballı börekler pişirilir, kaymaklı tatlılar yenir, kuzular çevrilir

Dil kapıcısına bolca verilir.

Sonra hepsi gübreye çevrilir

Amaç yaşamayı ve vücud sağlığını sağlamaksa, iktisad terazisi görmüş pek çok alternatif nimetle bu sağlanabilmektedir.

Cinsellik de yaşam için bir gereklilik olabilir, cinsel lezzet de peşin verilmiş teşvik edici bir avans!..

Ancak bunun vazgeçilmez cinsel zevk haline getirilmesi ise aslında bir nefis rüşvetinden başka bir şey değildir.

Zaman düzenleyicisi sadece namazdır. Kadın endeksli proğramlar değil!..

Savaş gibi en yüksek hayat riski taşıyan ortamda bile nöbetleşe birer rekat namaz kılınması, harp taktiklerinin adeta namaz vakitleriyle belirlenmesi,

namaz endeksli yaşam konusunda yeterince ip ucu sayılmalıdır.

Hatta kültürümüzde, zifaf gecesinin yatsı namazının kılınması sonrasına planlanması da bir tesadüf değildir.

Namazı, 24 saatinin vazgeçilmezi, olmazsa olmazı haline getiren insan, gününü programlamada önceliğini seçmiş demektir. Böyle yaşayan bir insanın, cinsel hayatı otomatik programlamaya uymak zorunda kalacaktır.

O insanda cinsel istekler, bir nefis hastalığı ve zaafı olarak kendini kabul ettiremeyecek, ibadetler arasındaki arızî ve sönük durumuna rağmen, diğer ibadetler gibi ibadet olarak değerlendirilme hakkını da kazanmış olacaktır.

Evli ya da bekar, bir sebeple cinsel duyguları tetikleyecek bir görüntüyle karşılaşan bir insan; gözlerini kapayarak, bir kıvılcımın alev almasını önlemekle görevlidir. Ve bu durumu ona bir vacip sevabı kazandıracaktır. Bunu başaracak irade gücüne sahip olma yan, zaafı olan, gözleri nefsine esir olan ve ona bakakalan ve bunun sonucunda nefsi uyanan bir insan için cinsel arzu bir ihtiyaç mı ol maktadır?

İrade dışı göze çarpan ilk görüş için mazeret olabilir. Kaçınmak mümkün olmayabilir. İkincisinde ve devamında ise irade devre de olduğundan, ortaya çıkabilecek her cinsel tutum, kesinlikle bir ihtiyaç olarak adlandırılamaz.

Bir ihtiyaçtan söz edilecekse, ehveni şer olarak o insanın zaafına kurban gidip, günahın daha büyüğünde yanmaması için, çözüm üretmek, alternatif sunmak olacaktır. O da “Kardeşim! evinde eşin var, onda olan eşinde var, sen git eşine var, ihtiyacın buysa işte onda var!” demek olacaktır.

Ancak genç bir bekara bu tavsiyeyi yapma imkanı yoktur. Ona geçici dört öneri sunulabilir. Sabır, oruç, koruyucu iffetli arkadaş ortamı ve hayırlı hizmetlerde sürekli aksiyon halinde olma…Ayette belirtildiği gibi evleninceye kadar iffetlerin korunması Allah’ı hoşnud edecektir.

Allah’ın hiç sevmediği, tıka basa dolu mideye sahip nefsin, zevke yönelmesinden başka hiç bir şey beklenemez. Açlık ise tıpkı at dizgini gibidir. Nefse binilir ve açlıkla yönlendirilir. Bu da ten zevkinden ruh zevkine doğru koşu anlamına gelir.

Sabah öğlen akşam, mükellef sofralarda yemek yiyen, aralarda da atıştırmayı ihmal etmeyenler ve böylece hormonlarını besle yenler; Ramazan dışında oruçla tanışmayanlar, her gün enerjilerini atacak şekilde hizmet koşuşturmaları içine giremeyen, beden dünyaları için zaman bulamayacak hale gelemeyenler,

“Cinsel tatmin doğal bir ihtiyaçtır!” demesinler lütfen!..

Onlar cinselliği kendilerine ihtiyaç haline getirenler, bir “Cinsellik zaafı” oluşturanlardır.

Nefis adına zaaf ise bir psikolojik rahatsızlıktır.

Çünkü nefis, bu alanda zevk alabilecek bir zaman boşluğu bulabilmiş demektir.

Çünkü nefis, cinsel zevkleri bir ihtiyaç gibi görecek zaman boşlukları bırakmış demektir.

Çünkü nefis, cinsel hazlar kadar lezzet alabileceği başka ilgi alanları ortaya koyamamış demektir.

Şahsî füyûzat hislerinden bile fedakarlık yapmanın işlendiği, vicdan ve kalp kültürümüzün arifi durumda olan ve bedensel tadlarından vazgeçemeyen bir insana, izninizle psikolojik “Ten ve beden hastası” deme durumundayız. Büyüklerimizin “Lezzetin kulu!” deyi mini de hatırlatmalıyız.

Tek eşine bile ulaşmakta, ulaşma yolunda zamana bulmakta zorlanan örnek insanlar vardı. Arkalarına kadınlarına ya da önleri ne başka kadınlara bakıp sevda aramıyorlardı; ufuk mefkûreler, ufukta milletler onların sevdalılarıydı…

Günümüzde de gördükleri millet hizmetlerinden dolayı evlerine belli bir müddet gelemeyen, geldiklerinde evlerini yerinde bula mayan, zaman kahramanı, saf,

Safvetli, nezih ve veli insanlar vardır. Evlerinde yiyeceksiz kalan evladü ıyal baba evine göçmüş, gelen alnı valalı yiğit evini taşınmış bulmuştu. Ama rüyalara giren Nebiler Nebisi de anında komşu olmuştu. Uyarılmışlar, evler yine buluşmuş tu…

“Cinsel tatmin bir ihtiyaçtır!” diyen ve bunu cinsel zevksiz olmaz duruşuyla savunan inanmış insan psikolojik hastadır.

Çünkü nefsi, helal dairesinde ama israfsız ve belli ulvî bir amaç doğrultusunda zevklendirmek, bir psikolojik rahatsızlık değildir. Hatta psikolojik tedavidir bile. Psikolojik rahatsızlık olarak nitelendirilen husus, meşru görüntüde bile olsa, fani zevki vazgeçilmez hale getirmektir…

Zevki ihtiyaç olarak görmek, bilinçaltına ihtiyaçlar listesinin başına yazmak, kendimizi buna proğramlamak demektir.

Beden lezzetini vazgeçilmez yapmak, akıl ve kalbi, yönelmesi gereken ulvî duygu, düşünce ve eylemlerden koparmak demek tir.

Bir de buna dini literatürden bir sıfat ekleyerek masumiyet kılıfı geçirilir: “Fıtrî bir ihtiyaçtır” denir. Dindarlık(!) damarı iyice kabar mış kimileri de konuya kudsîlik kazandırırlar: “Efendim! İzdivaç, dinî bir tavsiye hatta kimilerine vacip bir durumdur, evlilik ise cinsel tatminsiz olmaz!”…

Bu tarz düşünenlere tereddütsüz sorulabilir: “İlk eşiniz bu işe ne diyor?”

Peki erkek kendisi için düşündüğü ve sözüm ona “İhtiyaç!” diye tanımladığı cinsel tatmin ve ikinci eş hakkını ilk eşine tanıya bilecek midir?

Hayır!..Aklının ucundan bile geçirmeyecektir, “Sözü bile edilmez!” diyecektir. Peki o insan değil midir? Erkek gibi onun da cin sel duyguları yok mudur?

“İhtiyaç!” kavramını onun için kullanmamıza engel olan nedir?..Erkek için ihtiyaç olan şey onun için neden ihtiyaç sayılmamaktadır?..

Üstelik kadının, adet günleri, hamilelik ve loğusalık dönemi, emzirmesi, çocuğuna yoğunlaşması, menopoz dönemi gibi zaman dilimleriyle hayatının önemli bir kısmı, erkeğe oranla cinsel aktivitelerden yoksun geçmektedir. Bir ihtiyaçtan söz edilecekse belki de kadının, erkekten daha çok bu ihtiyaç hakkına sahip olması gerekirdi.

“Çünkü!..” denecektir; “Kur’an kadına değil erkeğe ikinci eş hakkını tanımaktadır. Hem erkek kadına oranla bu konularda da ha aktif ve duyarlı bir yapıya sahiptir. Bu sebeple fazla eş hakkı kadına değil erkeğe verilmiştir!”.

Bu durumda “Hak!” kavramı, nasıl oluyor da cinsel tatmin yolunda bir ihtiyaç olarak yorumlanabiliyor?

Erkeğe yönelik bu avantajın, neslin korunması adına olduğu söylenebilir. Erkeğin fizyolojik yapısı ve kudreti itibariyle “Hamîlik” misyonu yüklendiği şeklinde açıklama yapılabilir. Kadının nahîf yapısıyla korunmaya daha çok meyyal olduğu yorumu bile yapılabilir. Bir savaş sonrası az erkek topluluğu karşısında çok kadının, farklı suiistimallere hedef olmaması için geçici bir tedbir hikmeti taşıdığı ifa de edilebilir. Çocuğu olmuyor diye bir kadını kapıya bırakmanın doğru olmadığı şeklinde ayrı bir izah tarzı da getirilebilir.

Bu durumda “Hak” kavramı gider “Vazife” ve “Mürüvvet” kavramları gelir. Özellikle de “Adalet” mefhumu ısrarla “Ben buradayım!” der.

Fakat bunlar hiç bir şekilde, ikinci eşi (hatta tek eşi bile) cinsel tatmin aracı bir ihtiyaç objesi olarak değerlendirme anlamına gelmez.

“Öyle görmüyoruz ki!” diyenlere, “Cinsel birliktelikte bulunmamak şartıyla ikinci evliliğe razı olur muydun?” sorusu sorulabilir.

Peygamberimizin, eşlerinden ayrı kalan bazı tabiattaki kişilere, ruhsat olarak verdiği söylenen nikah akdi konusunu, hem bir seferberlik ortamın da hem de, cariyelik müessesesinin işlerlik kazandığı kendi tarihî şartları çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

Diğer bir sunî savunma mekanizması şudur: Sokaklarda onla bunla, üçüyle beşiyle birden kırıştıranları hiç görmüyorsunuz?

Aleyküm enfüseküm!..Önce merkezden, içten, kendimizden, kendi insanımızdan, kendi evimizin önünden başlamalı değil miyiz?..

Ve bu tarz savunmaları nefsin mırıltıları olarak değerlendirmek zorundayız. Kişiler kendi nefis dünyalarına tercüman olmakta, kendileri için uygun olanı seslendirmektedirler. İnsanın fikri neyse zikri de odur derler.

Çay kahve ve sigara içmenin ihtiyaç olup olmadığını tartışmaya açsak, tiryakiler ne düşünür acaba!

Bu takdirde, lüks giyeceklere, pahalı kaliteli yiyeceklere alışan bir insan için bu zevk ve lezzet türleri de birer ihtiyaç sayılmalı dır. Yerken asıl ihtiyaç olan şey, bedenin, yaşamak için gıdasını almasıdır. Bu dile lezzet veren baklava ile de olabilir, tarhana veya mercimek çorbasıyla da olabilir.

Cinsel tatmin yolunda, fanteziler, fantezi denebilecek masraflar yapmak, üretmek ihtiyaç mıdır, nefsin, zevklerin lüks ve israf dalgalarının arasında boğulması mı?..

Bir de şu düşünülebilir. Yemek ihtiyaçtır. Yiyecek bir şey bulunamadığında, açlıktan ölme tehlikesi baş gösterdiğinde, yani zaruretlerin mahzurlu şeyleri zaruret miktarı mubah kılması hali ortaya çıktığında, insan ölmeyecek kadar sözgelimi domuz eti yiyebilir.

Ömrünüzde, açlıktan susuzluktan ölen insan duymuşsunuzdur. Peki cinsel tatminsizlikten öleni hiç duydunuz mu?..

Olsa olsa cinsel tatmin yolunda koşan insanlar içinde ölüme mahkum olanları duymuşsunuzdur; AİDS gibi…Tabi kanla bebeklere bile bulaşması söz konusu olabilmektedir.

Pekala, insanın eşi adet günlerindeyken kocasının, zaruret doğdu deyip başka kadına gitmesi tecviz edilebilir mi?

Ya da cinsel ilişki yaşamadığı için biyolojik olarak bir insanın hayatı tehlikeye girer mi?..Ölümle yüz yüze kalır mı? Yoksa psikolojik bir ihtiyaçtan mı söz ediyoruz. Bu durumda hastalık kavramı yine gündeme gelecektir…

Cinsel tatminin, yeme içme gibi bir ihtiyaç olmadığının, cinsel tatmin olmadan da yaşanabileceğinin bir diğer göstergesi de, bu lûğ çağına gelinceye kadar çocukların durumuyla, belli yaştan sonra bu aktivitelerden uzak geçen yaşlılık dönemleridir. Bir de ekstrem bir örnek olsa da hadımlar!..

Şayet cinselliği açlık gibi düşünen ve ölümle yüz yüze kalacağını iddia eden insan varsa üç tavsiyemiz olabilir: Birincisi: “En ya kın psikiyatriste müracaat ediniz!” İkincisi: “Rabbinizle aranızdaki münasebeti ciddi olarak gözden geçiriniz”!.. Üçüncüsü: Diyecek sözümüz yoktur!”.

Cinsel tatmin zevki, iyi düşünülecek olursa bedensel ağırlıklı bir olgudur. İnsan bedende yoğunlaştığı oranda bu duygu konu sunda tutkusu ve ihtiyaç hatta hastalık derecesinde arzusu coşacaktır. Ruha yapılan yolculuklarında yoğunlaştıkça, beden dünyasın dan uzaklaşan ve nurâniyet kazanan insan, nurânî bir melek gibi cinsel duygulara uzak kalmış olacaktır. Cinsel duygular, bedenselleşme ve nuranîleşme olaylarıyla orantılı olarak güçlenir veya ihtiyaç olmaktan çıkabilir.

Dünya hizmet yeridir lezzet yeri değildir. Dünyasında hizmete hiç yer vermeyen, lezzetlerle donatan insan aslında geleceğini riske atmaktadır.

Cinsel lezzet başlı başına bir ürün değildir. Bu avans lezzet, gerçek evlat lezzetine vesile olabildiği oranda gerçek işlevine uygun anlam kazanır. Ne var ki evlat olmadan da evlilikle meşrû kılınan bu duygu, hiç olmazsa insana iki şey kazandırmalıdır: Birisi, ha ramlara karşı eşlere koruyucu kal-kan misyonu üstlenmesi, diğeri de nezahet çerçevesinde gerçekleşen birleşmeyle eşler arası sevgi ve muhabbetin artmasına vesile olmasıdır.

Buraya kadar, inanan insanların bu konudaki durumlarını irdelemeye çalıştığımız fark edilmiş olmalıdır. İnanç ve ibadetle hiç bir ilişkisi olmayan insanlar için de bir şeyler ifade edebilir zannederiz. Özellikle küçük yaşlarda ciddi travmalar yaşayan ve bir şekilde tacizlere maruz kalan (ensest dahil) ve bazı cinsel alışkanlıklar edinip bundan vazgeçemeyen insanlar, hem psikiyatrist yardımı almalılar hem de, ehil mürşitlerden ve iffetli arkadaş çevresinden yardım almaya, ciddi bir kalp ve düşünce operasyonu geçirerek, nefislerine ha kim olmaya çalışmalıdır. Allah’a ciddi yönelen insan, ruhuna huzur, aklına güç, kalbine manevi heyecan geldiğini hisseder ve nefsine hakim olmayı öğrenebilir.

Hangi günah ne kadar büyük ve çok olursa olsun, Allah’ın Rahmet ve Mağfireti yanında denizde köpük gibidir, ümit kesmek as la doğru değildir

(4/48,116;39/53). Bu konuda ısrarcılık da çok önemlidir. Günahlarda ısrar etmeme affedilmelerini sağlar, af dilemede israr ise insanı kolay temizler.

“Onlar, bollukta darlıkta Allah’a için harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler…Kötülük (fuhşiyat) yaptıklarında nefislerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlar günahlarına istiğfar ederler. Günahları Allah’tan başka kim affedebilir. Ve onlar günahlarında bile bile ısrar etmezler” (3/134-135).

Cinsel açlığa karşı açlık aşkı ve namaz aşkı!

Cinsel tatmin arzusunu kendisi için bir ihtiyaç ve hastalık haline dönüştürmüş, özellikle bunu meşrû olmayan yollarla elde etme ye alışmış insanlar kuşkusuz psikiyatrist tedavi alabilirler. Aslında işleyeceğimiz iki konunun da, psikolojik etkilerinin olabileceğinden bahsedilebilir.

Genel anlamda her aşka ve özellikle cinsel konulardaki tutkulara karşı önereceğimiz iki yöntemden birincisi açlıktır. Açlığa aşık olmaktır İkinci-si de namazdır. Namaza aşık olmaktır.

Açlık göreceli bir kavram!..Ruh açlığı, cinsel açlık, gözü aç, yoksul-aç insan gibi farklı bağlamlarda kullandığımız olur. Biz hind fakirlerinde ya da ruhbanlıkta olduğu gibi veya ideolojik anlamda bir açlıktan, yoksulluk edebiyatından söz edecek değiliz. Soyut olarak açlık kavramının ruhla olan ilişkisinden ve özellikle de, nefisle olan göbek bağından bahsetmek istiyoruz.

Nefsin cinsel arzularını dindirmede en etkili antibiyotik gibi, çok kısa zamanda bütün bedensel duygularda etkisini ve zamanla hakimiyetini gösterecek sırlı bir güce sahiptir açlık. Bir de bu, ibadet adına oruç şeklinde icra edilirse, otomatik fren görevini yerine getirecektir. Açlık, nefsin, ateş yerine açlıkla terbiye edilmesi sonucu, “Benim Rabbimsin!” diye itiraf etme zorunda kalacağı güçlü bir pehlivan gibidir. Nefsi ancak açlık ciddi olarak dize getirebilir. Çünkü insan, bir açlıkla bir de secde ile iki büklüm hatta dört büklüm hale gele bilir!..

Mal ve evlat, yeme içme ve özellikle de cinsellik adına ruhumuzu saran dünyalıklar ve gaflet karşısında, az nefsinden yanmış olanlar, açlık olgusunu yabana atmamalıdır. Açlığın kendi dünyalarında ne gibi değişime yol açabileceğini ciddi olarak irdelemelidirler.

Meditasyon eğitiminde ruhî ve zihnî güç, bedenden ve ilgili olduğu zevklerden uzaklaştırılmaya çalışılır. Bizim tefekkür dünyamız hiç bir düşünce disiplininde olmadığı kadar derin, etkili, renkli ve çok boyutludur.

Biz ibadet neşvesi içindeki “Açlık zevkini”, nefsi, özellikle cinsel yöndeki zevklerin yerini alabilecek bir alternatif olarak değerlen dirilmesini önerebiliriz.

Birinci adım:

Bütün şehevât zevki yerine açlık zevki…(Ayette geçen şehevat kavramı, nefsin arzuladığı her şeyi kapsamaktadır.3/14)

Cinsel zevkler yerine özellikle açlık zevki!..

İkinci adım:

Bütün şehevat ve cinsel zevkler yerine namaz zevki!..

Açlık ve namaz zevkleri, insan ruhunu sararsa diğer zevk çeşitleri mekan bulma imkanı bulamayacaktır. Tersi de doğrudur: Şehevat zevklerini alışkanlık haline getirmiş, zaafiyetlerini ihtiyaç olarak kabullenmiş insanlar, açlığa da namaza da dayanamazlar!..

İnsan bir de ibadet niyetiyle aç dolaşıyorsa, iç dünyasında farkında olmadan bir programın işlediğini, hissedişlerinde bir farklılaşmanın başladığını hayretle fark edecektir. Aç mide boş görünse de ruh için açılan bir manevra alanı gibidir. Ruhun derinlerden gelen sevinci, açlığa bir lezzet kazandıracaktır, buna kesinlikle inanabilirsiniz. Bunu deneyebilir, bir gün dolu mideyle bir gün de aç mideyle akşam ederek, iç dünyanızdaki ve çevrenizle ilişkilerinizdeki farklılığı gözlemleyebilirsiniz.

Biyolojik olarak açlık, etkisini, ilk planda midede, diğer deyişle; bel üstü ile bel altı arasında doğrudan hissettirir. İçimizin kıyıldığını hissederiz.

Zihnimiz o bölgeye yoğunlaşır. Bu aynı zamanda, geçici olarak şehvet ve maneviyatla ilgili duygularından soyutlanmış halimiz olarak tezahür eder. Yani açlıktan midesi guruldayan, bedeni halsiz düşecek hale gelmiş olan bir insana, zevk ve eğlence ya da ibadet ve manevi dersler adına yapacağınız teklifler, bir tas çorba bir dilim ekmek kadar cazip gelmeyecek, en azından öncelik hakkını elde edemeyecektir. Bu yüzden Peygamberimiz, iftar vakti orucun hemen açılmasını istemiş ve sofranın hazır bulunduğu bir açlık durumunda, vakit uygunsa, namazdan önce yemek yenmesini tavsiye etmiştir.

Bu durumu şu şekilde de ifade edebiliriz: İnsan ne kadar zevk ve eğlenceye ya da manevi tecrübelere alışmış olursa olsun netice itibariyle, an gelecek midesinin şiddetli ve hayatî açlık isteğine mağlup düşecektir.

Gün boyu oruçla açlıklarına kıvam kazandıran insanların, iftar öncesi koşuşturmaları ve bir mide seferberliğine girişmeleri nasıl izah edilebilir?

Sınıflarda ders görenlerin, eğitimdeki askerlerin, fabrikalarda dairelerde bürolarda çalışanların, mahkumların vb. durumda olanların, akşam iftarı değil, öğlen paydosunda, savaş alarmıyla silah başı yapan asker gibi tabak başı yapmaları, midemizin, ha yatımızın baş rol oyuncusu olduğunu göstermiş olmuyor mu?

Açlığın, insanı böylesine cezbeden müthiş bir çekim ve etki gücü bulunmaktadır. İşte bu açlık cazibesi, ön plana çıktığı ve bünyemizde hakimiyet kurduğu her zaman diliminde, nefsimize cazib gelen pek çok zevk türünün fonksiyonlarını da durdurmakta, yeme isteği bütün isteklerin önüne geçip liste başı olmaktadır.

Başlığımıza ters düşecek bir tanımlama yapmak zorundayız: Yeme aşkı bütün aşkları geride bırakmaktadır. Bu durumda Açlık değil tokluk, aşka dönüşmüş oluyor. Oysa biz açlığı bir aşk olarak takdim etmeyi düşünmekteydik!..Konuyu nasıl aydınlığa kavuşturabiliriz?

Beşerî aşkın güzel ve tatlı yanları olduğu gibi çirkin ve bela yönleri de yok değildir. Bazen haz bazen azab verir. Kimine gülistan kimine de hâristan gelir. Vuslatıyla da hasretiyle de ciğer dağlar; aşık her halükarda ağlar!..

Midesi aç olan da, ruhu aç olan da aslında ağlar!..Mide doyar insan zevklere dalarsa ruh aslında işte o zaman ağlar!..

Açlık aşkı da, ayrılık ve hasret acısı çektirir fakat günah adına insanın ruhunu, hüsrana götürebilecek bütün aşklardan bir uzaklaşmadır bu!..

İnsan açlıktan yanar sonra karnı doyar sonra da günah aşk ballarına banarsa, beden vuslatla zevklenirken kalbin acılarla kıvranmasıdır bu!

Açlık aşkı bir ışıkcıktır fakat insanı bir taraftan nefsin bütün olumsuz arzularından soyutlar diğer taraftan da insan ruhunun nurlar aleminde aydınlanmasına, Allah aşkıyla itminana ermesine sebep olur.

Açlık aşkı, fani cinsel açlıkları ve zâil aşkları bastırır. Bakî aşklara ulaştırır…

Açlık aşkı, oburluğu durdurur, alışkanlıkları susturur. Manevi duyguları coşturur, insanı meleklerle at başı koşturur.

Öyleyse açlık aşkının oluşmasında şu iki sebep ve amaç çok önemlidir: Nefsi azdıracak bütün aşkları önlemek ve aşmak, Rahman’a ulaştıracak bütün aşkların önünü açmak!..

Açlık insanı öfkeli yapar düşüncesi bu tezimiz açısından yanlış olarak değerlendirilebilir. Açlık sonucu öfkelenenler, aslında açlığı bir dost, bir lezzet olarak hiç düşünmemiş, genellikle açlık deneyiminden uzak yaşamış olan insanlardır denebilir.

Hayatımızdaki başarısızlıkları, başarı yolunda bir deneyim, ileri hamle için bir gerilim olarak görme konusu aklı başında her in san tarafından savunulur.

Açlığa da bu bakış açısıyla bakmakta bir engel yoktur.

Açlık aşkı hem ok hem de yay gibi fonksiyon yapar. İnsan açlık sayesinde nefsiyle yay gibi gerilir, fakat kalbiyle ok gibi hedefe kitlenir!..

Açlık aslında acı verir. Fakat acı vermesi, nefse ağır geldiği içinidir. Nefsin alışageldiği yeme içme, eğlenme ve cinsel haz hissetme alışkanlıklarını önlediği ya da performansı düşürdüğü içindir. Her yeme içme nefse enerji yükler ve onu hareket geçirerek o enerjiyi yakma, boşaltma ve harcama isteğini vazgeçilmez bir ihtiyaç haline getirir. Nefsin ihtiyaç olarak gördüğü şey ise, oburca yiyen ama farkında olmadan çatlayan balıklar gibi, haz dalgaları arasında boğulmaktan, nefis hastalıkları içinde çırpınmaktan başka bir şey değildir. Bu yönüyle açlık gerçek bir dalgakıran gibidir.

Açlığın, insanın, kötülüklere yatkın bütün beden bölgelerindeki kaslarının işlemesini yavaşlatması, ten iştahını kesmesi yönüyle bile başlı başına büyük bir kazanç ve avantaj sayılabilir. Bu kadarı bile açlığa aşık olma adına yeterli bir gerekçe olarak görülebilir.

Açlık çok sadıktır, son derece vefalıdır ve samimidir de!..Çünkü insana sadece kendisini düşündürür. Başkalarından uzaklaştırır. İnsan doğrudan kendini obje yapar. Çok aç olduğumuz bir anda, spora, eğlenceye veya herhangi bir uğraşa davet edildiğimizde, hemen açlığımızı öne süreriz. Davet edildiğimiz şeyi erteler, kendimizi ön plana çıkarırız. Çağırana değil, kendimize koşarız. Elimizde kaşık, tabak başında kendimizle baş başa kalırız.

Bu durumda açlık bizim sigortamız olarak görülebilir. Bizi bizde tutuyor, başkalarının uygun olmayan davetlerine karşı isteksiz yapıyor, koruyucu bir kalkan ve zırh oluşturuyor. Beden mukassî oluyor, iki dört büklüm kapanıyor, manevî gardını alıyor. Dıştan soyutlanıp içe yolculuğa açılıyor. Aç mide bedeni güçsüz gibi gösterse de tersine, manevi enerji yüklenmiş oluyor. Zahirî ve geçici güçsüzlüğü olsa da, bu, günahlara karşı oluyor!..

Tok insan asıl, arzular girdabında av olmaya açık hale gelebiliyor. “Oh!” dedirtiyor, “Şimdi keyif zamanı!” hevesiyle arayışlara giriyor; açlıktan gelebilecek bir lezzet kapısını kapatıp pek çok lezzetlere yelken açmaya hazırlanıyor!..Bir açlıktan zevk almıyor bin zehirli lezzetten zevk almaya açık hale geliyor. Sahici gerçek has lezzete sırtını dönüp, yalancı sanal sahte lezzetlere yüzünü çeviriyor.

Öncelikle açlığı sevmeye çalışmak, onunla çok yakın dost olmak gerekir. Zihin derinliklerinde açlık zevkiyle buluşmak, zaman la da açlıktan zevk alır hale gelmek, bu zevki başka zevklerin yerine ikame etmek gerekir.

Motive edici kitaplar genellikle, içe dönük konuşmalarda, stres meydana getiren, olumsuz düşünce ve mesajlardan uzak kalınması, içtenlikle olumlu cümlelerle bilinçaltımıza mesaj gönderilmesi tavsiye edilir. Uzmanlar yerinde bir tutumla, dengeli beslenme ve gerekli gıdanın alınması tavsiyesin de bulunurlar. İnsana yararlı her güzel sözün arkasında durulmalı kuşkusuz.

Ve nefsimizin de üzerimizde hakkı olduğunu, beden emanetine gerekli ihtimamı göstermemiz gerektiğini de unutmamalıyız. Peygamberimiz, her günü oruçla her geceyi sırf ibadetle geçirmek isteyen ve eşiyle de ilgilenmeyen genç bir Sahabeyi, çağırarak konuşmuş, gecenin belli vaktinde ibadet, Davut orucu ve eşinin ve nefsinin de hakkını vermesi konusunda onu ikna etmiştir. Üstelik, dün ya çapında yapılacak çalımlı hayırlı hizmetlerin en çaplı şekilde mükemmel yerine getirilmesi için, sağlıklı ve güçlü bir bedene, her in sandan daha fazla ihtiyacımız olduğunu da göz ardı etmemeliyiz.

En azından şöyle düşünebilmeliyiz: “Ya Rabbi Süleyman Peygamberin mal konusunda dediği gibi (38/32) bedenimi, yeterince yemeyi ve eşimi seviyorum, ama bunu, senin için yapıyorum!”..

Biz konumuz itibariyle, zihninizde “Açlık diyalogları” gerçekleştirmenizi, zihniniz kanalıyla midenizle söyleşmenizi önerebiliriz. Onun tatlı gurultular halinde sunduğu melodi ziyafeti çağrısını, hemen iştah kabartıcı yemelere bir davet olarak algılama yerine, bir an durup üzerinde düşünmenizi ve bu hoş nağmeleri ruhunuza dinletmenizi salık veririz.

Mide çığlıkları bir açlık acısı şikayeti midir yoksa, rahat bir nefes aldığı için mırıldandığı mutluluk besteleri mı? Şayet sadece nefis ve nefis tentenesi ten adına insiyakî olarak yorum yapacaksanız, durmayınız çanak çömlek başına!..Mide üstünde dil, lezzetleri almaya zaten müptela ve müheyyâ! Mide altı da en pahalı ve lezzetli olanları bile o halde atmaya hazır!..Mekanik bir sistem ve rutin işlemler!…Sıradanlaşmış eylemler ve fabrikasyon ürünler!..

Bu sebeple başkaları varsın “Açlıktan bayılıyorum, açlığa dayanamıyorum!” diye söylensin dursun!..Siz ise “Ben gerçekten aç lığa bayılıyorum! Onu çok seviyorum, ona aşığım!” deyin durun!..

Tokluk insana çok şey kaybettirebilir, ama kontrollü ve amaçlı açlık çok şey kazandırabilir…Kaybettirdiği bir kaç kilo ise mevzu bahis olan, insanlar, fizikî görünüm adına, günümüzde kilolar verebilmek için ne fedakarlıklara katlanıyorlar, hayatî riskleri bile göze alıyorlar.

İnsanlar genellikle tokluğu sevdikleri için açlığı sevmeyi düşünmezler, bunu denemezler de!..Çünkü çoğunlukla tok olmak için yeme içme savaşı içinde hayat geçirilir. Açlığı sevme fırsatı bile bulamazlar. Ne var ki Rahmetiyle Rabbimiz bu yolu Ramazan orucuyla bize açmış, Peygamberimiz, nafile oruçlarla buna teşvikçi olmuştur. Oruç açlığı gerçekten, tokluk dönemlerimizde yaşayamadığımız derûnî-içsel duyguları bize yaşatır. Açlık coşkusu hüzünlü simalarda desen desen tüllenir. Ramazanlarda küçük büyük, genç yaşlı insanlarda gözlenen tatlı telaş, açlığa olan sevginin, aşkın bir göstergesi sayılabilir.

Açlığı sevme Ruh ürünlerini sevme demektir!..Yer çekimi dolu mide fasit dairesini kırma demektir. Dolu mide ağırlık yapar, sarkar, yer çekimine yardım eder, yere yakın zevklere, dünyaya, beden hayatına bağlı ve bağımlı kılar. Ruh fabrikasını âtıl bırakır, yükselmesine, yüksek ve yüce ürünler vermesine mani olur.

Açlığı sevmede Meleği sevme, ona aşık olma vardır. Melek sadece Rahmanı zikreder, onu bilir; çünkü O’na yükselmesine mani olacak beden-sel ağırlıkları yoktur; yeme içmesi cinselliği yoktur. Ama açlıktan lezzet alma duygusu da yoktur. Bir duygusu vardır açlık sevenlerin ağızlarında oluşan açlık kokusuna aşıktırlar. Onlara gül kokusu gibi gelir, aç mide, gül ağız arar dururlar.

Açlığın kokusu meleği kendine aşık ediyor ve koşturuyorsa, insan açlığa neden aşık olmasın ve meleğe koşar gibi açlığa koşmasın!..

Namaz aşkı:

Açlık sever gibi, güzel koku sever gibi, eş sever gibi namazı sevmek ve namaza aşık olmak!..

Eş aşkı, gül kokulu hoş açlık aşkı ve secde aşkı!..

Meleğin çok sevdiği kokuyu Peygamberimiz de çok severdi. Güzel koku aşkının, namaz aşkının ve eş aşkının beraber ele alındığı mübarek sözünde bu inceliği fark etmek mümkündür.

Açlığın kendisini gerçek hüviyetiyle hissettirdiği ilk ibadet şüphesiz oruç, sonra da namazdır. Namazla insan, bütün açlıklara karşı bir perde çeker. İster biyolojik açlık olsun, isterse cinsel açlık, mal mülk para, makam ve şöhret gibi nefsin hoşuna giden diğer açlıklar olsun, namazla her gün beş kez bu açlıklar, manevi terapilerle tedavi edilmiş olurlar.

Namaz aşkın, muhabbetin ve arzuların yüzlerini, geçici ve elemli dünyadan, ebedi ve gerçek lezzetlerin bulunduğu alemlere çevirir.

İnsan kendisini şöyle ölçebilir. Cinsel konular söz konusu olunca içimde neler hissediyorum? Tavrım duruşum ne oluyor? Karnım aç olduğun neler hissediyorum, yemekler önüme konunca davranışım ne oluyor. Bir de namaz deyince ne hissediyorum, nasıl davranıyorum.

İnsanın cinselliğe ve yemeğe içmeye karşı hissettiği arzu, yöneliş, dayanılmaza tutku, namaza karşı hissedilmeye başlanmışsa, insanın aşamayacağı hiç bir olumsuz duygu, düşünce ve dünya adına engel yok demektir. Çünkü her şeyden önce nefis engelini aş maya başlamıştır.

Açlık aşkı, başta cinsellik olmak üzere nefis açlıklarından ve arzularından insanı soyutlarken, namaz aşkı da insanın bütünma nevi açlıklarını doyurmakta, onu ruhu bütün, psikolojisi arızasız bir insan haline getirmektedir.

—————————————————————-

KUR’AN’DA ERKEK-KADIN ARASINDAKİ BAZI İLETİŞİM VE İLİŞKİ PRENSİPLERİ (drmavi)

1-Erkek ve kadında, birbirinde ruhî huzur bulma duygu ve düşüncesi, vazgeçilmez bir amaç olmalıdır.

Ayet, eş varlığındaki ana gerekçenin huzur bulma olduğunu vurgular(7/189).

Bu bedenî hiç bir tatmin vasıtasıyla elde edilemeyecek kadar önemli ve değerli bir durumdur. Eşler kendilerini birer psikolog olarak görmelidir.

Kur’an eşlere adeta bu misyonu tavsiye etmektedir. Evlenmede denklik çok önemli bir konudur. Fakat bu genellikle servet, fiziki yapı, soy, kültür gibi konular çerçevesinde değerlendirilmiştir. Kuşkusuz bu konular da önemlidir. Ne var ki bu konularda denk görülen nice çiftler de evlilik konusunda ciddi problemler yaşayabilmektedir.

Tarafların, birbirlerini kendilerinin vazgeçilmez huzur kaynağı olarak görmeleri ve maddi zevklerin ihtiyaç haline getirilmesi yeri ne, karşılıklı ruhsal ihtiyaçlarını giderdiklerini düşünmeleri konusunda denklik sağlanması durumunda, söz konusu konulardaki uyumsuzlukların bile giderilebileceği imkanı doğmuş olacaktır.

Bir ailedeki mutluluğun temel kriteri bu olabilir. Yani Eşler veya çocuklar, işten veya okuldan evlerine gelmek için heyecan duyuyor, içlerinde bir coşku hissediyorlarsa, evlerine mutluluklarına yürüyorlar demektir. Birey, psikolojisi bozulduğu, huzuru kaçtığı için evinden başka mekanlara kaçma-ya, uzaklaşmaya çalışılıyorsa, eşler birbirlerinin huzur kaynağı olamamış, o evde mutluluk rüzgarları esmiyor demektir.

Hiç kimse, bir fabrika kurarken, zarar etsin de iflas edeyim veya kötü ürün elde edeyim diye kurmaz. Aile bundan az önemli değildir. Aile bireyleri, evlerini, huzur üreten bir mutluluk merkezi olarak düşünmeli, huzur gönüllüsü gibi çalışmalı ve bu hedeften asla vaz geçmemelidir.

Eşler, iman ve nikah tazeleme yapar gibi, doğum ve evlilik yıldönümü kutlar gibi, ama her gün en az bir kere mümkünse beş kere, bu ahdü peymanlarını, manevi sözleşmelerini yenilemelidirler. Evlerinde namaza kılanlar, bu konuda büyük avantaja sahiptirler. Çünkü bu dileklerini dua ubudiyeti bereketi içinde, incelmiş duygularıyla ve topluca tekrarlayarak yaparlar. Bu, grup terapisi yapar gibi bilinçaltlarını ve ruhlarını doğrudan etkiler. Dil yoluyla dilden dökülen huzur dilekleri, bir şekilde o mekanı hatta eşyaları bile etkiler ve insan üç beş ev eşyası içinde bile huzur alanı oluşturmuş olur.

İnsanın mahiyetinde, başkasına huzur verme, huzur vererek mutlu olma gibi fıtrî bir duygu vardır. Kur’an bunu “îsâr” olarak ad landırır(59/9).

Bu duygu ego ile, cimrilikle, kin ve düşmanlıkla köreltilmemişse; babalarda ailesine karşı, annelerde çocuklarına karşı, genel de insanlara karşı somut biçimde gözlenir de…Esas îsâr kahramanları Mekke’den hicret eden Muhacirlere kucak açan, sahip olduklarının yarısını paylaşma teklifi yapan Ensar’dır.

Aile yuvasında bu duygunun alabildiğine yaşatılması, çok güzel duyguların yerleşmesine ve olumsuz tutum ve davranışların azalmasına kesin çözüm getirebilir. Aslında bu duygunun, sevgi ve saygının, huzur ve mutluluğun oluşmasında en etkili birinci duygu olduğu bile söylenebilir.

Zira bu duygu güçlü çekimiyle, insanda fedakarlık yapana karşı ciddi minnet duyma ve bağlanma gibi farklı güçlü bir duyguyu harekete geçirir, aynı zamanda fedakarlıkla karşılık vermeyi netice verir. Bu duygu annelerde daha yoğun görüldüğünden, aile huzurun da payları büyük olur.

Ruhlarda mehtap ve güneş doğduktan ömür boyu sürecek huzur iklimi oluştuktan sonra, o hane cennetten bir köşe olur.

2-Kadın ve erkekte, birbirine karşı sevgi ve merhamet duygu ve düşüncesi, vazgeçilmez birer araç olmalıdır.

Ayet, eşler arasında ruh uyumunun, kaynaşma ve huzur sağlamanın esas gerekçe olduğuna, sevgi ve şefkat duygusunun bu nu sağlamada, korumada, arttırmada ve devam ettirmede güçlü birer tetikleyici duygu olduğuna ya da ruhlara huzurun hakim olduğu yerde bu iki etkili duygunun kalıcı olarak doğabileceğine işaret ediyor gibidir(30/21).

Sevgi ve merhamet duygusal bir tepki olarak kalabilir. Bedensel yön de etkili olabilir. Sözgelimi, insan bir güzele ilk görüşte gönlünün aktığını aşık olduğunu, zamanla da sevdiğini söyler. Bir özürlüyü ya da fakiri gören insanın içi merhamet duygusuyla acıyabilir. Ve bu iki duygu insanı bazı davranışlara yönlendirir. Fakat bu geçici bir duygu dalgalanması med-cezir olayı gibi gelip geçici olabilir ya da zamanla ilk günkü etkisini kaybedebilir.

Her iki ayette de geçen “Sükûn” kavramında ise ruha mal olan, ruha işleyen, en zor şartlarda bile etkisini hissettiren, bütün benliği saran ve kalıcı olan son derece güçlü bir duygu-huzur bulma söz konusudur ki hem maddi hem de manevi ihtiyaçların sağlanmasındaki devamlılığı gösterir.

“Sekîne”, ruhun derinliklerine kadar işleyen bütün duyguları etkisi altına alan, bütün korku ve endişeleri gideren iç huzuru demektir ki, savaş gibi, insanı son derece tedirgin edici bir ortamda bu duygunun müminlerin kalbine verildiğinden bahsedilir (9/26,48/4).

“Mesken” kavramı, Kur’an’da aynı zamanda erkek ve kadın cennetliklerin temiz mekanları olarak zikredilir(9/72). Ve, evlerimiz huzur bulup dinlendiğimiz gecelerin(10/67) en koruyucu mekanlarıdır.

Aile, aslında topyekün bir hayatla mücadele etmenin minyatür plandaki organizasyonudur. Bunun büyük çapta olanı hükümet etmek, devleti idare etmektir. Ve milletlerin en çok ihtiyaçları olan ve bekledikleri şey maddi manevi huzur içinde yaşamaktır. Bu sebeple ayetlerde sıkça ele alınan; azgınlık, zulüm, fitne, fesat ve bozgunculuk toplum huzurunu bozduğu için şiddetle reddedilmiş ve cezalar biçilmiştir.

Aile ve devlet hayatında maddi manevi huzur ve düzen temel amaç edinildiğinde, bu huzura ulaşmada iki besleyici ana duygu olan sevgi ve merhamet duygularının da etkisiyle, insanların iç ve dış bütün ihtiyaçlarının karşılanmış olacağı gibi, huzuru bozucu her davranış da barınamayacaktır.

Sevgi ve aşk kavramları insanların günlük hayatlarında, özellikle şarkı sözlerinde ve şiirlerde en çok sözü edilen kavramların başında gelir.

Çoğu tanımlamalar ve hissetmeler aslında, mecazî aşk ve sevgi üzerine yapılmaktadır ve ışığın tanımlanması anlamına gelmektedir. Sevgi ışık gibidir, insanın kalbini aydınlatır bir enerji oluşturur, fakat asıl olan ışığın kaynağına ulaşmaktır ve o ışığı yararlı şekilde kullanması bilmektir. Bilinçsizce yaklaşılan kimi ateşler ve ışıklar insana zarar da verebilir.

Beşerî her sevgi hakiki aşk ve sevgi olan Allah sevgisi adına ve belli amaçlarla yaşanırsa, iki dünyada insana mutluluk sağlaya bilir. Yoksa sevgi ışığının her an şeytanî ve nefsanî ateşe dönüşmesi ve insana zarar vermesi muhtemeldir.

İki ayette bu inceliği yakalamak mümkündür. Kalpler Allah ile tatmin olur, huzur bulur (13/28). Eşler birbiri için huzur kaynağına dönüşmelidir. Sevgi merhamet gibi duygular bu huzuru paylaşma adına işletilmelidir. Bu sebeple evlenmek üzere birbirlerine razı olan taraflar, yek diğerine benim “Huzur arkadaşım!” nazarıyla bakmalı, kendini sevgisinin de desteğiyle, eşiyle huzur bulacağı konusunda ikna etmelidir

Yukarda ele aldığımız cinsellik konusu da burada gerçek yerini bulmuş olmaktadır. Huzur üreten bir nesil yetiştirme hedefine hizmet etmesi açısından cinsellik, eşler arası sevgi ve merhametin, dolayısıyla huzurun yerleşmesi ve beslenmesine hizmet eder durumda olmalıdır.

3-Cinsel arzu, yüksek amaç için verilmiş peşin-avans ücret olarak görülmeli, tutkuya dönüştürülmemelidir.

Kur’an, insanların bir tek ana nefis varlığından geldiğini ifade eder. Adem’in topraktan bir protein macunu olarak şekillenmesin den ve bu ana yapının bölünmesiyle Havva’nın yaratılmasından sonra da erkek ve kadınların bu ikisinden üretilip kabileler olarak çoğaltıldığından söz eder (4/1,7/189;16/72;49/13).

Ayet: “Size kendinizden eşler yaratmış böylece çoğalmanızı sağlamıştır”(42/11).

Burdan anlaşılıyor ki model insanın oluşumu aslî amaç, insanların çoğalması için cinsiyetin oluşumu ve cinsel arzu ise arizî amaçtır. Fakat vekil de olsa bazen insan asil makamda iş görebilir. Ve elmas aslı olan kömürü geride bırakabilir. Sadef atılır, oluşturdu ğu inci değerli kalır.

Aynı şekilde bu asla kadının anlamsız, değersiz ve yetersiz olduğu anlamına gelmez. Hiç Allah’ın, kendi yarattığı erkek ve kadın arasında, haksızlık ve zulüm yaptığından söz edilebilir mi?..Aksine Cenabı Hak erkek olmadan da kadının, evren çapında değerli bir misyon sahibi olabileceğini Meryem, Hacer ve

Asiye olaylarında göstermiştir. Kadın bir yönüyle erkekler üstü bir varlıktır. Erkek olmadan erkek doğuran ve bütün kadınlardan üstün tutulan (3/42) tek ana, Meryem Ana’dır…

Üç kadın üç dinin kurucusu konumundadır.

Museviliğin oluşumunda Musa’yı yetiştiren Firavun’un karısı Asiye baş kahraman durumundadır.

Kocası olmadan İsa’ya hamile kalan ve yeryüzünü etkileyecek Hıristiyanlığın doğuşuna beşiklik yapan Hz.Meryem’dir.

Hz.İbrahim’in oğlu İsmail ile beraber getirip çöle bıraktığı Hacer anamız, İslam’ın ve Hz.Muhammed’in (S.A.V.) doğuşuna Mek ke’yi hazırlayan ve bir medeniyete öncülük eden tek kadın örnektir.

Kadını esas anlamsız ve değersiz kılan bilinçsiz erkek olmuştur. Kabil bir tutku kurbanıdır. Bu tutkusuyla kadını, ruha huzur ve ren ve sevgi üre ten konumundan indirmiş kendi bozuk ruh haline alet etmeye çalışmış, sonucunda da kardeş katili olmuştur. Benzer tutum karşı cinsen de gelmiştir. Züleyha

Yusuf’u benzer obje durumunda görmüş, ulaşamayınca da zindanla cezalandırmıştır.

Anlaşılıyor ki cinsel arzu yüksek hedefler için bir vasıta olmaktan çıkarılıp amaç durumuna getirilince, ruhsal yapıda olduğu kadar aile ve toplum yapısında da dengesizlikler ve bozulmalar ortaya çıkmaktadır.

Eşler, nasıl helal yiyeceklerden lezzet alıyor; başta besmele çekerek, sonda hamd ederek ve yerken tefekkürle nimetin anlam ve değerini düşünüyorlarsa, cinsel konuya da benzer yaklaşım sergileyerek, bu konuya anlam ve bereket kazandırabilir, niyetleriyle her lezzet halini ibadet haline çevirebilirler.

Şehit olmak için çırpınan bir insan, şehit olamasa bile niyetiyle elde edeceği sevaplar vardır. İyilik ve infak için niyetlenen insan da niyetiyle sevaplar kazanabilir. Birlikteliği güzel nesil elde etme adına gerçekleştirenler de niyetleriyle sürekli iyilik sevabı kazanabilir.

4-Erkek ve kadın birbirlerini cinsel obje olarak görmemeli, ruh güzelliği ve nezahet ön planda olmalıdır.

Sevgi aşk ve merhamet, evi huzur yuvasına dönüştürecek ve cennet köşesi bu evde sevgi ve merhamet duygularıyla yoğrul muş evlatlar yetiştirilecektir.

Kadın, Allah’ın “Rahîm” isminden özel bir tecelli olarak isim almış, çocuk yetiştireceği o yuva, “Ana Rahmi” olarak vasıflandırılmıştır. Allah’ın ismiyle mühürlenen bu bölge yasak bölgedir ve bu kapının, meşru şekilde, kadının eşinden başka hiç bir şekilde açılma sına izin verilmemelidir. Rahim’in emaneti olan rahim, vefa içinde iyi korunmalı, emanete ihanet edilmemeli, ancak evlilikle huzur yuvasına dönüştürülmelidir.

Bu mührü kıran, erken ilişkiye izin veren batı kültürü günümüzde bugün, sokakları dolduran anne babası belirsiz genç enerjik yığınlarla uğraşmak zorunda kalmış adeta bireysel zevk özgürlüğü uğruna başlarına bela sarmışlardır ve bu sadece bir başlangıç ol maktadır. Dini, malı, canı, nefsi korumanın yanında nesli koruma Dinimizin temel beş ana prensiplerinden biridir.

Ana rahmi Allah’ın -deyim yerindeyse- “Sanat Tuvali” gibidir. Alak süresinde belirtildiği gibi, rahim duvarında bir hücre olarak yapışan embriyo aylarca, aşama aşama gelişme gösterecek, bir ressamın usta fırçasından çıkan resimlerden öte, canıyla kanıyla mükemmel bir varlık olan insanın yaratılmasına sahne olacaktır. Allah güzel isimleriyle sadece annede tecelli etmektedir. Bu yönüyle anne melekten üstündür. “Melek anneciğim!” deyimi bu durumda yetersiz bir anlatım olmaktadır. Çünkü melekler, anne olamazlar.

Eşinin ve çocuğunun yüzüne vuranlar, vurma riski taşıyanlar şunu düşünmelidirler: İnsan Allah’ın sıfat ve isimlerini yansıtan aynadır. Yüz aynası bunu yoğun şekilde yansıtır. Allah, Kudret sıfatının tezahürü olarak erkeğin bileğine belli iyi amaçlar için güç vermiş tir. İnsanın yüzüne de Basar isminin tecellisi olarak göz vermiştir. Elini yumruğunu kaldırıp eşinin veya çocuğunun yüzüne vuran insan, Allah’a en büyük saygısızlığı yapmış, O’nu it-ham etmiş olmaktadır. Allah’ın verdiği kudret özelliğini, yine onun verdiğin basar özelliğini yok etmede kullanmaktadır.

Hanımların adet günleri dışındaki günlerinde, rahim duvarında protein istiflenir depolanır, gelecek misafire hazırlık yapılır. Şayet aşılanma olmazsa adet günlerinde bu hazırlıklar sökülüp atılır. Bu rahatsızlık (2/222) günlerinde erkeğin eşine yaklaşmasına, diz kapağı göbek arası ten temasına izin verilmemiştir. Bu aslında ciddi psikolojik bir konudur. O haline rağmen eşini rahatsız eden insan şu mesajı vermiş olmaktadır: “Senin rahatsızlık durumun beni ilgilendirmiyor, benim cinsel zaafım ve arzularım beni ilgilendiriyor ve sen be nim için sadece bir cinsel objesin!”…

Öte yandan, ruh fıtrî olarak yüce duygulardan; asaletten, zerafetten, nezahetten, nezaketten, estetikten hoşlanır. Çünkü Allah’ın insanda tecellî eden bütün sıfat ve isimleri nezihtir, mukaddestir, latîftir…Bu, kadın ruhunda, Rahim isminin ana rahminde tecelli etmesi gibi, daha bir başka yoğunlaşmıştır.

Bu itibarla, erkek, kadınca davranışlar sergilemeden kadın ruhuna uygun bir tavır göstermelidir. Yani cinsel davranışları ruhsal bütünlük içinde uygulamalıdırlar. Bedensel eylemlere ruhanî boyutlar kazandırmalıdırlar. Konuyu ten boyutlarından, ruhanî estetik nezih boyutlara taşımalıdırlar.

Kur’an ön hazırlıktan söz eder(2/223) Bunun ilk yolu besmeledir, duadır, meşrû temas çeşitliliğidir.

Sonra avret yerlerinin göz temasından uzak tutulmasıdır.

Aynı zamanda mahremce fısıldanan özel kavramlar yüce değerleri zedelememeli ve estetik güzellikten yoksun olmamalıdır.

Ayet, nefis arzusuna uyarak bir kısım çirkin sözlerin açıkça söylenmesini Allah’ın sevmediğini belirtmektedir(4/148).

Eşler, kendilerine helal olan eşleriyle gerçekleştirdikleri münezzeh birlikteliği, nezih kelimelerle süslemeli ve nezaheti bozucu davranış ve sözlerin bilinçaltına yerleşeceğini unutmamalıdır. Ve bu olumsuz nefsanî bilinçaltı mesajlarının, zamanla iki tarafın ruhunu da rahatsız edeceği ve olumsuz başka pencerelerin oluşumuna hatta nezahetsiz taleplerin çimlenmesine yol açabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmalıdırlar.

Cennette kimse yoktu, Adem Havva yasağı delme girişimiyle elbisesiz kaldıklarını fark edince hemen avret yerlerini örttüler. Eşler arası bu gizemliliğin ruha kazandıracağı huzurlu mutluluğu fark edemeyen kimi insanlar, hadislerin belirttiği gibi, açıkta ve pervazsızca uygulanan münasebetleri tercih ederler. Ruh estetiğini de kaybederler. Bu tutumun kazandıracağı psikolojik ruhanî hazları da! (Ayette erkeğin kadın için kadının da erkek için bir elbise olarak nitelendirilmesi ilginçtir,2/187).

Rahîm ismiyle mühürlenen ve mahremlenen ana rahmi bölgesi, saygı ve merhamete en layık en saygın bir bölgedir. Ve bu sadece kişiye özel kalmalıdır. Sağlık ve doğum gibi sebepler zorunlu hayatî gerekçeler dışında, eş tarafından bile ihlal edilmemelidir. Bu bölge sanki sahibine münhasır koruyucu bir sınır bölgesi gibidir. Nefse ait pek çok olumsuz duygu ve düşünceleri zapt etmektedir. İhlali durumunda, bunların hücumu söz konusu ola-bilir.

Kendi eşini cinsel obje olarak değil, estetik bir ruh güzeli olarak gören ve avret yerine bakamayan insan, öncelikle kendi eşinin gözünde büyüyecek, saygı ve sevgi kazanacaktır. Eş kendine, fizik ötesi ruh yapısına değer verildiğinin, ruhen sevildiğinin bilincine varacaktır. Bu arada özel bir güven de oluşacaktır.

Bu tutum aynı zamanda başkalarına yönelme isteğini de ortadan kaldırmış olacaktır. Bu, oruca benzer. İnsan evindeki helal yemeğe ve helal eşine bile elini uzatamamaktadır. Haram olan yiyeceğe haram olan ilişkiye nasıl el uzatabilir!..Kendi eşine hoyratça bak mayan ve yaklaşmayan bir insan başka bedenlere nasıl bakar, nasıl yaklaşır!..Bunun tersi sonuç da şudur: Başkalarının, canlı can sız, mahrem bölgelerine bakan ruhlarda, eşlerine karşı ruhanî lezzet azalması, hatta bedensel isteksizlik doğabilir…Bu da haram yollara kapı aralayabilir.

Bu anlamda daha başlangıçta, eşe karşı gözlere este-tik oruç tutturmak yararlı olur. (Araştırılırsa, insanın kendi avret yerlerine bile, zorunlu olmadıkça, bakmasının bir kısım psikolojik yan etkilerinin olduğu görülebilir; unutkanlık yapma, övünme, komplekse kapılma, bazı duyguları tetikleme, vakarı ve ruhîestetiği kaybetme gibi…Psikoloji uzmanlarının araştırması gereken bir konudur…). Bu tavsiye yadırganabilir. Ancak, uygulayan yadırgamaz. Yadırgama ise uygulamadan olmaz!..

5-Kadın ve erkek, güzel geçimi sağlamak için birbirlerinde hoşa giden davranışlara yoğunlaşmalıdır.

Ayet: “Eşlerinizle iyi geçinin!..Hoşa gitmeyen bir durumları varsa, onda bile Allah’ın bir kısım hayırlar lütfedebileceğini düşü nün!”(4/19).

Bu ayet, ailede sevginin ve huzur ortamının oluşması adına, eşler için son derece önemli bir bakış açısı kazandırmaktadır.

Kur’an çok ayette aslında daima güzel duygu, düşünce söz ve davranış biçimlerinin benimsenmesi, kötü olanlarından uzak durulması konusunda sürekli uyarı yapmaktadır. Bu ayet bu anlamda genel bir çerçeve çizmekte ve ser-levha yapılması gereken bir ilke vermektedir.

Benzer konuya Peygamberimiz de işaret etmekte, “Eşlerinizde hoşunuza gitmeyen haller varsa, hoşunuza gidecek halleri de vardır” demek suretiyle bakışımıza yön vermektedir.

Psikolojik bur tutum şeklidir ki insan, kendi kusurunun söylenmesi karşısında savunmaya geçer ve misliyle mukabele eder; yani o da sizin bir kusurunuzu ifade eder. Böyle kusurlar çatışması içinde olumlu güzel yönlerimiz de boğulur gider, görülmez olur. Bazen bir kusur pek çok güzel duygu ve davranışın perdelenmesine sebebiyet verebilir.

Özellikle gözü kör ettiği söylenen aşk uğruna seven, sevdiğinin bir gamzesi uğruna pek çok hatasını görmezden geliverir. Ele aldığımız yönleri ile, ebedî hayata yönelik dünyadaki Huzur Arkadaşlığı hatırına insan, eşinin pek çok kusurunu örtebilir…

Kur’an Nisa süresinin ilk sayfalarında aile ilişkilerine oldukça geniş ve anlamlı yer vermiştir. Buna göre ahlaksızlık dışında, eşler arasında örtülemeyecek hiç bir kusur yok gibidir.

Şu ayet umarız eşlere ve aile bireylerine geniş bir perspektif kazandırır: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlara karşı tedbirli olun. Fakat eğer affeder, bağışlayıp hoş davranır ve kusurlarını örterseniz bilin ki Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir” (64/14). Ayet iyi halleri olan aile fertlerinden bahsetmiyor, düşmanca davranış sergileyenler den ve onlara karşı takınılması gereken davranış biçiminden bahsediyor ve tavsiyesini üç ayrı olumlu davranış ifade eden kelimeyle güçlendiriyor.

6-Erkek ve kadın birbirlerinin farklı yönlerini olduğu gibi kabul etmeli ve ona uygun davranmalıdır.

Ayet: “Allah’ın birinizi diğerinden üstün kıldığı yönlerini (kıskançlık, hırs ve düşmanlıkla) isteyip durmayın. Erkeklerin kendileri ne göre kazanıp sahip oldukları yönleri vardır kadınların da kendilerine göre kazanıp sahip oldukları yönleri vardır. Allah’ın fazlından isteyin…”(4/32)

Bu ayet de eşler ve aile bireyleri arasında denge ve uyumun sağlanması adına çok önemli bir prensibe işaret etmektedir.

Biyolojik farklılık tartışmasız kabul edilecek bir farklılıktır. Önemli olan psikolojik farklılıkların iyi irdelenmesi, ruh yapısının, kişilik ve karakterlerin iyi okunması ve bu yapıya uygun davranılmasıdır. İçe dönük, dışa dönük, optimist, melankolik gibi kişilik yapılarının fark edilmesi, bir kaç güzel söz veya dokunuş ya da bir ikram ve hediye ile gönül alınmasının gerekliliği gibi konular vitrinleri dolduran pek çok eserde işlenmektedir. Burada önemli olan eşlerin, ilk maddede işaret ettiğimiz “Huzur arkadaşı” anlayışına kendini ikna etmesi, ruhuna kabul ettirmesidir. Bu sevgi ve merhamet anlayışı ile hareket etmek isteyen insan, zaten güzel davranış biçimlerini okuyarak, dinleyerek, görerek hatta düşünerek belirleyebilecektir…

Eşlerin, duygusal yapıları, kültürleri, anlayışları, sosyal statüleri farklı olabilir. Eşler birbirlerine karşı bir tutum ve davranış sergilerken, sadece kendilerini değil, eşlerini de ölçüye koymaları, terazinin birer kefesinde tarttıktan sonra hayata geçirmelidirler. Kur’an’dan verdiğimiz örneklerde iki

Peygamberin de hanımlara karşı bu tarz yaklaşım sergilediklerini görebiliriz.

Karşımızdaki insanın baskın yönlerine uygun olarak sergilediğimiz her davranış aslında, onun da bize uyumlu olarak davranması için bir yatırım sayılacak bize geri dönecektir. Bu duygusal planda bir empati olarak tanımlanabilir. Hadiste belirtildiği gibi, insan kendisi için istediğini başkası için de istemelidir. Başkası için bunu isteyebilmesi için kendisini onun yerine koymalıdır. Dinimiz bunun pratiğini cemaatle saf bağlatarak yanındakiyle omuz omuza getirerek yapmakta, oruçla aç bırakarak açın halini anlamamızı sağlamaktadır. Savaş bittikten sonra, ölmek üzere olan üç-dört insanın, kendilerini birbirlerinin yerine koyarak, suya o daha çok ihtiyaç duymakta dır deyip, son yudumlarından feragat edip birbirlerine havale ettikleri bilinen bir olaydır.

Özellikle erkek, eşine bakarken dördüncü maddede ele almaya çalıştığımız yönleri göz önünde bulundurmalıdır. Eşini Allah’ın isimlerinin farklı tecelli mekanı olarak değerlendiren ve onu bir Şefkat kahramanı olarak değerlendirip, evlatlarını karnında taşıyıp bakması yönleriyle takdir eden erkek eşini evinin huzur kaynağı olarak görüyor ve buna büyük katkı sağlıyor demektir.

Özellikle erkek, eşine bakarken dördüncü maddede ele almaya çalıştığımız yönleri göz önünde bulundurmalıdır. Eşini Allah’ın isimlerinin farklı tecelli mekanı olarak değerlendiren ve onu bir Şefkat kahramanı olarak değerlendirip, evlatlarını karnında taşıyıp bakması yönleriyle takdir eden erkek eşini evinin huzur kaynağı olarak görüyor ve buna büyük katkı sağlıyor demektir.

Kadın sadece bu Sanat Tuvali olması, evlat taşıyıp dünyaya getiren ve yetiştiren bir Şefkat Kahramanı olarak görülmesi, eşiyle birlikte hayatın her sıkıntısını paylaşması, evinini ve aile fertlerinin ar ve namusunu korumadaki hassasiyeti ve toplum yapısını oluşturmadaki hatta medeniyetler kurmadaki etkinliği yönleriyle ne kadar değer verilse azdır.

Bu ifadeler aynı zamanda erkeğin, eşini böyle görüp değerlendirmesi adına bir tavsiye niteliğindedir.

Kur’an’ın yaklaşımına bakılırsa yukarda belirttiğimiz yönleriyle eş bilincine sahip olan erkek, bu anlayışla hareket ederek, aile sinde huzur ortamını sağlamada, yerleştirip korumada ve geliştirmede son derece etkili bir sorumlulukla karşı karşıyadır..

Ciddi araştırılması gereken bir konu, aile içinde erkeğin mi yoksa kadının mı, olumlu ya da olumsuz alışkanlıklar kazandırılmasında etkili olduğudur.

Sevap ya da günah bir eyleme, eşler beraberce yönelecekse; bunda erkeğin teklif ve ağırlığını koyması ve özendirmesi mi yoksa kadının teklif ve ağırlığını koyması ve özendirmesi mi etkin olmaktadır. Cinsel yaklaşımların hangi taraftan daha çok başlatıldığı da söz konusu edilebilir. Bu husus psikolojik ve sosyolojik olarak, istatistikî verilerle somutlaştırılarak ve güncelleştirilerek, akademik olarak ortaya konmalıdır. Öyle zannediyoruz ki eşler bile bu konuyu kendi aralarında tartışıp belli sonuçlara ulaşabilirler…

Bir ayette Allah’ın, erkeği, evde huzuru ikame etme yolunda eşiyle iletişim kurmada ve yönlendirmede baş sorumlu olarak gör düğü anlaşılmak tadır (4/34).

Bu ayeti farklı yorumlayanlar, erkeğe, kadın üzerinde bir ayrıcalık, üstünlük ve dilediği gibi terbiye etme adına müdahalede bulunma selahiyetinin verildiği yolunda yorumlarda bulunabilirler.

Oysa şu husus gözden kaçmaktadır: Burada huzur sağlamada, aktif misyon yükleme adına ilk muhatap olduğu için erkeğe bu yönde bir uyarı yapılmaktadır.

Kadına böyle bir sorumluluk yükleme adına uyarı yapma ihtiyacı prensip olarak olmayabilir. Çünkü kadın nahîf, duygusal, verici, sevgi ve şefkat dolu kalbiyle, adeta bir hamur ve macun gibi, şekil almaya elverişli , zaten huzurlu bir aile ortamı istemeye meyilli ve hazır durumdadır. Bir kadına, “Evladını sev!” deme tavsiyesi ne kadar yersizdir!..”Sıcak ve güvenli bir aile ortamında huzur içinde çocuklarını yetiştirmek ister misin? “sorusu ne kadar abestir!

“Eşinle uyumlu ol, güç ve kuvvetiyle işlerde çalışmasına, iyi yolda harcamasına saygı duy, namusunu ve malını koru!” şeklindeki telkinler de bir o kadar yersiz olacaktır!…Bu, yine aynı ayetin ifadesiyle , kadın için zaten bir “Saliha” lık ve uyumluluk anlamına gelmektedir ki bu, Saliha kadının, eşinin kurmaya çalıştığı aile huzurunu bozucu bir başkaldırıdan uzak olduğu anlamına gelmektedir.

Fakat bir erkeğe aynı soruların sorulması ve tavsiyelerin yapılmasının gerekli olup olmadığı konusunda en azından düşünmemiz gerekecektir. Günümüz ailelerinin, erkek evlada bakışı, ya da erkeğin kendine ve kadına bakışı, farklı kültürel bölgeler ve anlayışlar da hesaba katılarak irdelenirse, diyebiliriz ki bu gibi uyarıların erkeğe yapılması şart olmaktadır. Kocalık ve babalık görevlerini yapma yan, başka ilişkiler peşinde koşan erkekler için maalesef bu gibi soruları yöneltmek istemiyoruz!…

Erkek çocuklarımızı yetiştirirken, delikanlılık çağlarında, evlenme yaşına geldiklerinde hatta yuva kurduklarında yeterli evlilik bilinci verildiği ve eşler arası iletişim becerisi kazandırıldığı pek söylenemez. Sözgelimi burada sıralamaya çalıştığımız maddelerin, Kur’an ve Sünnet bütünlüğü içinde bir felsefesi yapılarak, özlü fikirler olarak kaç evli gencimize kazandırmışız; bir evlilik bakış açısı oluş turmuşuz, zihnî rüşt yapısı sağlamışızdır.

Öncelikle kendimiz bu konuda yeterince donanıma sahip miyiz?..

Ekonomik şartların ön planda tutulduğu ya da fiziksel ve beşerî duyguların yoğun baskısıyla yapılan evlilikler, zamanın acıma sız paletleri altında maalesef ezilme, ilk günlerdeki orijinalliğini ve gücünü kaybetme riski taşımaktadır.

Evlilik müessesesi bir hükümet kurmaktan, toplum oluşturmaktan ve devlet yönetmekten az önemli olmasa gerektir. Yönetim hangi çapta olursa olsun bir beyin, beceri ve bilgi meselesidir. Kalp aydınlığı da buna ışık tutup yön göstermek için gereklidir.

7-Kadın ve erkek birbirlerini örten bir elbise-örtü gibi olduklarını düşünmeli ve daima sulh yolunu seçmelidir.

Ayet: “Oruç gecesi eşlerinize yaklaşmanız size helal kılındı. Kadınlar sizin için bir elbise siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için, sizi affetti, yaklaşmaya izin verdi. Eşlerinize (mübaşeretle) yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdığı şeyi isteyin!”

(2/187).

Ayet: “Geçimsizlik halinde eşler arasında sulh daha hayırlıdır. Nefislerde kıskançlık hazır durumdadır. İyi davranır Allah’dan korkarsanız, Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (4/128)

Yazır’a göre ilk ayette bir açık istiare vardır ve eşlerin elbise gibi birbirlerine yakın olmalarını, sarılmalarını ifade eder. İkinci olarak da, birbirlerinin ayıplarını örtmelerini, namuslarını muhafaza etmelerini ve günahlardan korunmalarını anlatır (age.,2/14).

Bu ayet, yaratılışta bulunan cinsellik duygusunun, insanı zorlamasını anlatması açısından çarpıcı bir anlatım göstermektedir.

Konunun normal seyri şöyle olmalıydı: Oruç tutan bir insan, gün boyu helal yiyeceklerden olduğu gibi helali olan eşinden de uzak kalmıştır. Ruh açlık çektiğinden, bedenî duygularda bir uzaklaşma, arınma, durulma hatta iştahsızlık hasıl olmalıdır. Buna karşı ruhta derinleşme, kalpte incelik kazanma, yüce duygularla meşbu olma görülmelidir. Beden dairesinden çıkıp ruh ve kalbin hayat derecelerine tırmanan bir insanın, böyle gün boyu yaşadığı bir tecrübeden sonra, beden zevkini düşünmemesi gerekirdi. Böyle bir duygu dönüşümü hayıfla karşılanmalı, ayıplanmalı hatta azarlanmalıydı..Mukarrabinden sayılan yüce insanların akıllarından geçen dünyalık karşısında şefkat tokatlarından bahsedildiği yerde, oruç sonrası cinselliğin düşünülmesi cezalandırılmalıydı belki de…

Fakat ayet öncelikle bütün müminleri kapsayan objektif bir yaklaşım gösteriyor. Her insanın durumuna tercüman oluyor.

Öte yandan, insanın yapısındaki nefis isteklerinin doğallığına, kaçınılmazlığına dikkat çekiyor. Hatta nefsin bu yöndeki baskısına karşı güven olmadığına, insanın ciddi zorlanabileceğine parmak basıyor. Bu, insan nefsini okuma ve bir duygu durum raporu verme olarak değerlendirilebilir.

Ardından da ayet, bu yaklaşma izninin, bir gerekçe bir de amaç doğrultusunda verilmiş olduğu mesajını iletiyor.

Gerekçe, ilk maddelerde işaret ettiğimiz gibi, eşlerin birbirinde sükûna ermeleri, huzur bulmaları, aralarında sevgi ve merhametin ve güzel bir iletişimin oluşması ve de günah, kusur ve olumsuz davranışlara karşı kalkan olmaları şeklinde yorumlayabileceğimiz, birbirine örtü olma benzetmesiyle belirtilmiş oluyor. Genel, doğrudan ve en basit ifade şekliyle eşler, günah sayılan her türlü cinsel davranışlara karşı, kendilerini birbirleriyle “Cinsel Sigorta” ve teminat altına almış olmaktadır.

Soyut lezzet için eşlerin bir araya gelmesini Kur’an ve Sünnet ayıplamaz, teşvik de hissedilebilir. Ne var ki yukarda temas ettiğimiz gibi Kur’anî incelik içinde, ön hazırlıklara dikkat çeker ve nezahetli davranışlar sergilenmesi gereğini hissettirir. Ayrıca, adetlerin ibadet olması ve niyetin amele an lam kazandırması gerçeğinden hareketle, bu beşerî eyleme de, bir gerekçe bir de amaç yükleme mantığını ruhlarımıza hissettirmektedir.

Amaç olarak da ayetin devamında, bu yaklaşma sonucu Allah’ın yazdığı şeyin istenmesi tavsiye edilmektedir.

Allah’ın, istememizi istediği yazdığı şey ne olabilir? Yazır’ın dediği gibi bu, nesil isteme midir? Kaderin bizim ve neslimiz hakkın da yazdıkların da hayır istemek midir? Yoksa nefsin hissesini istemesi midir? Nefsin, hakkı ve payı gibi görülen ve avans olarak verilen takdir edilmiş peşin lezzet ücreti midir? Ya da Allah’tan, kendisi için yazdığını belirttiği “Rahmet!”i istemek midir?(6/12,54), Kalplerimize iman yazmasını istemek midir? (58/22).

Bu isteme, eşlerin birbirlerine karşı duydukları sevgi ve rahmetle oluşan huzur arkadaşlıklarının bozulmaması, aynı örtü altın da mutluluk içinde ki durumlarının, dünya hayatında hep devam etmesinin; aynı zamanda, ebedî huzur evleri olacak cennette de devam etmesinin yazılmasını istemeleri şeklinde de anlaşılabilir.

Hangi yazma ve isteme olursa olsun sonuçta, duygu yoğunluğu içindeki insan psikolojisinin, bu tarz iç niyet gerekçe ve amaç belirlemesinin zor olduğu ilişki durumlarında bile, eşlerin Allah ile bağlantılarının koparılmaması yolunda vazgeçilmez bir tavsiye ile karşı karşıya bulunmaktayız.

Peygamber Efendimizin, ilk vahyi alıp heyecan içinde gelerek, sevgili eşleri Hatice Annemize sokulması “Beni örtün!” demesi konumuza ayrı bir güzellik ve anlam katmaktadır.

Ayet, aynı elbise ve örtüyü paylaşma adına eşlere, hayatın her zorluğuna el birliği yaparak karşı koyma, mücadele etme, birbirine destek olma ve aralarında çıkabilecek problemleri çözümlemede ortak noktada buluşma dersini de veriyor gibidir.

Sulh, iki tarafın mağlubiyet ve mahkumiyet hissi yaşamadan, memnun kalacakları ortak bir çizgide buluşmasının adıdır. Ayet özellikle kıskançlık gibi -ki kin ve düşmanlığın ana kaynağıdır- duygularla bu dengenin bozulmaması gerektiğine dikkat çekiliyor. Aksi takdirde bu sulh değil, kazanan kaybeden, galip- mağlup savaşına dönüşecek, bunun sonucu da, huzurun sevgi ve merhametin kaybolması anlamına gelen geçimsizlik baş gösterecektir. Kur’an, geçimsizlik durumunda, taraflara hakem tayin etmelerini önermekte, çö züm arayışına teşvik etmektedir (4/35).

——————————————————————————–

Kur’an’da erkek-kadın iletişimi-ilişkisi (drmavi)

Hz.MUSA VE Hz.ŞUAYB’IN KIZLARI

Kur’an’da farklı dersler verecek şekilde ele alınan bu iki kıssayı, mümkünse önce bir tefsirden, olmazsa mealden okunmasını tavsiye ederiz.

Hz.Musa, gençlik çağına geldiğinde saraydan çıkmıştı. İsrail oğullarından birisiyle Firavunun askerinin kavga ettiğini görmüş ve yardıma koşmuştu.

Maksadını aşan bir yumrukla o kişiyi öldürünce, Firavunun askerlerinden kaçmak zorunda kalmış, Mısır’dançı kıp Medyen’e Hz.Şuayb’ın yanına gelmişti (28/14

-22).

Medyen’e gelen Hz.Musa suyun başına gitti. İnsanlar hayvanlarını suluyorlardı. Bu arada gözü arka planda iki kadına takıldı. Bunlar, suyun başı erkeklerle dolu ve kalabalık olduğu için yaklaşamıyorlar, hayvanlarını zapt etmeye çalışıyorlardı. Hz.Musa, dertlerinin ne olduğunu sordu. Kadınlar hayvanlarını sulayabilmek için, çobanların çekilmesini beklediklerini, bu iş için babalarının da yaşlı olduğunu söylediler (28/23).

Hz.Musa, Firavunun sarayında eşi Asiye tarafından büyütülmüş, onun elinden saray terbiyesi almıştı. Bu doğal olarak insanlar la, bu arada saraydaki bayanlarla iletişim kurmayı öğrenmiş olduğunu gösterir. Tedirgin ve çekingen tavırlarıyla fark ettiği iki kadına ilk tepkisi, sorunlarını öğrenme isteği şeklinde olmuştu. Güven veren bir ses tonu ve beden dili kullanmış olacak ki, kızlar, daha önceden tanıdıkları anlaşılan çobanların yanına gitmedikleri halde, ilk kez gördükleri, yabancı bir erkekle konuşmuşlar, problemlerinin ne olduğu nu söylemişlerdir.

İki kadın öncelikle, Peygamber terbiyesi almış, hayatın meşakkatini üstlenmiş, geçimleri için koyunlarla ilgilenen fakat hayalı iki genç kızdır. Erkeklerin bulunduğu suyun başına sokulmamakta, sanki fitne unsuru olmak istememektedirler. Hz.Musa da Mısır’da muhtemelen böyle çekingen davranan kadın görmemiş olacak ki, dikkatini çekmiş dertlerini sormuştu. Kadınlar ilk görüşte Peygamber kızı olmanın verdiği ferasetle, Hz.Musa’nın görünüşünden güven okumuş, iyi bir izlenim edinmiş olacaklar ki, çobanlar sebebiyle suya gidemediklerini söylemişler, babalarının yaşlı olduğunu belirtmekle de adeta, bizim bir yardımcıya ihtiyacımız var imasında bulunmuşlardı.

Musa bunun üzerine onların hayvanlarını suladı, sonra da bir gölgeye çekilerek, “Rabbim göndereceğin hayırlı bir yardıma muhtacım” diye dua etti. O sırada da yardım ettiği iki kadından birisi utana utana yürüyerek yanına geldi ve “Babam, hayvanlarımızı su lamanın ücretini ödemek için seni çağırıyor” dedi.

Musa başından geçeni Şuayb’a anlatınca, “Korkma, o zalim kavimden kurtuldun” de di (28/24-25).

Burda Hz.Musa’nın insaniyet namına iyi niyetle yardım ettiği kadınlardan hemen uzaklaşıp oturduğu anlaşılıyor. Aynı zamanda kadınların da babalarına gidip, hem ahlaki yönüyle hem nezaketiyle hem de işbilirliğiyle dikkatlerini çeken Musa’yı babalarına anlatıp onun dikkatini çektikleri anlaşılıyor. Ayette kadının haya ile utanarak geldiğine dikkat çekilmektedir. Aynı zamanda o ailenin hak bilir, kadirşinas, emeğe saygılı, iyilik sever bir aile olduğu,

Musa’nın da derdini paylaştıkları göze çarpıyor.

Kadınlardan biri, “Babacığım, onu ücretle tut. Çünkü o ücretle istihdam edilebilecek en hayırlı kişi, güçlü ve güvenilir olan kişidir”. Sonra Şuayb da 8 veya 10 yıl çalışmasını istemiş, kızlarından birini vermek isteğini dile getirerek, kendisinin de iyi insan olduğunu belirtmiştir (28/26-27)

Dikkat edilirse iletişim baştan beri tamamen güven, dürüstlük ve iyilik üzerinde yoğunlaşmaktadır. Özellikle kadının Hz.Musa hakkındaki, güvenilir ve güçlü olanların en hayırlısı şeklindeki tanımlaması konumuzun nirengi noktasını oluşturmaktadır. Bu iki özellik kalp-kafa dengesini, ruh-beden birlikteliğini ve iç- dış bütünlüğünü hatırlatmaktadır Ardından da Hz.Şuayb’ın onu damat olarak görmek istemesi oluşan bu güvenin onaylanması demektir. Aile, güven ve iyilik üzerine kurulmuş bir ailedir ve böyle yeni ve güçlü bir çınar ailenin çekirdeği atılmış olmaktadır.

Bu kıssadan yola çıkarak, erkek kadın iletişiminde şu temel özelliklerin bulunması gerektiği fikrine ulaşabiliriz:

1-Güven, samimiyet ve iyi niyet

2-Nezaket, centilmenlik, uygun davranışlar sergilemek

2-Yardım etmek, iyilik yapmayı planlamak

3-Güçlü ve becerikli olmaktır ki günümüzde bu, bilgi, beceri, meslek, kariyer ve ekonomik güç olarak yorumlanabilir.

4-Güven duygusunu, yardım etme niyetini ve sahip olduğu bilgi ve becerisini mutlaka göstermek ve kanıtlamak

5-Fedakarlık yapmak. Hz.Musa, her insanın kolay kolay kabullenemeyeceği 8-10 yıllık bir hizmet süresini gönülden kabullenmiştir. Hiç bir damat adayı, herhalde kız istemeye gidince, “10 yıl işlerimde bana hizmet et kızımı vereyim” teklifini kabul etmez…

6-Konunun aileyle paylaşılması. Hz.Şuayb’ın kızları gelip Musa hakkında babalarına bilgi vermiş, fikirlerini söyleyip çalışmasını teklif etmesini istemişlerdir.

Bu özellikler, iletişimlerde ve evlilik hayatında denge, ölçü ve sonucunda mutluluk için, uygulanması yararlı olacak prensipler dendir.

Bu olayda, saraydan çıkmış eğitimli bir gencin, istemeden bir ölüm olayına karışmasından ve zalim Firavun askerlerinden kaçarak yabancı bir ortama gelmesinden sonra, genç iki kızla (ki Kur’an kadın demekle, Peygamber terbiyesiyle kazandıkları olgun hanımlık tavırlarını vurgulamaktadır) ger- çekleşen seviyeli, güzel amaçlı iletişiminden ve örnek davranışlardan söz edilmektedir. Hz.Musa Şuayb Peygamberin kızlarından biriyle evlenmiştir.

Birbiriyle tanışma, çıkma ve flört denilen ilişki biçiminde şayet taraflar arasında bu temel insanî, zarurî ve ahlakî iletişim nitelikleri sağlanamamışsa, hissedilmiyorsa ve somut olarak gözlemlenemiyorsa, bu tür ilişkiler ciddi anlamda gözden geçirilmeli, duygu seli ne kapılıp bilinçsizce hareket edil memeli, doğacak olumsuzluklar göz önünde bulundurulmalıdır.

————————-

Hz.YUSUF ve ZÜLEYHA

Yusuf Peygamberin kıssası, bir tefsirden, hiç olmazsa mealden okunursa daha yararlı olur (Yusuf süresi).

23.ayette, özlü olarak olay ele alınıyor

Kadının hissettikleri muhtemelen tamamen cinsellik ürünü değildi, Mısır kadınlarının ifadesiyle (12/30) aşk ateşiyle yanıp tutuşmuştu. Arzusu kalbine kadar işlemiş, vazgeçilmez bir tutkuya dönüşmüştü.

Kadın aynı zamanda son derece zeki ve bir devlet adamı gibi anında tedbirler üreten bir yeteneğe sahiptir. Yusuf’a hamle yaparak gömleğini arkadan yırttığında karşısına çıkanları etkilemek istemesi ve Yusuf’a ceza olarak hapsi önermesi, kadınların ellerine bıçak tutuşturması gibi olaylar bunu gösterir.

Kadının şiddetli duygu patlamaları yaşadığını ve gönül yangınının artık önlenemez hale geldiğini, her şeyi göze alarak Yusuf”u odasına kapatmaya karar vermesinden kolaylıkla anlayabiliriz.

Kadının Yusuf”un nefsinden ciddi talebi vardır, ondan da kendinde bulunan arzunun uyanmasını istemektedir.

Olay kadının evinde, hatta odasında gerçekleşmektedir,Yusuf o evin kölesi durumundadır. Köleler istenilen her yer ve zaman da bulunmak ve her isteneni harfiyyen yapmak zorundadırlar.

Kadının kocası da iktidarsız olabilir veya çocukları yoktu. Çünkü Yusuf’u ilk getirdiğinde evlat ediniriz demişti(12/21).

Kadının böyle bir talepte bulunmasının temel sebeplerinden birisi kuşkusuz Yusuf’un cazibesidir. Kadın kendi elinde büyüttüğü delikanlıdaki fiziksel gelişmenin ve güzelleşmenin farkındadır. Bu yeterliliğin, kadının arzusunu gerçekleştirmeye yetecek durumda olduğu inancına varmış olacak ki, belki de ilk kez böyle bir hamle yapmaya karar vermiştir. Yusuf’un davet karşısındaki ciddi tepkisi, neyin ne olduğunu bilecek yaşta ve fiziki anlayış durumunda olduğunu gösterir.

Zeki bir kadın olan Züleyha, olgunlaşmamış bir nefisten nefsani talepte bulunması uygun düşmez. Nefsi uyanmamış bir çocuk karşısında bunca zahmetlere girmesi, saldırması ardından da suçluluk duygusuyla kendini savunması ve suçu ona atmaya çalışması da olaya el koyan kapıdaki iki kişinin gömlek olayına girmeleri de anlaşılır olmaz.

Mısırlı kadınlar da aynı cazibeye kapılmış ve onu birden görünce akılları başlarından gitmiş ve yaşadıkları şok şaşkınlık içine, ellerindeki bıçaklarla meyve yerine ellerini kesmişler ve “Bu insan olamaz ancak kerim bir melektir!” demişlerdi. Burada da cinsel bir duygudan ziyade, kalbin akması ve meyletmesi konusu işlenmektedir.

Kadınlar Yusuf’u ilk kez gördüklerine göre, Zeliha Yusuf’u ciddi bir şekilde kıskanıyor, sahipleniyor, sadece kendine özgü kalmasını istiyor ve kimseye göstermiyordu.

Yusuf’un, kadının zaman içinde kendisine gösterdiği ilginin ve yakınlığın farkına varmaması da düşünülemez. Yusuf’un, neler hissettiğini bilmemiz mümkün görülmese de, kadının belki de tek taraflı olduğu söylenebilecek duygularına karşılık vermediğini ve ver meyi de düşünmediğini, Züleyha odasında yapılan teklif ve sonrasında hasımca tavır sergilenmesi ve Kur’an’da görüldüğü kadarıyla Yusuf’un uzun yıllar zindanda kaderiyle baş başa bırakılması gibi ipuçlarından anlamak olasıdır.

Bunlardan öyle anlaşılıyor ki, Yusuf’a karşı duyulan duygular, kalbî sevgi duygularından tamamen soyutlanmış, sadece cinsel arzulardan oluşan duygular değildi. Kadınların, Yusuf’un sadece yüzünü görmekle kendilerinden geçmesi, Yusuf’u sürekli gören Züleyha’nın duygularını anlamada bir ölçü olabilir.

Yusuf’un simasında yansıyan cemalî vasıf, Züleyha’nın adeta aklını başından almış, kalbine işlemiş, varlığının vazgeçilmez bir parçası hali- ne gelmişti ki, onsuz olamayacağı noktasına ulaşmış ve onu elde etmenin baş ka bir yolu olmadığından, olayı odasına taşımıştı…

Züleyha odasında olay şöyle gerçekleşiyor:

Kapılar kitleniyor. “Kapıların kitlenmesi” kadındaki azim ve kararlılığı, tutkusunu gerçekleştirmedeki gözü dönmüşlüğü anlattığı gibi, tedbir adına da planlamadaki hassasiyetini göstermektedir. Bu, kadının, statüsü adına ve evli bir kadın olması durumuyla yaptığı işin, hiç de olumlu bir davranış olmadığının farkında olduğunun, bunca riske rağmen yine de nefsinin arzusunu frenleyemediğinin bir göstergesidir.

Kapıların kitlenmesi aynı zamanda Yusuf’un o güne kadar, duygusal ve davranış olarak Züleyha’ya hiç bir şekilde karşılık vermediğinin, kadının arzularına ortak olmadığının açık bir kanıtı sayılmalıdır. Muhtemelen kadın, o güne kadar duygularını değişik davranışlarla belli etmişti; etmişti ki sonunda son hamlesini, her şeyi göze alarak yapma sınırına gelmiş, kölesini duygu ve arzularının kölesi olarak kullanmaya karar vermişti…

Kadınlık avantajları kullanılıyor. Ayetin ifadesinde şuh bir davet edası da ciddi bir ültimatom da sezilmektedir: “Hey! Hadi gelse ne!..” gibi bir şey!..Batılı tasvir adına olmadan, hayalî olarak bu sözde gittikçe hırçınlaşan farklı tonlar da sezilebilmektedir. “Ne olur gel artık!” yakarışı tırmanışı sonucu “Gel diyorum sana!” emir ve tehdidi kendini göstermektedir.

Bir ayet, hassas ve son derece dikkat çekici bir anlatımla, kalbin ve nefsin etkilenmesi konusunda gözün etki gücüne dikkat çekerken(33/53), bir başka ayet de, kadın sesinin insanın kalbini alt üst edebileceğine işaret etmektedir(332/32).

Ayette odanın dekorasyonu ve kadının kıyafeti konusunda bir ip ucu görülmüyor. Fakat, ses konusundaki ipucu bu konuda düşünmeye gerek bırakmayacak kadar konuyu örtülü şekilde nazara vermiş olmaktadır. Bu konuda da kadının hazırlıklı olduğu söylenebilir…

Kur’an, yukarda bir nebze temas ettiğimiz gibi, cinsellik konularında nezih, kısa, örtülü ve dolaylı bir dil kullanır. Sadece bir ayette Adem ile Havva’nın yasak meyveden yedikten sonra avret yerlerinin göründüğünden ve cennet yaprağıyla örtmeye çalıştıkların dan söz eder(20/121).

Kurgulanan senaryonun gerçek olmaması için hiç bir engel görünmemektedir, doğal şartlar tamamıyla Züleyha’nın lehinedir…

Bu, Züleyha’nın son ama en kapsamlı ve etkili manevrası ve silahıdır. Hiç denemediği şeyi ilk kez deneyecek, duygu ve arzularını açıkça belli ederek nihaî teklifini yapacaktır.

Züleyha’nın belli bir şekilde, kendine güvendiği ve amacına ulaşacağından büyük çapta emin olduğu izlenimini ediniyoruz. Bu, Yusuf’un kölelik bilinciyle hareket edip arzusunu yerine getireceği konusundaki anlayışından kaynaklanmış olabilir. Ciddi anlamda yaptı ğı onca hazırlık da bu konuda kadına güven vermiş olabilir. Öte yandan her şeyi göze alarak, yaptığı teklifin reddedilmesi karşısında duyduğu büyük hayal kırıklığı ve duygularının karşılık bulamamasının verdiği psikolojik baskının etkisiyle, hırs ve öfkeyle hareket edip, ne pahasına olursa olsun elde etme amacıyla gömleğini çekip yırtma sı, sonrasında da hapse yollama adına Yusuf’a karşı takındığı acı masız tavır da bu konuda bir belirti sayılabilir.

Kadın önce kadınlığını kullanmış, amacına ulaşamayınca da statüsünü kullanarak cezalandırma ve onurunu kurtarma yoluna gitmiştir.

Burda Hz.Yusuf’un bir insan olarak değerlendirilmesi de çok önemlidir.

22.ayette Yusufun ergenlik çağına girince ilim ve hikmet verildiği belirtiliyor. Bu, Henüz Peygamber olmadığı anlamına da gelir. Züleyha’nın Yusuf”u sıkıştırması olayı, bundan sonra meydana gelmiştir.

“Bürhan” Yusuf’a verilen bu ilim ve hikmete işaret olabilir. Ya da vicdan eğitimli zeka gücü ve sorumluluk şuuru diye de tanımlanabilir. Burhan kavramı bu hikayedeki can alıcı anahtar kavramdır. Çünkü Yusuf’un davranış biçimine yüklenecek anlama ve yoruma kaynaklık etmektedir.

Kur’an’ın, seçilen bir Peygamberin, delikanlılık çağında başından geçen hassas bir deneyimini dile getirmekte, fakat iki-üç keli meyle adeta bütün hayatına denk hatta üstün sayılabilecek son derece önemli bir durumunu dillendirmektedir. Yusuf’un bütün hayatı içinden bir sahne, “O da meylet-ti” şeklinde nazara verilmektedir. Bu olay ve bu olayda bu anlık tutumu, geçmişinde onca ibretli olaylar yaşayan, gelecekte de aynı şekilde uzun süre ha pis kalacak, ama aklanacak ve Peygamberlik ve hükümdarlık yapacak olan Hz.Yusuf’un hayatının, mihenk ve dönüm noktası gibidir.

Bir insanın, özellikle toplumun önünde misyon sahibi tanınmış birinin, geçmiş ve gelecek hayatındaki bütün başarılara ve er demli davranışlara gölge düşürebilecek bir iki kelimeyle ifade edilebilecek küçük bir davranışı, psikolojik bir bakışla o insana o gözle bakmayı sağlayabilir. Cinselliğe ya da paraya zaaflarını önleyemeyen kimi toplum ileri gelenlerinin başarıları ve kariyerleri, basit bir söz veya davranışlarıyla bir anda sönüverir. Aklanmış olsalar da bu tür insanların isimleri her anıldığında, hayatlarının dönüm noktası durumunda olan o kelimeleri ve olayları da beraberinde hatırlanmaktan kurtulamazlar.

Ancak bir iftira söz konusu olursa, bu konu kamu vicdanını ikna edecek tarzda, sözgelimi gizli çekim görüntüleriyle ve iftiracıla rın itiraflarıyla tescillenirse, itimat edilen ve sevilen seçkin kimseler tarafından o kişi sahiplenilirse, mazlum durumda olanın yıldızı daha da parlayabilir.

Hz.Yusuf, “Maâzallah!” reaksiyonuyla hatırlanmaktadır. O’nun durumu en mutemed kaynak olan Kur’an’la açıklanmakta, tebrie edilmektedir.

Benzer olaylara Kur’an’da rastlanır. Hz.İsa’nın, “Beni ve annemi tanrı edinin demedim!” demesi gibi (5/116). İfk olayında Hz. Aişe’nin temiz olduğunun ayetle ilan edilmesi gibi (24/11-16).

Züleyha, davetini hem çekici görüntüsüyle hem cezibeli sesiyle hem de beden diliyle göstermiş olmakta ve Yusuf’a doğru hare kete geçmiş bulunmaktadır.

Buraya kadar kadın her konuda aktif olarak görünmektedir. Deyim yerindeyse Yusuf, beden diliyle köle duruşunda gelişmeleri takip etmektedir. Fakat bu safça, ne olduğunun farkında olmadan, düşünce köleliği duruşu içinde izleniyor değildir. Çünkü Yusuf kendi sinden nefis hamlesi beklenecek rüşt çağına geldiğinde, ilim ve hikmet sahibi bir insan haline de gelmiştir.

Nefis arzularının ve hastalıklarının üstesinden gelebilecek en güçlü iki silah; kalpteki Allah saygısı, zihindeki bilgi ve düşünce gücü olmaktadır.

Yusuf muhtemelen, ateşin kendisini yakacağını hissettiği anda bu köle duruşunu bozmuş, kendine meyleden Züleyha’ya meyletmişti.

Fakat iki meylin hem başlangıcı hem cereyan şekli hem de sonucu birbirinden farklı gerçekleşmiştir.

Kadın, nefis arzularının etkisiyle, ruh ve bedenini günah ilişki ile doyurma amacıyla hamlesini yaparken, Yusuf Ruhundaki inancın, beynindeki ilmin etkisiyle, kadına karşı kendini korumak, hücumunu geri çevirmek için ona meyletmiş olmaktadır.

Kadının meyletme niyetinin nefis arzuları olduğu konusunda, hazırlık aşamasından ve sonrasındaki sert tavırlarından rahatlık la okunmaktadır.

Yusuf’un meyletme niyetinin nefis arzusu olduğuna dair hiç bir emare görünmemektedir.

Bu meyil pekala bir savunma eylemi de olabilir.

Hatta kadına, kadının meylini kırma ve farklı bir meyil kazandırma adına bir meyil girişiminde bulunmasından da söz edilebilir. Çünkü bir taraf tan

“Allah’a sığınırım” diyerek kalbini konuşturmuş, vicdan muhasebesi uyarısı yapmış, diğer taraftan da, kadının kocası nı, evli bir kadın olduğunu ve kendi minnet duygularını hatırlatarak, bu kötü eylem sonucu oluşacak vefasızlık, ihanet ve cezalandırılma gibi kötü akıbeti nazara vererek, maddi manevi gerçeklere dikkat çekmiştir. Böylece kadının içinde bulunduğu duygusal ve psikolojik sarhoşluktan uyanması için, belki de tutup ırgalama ve “Kendine gel!” deme adına kadına yönelmiş, hamle yapmış olmaktadır.

Kısacası söz konusu iki meyli anlam ve amaç yönleriyle birbirinden ayırmalıyız: Züleyha, nefis arzularının yönlendirdiği kalbi ve aklıyla Yusuf’a aksiyoner bir durumda meyletmişken, Yusuf İnançlı kalbinin ve ilim ve hikmet boyutlu aklının, nefsini yönlendirmesi sonucu reaksiyoner bir durumda züleyhaya doğru yönelmiştir diye düşünebiliriz.

Şayet Hz.Yusuf”u bir beşer olması sebebiyle, diğer Peygamberlerde de örnekleri görülen ve adına “Zelle-sürçme” adı verilen bir durum açısın bakılacak ve değerlendirilmesi yapılacaksa, konuya şöyle yaklaşmak isteriz.

Allah’ın külli iradesi karşısında insanın cüzi iradesine bir tercih payı ayrılması gibi, beşeriyetin muktezası bir nötr duruş, bulunuş ve duraklamadan söz edilse bile, “Bürhan” ve “İhlas” kavramlarıyla, bu anlık beşeri boşluğun anında doldurulduğunu okuyabilir ve söyleyebiliriz.Yusuf da bir beşerdir, diğer insanlar gibi cinsel gücü vardır ve bizzat kendisi nefsin kötülük emreden yönüne dikkat çekmektedir.(12/53).

Muhtemelen Yusuf, böyle bir teklifle ilk kez karşılaşmış bir şaşkınlık geçirmişti.

Müfessirlerin bir kısmı, Yusuf’un nefsani bir meyil göstermiş olabileceğini vurgularken, bir kısmı sadece aklından geçirmiş olabileceği üzerinde dururlar bazı müfessirler de bir Peygamberin böyle bir meyil göstermekten de masum olduklarını savunmuşlardır.

Bu meyli, akıl ve vicdandan bağımsız bir nefsin, fıtrî-yapısal bir yönelişi olarak yorumlayabiliriz. Bu “Ateş yakar”, gerçeği gibi bir oluşumdur. Aç olan bir insanın yiyeceklere, çölde kalmış olanın suya doğru doğal yönelişi gibi…

Bu meyli, son derece profesyonelce hazırlanmış bir nefsani tuzak karşısında, Züleyha’nın hem görüntü olarak hem de sesle sağladığı etkileyici bir durumda ve teklif karşısında; Yusuf’un hayat deneyimi olarak yaşanmış ve bilinçaltında depolanmış benzeri görüntü ve bilgiler bulunmadığından, hayal aynasında görüntülenen ve tasavvurda oluşan sembolik-timsalî cinsel bir imajdan ibaret olarak da yorumlayabiliriz. Bu durumda bilinçaltı, bağım-sız ve bağlantısız, hatta sınır çizilmemiş nefis hesabına, teklif karşısında oluşan bu belli belirsiz imaja, “Bu da nedir?” diyerek yöneldi.

Durum anlaşılınca da, anında durdu ve öteye geçmedi. Yalın nefisten doğal bir tepki ile gelen bu meyil hissi, bloke edildi, bilinci aşamadı, bir çeşit bastırıldı.

Bu imajı yorumlamak ve vicdan yelpazesinde nereye koyabileceğini belirlemek için, görünüşte kadına doğru denebilecek bir yönelmeyle; aslın da zihne yansıyan imaja yöneldi, kavradı, geri çevirdi ve tepkisini koyarak, karşı taraftın irade dışı tetiklediği meyil his sine meylederek onu yok etti!..

Bu, güçlü bir patlama duyduğumuzda, gökyüzünde ciddi bir parlama gördüğümüzde refleks olarak başımızı sesin geldiği tara fa çevirmek gibi bir şeydir.

Deprem şokunda da insan bilinçsizce ne tarafa yöneleceği ve ne yapacağı konusunda kısa bir şok yaşar, sonra bilinçli davranırız.

Peygamberimiz, ilk vahiy ile karşılaştığında yaşamıştı. Ayetlerde bunun ipuçlarını görüyoruz. Unutmama heyecanıyla ayetleri tekrarlamaya çalışmış, dilini oynatmış, ayet de unutmayacaksın acele etme! anlamında uyarmıştı (75/16-17).

Nuh Peygamber de inanıp kendine katılmamış olan oğlunun dalgalar arasındaki halini görünce anlık bir meyil ve tepkiyle, Allah’tan bağışlanmasını istemiş, uyarılınca da istiğfarda bulunmuştu.

Olay zihinde çözümlendikten vicdanda belirlendikten sonra Yusuf, kararlı ve vicdan destekli bilinçli sorumluluk içindeki “Bur hanî” tepkisini hem duygusal olarak hem da zihinsel olarak orta ya koymuş olmaktadır. Yani kadının güçlü meyil çekim gücünü alt edebilecek, alternatif olarak güçlü bir meyil ve itme gücü oluşturmuştur.

İnsan psikolojik olarak, kendisine bir şey soran bir erkekle, bir kadına karşı farklı tepkiler verir, yaklaşım gösterir. Bu, elde olma dan yapılan bir refleks gibidir. Erkeğin mimikleri yönlendiren yüz kasları, kadın sesi, yüzü ve genel görüntüsü karşısında bir farklı çalışır. Bir erkekle konuşan erkekler ile bir kadınla konuşan erkekler iyi gözlemlenirse, jest ve mimiklerdeki farklılık beden dili olarak kolayca okunabilir.

Kadına yönelen insanların meyil güçleri daima güçlü refleks gösterir. Bu, karşı cinsteki meyil gücünün yoğunluğuna göre değişkenlik gösterebilir. Erkeklerin bu meyilleri ve beden dilleri doğal olarak, kadının kimliğine ve tavırlarına bağlı olarak da farklılık lar gösterir ve farklı anlamlar ifade eder.

Konuyu şeytanla irtibatlandırmak da mümkündür. Ayette şeytanın peygamberlere bile yaklaşmak istediği belirtilir(6/112). Hz. Ademe ve Havva ya yaklaşması konusu üzerinde genişçe durmuştuk. Ayrıca Yusuf olayıyla ilgili olarak şeytan iki ayette geçer, birinde, hapisten çıkma isteğini iki arkadaşına bildirmiş fakat şeytan onlara unutturmuştu (12/42), diğerinde ise Hz.Yusuf, “Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozdu” der (12/100). Böyle hassas bir konumda şeytanın müdahale etmek istememesi herhalde düşünülemez.

Bürhan, kesin delil, hüccet, işaret demektir ki afaki olduğu kadar enfüsi yöne de olur. Yani Yusuf’u gördüğü bürhan içte ve dış ta gerçekleşen etkili bir delil olmuştur. Hz.Yusuf, Züleyhanın bütün etki gücüne karşı, vicdanında ve aklında bu fiilin çirkinliğini hem sebep hem de sonuç itibariyle görmüş değerlendirmiştir. “Rabbim” kelimesinde hem Rabbimden korkarım hem de efendime ihanet edemem diyerek iki ucu birleştirerek tepkisini dile getirmiştir.

Bu olayda son derece önemli mesajlar saklıdır. İlim, hikmet ve Peygamberlik verilen bir insanın bile zorlanabileceği, erkek-kadın ilişkilerinde, zorlanmayacak insan yok demektir. Diğer taraftan da, şartlar bir cinsin ne kadar aleyhine olursa olsun, nefis meyillerinin önüne geçmek her zaman için mümkün olabilmektedir.

Bu ayetlerde öyle anlaşılıyor ki, Yusuf ve Züleyha’nın şahsında, erkek ve kadının birbirlerine, karşılıklı meyletme duygusuna sahip oldukları konusunda vurgu yapılmakta, inanç ve zihin gücü yani bürhanla ve buna güç katan ihlasla bu meyil gücünün denetim altına alınabileceği dersi verilmektedir.

Buna göre ayetten şu da anlaşılabilir: Kadın meylettiği zaman, erkeğin meyletmeme şansı az olur, bu ihtimal kiminde minimuma iner, kimisinde sıfırlanır. kimisi de bir çekim gücüne kapılır ve bilincini yitirmiş ve hipnoz olmuş gibi, mehlikâların ardından aşıklar gibi sürüklenir gider…

Ayetler Hz.Eyyüb’ün Sabır kahramanı olarak ilan edilmesi gibi, Hz.Yusuf’un İffet kahramanı olarak tanımamıza vesile olurken aynı zamanda, Kadın ve erkeğin birbirine meyledebilecek hassas yapıda olduklarına, nefislerdeki çekim gücünün etkisine dikkat çekmektedir. Buna karşı Bürhan gücünü kullanmanın bu tür kötülüklere, nefis-ruh hastalıklarına karşı koruyucu olduğuna işaret etmektedir.

Burhan gücü ise iç ve dış donanımıdır ki hem aklı hem de kalbi kapsar. Bürhan gücü, Vehbî olarak bir Peygambere verildiği gibi, Kalbin Allah saygısı ve ihlasla nurlanmasıyla, aklın da ilim ve hikmetle aydınlanmasıyla elde edilebilir.

Hz.Musa olayında, tanışma, çıkma, flört gibi olgulardan söz etmiştik.

Hz.Yusuf olayında, duygu seline kapılma durumunda bir kadının (Bu erkek de olabilir) nefsi hesabına düştüğü durumlar gözler önüne serilmektedir. Burada erkek, kadının üstün konumu kendisinin de köle olması nedeniyle madur ve mazlum durumdadır. Fakat kadın evli olması sebebiyle kınanmış ve çevresinde küçük düşmüştür. Ayrıca Yusuf hapisten çıkarken, suçlu olanın kendisi olduğunu itiraf ederek ikinci kez ezilmiştir. Ayet, deyim yerin-deyse, elle yapılan bir taciz hareketi gibi küçük sayılabilecek bir davranış biçiminin olumsuz sonuçlarını göz önüne getirerek, daha ileri aşamadaki eylemlerin, insanın hayatında ne gibi olumsuz ve yıpratıcı izler bırakacağı konusundaki düşünmeyi ve öngörüyü okuyucuya bırakmıştır. Flörtlerin bir kısım riskler taşıdığı çıkarımını da rahatlıkla yapabiliriz.

Flörtlerin masum yüzlerinin olduğu savunulur. Birbirlerini çok iyi tanıma ve evliliği sağlam temeller üzerine atma niyeti gibi.. Öncelikle bir araya elen karşı cinslerin yalnız kaldıklarında, içlerinden ne gibi duygu ve düşünceler geçtiğini tespit etmeleri gerekir.

İki insan bir araya geldiğinde yaşadıkları heyecan ve yoğun duygular içindeyken, birbirlerini ne kadar mantık ve ileri görüşlü lük penceresinden ölçüp tartabilirler; düşünülmesi gerekir. Çünkü erkek olsun kadın olsun çoğu insan Züleyha gibi nefis, aşk ve arzu baskısıyla hareket edip, bazı talepleri kolaylıkla gündeme getirebilir Fakat çok az insan, erkek olsun kadın olsun, Yusuf gibi davranıp zevke çağıran istekleri ve davranışları elinin tersiyle itebilir!..

Ne Yusuf gibi davranabileceğimizin bir garantisi vardır ne de Züleyha’nın durumuna düşmeyeceğimizin teminatı vardır!..

Birbirlerini anlamak ve tanımak isteyen ve niyetleri ciddi olan tarafların, duygu-mantık dengesini sağlamada katalizör görevi görecek erdemli ve bilgili, deneyimli ve evli, üçüncü bir şahsın beraberliğinde görüşmeler yapmaları daha sağlıklı sonuçlar verebilir.

Her bir günah Züleyha teklifi gibi algılanabilir. Ve bunlara karşı bürhanla Yusuflaşarak, kalp ve aklımızla “Maâzalâh!” tepkisini gösterebiliriz…

Hz.Yusuf, iffeti, en zor hatta imkansız şartlar altında Rabbisinin yardımıyla elde etmişti. Günümüzün insanı iffeti, Rabbisinin zimmeti, kendisinin himmeti, Yusuf yüzlü ve Yusuf iffetli dost ve arkadaşlarının hizmetiyle elde edebilir.

————————————–

Hz.SÜLEYMAN VE MELİKE BELKIS

Gelen olayda ise, en üst düzey yönetici konumunda olan iki hükümdarın yine güzel amaçlı iletişiminden ve muhatabın durumunu, psikolojisini hesaba katarak etkileyici davranışların sergilenmesinden bahsedilmektedir. Farklı inançta olan bir kadına ve çevresine tevhid inancının kazandırılmasının çarpıcı, sıra dışı bir hikayesi sunulmaktadır.

Süleyman Peygambere, babası gibi yeryüzü hükümranlığı, farklı ilim ve mucizeler verilmişti. Neml ve Sebe sürelerinde, kuş ve karınca ile konuşmasından, rüzgarla uçmasından, cinleri çalıştırmasından bahsedilir. Ele alacağımız konuda da istihbarat adına kuşla konuşmasından, eşyayı anında aynen nakletmesinden ve eşsiz mühendislik gerektiren yapılardan söz edilmektedir.

Belkıs , çevresi cennete benzetilen Sebe (Yemen) halkını yöneten, son derece zeki, dirayetli, feraset sahibi, otoriter ama meclisine danışan, değer veren, sevilen ve her şeyi, özellikle büyükçe değerli tahtı olan bir melikedir. Ne var ki o ve toplumu güneşe secde etmektedir. Ve Peygamber, misyonu gereği, insanlığın aleyhine işleyen bu zulüm durumuna son vermek istemektedir. Satır aralarında iki tarafın da, son derece zekice, seviyeli, saygılı, anlayışlı, samimi, lutufkar, ama bir o kadar da diplomatça ve mesafeli tutum ve davranışlar sergilediklerini, birbirlerine değer verdiklerini ve olumlu psikolojik bir hava oluşturmak için gayret gösterdiklerini okuyabiliyoruz. Özellikle olayların akışı Hz.Süleyman’ın kontrolünde gerçekleşmektedir.

Belkıs’ın durumunu, Hüdhüd isimli kuştan öğrenen Hz.Süleyman, yine de durumu teyid ettirmek için, kuştan, yazdığı mektubu Belkıs’a götürmesini ve çekilip olacakları izlemesini ister. Hz.Süleyman, Belkıs’la ilk iletişimini mektupla kurar ve çok özlü iki cümleyle amacını belirtir. Mektubu eline alan Belkıs, bunu çevresine duyurur:

“Bana bir kerîm-değerli bir mektup bırakıldı; Süleymandan… Bismillâhirrahmânirrahîm diye başlıyor ve baş kaldırmayın, Müslüman olarak bana gelin diye yazıyor!”. Belkıs’ın, mektubu okuyunca önyargılı davranmaması, olumsuz bir tepki göstermemesi, yorum yapmadan göndereni hemen belirleyip, besmeleyi vurgulaması, belki de biraz heyecanlanarak, mektuba “kerim” ifadesiyle bir değer yüklemesi, mektubu gönderen kişinin ismini söylemesi dikkat çekicidir.

Öncelikle Hz.Süleyman Allah ismiyle çok hayırlı ve etkili bir başlangıç yapmış, imana davetle gerçek amacını ortaya koymuş, kendisine uymalarını en son cümle olarak zikretmiştir ki bu muhatabın psikolojisini olumlu etkilemiştir denebilir. Nitekim Melikede bir hiddet belirtisi görülmemektedir.

Aksine Belkıs’ın çevresine soğukkanlı, dirayetli ve zekice yaklaşımları görülür.Çevresindeki ileri gelenleri onore eder; “Size danışmadan hiç iş yapmadım, bana fikir verin!” der.O da psikolojik olarak çevresiyle etkili bir iletişim kurmaktadır. Ancak ileri gelenler, “Biz güçlü savaşçı kimseleriz son söz senin deyince, Belkıs’dan, harareti düşürücü, ikinci etkili psikolojik yaklaşım örneği gelir: “Hükümdarlar bir ülkeyi ele geçirince perişan ederler, ileri gelenleri de alçaltırlar, bunlar galiba böyle yapacaklar”. Burada savaş yanlılarını yatıştır ma amacı hissedilmekte, savaşın olumsuz sonuçlarına dikkat çekilmektedir.

Ayrıca “Süleyman böyle yapar!” demiyor, genel konuşuyor, adeta onu hedef göstermekten çekiniyor. Ya onun gücünden korku yor, ya zalim olmayan bir yapıya sahip bulunuyor, ya da ilişkilerine daima iletişim kurarak geliştirmeyi istiyor. Bir ihtimal de Hz. Süleyman’a sempati duymuş olabilir.

Ve melike üçüncü ve nokta koyucu hamlesini yapar: “Onlara elçi ve hediyeler göndereyim bakalım sonuç ne olacak!” Dahiyane çözüm. Kimsenin olumsuz bir düşünce beslemesine imkan vermeden, savaşı reddetmeden ve onaylamadan, önlemiş, aynı zaman da hükümranlığının gereğini yerine getirmiş olmaktadır. İleri görüşlü bir kadın olarak Belkıs, bu tutumunun Süleyman’a yansıyacağını da düşünmüş, öngörmüş olabilir…Ve sanki çevresini, kendisinin ve çevresinin geleceği için, kaçınılmaz belli bir duruma, psikolojik olarak adım adım hazırlıyor gibidir.

Bu diplomatik atak, aynı zamanda Süleyman’a karşı psikolojik bir yoklama ve tepki ölçme taktiği olarak da görülebilir. Ya hediyelerle sulhu sağlayacaktır ya da Süleyman’ın gerçek niyetini ve samimiyetini anlayıp tutumunu gözden geçirecektir. Bu, Belkıs’ın Süleyman’a karşı ilk olumlu iletişimi ve dostluk mesajı sayılabilir.

Hz.Süleyman iki tarz tavır sergiler. Birincisi, hediyelerini geri çevirir, Allah’ın verdiği daha hayırlıdır der. İkincisi de tutumunu sertleştirmesidir ki bu aşamada bu, karşı tarafa tam bir psikolojik etki yapacak, tedirginlik ve korku meydana getirecektir: “Karşı koyamayacağınız ordularla gelir, hor ve hakir oradan çıkartılırsınız!”…Bu tarz çıkarılmaktansa kendi rızalarıyla davete icabet etmek en mantıklı yol olacak ve Belkıs çevresiyle yola çıkacaktır.

Bu noktada Hz.Süleyman’ın, deyim yerindeyse, psikolojik harikalar kuşağında cereyan eden sürprizleri bir biri arkasına gelecektir. Her Peygamber tereddütsüz söyleyebiliriz ki birer insan uzmanıdır. Tebliğlerinin gönüllerde ve akıllarda yer etmesi için, evrende cereyan eden, ilahî kelamla anlatılan iletişim prensiplerini en mükemmel şekilde uygulayan örnek önder terbiyecidirler. Her Peygamber kendi döneminde revaçta olan mucizeleri gibi, psikolojik yaklaşımları da benzer noktalarda yoğunlaşmıştır. Musa Asa’sının sihirbazların sihir malzemeleriyle beraber,olumsuz inançlarını, duygu ve düşüncelerini de yutuvermesi gibi…

Belkıs ve hükümranlığı için, yanında taşıdığı büyük, görkemli ve paha biçilmez zinetiyle tahtı her şeyi demekti. Bir de kadınlık meyilleri hesaba katılırsa, Belkıs demek taht demekti!..Zineti ve mücevheri demekti!…Bir de taht, saltanatın bir sembolüydü, onun ele geçirilmesi, hükümranlığın el değiştirmesi anlamına gelecek ve kabulden başka çareleri kalmamış olacaktı… Tekrar hatırlatalım ki, bütün bu tedbirler, o insanın ve çevresinin Allah’a yönelmesi inanması adına yapılmaktaydı…Ayrıca Melike ve ileri gelen çevresi, belli bir yenilmişlik psikolojisi içinde bulunmaktaydı, Peygamber kendisine değil Yaratıcıya inanmak için gelen bu topluluğa, rahatlatma ve mutlu etme adına bir hediye de hazırlamış olacaktır.

Hz.Süleyman, ilk sürpriz olarak, Belkıs gelmeden önce, tahtının anında yanına getirilmesini ve üzerinde değişiklikler yapılmasını ister. (Günümüzdeki ışınlama teorilerine işaret ettiği söylenir). Belkıs gelince, sanki hem ezikliğini hem de yorgunluğunu almak istercesine, hemen tahta bakmasını ister ve tanıyıp tanımadığını sorar. Belkıs’ın yaklaşımı çok ilginçtir! Sanki konuyu çok ilginç bulmamıştır; alışılmış bir tonda: “Sanki ona benziyor!” der. Ve devam eder: “Bize daha önce bilgi verildi, biz Müslüman olmuştuk! der! Muhtemelen, hükümdar olarak bulunduğu konumu sebebiyle, çevresini aşamamış, inancını açıkça ilan edememiş, duygu ve düşüncelerini açamamıştı!..Fakat özellikle bir kadın için her şeyi anlamına gelen mücevherlerine hiç itibar etmemesi, tevekkül içinde inanmışlığını ön plana çıkarması, aslında, açamadığı inancıyla dünya adına çok şeyi aştığını göstermektedir.

Ve bir devlet kadınına, kraliçelere layık billurdan bir köşk takdim edilir.

Ve bir devlet kadınına, kraliçelere layık billurdan bir köşk takdim edilir. İnancının dünyadaki peşin ödülü olarak. Köşkün avlusu genişçe su kaplıydı.

Kadın ıslanmasın diye eteğini tuttu, şaştı kaldı, çünkü su ıslatmıyordu. Süleyman Peygamber, eşsiz bir mühendislik örneği göstermiş, suyun üstünü şeffaf cam zeminle örtmüştü. Yazır’ın belirttiğine göre tefsirciler inanç mutluluğunu izdivaçla taclandırdıklarını not düşerler(5/146) .

Bu olay, toplumsal statüsü farklı olan herkese, özellikle de bir hanfendiye karşı iletişimde ve evliliklerde temel amacın yüce tutulması konusunda güzel ders vermektedir. Olayda iki taraf da birbirlerine asla hakaret ve düşmanlık ifade eden söz kullanmamış, tutum sergilememiştir. Ne çıkar adına bir adım atılmış ne de nefis zevkleri hesabına bir yol da tutulmuştur. Buradan, dengeli iletişimler, yüce amaçlar ve ölçülü tutumlarla sağlanabilir dersi çıkarılabilir…

Aynı zamanda evlilik öncesi ve evlilik boyunca, eşlerin birbirini hoşnut ve mutlu edecek davranışlar sergilemesi, hediye alma sı, birbirlerinin kişilik yapısını iyi çözerek, ihtiyaç duyulan maddi manevi gereksinimlerin karşılanması konusunda teşvik de sezilmektedir.

Belkıs’a sunulan hizmetin birinci sınıf bir hizmet olduğu anlaşılıyor. Bu bize, Dinimizin güzelliklerini dünya insanına tanıtma adına ip uçları veriyor.

Başta kaliteli insan yetiştiren eğitim kurumları olmak üzere, hayatın her alanında, güzelliği temsil eden insanların, üst seviyede yaşadıkları dinin güzelliklerini mümkün olabildiğince üst seviyede temsil etmeleri ve bunu, hak vesilelerle en ideal şekilde gösterme durumunda olmalıdır.

Kur’an, Hz.Süleyman’ın sahip olduğu son derece alımlı, özel yetiştirilmiş ve muhtemelen dünyada o gün için benzerleri bulun mayan atlardan bahseder.

Peygamber onlarla yakından ve bizzat eğitimleriyle ilgilenir ve onları çok sevdiğini belirtir. Fakat bu sevgisine şu anlamı da yükler: “Ben mal sevgisini kesinlikle Rabbimi anmak için istedim!”(38/31-33). Rabbi anmak, günümüz insanına O’nu sevdirmek, en alımlı hizmetlerle olma durumundadır.

Musa olayında flört durumunun temel niteliklerinden, Yusuf olayında duygular seline kapılma tehlikesinden söz etmiştik.

Süleyman olayında ise evliliğe giden yolda yüce bir amaç ve niyet belirlemenin ve eşlerin birbirlerinin ruhuna ve yaratılışına uygun davranmanın öneminden bahsedildiğini söyleyebiliriz. Süleyman Peygamberin evlilik konusunda da, Allah’a yönelmeyi ana hedef edindiğinde kuşku yoktur.

drmavi

.

KUR’AN AÇISINDAN, VARLIKTA PSİKOLOJİK YAPININ İLK OLUŞUMU drmavi

Rahman’a tam ayna, varlıkların takvimi, en alası…Melekleri ardında bırakmış insan nev’inin en muallası…Kimi zaman da insan, benlik sevdalısı, nefis ve şeytan yanlısı hatta esasen sultanı olduğu mahlukatın en ednasıİnsan, Kur’an’ın kitaplaşmışı, evrenin canlanmışı…Psikoloji, bu canlı kitabı okumaya çalışan minik bir göz, gözde bir kirpik, kirpikte bir köz… O, İçte bir göz, gözde öz, özde ilahi bir söz haline geldiğinde, “İnsan meçhulünün sırlarını işte şimdi çöz!” mazhariyetine ermiş olacaktır…HZ.ADEM, ŞEYTAN VE PSİKOLOJİK YAPI

Ruhun mahiyetinin bilinemez oluşu, akıl, kalp, nefis, vicdan, zihin, bilinçaltı, duygular, düşünceler, davranışlar konusunda tarih boyu, filozofların, mütefekkirlerin, mutasavvıfların, ilim adamlarının ve araştırmacıların farklı yorumlarla açıklamalar yapmalarına sebep olmuştur.Tıp ve psikoloji gibi ilimlerde de insanı hala detaylandırmaktadır.

Sözgelimi sevgi, bir kalp işi midir, akıl işi midir, nefis işi midir? Öfke, nefret, kin, haset, kibir, kaygı, korku, üzüntü gibi duygular, gerçekten sadece duygu mudur? Düşünceyle hatta duyularla ilgi ve ilişkisi yok mudur? Bu konuda kalp masum mudur, nefsin, inanan lar için şeytanın, bilinçaltının katkısı yok mudur? Yoksa sorun sadece beyinden ve sinir sisteminin işleyişinden mi kaynaklanmaktadır? Şehvet dediğimiz zaman, akıl ve kalbi hemen bir tarafa ayırıp, hedef tahtasına şeytanı mı, nefsi mi yoksa her ikisini mi koyalım?

Duygular, düşünceler ve davranışlar, ruhumuzun kendini ifade etme ve gerçekleştirme biçimleridir. Duygu ve düşüncelerin ruh dan ayrı kategorik bir varlıkları yoktur. Ruhun mekanizmaları, işleyen fakülteleri durumunda olan irade, vicdan ve nefsin fonksiyonları ve tezahürleri sayılabilirler.

Bedensel parçalarımız ise soyut duygusal ve düşünsel plan ve proje taslaklarının uygulama alanı, inşaat sahası gibidir. Ancak bedenimizde farklı duyuların ve organların çeşitli görevlerinin olması gibi, ruha ait, işaret ettiğimiz mekanizmaların da aynı şekilde çok farklı, değişken ve kompleks işleyişleri, icraatları olabilmektedir. Duygu ve düşüncelerin belli davranışlarla ortaya çıkmalarında ise, iç oluşumlar kadar dış etkenler de önemli rol oynamaktadır.

İnsan, dairevî bir ruh varlığında, prizma yapısıyla düşünülse, vicdan-kalp ve duygular yönüyle esas olarak Allah’a, akıl-irade, düşünce, bilgi ve nefis yönleriyle de dünyaya olumlu olarak yönelmesi istenmiştir. Duygu ve Düşünce, İnsanın ilk ve en önemli varlık gerekçesidir. Melek, cin, ruhaniler, madde dünyası var edilmişti ama henüz düşünen insan yoktu. Düşüncenin ana malzemesi bilgiyle donatılan Hz.Adem, bu düşünce evrenine adım atarken, varlık da gerçek anlamını bulmuş, ilk düşünen insan, bir Peygamber olarak gönderilmişti.

İman ve ibadet mükellefiyeti, Kur’an’da çok tekrar edildiği gibi akıl sahibi, aklını kullanan ve düşünen varlıklar yani insanlar ve cinler içindir. “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler (ve tanısınlar) diye yarattım” (51/56) ifadesi, insanın yaratılış amacına farklı bir anlam yüklemektedir; o da, ibadet sorumluluğunun ve Allah Kültürüne sahip olmanın ancak Kalp ve duygularla, akıl ve düşün celerle mümkün olduğudur. Bu yüzdendir ki Peygamberimiz (S.A.V.)düşünceyle ibadeti eşdeğer hatta üstün tutmuş, evreni anlatan ayet leri okuyup da düşünmeyen ve duygulanmayan insanı kınamıştır.

Düşüncenin ana ilgi alanı Allah Kültürü olmalıdır. Çünkü bütün varlık O’nun eseridir. Evren ve insan O’nun; İlim, İrade ve Kud ret sıfatlarının ürünüdür. O’nu düşünmek, O’nu O’na uygun tanımak, aslında evreni ve insanı gerçek anlamıyla düşünmek ve tanımak anlamına gelir. Bu perspektiften bakınca, insanın (Kur’an’la beraber) evreni ve insanı bütün yönleriyle düşünmesi, tanıması ve Yaratıcısıyla ilişkilendirmesi, bir yaratılış amacı ve kulluk görevi olmaktadır.

Allah adına, Allah’ın var ettiği dünyayı ve o dünyayı mamur hale getiren, düşünen insanı düşünmek ve tanımak! Bu bakış açısıyla insanın, iç dünyasındaki çatışmalara yaklaşmak, hayat mücadelesinde ve insanlarla ilişkilerinde karşılaştığı problemlere çözüm aramak, daima insan ve toplumu mutlu edecek yöntemler geliştirmek, böylece düşüncenin hakkını vermek temel hayat felsefemiz olmalıdır.

Kur’an açısından düşüncenin, varlık platformunda ilk şekillenmesine baktığımızda, karşımıza temelde şu ana alanlar çıkmakta dır: Cenab-ı Hakk’ın ayetlerdeki beyanları (ki biz bunlara “İlahi Düşünce” gibi bir kavram kullanmayı uygun bulmuyoruz), melekî düşün ce, insanî düşünce ve şeytanî düşünce. Melek tamamen olumlu-pozitif düşüncenin, şeytan tamamen olumsuz-negatif düşüncenin tem silcisi olarak karşımıza çıkar. Adem ise, her iki düşüncenin kaynağı olabilecek bir yapıya sahip bulunmaktadır. Nitekim olumsuz duygu ve düşünce, ilk kez Peygamberde değil, oğlunda tezahür eder.

Allah, meleklere:

“Ben yeryüzünde bir Halife (düşünen ve yöneten insan) yaratacağım” (2/30) demişti. Bu beyan düşüncenin eylemden önce nasıl bir proğramlayıcı olduğunu göstermektedir. Melekler, Allah’ı tesbih ve takdis ettiklerini ve kan döken, anarşi çıkaran insanın yaratılışının hikmetinin ne olduğunu sorarak, olumlu ilk bakış ve düşünce örneğini sergilerler. Bu yaklaşım şekli de, eylemin düşünce meydana getirdiğinin ifadesidir.

Melekler bu düşünceleriyle insanın, olumsuz bütün hallerinin, ancak Allah’a yönelmekle, O’nu tanıyıp, tesbih ve takdir etmekle önlenip, olumluya yönlenebileceğine parmak basmış oluyorlar. Ne var ki iyi niyetli her düşünce ve bakış, isabetli olmayabilir ya da yetersiz kalabilir. Melekler düşünce ve eylem üretmekten çok, uygulanacak olumlu eyleme göre şekillendirilmiş saf güzellik ve iyilik temsilcisi varlıklardır.

Allah: “Ben sizin bilemeyeceğinizi bilirim” diyerek, meleklere, Adem’e öğrettiği (Allah’ın kendi isimlerine, İnsan yapısıyla ilgili bilgilere, varlıklara, eşyaya, nesillere vb. bilgileri) isimleri sordu. Onlar bilemeyince Adem’e sordu, o bilince de meleklere: “Dememiş miydim?” dedi. Bu diyalog, olumlu düşüncenin ve yorumun, güvenilir kaynaktan gelen doğru bilgiye dayanması, öncelikle de araştırılması gerektiğinin dersini vermektedir.

Burada dikkatimizi çeken bir konu şudur. Tefsirciler Adem’e öğretilen bilgi konusunda genellikle dünya hayatına ait eşya isimleri şeklinde görüş bildirirler. Şüphesiz bu da bütünün bir parçası olabilir. Ancak Her Peygamber başlı başına insan eğitimcisidir. Bu da onların insanın psikolojik yapısıyla ilgili her konuda temel kavrayış gücüne sahip bulundukları anlamına gelir.

Öte yandan öğretilen isimlerin başında Allah’ın isimlerinin olduğu da düşünülebilir. Esmayı Hünsa çoğunlukla dua amaçlı okunur ve bu güzel bir uygulamadır. Ne var ki asıl olan bu anlamların muhtevalarını kavramak ve insanın hem kendi ruh dünyasında hem de insanlar arası ilişki ve iletişimlerde gereklerini uygulamaya çalışmak olmalıdır. Allah’ın her güzel ismi aslında hem insanın psikolojik hayatına hem de insanlar arası iletişimde denge ve verimlilik kazandıracak temel hayat taşlarıdır ve insanlara en mükemmel davranış modellerini sunmaktadır.

Peygamberlerle beraber Peygamber Efendimizin de insanlara güzel örnek olarak gösterilmesinin temelinde, Allah’ın bütün güzel isimlerinin en üst düzeyde temsil etmeleri ve insanlara örnek davranış modelleri sunmalarıdır.

Ayetlerde bu önemli bilgi konusuna dikkat çekildiği gibi ayrıca duygu ve düşünce saplantılarına girerek, bozgunculuk yapma, fesat çıkarma gibi yeryüzündeki olumsuz eylemlere karşı insanoğlunun bilgi gibi güçlü bir alt yapıya ve desteğe sahip olduğunun, bunun kıymetinin bilinip değerlendirilmesinin uyarısı da yapılmış yapılmaktadır.

İnsan öncesi bu ikinci diyalogda, dünya ve insan hayatının üç temel kavramı işlenmektedir: Bilgi, Düşünce ve Eylem.

Kur’an’a göre ilk diyalog “Elestü birabbiküm!..”(7/172) ile Allah ve ruhlar arasında gerçekleşmiştir. Allah bilgi sahibidir, bir insan yaratmayı dilemiş, ilim planında var etmiş sonra da varlık alemini ve sonra Adem’i yaratmıştır. Aynı sıralama Adem için de geçerlidir. Allah onu duygu sahibi bir varlık olarak yaratıp bilgi vermiş, düşünmesini sağlamış ve eylem için dünyaya göndermiştir.

ŞEYTANİ DÜŞÜNCE TARZI

Şeytani düşünce tarzı, duygusal bir boyut kazanarak bu aşamada devreye girmektedir. Allah, anatomik harika yapısı, bilgisi ve misyonu ile mükemmel yaratılan bu, sanat şaheseri ilk düşünce modeli karşısında, meleklerden secde etmelerini ister. Bu, o güne kadar melekler arasında, cin türünün ilk baba-örneği olarak ve İblis ismiyle (18/50), ayrıcalıklı bir konumda bulunan şeytanın, olağanüstü bir Ego-Ene-Benlik patlaması yapmasına yol açar. Bu aslında iç benliğinde, bir tohum halinde sakladığı preslenmiş olumsuz duyguların ortalığa saçılması, negatif karakter yapısının şekillenmesidir.

Şeytan bir anda mı isyan ve inkar psikolojisine girdi, yoksa bekraundu var mıydı? Bir ayet bu konuda bize ışık tutabilir. Ayet, ‘Biz sizi yarattık, sonra süretten sürete şekillendirdik, sonra meleklere secde emrettik, hepsi etti iblis secde etmedi…”demektedir (7/11). Diğer ayette, Allah yaratmadan önce, meleklere balçıktan bir insan yaratacağını, ruh üfleyince secde etmelerini bildirir, sonra secde em ri gelir. Şeytana secde etmeme sebebini sorunca da, çamurdan yaratılmış olduğunu gerekçe gösterir (15/28,33).

Öyle anlaşılıyor ki, şeytan, meleklerin içinde olduğundan, Adem’in yaratılmadan önce gündeme gelişinden haberdardı, belki de kendi aralarında, beşerin yaratılışı ve özellikleri konusunda konuşmalar (Mele-i Ala’daki konuşmalar (38/69) geçiyordu. Şeytan, daha o zamandan, içinden kuruluyor, “Onu tanımayacağım!” diyordu. Adem’in şekilden şekle tedrici yaratılışının safhalarını izleyebiliyordu, Adem şekilden şekle girdikçe, iblis de şekilden şekle giriyor, hınçlaşıyor ve kendisine bir rakip hazırlandığı düşüncesiyle onu tanıma ma azmini zaten içinde oluşturuyordu. “Onu topraktan yarattın!” şeklindeki yaklaşımı da, Ademin yaratılışının ve kendisine topraktan bir rakip olarak hazırlanışın farkındaydı ve ona diş biliyordu. Ona saygı göstermemeye de muhtemelen kararlıydı.

Basit görünen bir düşünce kıvılcımı, duygu yangınına ve isyan eylemine yol açar. Negatif duygular, negatif düşünceyle ilk kez şöyle dillenir:

“Şuna da bak! Sen bunu mu benden üstün yaptın?”,

” Ben ondan üstünüm, onu topraktan beni ateşten yarattın!” (7/ 12, 17 /61-62).

Şeytan ikinci fıtrat kazanır ve bunu benimser. Çünkü zaten böyle bir şeye hazırlıklıdır o. Artık mahiyetinde her an kötülük fikri ve onu yayma yemini hakim olacaktır.

Çünkü şeytanda ilk kez olumsuz bir kısır döngü (Fasit daire) oluşmuştu. Kibri ve kendini üstün görmesi, ardından secde etme mesiyle halkalar oluşmaya başlamış, bu Allah’a isyanla devam etmiş ve her an kötülük yapacağına yemin ederek, Allah’a değil kendisi ne onay vermiş, egosunu zemberek gibi kurmuş, olumsuzluklara programlamıştır. Bu talep de Allah tarafından kalbinin mühürlenmesi şeklinde onaylanmıştır.

Artık Şeytanın düşüncesinde iyilik kavramına yer kalmamıştır. Bu güneşe benzer. Atomlar sürekli parçalanır ve sürekli yenilenerek enerji üretilir. O da sürekli kötülük üretmeye başladı. Bir insan, geçici öfke halinde kudurmuş gibi olur, etrafına saldırır, kırar döker, parçalar, sonra da sakinleşir. Şeytanın her hali böyledir. Bir farkla ki şeytan en öfkeli halinde bile akli muhakeme ve muvazene gücünü kaybetmez.Ama Tövbe etmeyi aklının ucundan bile geçirmez. Oysa Adem tövbe-istiğfar duygusuyla ve Allah’a secde ile bu kısır döngünün oluşmasına meydan vermemişti.

Anlaşılıyor ki şeytan, Adem’den farklı olarak, sadece düşünce ve eylem varlığı olmayı tercih etmiş, secde etmeyi ret ederek, itaat ve hayra yönelik bütün duygularını adeta kısırlaştırmıştır. Hadım olan insanın fonksiyon yitirmesi gibi, şeytan tamamen bir inanç ve iyilik özürlü bir varlıktır. (Cin süre sinde, cinlerin inanmasından teslim olmasından söz edilir)

İsyan edip secde etmeyen şeytanın birincil duygusu, sahip olduğu kendince yüksek değerleri kaybetme endişesi olabilir. Çün kü o da, Adem gibi, meleklerden farklı olarak bazı mahiyet özelliklerine, kapsamlı bilgiye ve üstün yeteneklere sahip bulunuyordu. Kıya mete kadar ölüm tatmayacak tek varlık olması (17/62, 38/79-81), insanların göremediklerini görmesi, vesvese verip nefisleri, duygu ve düşünceleri etkilemesi, peygamberlere bile müdahale etmek istemesi gibi ( 7/27, 15/39, 22/52-55)

Bu avantajları onda kibir, kendini beğenme, üstünlük taslama gibi ikincil duyguların beslenmesine yol açmış, Ademin bir rakip gibi karşısına konması, bir de secde edilmesinin istenmesi, onu büsbütün çıldırtmış, duyguları kararlı isyan düşüncesine dönüşerek, inat ve israrla isyan bayrağını açmış, artık o, kendince bir ilk ve varlıkta olmayan orijinal bir şey olmuştu.

Belki da ona en cazip geleni de buydu: İlahlığa alternatif oluşturmak, dişine göre bulduğu insanlık varlığıyla kıyasıya savaş mak! Böylece kendisini kanıtlamak ve tatmin olmak!..Adem belki de sadece bir sebep olmuştu, böyle bir fırsat kolluyordu, bulunca tam zamanı dedi ve adeta kötülüğün tek ilah adayı gibi varlık piyasasına çıkıverdi. Benzer çıkışın insan temsilcisi bilindiği gibi Firavundu…

Şeytanı böylesine cüretkar kılan şey herhalde, Melekler arasındaki tek orijinal model olmasıydı. Bu onu özgün ve farklı kılıyordu.Yaratıcı olamayacağını bildiği için, yaratıcıdan sonra ilk ve tek olma düşüncesine kapılacak kadar ayrıcalıklı donanımı vardı. Yaratıp var edemiyordu ama yaratılan bütün insanların varlık amaçlarını yok edebilirim diye düşünüyordu.

Şeytanın asıl kahredici azgın duygu tabanlı saldırgan düşüncesi bundan sonra kendini gösterir, çünkü artık o yeminli bir olumlu düşünce baş düşmanı olmuştur. Azgınlığın uç noktasına vardırdığı insana tepkisini, ültimatom çeker gibi Allah’a karşı küstahça şu şekilde yöneltir:

“Yeryüzünde günahları kullarına süslü gösterecek, onları azdıracağım” (15/39),

“Doğru yolun önüne oturacağım; önlerinden, arkalarından, sağlarından sollarından sokulacağım, çokları şükredenlerden olmayacak” (7/17).

Şeytan sanki gelecekten haber vermektedir. Ve kesin bir dille konuşmaktadır. Bu kudurmuş bir öfke halinde söylenmiş heze yanlar mıdır? Yoksa, meleklerin “Fesat çıkaracak, kan dökecek insan mı yaratacaksın?” diye sormalarının altında yatan, insan hakkın da bildikleri gelecek bilgiyi mi biliyordu!..Ya da bir taraftan kendi gücüne ve yeteneklerine bakmış diğer taraftan da insandaki zayıf noktaları iyi keşfederek; “Ben bunun hakkından rahat gelirim!” demiş, nefis istekleri karşısında onun cılız bir rakip olacağını düşünmüştü…Haklı da çıkmıştı!..

Şeytan da olsa doğru söylediği anlar olabilir. Sözgelimi ihlaslı kulları azdıramayacağını itiraf eder (38/75) Bir ayette Allah, şey tanın tahminin doğru çıktığını, azgınlaşan insanları (Sebe) örnek göstererek hatırlatmaktadır (34/20).

Tamamen menfi duygu ve düşünce fasit dairesine hapis olan ve kinle dolup taşan şeytan, hadislerin de belirttiği gibi, insanın kalbine, aklına ve nefsine doğrudan ve sürekli uydu yayını yapar gibi, bin bir koldan çeşitli yöntemlerle yaklaşarak, olumsuz duygu ve düşünceler gönderebilmektedir.

Ne var ki şeytanın yaptırım gücü bununla sınırlıdır; sadece duygulara kurşun atabilir, düşünce oklarını gönderebilir. Şayet insan kalbini inançla zihnini bilgiyle donatır, uzmanlardan, olumlu kitaplardan ve güzel arkadaşlarından destek alırsa, bu zehirli oklara karşı güçlü bir dalgakıran gibi, kalkan oluşturmuş, duygu ve düşüncelerini koruma altına almış olacaktır.

Şeytanın en büyük taarruz alanı, başkonsolosu ya da lokomatifi olarak gördüğü nefistir. Çünkü nefis, insanın en zayıf tarafıdır ve akıl gibi bir muhakeme gücüne sahip değildir. Kalp ve vicdan gibi derin ve güçlü duygusal bir bağlantısı da yoktur. Nefis, helal haram tanımaz, doymak bilmez. Özellikle yeme içme, cinsellik, mal, makam ve şöhret tutkusu, şeytanın ağzını sulandıran başlıca nefsani boşluklardır. Şeytanın, bu yönlerden vurduğu insan, inanç ve düşünce planında bloke edildiği için, kolayca olumsuz davranışlara yönlenebilmektedir. İnsan öncelikle şeytanın maşası olan nefsin elinde dizginlenmiş ve zincire vurulmuş kalbini ve düşünce dünyasını özgürlüğe kavuşturmalıdır.

Şeytan, intikam duyguları içinde insana, karşı yapacağı düşünce savaşlarının tetiğine basmadan önce, iki kez diyalektik manevra yapmıştı. İlkinde, kendisinin ateşten, Adem’in topraktan yaratıldığını ve ondan üstün olduğunu savunarak, Allah karşısında bir mantık oyununa girmişti. Diğerinde ise yine Allah’a karşı sinsice bir plana girişmiş, laf oyunu yapmış, mahşere kadar ömür verilmesini istemiş fakat kıyamete kadar izin kopartabilmişti.

ŞEYTANIN İLK PSİKOLOJİK TAARRUZU

İnsana karşı giriştiği ilk taarruzu, Adem ile Havva’nın duygularına hitap ederek, düşüncelerine yasak meyveden yemeleri fikrini verme şeklinde gelişti (7/22). Ona göre yasak ağaç, sonsuzluk, meleklik ya da meliklik-saltanat (20/120) ağacıydı. Ondan yedikleri takdirde sonsuza dek cennette kalacaklar veya melek olacaklardı. Ya da belki de Adem’e yeryüzünde tek sultan ve hakim sen olacaksın diye, halifelik misyonunu hatırlatarak kandırmayı düşünüyordu.

Bir insan için sonsuza kadar cennette kalmak, melek olmak ya da yeryüzü kralı olmak ne demektir? Şeytanın fısıldadığı bu ko nu, soru haline getirilip günümüz insanlarına sorulsaydı ne cevap verirlerdi? Herhalde vicdanı sönmemiş aklı çürümemiş hiç bir insan (melekliği bilemeyiz ama )sonsuzluk ve sultanlık konusunda buna hayır diyemezdi!..Şeytan ilk kumpasında tam isabet yapmıştı. En azından insanı çok iyi okumuş, kendince gördüğü bu boşluğundan ve zayıf tarafından yararlanmak istemişti. (7/20).

Şeytanın burada insanı çok iyi tanıdığını, çözdüğünü, okuduğunu ve insanın mahiyetindeki sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü isteme duygusunu tespit edip düşünce oyunlarını bu yöne teksif ettiğini görüyoruz. Ve şeytan dünyaya inmeyi beklemeden, insana karşı taarruz planlarını hazırlamış bir bir uygulamaya koymaktadır.

ŞEYTANIN CİNSELLİK BOŞLUĞUNU KULLANMASI

İnsanın en zayıf taraflarından biri de cinsel yönüdür. Şeytanın tuzağını son derce profesyonelce kurduğunu söyleyebiliriz. Sonsuzluk gibi insanın duygu ve düşünce dünyasını harekete geçiren ve nefsini uyandıran bir düşünceyi, Adem ile Havva’ya iletmiş, sonra da yasak meyveye uzanma eylemine davet etmişti. Kur’an, şeytanın onları elbisesiz bırakmayı, ayıp yerlerini göstermeyi, böylece cennetten çıkarmayı planladığını bize anlatır(7/27).

Asıl amacı ise kendince düşmanını, esas savaş alanı ve arenası olan dünyaya çekmek, orada hesaplaşmak ve işini bitirmekti. Ve bir ikisiyle hıncı dinecek gibi görünmüyordu, cehennemin büyüklüğüne göre insanları dolduracaktı. Açıkça süslü bir yalan söylemişti, çünkü Allah’a karşı ben üstünüm diye ilk yalanını zaten savurmuştu.

ŞEYTANIN DÜNYA SAVAŞLARI

Şeytan İkinci duygu ve düşünce savaşını, ilk kez yeryüzünde vermiş, bunu Kabil cephesinde yerini alarak göstermiş, adeta Allah’a karşı hırsla verdiği baştan çıkarma andını yerine getirmişti. Yeryüzünde meydana gelen ve sonu kan dökmekle sonuçlanan bu ilk duygusal muharebe, deyim yerindeyse bir kız yüzünden başlamıştı.

Şeytan ikinci kez insanoğlunun karşı cinsel olan tutkusunu kullanıyordu. Kabil, cennet kokusunu henüz üzerinden atmamış Peygamber bir babanın evladı olduğu halde, aslında kardeşi Habil’in eşi olabilecek, aynı batın ikizi, kız kardeşini arzulamaktadır. Bu ilahi yasağı bilerek çiğnemekte israrlı olan Kabil, babasının Allah’a hediye sunma önerisini zoraki kabul eder. Sonuçta Habil’in hediyesi kabul edilince, şeytanda hortlayan tepki duyguları, kıskançlık ve inat Kabilde de uyanmış, intikam peşine düşerek kardeşini öldürmüştü (5/30).

Kur’an’da bu olayda, şeytanın doğrudan müdahalesinden bahsedilmez. Ama şeytanın, insanları baştan çıkarma konusunda ettiği yemin hatırlanırsa, böyle bir olayda parmağının bulunmadığı düşünülemez.

Hz. ADEM VE PSİKOLOJİK DÜŞÜNCENİN OLUŞUMU:

Konuyu, ilk düşünen insana, Hz.Adem’e getirecek olursak, onun şu üç yönünü ön plana çıkarmak mümkündür:

1-Birincisi, salt akıl ve düşünce insanı olarak Hz.Adem’dir.

Bu yönüyle o meleklerin bilemediği zengin hikmet ve bilgilerle donatılmış, kendisine yeryüzü halifeliği ve hakimiyeti misyonu verilmiş ve temsil ettiği üstün manaya secde edilmesi gibi bir iltifata mazhar olmuştu. Böyle zengin bilgi ve hikmet, halifelik ve dünya neslini başlatma gibi yüksek, ilk ve orijinal mazhariyetlere ve görevlere sahibi olan Adem’in, cennette bile olsa, o aklı başında taşırken yoğun düşüncelere dalmaması düşünülemez.

Hz.Adem’in ilk düşünme eylemi, ayetlerden anlaşıldığına göre, meleklerin bilemedikleri sorulara cevap verirken gerçekleşmiş olmalıdır. Düşüncenin böylece bilgiye hizmet etmesi, Allah’ın, insanı meleklere iftiharla takdim etmesine ve saygı secdesi istemesine sebep olmuş, güzel düşünce anında ödüllendirilmiştir. Hz.Adem, bu bilgilerin yanında düşüncesini, kendisine yüklenen yeryüzü halifeliği görevine ve yetiştireceği nesline de yönlendirmiştir diye düşünmekteyiz .Öte yandan da hem eşi Havva’yı hem de şeytanın manevralarını hesaba katmak ve düşünmek durumunda bulunuyordu. İlk düşünen insanın, bu gibi konularda düşünmeye başladığı düşünülebilir.

2-İkincisi, duygusal düşünce insanı olarak Hz.Adem’dir. Beşer olarak duygusal yoğunluk yaşadığını görüyoruz. İlki cennet yalnızlığı içinde, soy ağacı eşini bulunca, muhtemelen düşüncesini aşan duygusal bir dokunuşla, yasağı delmiş sayıldı. Suçun cezasının, amelin cinsinden olması, yani soy ağacına yaklaşma, belki de sadece tatma sonucu, avret yerlerinin açılması da yorumu bu yöne kay dırmaktadır. (7/22;20/118-119).Teklifin Havva’dan gelme si, ağacın herhangi bir meyve olması neticeyi pek etkilemez.

Cennet nesil çoğaltma yeri olmadığı için muhtemelen, görev zamanı gelip dünyaya gönderilinceye kadar, geçici cinsel temas yasağı konmuş olabilir, Allah doğrusunu bilir. Bu, Hz. Adem’in çocuklarının, ikizlerin çaprazlama evlenmelerine izin verilmesi gibi geçici bir yasak olabilir. Ayette belirtildiği gibi, sadece yaklaşma, uzanma, dokunma yasağı konmuş da olabilir.. Allah bilir, belki de Hz.Havva’nın rahatsızlık günleriydi, cennette bu olur muydu!. Orası gerçekten cennet miydi, dünyanın cennet gibi bir köşesi miydi! Teklif var mıydı, önce kimden gelmişti, yasak ağaca dokunmak neydi nasıl olmuştu gibi sorulara takılmak doğru değildir.

Bizce bu, İsmail’e bedel inen Kurbanlığın rengi konusunda tartışmaya girmek gibi bir şeydir, ayrıntıda boğulmaktır, stratejiden sapmaktır. Belki de şeytan, menzile ulaşmayı engelleyecek şekilde ayrıntılarda boğulanlardan hoşlanmaktadır. Benzer sapmayı yapan İsrail oğullarının, Kurban edilecek hayvanın rengi konusundaki tartışmaları sonucu içine düştükleri kaotik durumu, Bakara süresi, 67-70. ayetlerde görebilirsiniz.

Ancak bu konuda, Adem’in, şeytanın etkisiyle adım attığını, üst düşünce boyutundan çıkarak, kalp seviyesinden aşağı düştüğünü düşünmek yanlış olabilir. Aksine mahiyetindeki çeşitli duyguları kontrol edebilecek düşünce gücüyle hareket ederek; belki de bilgi ve misyonunu gerçekleştireceği ve neslini çoğaltabileceği yerin dünya olduğu bilinciyle davrandığını, özgür düşüncesini kullanarak bir karara vardığını, görev aşkıyla bir ictihad yaparak o eylemi gerçekleştirdiğini bile söyleyebiliriz. Nebidir, ictihad yapmıştır, ictihadında yanılabilir ama özür dilemiştir!..

Şeytanın, sonsuzluk ağacı diye takdim ederek ağaçtan yemelerini istemesi aslında, insan neslinin çoğalmasını istemesinin bir ifadesiydi şeklinde yorum yapabiliriz. Allah bilir, Kaniatın Efendisi iftihar edeceği ümmetinin çokluğuyla ne kadar övünüyorsa, şeytan da kendisinin iftihar edeceği insanların çoğalmasını istemektedir. Kendince ne kadar çok kişiyi cehenneme yuvarlarsa o kadar intikam almış kinini kusmuş ve rahatlamış olacaktır…

Muhtemelen o da bir an önce insanla birlikte yere inip, insanoğluyla savaşmak, kozlarını paylaşmak yolunda can atıyordu. Ademle şeytanın düşüncesi aynı noktada örtüşüyordu. Dünyaya inmek! Nur ve kir kulvarlarında yürüyen iki varlığın hedefleri bir noktada kesişmekteydi…Ama amaçlar farklıydı; biri olumlu diğeri olumsuz!..

Aynı şekilde iki tarafın yasak ağaçtan anladıklarıyla aynıydı, fakat yaklaşım amacı ve niyet farklıydı. Başka bir ayette temiz ve pis ağaçtan bahsetmesi de bu bağlantıyı hatırlatmaktadır (14/26). Temiz ağaç, olumlu duygu ve düşünce, pis ağaç olumsuz duygu ve düşünce meyvesi verir. Adem’in amacı temiz nesil çoğaltmak iken, şeytan gelecek nesli, Allah’dan uzaklaştırmanın ve cehenneme atmanın hayallerini kuruyor planlarını yapıyordu.

Adem ile Havva’nın; Allah’a isyan, şeytana itaat ya da nefsini tatmin gibi bir planı, azmi ve kararlılığı olmamasına rağmen yine de ilahi bir yasak çiğnenmiştir, Allah’dan bir de azar gelince, her ikisi de pişmanlık duygusu içinde af dilemişlerdir (2/37) Bu noktada şeytanın Allah’a isyan etmesiyle, Adem ve Havva’nın Allah’a yönelişi; müsbet ve menfî, (negatif-pozitif) duygu, düşünce ve davranış farkını da ortaya koymaktadır. Şeytan kibir, inat ve isyan duygusuna yenilerek kaybetmişi, Adam ile Havva pişmanlık ve özür dileme duygusuna dayanarak kazanmışlardı.

Şeytan meleklerin arasında, ruhani alemin esrar dolu güzelliklerinin çinde kazanma kuşağında kaybeden bir varlık temsilcisi sayılabilir. Adem ile Havva da kaybetme kuşağına girişin adı olan isyan ve günah merdiveninin daha ilk basamağında dönüş yapıp Allah’a yönelerek kazananlardan olmuşlardır.

Burda önemeli bir husus göze çarpmaktadır. Hz. Adem’e, sanki bir beşer olarak irade eğitimi verilmektedir. İlk kez bir insan bilgi, duygu, düşünce ve önemlisi iradesiyle sınanmıştır. Bir taraftan Allah’ın yasağı, diğer taraftan şeytanın aldatma adına teşvikleri, öbür yandan da nefis taşıyan bir insanın duyguları bulunmaktadır. İnsan, iradesiyle ya “Yapma!” şeklindeki Allah’ın yasağına uyacak ya da “Yap!” diyen şeytanın sözüne kanacaktır. Nefis yapı olarak şeytanın istediğini gerçekleştirmekten hoşlanmaktadır.

Fakat öbür tarafta kalbe yüce bir duygu ve vicdan, akla güç bilgi ve görev veren, Ruhun gerçek sahibi olan Allah vardır. İnsan, nefsini aşarak tercihini Rabden yana kullanınca, Ruhta zafer kazanmış, Allah’ı hoşnut etmiş olacaktır. Şayet bunu başaramazsa, unutma veya zaaf insanı etkiler de günaha yönlendirirse, alternatif bir kurtuluş yolu daha vardır; o da pişman olmak, hatayı anlayıp Allah’tan özür dilemektir.

Hz.Adem’in şahsında bütün insanlığa iki yöne uygulanabilecek bir bu irade eğitimi ve Allah’a yönelme dersi verilmiş olmakta dır. Bir ayet dikkat çekici bir ifadeyle, itaat ve isyan yeteneğini ve potansiyelini Allah’ın verdiğini, fakat nefsin tezkiye edilip temizlenmesi durumunda kurtulabileceğini, aksi takdirde zararda olacağını vurgulamaktadır (91/7).

Bu insanın, günaha açık bir fıtratının ve psikolojisinin olduğunun belirtilmesidir. Ve bu özellik yaşanarak gösterilmiş olmaktadır.

İnsan için belirtilen diğer hususiyet düşmanlık duygusudur ki bu da “Birbirinize düşmanlar olarak yere inin!” (2/41) ayetiyle ifadelendirilir ki ilk tecellisi Hz.Adem’in iki oğlu arasında gerçekleşecektir.

Hicr süresi 28-29.ayetlerde belirtildiği gibi insanın topraktan şekillenip, ilahî nefha ile ruhlanması onun, melek ve hayvanlardan farklı olarak, “Çift tabiatlı” bir varlık olarak; irade mekiği ile iki kutupta gel-gitlerle yolculuklar yapacak olması, psikolojik duygu ve düşünceler sahibi olduğu gerçeğini göstermektedir. Hz. Adem ve Havva’nın önce bedensel yapılarıyla yasağa yönelmeleri sonra ruhsal yapılarıyla Allah’a sığınmaları, insanın ilk psikolojik alandaki ilk yolculukları ve deneyimleri olarak nitelendirilebilir. Böylece insan psikolojik olarak, yalpalamasını ve yan çizmesini, sonra da ana çizgiye dönerek dengede kalmasını öğrenmiş olarak yeryüzüne gelmiş olmaktadır.

Burdan yola çıkarak, Psikolojik hastalıkların ve kişilik bozukluklarının temel sebebinin oluşmuş olduğunu düşünebiliriz.

Buna Ruh hastalıkları yerine “Nefis Hastalıkları” kavramını kullanmak daha isabetli olacaktır.

Çünkü Ruh, insana son derece sağlıklı ve mü kemmel bir bedenle birlikte verilmiştir. Bedene bulaşması sebebiyle ruhta oluşan olumsuzlukların ana sebebi bedende ve bedene bağlı olarak Nefis arzularında aranmalıdır. Ruh hastalığı deniyorsa bu aslında bir sonuç belirleme olabilir. Adı üzerinde hastalık denmektedir. Aslında ruhu hasta hale getiren nefis ve bedendir, iradesini tamamen bedenden yana kullanan insan iradesidir.

Ruh-Nefis hastalıklarının temelinde yatan ilk çıkış noktası ve sebep: İnsana ve cinne alt yapısı sınırsız bir “Benlik” verilmesidir denebilir. İnsan ve cin, onlara verilen maddî ve ruhî yapılarıyla, benlik ve Yaratıcısı arasında bir ahenk kurmakla yükümlü tutulmuşlardır.

İnsan dışı ama sorumlu tutulan varlık olarak İblis, bu uyumu bozan ilk örnektir. Ancak o, Hz.Adem bir rakip olarak gelene dek negatif benlik tabiatını işletme zemini bulamamıştı. Geldiğinde de, önce Ademe karşı üstünlük olarak kullandığı Enâniyetini, “Rabbim!” diye hitap ettiği halde Allah’a karşı isyan şekline dönüştürmüş, Allah’ın kendisini azdırdığını savunarak, insanların O’na kulluk yapması nın önüne geçeceğini ilan etmişti.

Bu yönüyle, en büyük Psikolog olarak nitelendirdiğimiz şeytanı aynı zamanda ilk ve en büyük Ruh-Nefis hastası olarak da ilan edebiliriz. Şizofreninin sınır ötesini temsil eden şeytan, Yaratıcı ile mücadele etmeyi meslek olarak seçmiştir. Konu tamamen, sınırsızlığa baş kaldıran bir benlik kavgasına dönüşmüştür. İnsanlar içinde de aynı mesleği sürdüren Firavun, türünün ilk örneği olmuş, kendini tanrı ilan ederek Musa’nın Rabbine savaş açmıştır.

Şeytanda benlik, her anında, hem bilinçaltını hem de bilincini tamamen kaplayacak şekilde kin, nefret, düşmanlık ve intikam ateşiyle yapısına uyum gösterecek şekilde yapılanmıştır.

Hz.Adem ise, sadece Rabbi düşünen meleklerden, sadece benliğini düşünen şeytandan farklı olarak, bedensel benlik yapısına geçici olarak takılmış, ama ruhuyla Rabbe yönelerek aradaki ahengi “Ben hatalıyım!” diyerek tekrar kurmuş ilk örnek varlıktır. Bu aslında ayetin “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler-tanısınlar diye yarattım”(51/56) şeklindeki anlamıyla örtüşen bir durumdur.

Burda Ademle Şeytanı ayıran önemli bir faktör vardır. Her ikisi de yaratılıştan gelen ümit ve korku, sevgi ve nefret, gibi önemli zıt duygular arasında bir seçim ve tercih yapmışlardır. Şeytan hem ümidi hem de korkuyu kibir ateşiyle kül etmiş, sevginin ise -Kabilde ilk tezahürünü görüldüğü gibi- baş katili olmuştur. Sonuçta da o, tamamen bir nefret kimliğine bürünmüş, benliğinde bir anlık sevgiye bi le yer bırakmamıştır.

Adem ise, muhtemelen işlediği hatayı bile, etkisinde kaldığı bir kısım sevdaların etkisiyle gerçekleştirmiş, sonra benliğini piş manlıkla, ümit ve korku dengesi içinde, başlangıçta Muhabbetle yaratıldığı ve geldiği o asıl sevgi kaynağıyla tekrar buluşturmasını bilmişti.

Şeytan bir dönüş kimliğiydi; Adem de!…

Fakat şeytan Rabden benliğine dönmüştü.

Bir Rab sevgisi vardıysa onu dirilmemek üzere benliğine gömmüştü. (Şeytanda İstiklaliyet-Bağımsızlık kimliği)

Adem ise benliğinden geçip Allah’a dönmüştü. (Ademde Aidiyet-Bağımlılık kimliği)

Benliğindeki günah ateşini, daha kıvılcım iken, tövbe ile Rahmet denizinde söndürmüştü!..

Cennette, benlik tarafından olumsuz olarak değerlendirilecek duygu ve düşünceler olmamalıydı. Tezahür eden Adem ve şeytan olayları karşısında, insanların benlik yeri olan dünyaya inmeleri kaçınılmaz oldu. İlerde insan tekrar ilk mekanına avdet edince, için deki tüm benlik olumsuzlukları çekilip alınacak, bütün benliklerde sadece huzur ve mutluluk hakim olacak, insanlar benlik savaşçıları olarak değil benlik kardeşleri olarak karşılıklı oturacaklardır (15/47).

Benlik ahenginin sırrı, benliğin Allah’a dönük olmasıdır. Gerçek özgürlük de Allah’a yönelik olan özgürlüktür.

İnsan benlikteki sınırsız kaynaklara bakarak ve kapılarak, sadece kendine yönelmekle bu dengeyi bozabilmekte, özgürlüğünü köreltmekte, sınırsızlığa, sınırsız özgürlüğe adayken kendisini, özgürlüğünü sınırlamaktadır.

Benlik sonsuzluk mayalı bir nüve-damla yapıdır ki, emanet olarak, Var Edicisi adına değerlendirilsin buudlansın diye vardır!…

Evren var; benliğiyle insanı taşısın diye var!

İnsan var; benliğiyle Allah’ı tanıması için var!

Benlik var; İnsan Allah’ı en iyi tanıyan olsun diye var!..

Allah madem var; benlik O’na yâr olsun diye var!.. Şeytanla Adem”i birbirinden ayıran diğer önemli faktör, donatıldıkları iç güçlerini farklı şekilde kullanmaları ve değişik savunma ve kontrol mekanizması geliştirip uygulamalarıdır denebilir.

Şeytan kendisine verilen nefis, akıl, bilgi ve farklı yetenek güçlerini, nankörlük yaparak ve bencilce sadece kendi egosu hesabı na değerlendirmiş ve narsistce üstünlük psikozuna kapılarak, kibir mekanizmasını geliştirmiş sonra isyan mekanizmasıyla gerçek kimli ğini oluşturmuş, intikam yeminleriyle de ardından, benliğindeki savaş mekanizmasını hareket geçirerek son duruşunu belirlemiştir.

Hz.Adem ise, tabiatındaki nefis arzuları, eşe yönelme ile nesil çoğaltma ve toplumsallaşma heyecanı, sonsuzluk duygusu, bilgi yüklenip halifelik görevinin verilmesi gibi saikler ve iç enerjinin, bir yanlış davranışa yönlendirmesi sonucu, müthiş bir kontrol, denetim ve yönetim mekanizmasını ortaya koymuştur; o da pişmanlık duygusu ve tövbe ile Rabbe yönelişi ve affedilmesini talep edişidir.

Bu aslında, insan psikolojisinin ikinci belki de ilk ciddi oluşum deneyimi sayılabilir. İlkinde Hz.Adem, kontrol mekanizmasını iş letmemişti çünkü bunu gerektiren bir durum yoktu. Hata nedir bilmiyordu, Hata durumunda ne yapılır onu da bilmiyordu. İnsan ilk kez pratiğini yaparak, psikolojisinin bozulması ve düzeltilmesi deneyimini yaşayacaktı. Rabbisi ona verdiği bilgilerin yanında, yeni bazı af ta lebi kelimeleri daha öğretecekti…

Hz.Adem, Psikolojik bir yanılma ile, yasak meyveye yönelmişti. Ardından da İlahî irşat ve terbiye ile, ilk kez orijinal, içsel, yepyeni bir mekanizma ve psikolojik tavır oluşturmuş, bu olumlu duygu ve düşüncesiyle önceki olumsuz durumunu düzeltmiş yönetim altın da alarak ruhsal huzura ermişti.

Ruh-Nefis hastalıklarının temelinde yatan ikinci çıkış noktası ve ana sebep: Vicdanda ve düşüncede yer etmiş, yaratılıştan ge tirdiğimiz kontrol mekanizmalarını işletmemek, bunun sonucunda; beden ve nefis arzularına aşırı ve kalıcı ilgi göstermek ya da tamamen ilgisiz kalmaktır. Aynı şekilde Akıl, kalp, vicdan gibi Ruh mekanizmalarına aşırı yönelmek ve yüklenmek ya da onlara tamamen yabancı kalmaktır…

Buna göre, Psikolojik yaklaşımların anahtarı, insan benliğini iyi okuyarak anlamak, Yaratıcısıyla münasebetlerini düzenlemek ve Allah Kelamını baz alarak, insanın Ruh ve Beden ilişkilerine ölçü ve denge kazandırmak, duygu ve düşüncelerini yönetme ve iletişim kurma sanatını öğretmektir.

3-Üçüncüsü, dünyada problem çözen Hz. Ademdir:

Hz.Adem’in sözünü ettiğimiz üç ilgi alanına geri dönecek olursak; akıl ve kalp yönleriyle bir düşünce ve duygu tecrübesi yaşadıktan sonra onun, dünya hayatında, düşüncesini yönlendirmedeki ilk pratik örneği, iki oğlu arasındaki, ciddi problemi çözme çabalarında gözlenir.

Yeryüzünde ilk kez iki insan, ilk kez ciddi psikolojik bir savaşın içine girmişlerdir ve olumlu ve olumsuz duygu, düşünce ve davranışın temsilciliğini yapmakta ve bunu söze dökmektedirler. Hakim menfî duygu ise, “Ben” in kendini kabul ettirmek istemesi, ilk kez Allah’ın görevli bir Nebisi olan babaya karşı gelmesidir.

İstediği gerçekleşmeyince, kıskançlık ve düşmanlık duyguları o “Ben” i sarmış, kim bilir kaç gece ve gündüz ruh dünyasında bu duygularla yatıp kalkmış ve içinde intikam hislerinin doğmasına ve katle sebep olacak ruhsal kuluçka dönemi yaşamıştı. Böyle bir dönem yaşadığını, öldürme kararı almasından ve bunu soğukkanlılıkla gidip kardeşine açıklamasından anlıyoruz.

Kabil: “Seni öldüreceğim!” dedi. Habil ise müspeti seslendirdi: “Ben öldüremem, Allah’dan korkarım” diye cevapladı(5/28). Sonuçta Kabil, kardeşini öldürür ve kaybedenlerden olur. Şeytan sahnede yok gibidir, sinmiştir; çünkü rolü artık insan üstlenmiştir!..

Bu, olumsuz duygu ve düşüncenin, yeryüzündeki ilk negatif zaferi sayılabilir. Şeytanın kibri ile Kabilin kıskançlığı, aynı temel duygunun ürünü olan düşünce tarzında buluşmaktadır: Allah’dan kopmuş hasta Egonun, Aidiyeti terk edip İstiklaliyet’ ini ilan etmesi, benlik adına varlıkta Hakimiyet kurmak istemesi…

Enaniyet, haz aldığı değerlere saplanıp gömülünce ve düşünceyi bunun tatmini yolunda işletince iki benlik sloganı ortaya çıkmış oluyor:

Şeytanın: “Ben varım!” demesi,

Kabilin: “Benim olacak!” demesi….

Olumlu ve olumsuz düşüncenin esası “Ben” felsefesine dayalıdır.

Olumlu düşüncede benlik, yaratıcısına intisab eder, bağlanır O’nun adına eş ya ve hadiselere bakar. Benliğini, O’nu tanımada bir mikyas-ölçü yapar. Kendisini sonsuz güzelin mükemmel bir aynası olarak görür. Sonsuz güzele ulaştıran olumlu yolları araştırır. Olumsuz düşüncede ise özgürlük adına bütün yapılarıyla benlik ön plandadır. Her şeye o gözlükle bakar. Her şeyin merkezine sadece kendisini koyar. İşte bu iki kutuplu düşünce dünyasının ilk temsilcileri olarak karşımıza, Ademle Habil, Şeytanla Kabil çıkmaktadır.

İnsan aklının, duygu ve düşüncesinin asıl varlık sebebi, “Ben” ile yola çıkıp “O’na” ulaşmak, O’nunla “Ben”i yaşamaktır.

Şeytan Kur’an bütünlüğü ve hadislerin ışığında mercek altına alınır iyi analiz edilirse, psikologların, insanı tanıması ve problem lerini çözmesi kolaylaşacaktır diye düşünmekteyiz. Çünkü şeytan insanın bütün ruh haritasını hem de kıyamet noktasına kadar çok iyi okuyabilen, yaratılmış nefis taşıyan tek varlıktır.

Şeytan bir insan uzmanıdır. İnsanlığın -deyim yerinde olmasa da- ezelî düşmanı olan şeytanın alt edilmesi, insanla beraber çok iyi analiz edilmesi, hem manevî planda hem de ilim planında bir uzmanlık işidir. İnsanı ve şey tanı iyi anlamak, irtibat noktalarını etraflıca belirlemek, insan psikolojisi adına bir zafer kazanmada ön adım olacaktır. Bu yönüyle Mürşid Psikologlara büyük iş düşmektedir.

İNSANIN VARLIK YAPISI VE DENGE ALANLARI

Rahman’a tam ayna, varlıkların takvimi, en alası…Melekleri ardında bırakmış insan nev’inin en muallası…Kimi zaman da insan, benlik sevdalısı, nefis ve şeytan yanlısı hatta esasen sultanı olduğu mahlukatın en ednası

İnsan, Kur’an’ın kitaplaşmışı, evrenin canlanmışı…Psikoloji, bu canlı kitabı okumaya çalışan minik bir göz, gözde bir kirpik, kirpikte bir köz… O, İçte bir göz, gözde öz, özde ilahi bir söz haline geldiğinde, “İnsan meçhulünün sırlarını işte şimdi çöz!” mazhariyetine ermiş olacaktır…

A: DENGE ALANLARI

Muhammed Kutup’un İnsan Psikolojisi üzerine etütler isimli eserinde dediği gibi, İnsan hayvan ve melekten farklı olarak “Çift tabiatlı” bir varlık olarak yaratılmıştır. Melekler ruhlarının tabiatına hayvanlar da programlanan, sevki ilahi ile yönetilen bedenlerinin tabiatlarına uyarlar. İnsan gibi seçme özgürlükleri yoktur.

Çift tabiatlılığı insanın bütün duygu düşünce ve davranışlarında gözlenir.

İnsanın çift tabiatlı olduğunu Allah’ın meleklere, çamurdan bir insan yaratıp ona ruhundan üfleyeceğini belirtmesinden anlıyoruz (15/28-29).

İnsanın yemesi içmesi cinsel arzuları, bedenin organik ve biyolojik yapısıyla alakalıdır. Duygular bedeni esaslara dayalı faaliyetlerdir. İnsandaki belli organlar kaldırılsa onunla ilgili nefis duyguları da kalkacaktır. Ruh ise bütün manevi değerleri, duygu ve düşünceleri canlı tutar.

Bu çift tabiat birbirinden tamamen ayrı değildir. Madde ile ruh birbirine karışmış, iç içe girmiş, özdeşleşmiş gibidir. Çünkü bedeni faaliyetlerini ruhî etkenlerle sürdürür. Hayvanî ve cismanî güdülerle davranmaz. Davranmaması istenir. Sözgelimi insan da hayvan gibi yer ama iradesiyle yer; hem çeşit hazırlayarak yer hem de yediğinde helal-haram kaydı bulunur. Sonra oruçla yemekten uzakta kalır Cinselliğini de hem her zaman uygulayabilir hem de evlilik yoluyla yaşaması öğütlenir. Bunlar ruh ve beden boyutlu çift tabiatlılığının ifadesidir. Çünkü irade ruha ait bir özelliktir.

İnsanın bu toprak-ruh birleşmesi sonucu, irade ile irtibatlandırılan psikolojik duyguları ortaya çıkmış olmaktadır. İnsan iradesiyle bu iki tabiatlı yönünden birine yönelir, yoğunlaşır ve o yönünün gelişmesini sağlayabilir.

Her iki yönde sınır tanımayan yolculuklar da yapabilir. Tepeden tırnağa bir et-kemik ve nefis arzularını yaşayan bir insan olabileceği gibi, bedeni hayatı dışlayıp tamamen ruhanî bir mistik varlık haline de dönüşebilir. Bu noktada, dünya-ahiret, ruh-beden, akıl-kalp gibi pek çok konuda denge sağlayan Kur’an ve Hadis ölçüleri devreye girer ve insanın hayatına bir denge ve ölçü kazandırır. Ruh ve be denin bütünlük içinde işlemesinin yöntemini öğretir. Bedensel bütün faaliyetleri ruhla ilişkilendirip onlara ruhî bir anlam kazandırmış olur. O kadar ki, sıradan adetler ibadet olur.

İnsanı, yeri ve gökleri yaratan Allah, var olan her şeye bir denge koyduğunu ifade etmektedir. Bu, var olan her şeye, bütün eşya ve hadiselere denge içinde bakmamız gerektiğine bir işaret sayılabilir. İki gözün aynı noktada buluşarak, uyum içinde net görmesi, hedefe ulaşmak için çift kanatla uçulması gibi, hayata ve insana aynı ölçü denge içinde bakmak, hem Kur’an’a uymanın hem de varlığı kavramanın bir gereği olacaktır.

Bilim adamları ve çevreciler ekolojik denge kavramı üzerinde hassasiyetle dururlar. Psikologlar, insan davranışlarını, duygu ve düşüncelerini irdeler bir denge kazandırmaya çalışırlar. Ekonomistler, maliyeciler de benzer çaba içinde para akışına bir denge kazan dırmak isterler. Politikacılar diplomatlar ülkeler arası ilişkilerde hassas dengeleri gözetmeden, yanlış bir adım atmamaya gayret ederler. Emniyet güçleri güvenliğin korunması, toplum huzurunun dengesinin bozulmaması için azami gayreti gösterirler. Özellikle çocuk yetiş tirmede, eğitim ve öğretimde, yeme içmelerde, ölçülü ve dengeli davranmanın önemli bir yeri vardır. Ölçü ve denge hayatımızın her anı nı kuşatmış gibidir.

İlahi Kelamda, ölçü ve denge hususunda pek çok konu değerlendirmemize sunulmaktadır.

a-Her şeyde bir ölçü ve takdir vardır:

Konu, ‘Kadera’ fiili ve türevleriyle pek çok yerde geçmektedir. “Allah katında her şey bir ölçü iledir”, “Her şeyi bir ölçü içinde ya ratmıştır“, ”Yeryüzünde ölçülü şeyler bitirdik”, “Gökten yağmuru bir ölçü ile indirdik ve toprakta durdurduk” (13/8, 25/2, 15/19, 23/28)

b-Evrende denge vardır:

“Allah göğü yükseltti ve dengeyi (mizan) koydu. Sakın dengeyi bozmayın. Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın” (55/7).

Ayetlerde, göklerdeki dengeden bahsedip, yerdeki dengeye; insanlar arasındaki alışverişlere, tartı ve ölçü dengesine dikkat çekilmektedir.

c-Dünya ahiret dengesi:

“Allah’ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu kazan, dünyadan da nasibini unutma!” (28/77).

Ayet , birinin, diğeri aleyhine terk edilmesinin doğru olmadığını belirtiyor. Hiç ölmeyecekmiş gibi bakmak değil; Dünyaya dünyada kalacağımız kadar, ahirete de orada kalacağımız kadar önem verilmeli, dünyayı Allah’ın güzelliklerini yansıtan bir ayna, eserlerinin sergilendiği bir sergi, bir galeri gibi görmeli, sonsuz cennetin kazanılacağı bir tarla, geçici bir imtihan meydanı olarak değerlendirmeli ve zehirli bal hükmündeki günahlarına karşı duyarlı olmalıdır.

d-Toplumda denge topluluk:

“Sizden, hayra davet eden, iyiliği yaşatan ve kötülüğü uzaklaştıran bir topluluk-cemaat bulunsun!” ( 3/104).

Hem dürüst, hem de başarılı bu insanlar, hem dünya hem de ahirete yönelik konularda ehil kimselerdir ve İslam’ın güzelliklerini bizzat yaşayarak toplum da hem bir örnek temsil modeli oluştururlar hem de toplumsal oto kontrol misyonunu yürütürler. Aynı zamanda bir taraftan, paratoner görevini yaparlar; gelecek bela ve musibetleri geri çevirirler, diğer taraftan da bir çekim merkezi gibi, duaların kabulüne, rahmet ve bereketin artmasına vesile olurlar.

e-Toplum dengesini bozan topluluk:

“Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış olan ileri gelenlerini uyarır iyiliği

emrederiz. Yine kötülük işlerler ve o ülke helake müstahak olur ” (17/16).

Bu, tarihî sosyolojik bir kural gibidir. Azmış, günahlara dalmış, adalet ve iyilikten uzaklaşmış milletler, tarihte hep

gerilemişler, yıkılmışlardır. Tarihimiz açısından bakacak olursak; “Medrese-Tekke-Kışla üçgeninde ki dengenin bozulması” ifadesini irdeleyebilirsiniz!

Şeytan, dengesi bozulan, sonra da insanların dengesini bozmak için, dengesizce yeminler savuran ilk varlıktır. Kabil de, İlk denge örneği olan Hz. Adem’in ocağında yetişmesine rağmen, ölçüyü kaçıran ve dengesini bozarak cinayet işleyen ilk insandır.

Kur’an diğer milletlerden de bahseder.

f-Dünyada denge topluluk:

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış, denge unsuru en hayırlı toplumsunuz; iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz” (3/110).

“Fitne (yeryüzü adaletsizliği ve kötülüğü) ortadan kalkıncaya ve (insanlığa denge gelinceye kadar (en güzel yollarla) mücadelenizi verin!”. (8/39).

“Allah, Rasulünü ve Hak Dini, yeryüzünde diğer dinlere, (insanlara) üstün gelsin (denge getirsin) diye gönderdi” (9/3).

Ayetlerde görüldüğü gibi, Allah her Müslüman, şahsî dini görevlerinin yanında evrensel bir misyon yüklüyor. Bütün dünyada, Dinimizin getirdiği hoşgörü ve Hizmet dengesini yerleştirmek!..

Yeryüzünde insan hak ve özgürlüklerine gerçek değeri veren, adaleti tam uygulayan ve iki dünya mutluluğunu sağlayacak olan bir ülke var mı dır? Yok diyorsanız, yeryüzünün herhangi bir ülkesinde belirttiğimiz değerlere sahip olan veya aday olan bir topluluk var mıdır? Yoksa oluşmasına çalışmak Kur’an’ın emridir. Varsa onlara uymak yine Kur’an’ın bir tavsiyesidir.

Eğer böyle bir topluluk olup olmadığını bilmiyorsak, araştırıp bulmak bir vazifedir. Bildiğimiz çok topluluk var da

hangisinin gerçek denge ve ölçü topluluğu olduğunu anlayamıyorsak, şaşmaz Kur’an ölçülerini esas alarak, vasıflarını incelemek ve en uygun ola nı seçmek durumundayız.

Bunları yapmak yukarda belirttiğimiz ayetlerin bizden isteği görevi yerine getirmek olacaktır. Bireysel olarak

gerçekleştiremediğimiz evrensel boyuttaki hareketleri, böyle Kur’an vasıflarını taşıyan güzel topluluk içinde yapmakla evrensel boyutta hizmet görmüş sevabı kazanabiliriz. Çünkü himmetiniz milletiniz olmuştur. Böyle olunca Allah, binlerce ağaca birden verdiği meyvaların aynısını bahçemizdeki tek ağaca da verebilir.

g-Bütün varlık yönleriyle insanda denge:

İnsan kainatın bir özü ve özeti olduğuna göre, ikisi arasında bir kısım benzetmeler yapılması pek yanıltıcı olmaz. Ruh, ruhlar alemini, hafıza kader ve levh-i mahfuzu, bilinçaltı ve hayal dünyası (rüyalar) alemi misali, çekim gücü aşkı, itme gücü nefreti, bahar ne şeyi, sonbahar hüznü temsil ettiği gibi. Bu şu demektir: İnsan ruhunda bütün alemlere ait üniteler örnek parçalar bulunmaktadır.

Ruhumuz küllî’den gelmiştir. Bu açıyla bakarsak bir külliye gibidir. Fakülteleri vardır. Akıl fakültesinin rektörü irade,

bölümleri mantık, hafıza, beş duyu, sinir sistemi , zihin, tefekkür, hayal, tasavvur, bilinç, bilinçaltı gibi bölümler…Kalp fakültesinin rektörü vicdan. Kendisi gibi gizemli pek çok kür- süsü, bölümleri latifeleri, ince duyguları var. Nefis fakültesinin ataması, insana, akıl ve kalp rektörlerine bırakılmış. Ancak nefis hem bağımsız kalmakta ve direnmektedir hem de şeytan gibi güçlü bir adayla menfaat ve işbirliği birliği yapabilmektedir.

Bu yüzden insan bütün duygu düşünce ve davranışlarına kazandırılacak denge, evrensel planda kainatta uygulanan, Kur’an’da ifadesini, Peygamberimizde pratiğini bulan evrensel prensiplerle oluşturulmalıdır. Kur’an, insanın şu dört ana ünitede denge ve ölçüyü kaybetmesine dikkat çekerek, bizi o konulara yöneltmektedir: Kalplerde hastalık, akıllarda şüphe, nefislerde kirlenme ve dav ranışlardaki bozukluk ve dengesizlikler (24/50). Sırasıyla irade, vicdan, kalp, akıl ve nefisten oluşan beş temel beden koordinatör ruh güçlerini, duygu ve düşünceler diye tanımladığımız atkivitelerini ve bunların da davranışlara dönüşmesini ele alabiliriz.

Denge ve ölçü insan hayatının tamamını kapsar. Mesela insana, Allah’ın verdiğini bilerek (5/88) ismiyle başlayarak (6/118) yemesi içmesi ama helalden (2/ 168) ve israf yapmadan (7/31) yemesi içmesi ve yoksulların da düşünülmesi (22/29) ve daima şükredilmesi (2/152) öğütlenir.

Kur’an her şeyde denge orta-yol tavsiye eder. İfrat/aşırılık ve tefrit/eksiklik kötülüklerin kaynağıdır. İtidal/denge

fazilettir. Davranışların kontrol merkezi olan kalp Allah ile itminana erince (13/28) dengeye kavuşur, dengeli davranışlar zuhur eder. Mesela harcamaları dengeli olur; israf da cimrilik de etmezler, ikisi arasında dengeli davranış sergilerler(25/67).

İnanan insan denge insanıdır. Toplum olarak da dengeyi temsil ederler, ümmet-i vasattırlar (2/143).

Peygamberimiz, duygu ve düşüncede dengeyi şöyle belirtir: ‘İnsandaki et parçası sağlıklı-dengeli olunca bütün beden de sağlıklı-dengeli olur. Kalp bozulunca onlar da bozulur”. Diğer ifadesinde: “Sevdiğini aşırı sevme bir gün düşmanın olabilir, düşmanına aşırı düşmanlık besleme, bir gün dostun olabilir”

1-İRADE

İnsanın meyli, bir şeyi isteme ve tercih özelliğidir . Dış vücudu yoktur. Var-yok arası çok küçük ve ince bir yöneliştir fakat, büyük sonuçlara sebep olur. Allah, insanın bu yönelişine göre kudretini yöneltir. Bir dümen gibidir, beden gemisini küçük bir hareketle her yöne çevirebilir. Aslında deniz derya, gemi ve dümen baştan aşağı Cenab-ı Allah’ın yoktan var ettiği varlıklardır.

Ne var ki dümeni kullanma rota belirleme insanın iradesine bırakılmıştır.İrade bu gücünü kullanarak ruhumuzun diğer mekanizmalarını işlettirecek dokunuşu ve yönlendirişi yapması ve denge kazandırması için yaratılmış ve bize bu sorumluluk yüklenmiştir. Aslında dengenin devamı veya bozulması iradenin ince mahiyetine benzer.

Dağların eşit dağıtıldığı evren çapında bir terazinin bir kefesine, irademizle bir dokunuşta bulunsak, sistemler alt üst olabilir. Bu fonksiyonu, insan ruhunun üniteleri arasındaki denge için de geçerlidir.

İradenin karşısında, son derece etkili bir dünya, dünya kadar arzusu bulunan nefis, nefsin iştahını ikiye üçe beşe katlayan şeytan, beyin yapısı içinde iradeyi yutmaya iştahlı bilinç- altı ve hayal çekim güçleri birer handikap olarak karşısına çıkmaktadır.

Bu yüzden irade, ruhun gerçek anlamda en büyük savaşçısı sayılabilir. İradenin en büyük destekçisi de vicdandır. Biri Musa diğeri Asâ gibidir…

2-VİCDAN

Ruhun ve kalbin en derin yerinde en mahrem öz bir histir. Tamamen Allah’a baktığı için saf bir elmas gibidir, korunmuştur.

İnkar, inat, kibir ve zulümle kömüre çevrilmediği sürece, daima pırıltısını hissettirir.

İradenin en büyük destekçisidir. Sevgi başta olmak üzere bütün yüce duyguların, derin bilinç esas olmak üzere bütün güçlerin ve bilgilerin menbağı ve çekim merkezi gibidir. Derinlerdeki bu incilere ulaşmak için destanlarda anlatıldığı gibi, en başta çift başlı nefis ve şeytan canavarını aşmak gerekmektedir. Bunu da iradeyle birlikte inanç Asâlarının ve bilgi kılıçlarının gücünü birleştirerek başarabilirler.

Bunu ifadelendirirken genellikle akıl-kalp izdivâcından, bütünlüğünden ve dengesinden söz edilir. İradeyi ruhun akıl bölgesinin prensine, vicdanı da ruhun kalp bölgesinin prensesine benzetebiliriz. Çünkü vicdan, sebepler ötesi gerçek melekût bilgisinin ve analarda kahramanlık derecesinde tezahür eden şefkat, merhamet ve muhabbetin, ruhtaki ana temsilcisi bir anaya benzemektedir. İrade ve vicdan birlikteliği, velût bir kalbi ve üretken bir aklı semere verir. Böylece bünyemizi saran halis duygularla salih düşünceler, iç-dış hayatımıza denge, ölçü ve istikamet kazandırır.

Vicdan, elest bezminde (7/172) ruhlardan nefsî kelam yoluyla alınan mîsâkın (temsili anlaşma) fıtrî bir şahidi sayılabilir.

Bu, dış gözlem ve bilinçle algılanamaz, daha çok iç gözlem-sezgi-benlik ötesi bilinçle hissedilebilir (Yazır,4/169) ve iman, ibadet ve marifette derinleşmeye bağlıdır. Ancak her insanın derinden, özellikle yoğun hüzün dönemlerinde kısa bir esinti halinde hissedebileceği yönü de yok değildir. İnce düşünürsek, içimizde keşfedemediğimiz manevî bir çekim gücünün bizi etkilediğini, bir yöne sevk ettiğini hissedebiliriz.

Buna altıncı his diyenler çıkabilir. Bunu dayanak noktası kabul edenler olabilir. Bunun yanında bazen de gizemli bir manevi coşku, şevk, derin bir mutluluk esintisi bize misafir olur. Buna da yedinci his deyenler olsun ve imdat noktası kabul edilsin!

Bu iki esintide yalan olmaz. Kıtaları, deniz diplerini, gezegenleri, gen haritasını keşfe çıkan insanlar olarak, vicdan hislerimizi de keşfetme yolunda çaba göstermeliyiz. Dış açılma ile iç açılma dengesi sağlanabilirse, enfüste ve âfâkta yapılan seyr-ü seferler sonuçta bir ve aynı noktada buluşacak, insan kendini gerçekten keşfetmiş, kendi Sahibini de tanımış olacaktır.

Bunun gerçekleşmesi ancak hakiki bir imanla olabilir. İman, nefis ve beden yönetimine denge kazandırma işini; vicdanın şefkatli, aklın dirayetli ellerine teslim etme anlamına gelir.

Hakiki imanı elde etmede en kısa ve pratik iki yol: Biri namaz diğeri namazlı ve vicdan kültürü olan nurlu dost ve

arkadaşlar edinmek, onlarla birlikte şu madde dünyasında sürekli vicdan yolculukları yapmaktır.

3-KALP

Kur’an’a göre kalp Allah’a imanın merkezî yeridir. Aynı zamanda Allah’ın geldiği (8/24), nazar ettiği, onunla insanı gerçek anlamda değerlendirdiği ve imanı oraya yazıp yerleştirdiği, sevgi ve şefkatin bulunduğu, bazen saygıyla titreyen bir yerdir (19/96, 22/32, 58/22). En önemlisi, kalbin gerçek anlamda mutluluğu tatması, huzura ermesi, ancak Allah’ı anmakla, ona bağlanmakla gerçekleşebilir (13/28). Bu, kalbin Allah’a yönelmekle, dengesini bulabileceği, duygularının anlam kazanacağı anlamına gelmektedir. Allah inancı ve sevgisi hakiki aşktır, tıpkı güneş gibi. Diğer bütün sevgi çeşitleri ise mecazi aşklardır, bunlar kırık cam parçacıklarındaki ışık yansıma larına benzer.

İnsan, Allah inancı ve sevgisi ile buluşamadan, doğrudan mecazi beşeri sevgiler peşinde koşarsa, cam parçacıklarına sarılmış demektir. Bu durumda kalp için arızalar, yaralar, dengesizlikler, doyumsuzluklar ve bunalımlar kaçınılmaz olur. Ölçüyü tamamen kaçıran, kalp dengesini kaybeden insan, günahlara daldıkça, huzur merkezinden yani Allah’tan uzaklaştıkça, kalp ve akıl hastalıkları da başlar (2/10). İnanç ve ibadetten yoksun oldukça da kalbin katılaşması artar (2/74) adeta taş kesilir ve kalp, mühürlenmekle karşı karşıya kalır (Baka ra, 2/7). Bir daha tamamen bozulan dengesini kazanması da, kalp ve kafada ciddi bir operasyona geçirmedikçe, oldukça zordur.

Burada Peygamberimizin kalp ile ilgili söylediği çok anlamlı bir söze yer vermek yerinde olacaktır.

“İnsanda bir parçacık et vardır!” der Allah Rasulü;

“Eğer o salâha ermişse bütün ceset de salâha ermiş, o bozulmuşsa bütün beden de bozulmuş demektir!” (Bu hari, iman, 39; Müslim, Müsâkât,l07). İnsanın kişilik ve benlik merkezi, duygu, düşünce ve davranışlarını yönlendirme santrali olan kalp,

Allah’ı ile huzura erer ve insanı mutlu eder.

Kur’an’da, kalbin katılaşması aşırı (tefrit) noktasıyla, mecazi aşklara açılması aşırı (ifrat) noktasıyla, tenkit görüyor ve denge kazandırılıyor. Kur- an’ın, kalbin düşünmesinden ya da bilgisizliğinden bahsetmesi (22/46, 23/63, 24/61), kalbi akıl gibi değerlendirmesi ve ikisini denge sağlayan bir terazinin iki kefesi gibi görmesi dikkat çekicidir.

Tersi anlamı da yükleyebiliriz; Akıl da kalp gibi duygulanabilir, kalp ve vicdanın duygusal faaliyetlerine katılabilir.

Kısaca Kalp-Kafa birliği, ruhsal dengenin diğer adıdır.

a-Kalp hastalıkları

Kur’an’da “Hastalık’ kavramından yola çıkarak şu tespitleri yaptık:

Kur’an’da kalpteki hastalık konusunda üç grup insan hedeflenmektedir.

1-Müminler:

Bakara süresinin 1-5 ayetleri Gayba inanan, namaz kılıp zekat veren, hidayet olan Kur’an’a uyarak müttakî sıfatını alan ve kurtuluşa eren müminlerden söz etmektedir.

2-Kafirler:

Aynı sürenin, 6-7 ayetleri de, inanmamakta direnen, bu sebeple kalpleriyle kulakları mühürlenen, gözlerine de perde çekilen ve azaba müstehak olan inkarcılardan bahsetmektedir.

3-Münafıklar:

8-21 ayetleri ise, inanmadıkları halde inanıyor gibi görünen, Allah’ı ve müminleri kandırmayı düşünen, toplumda fitne ve fesatçı karan, Müslümanları küçük görüp onlarla alay eden, şeytanla işbirliği içinde olan, hakikatlere karşı kör, sağır ve dilsiz kalan, kalplerinde hastalık bulunan insanları söz konusu etmektedir.

b-Kalbinde hastalık bulunan gruplar:

Hastalık kavramından yola çıkarak belirleyebildiğimiz kalp hastası insanlar dört grup olarak karşımıza çıkmaktadır

1-İnkarcı grubun kalp hastalığı:

İnkarcılığı benimsemiş, kabullenmiş, fıtratlarını iman etmeme üzeri oluşturmuş, inkarcı kimliğiyle ölmeye azmetmiş, kalpteki hastalıklarıyla beraber inkarcılıkları da sürekli artan kimselerdir (9/125). Bütün ibret verici olay ve tebliğe rağmen, akıllarını ve düşüncelerini hakikatlere karşı yönlendirme istek ve istidatları kalmamış, hasım kesilmiş insanlardır (74/31).

Beşinci bölümde örnekler gelecektir. Ebu Lehep gibi…

2-Münafık grubun kalp hastalığı:

Kalpleri tamamen boşlukta, güvensiz, inanmadıklarını yaşamak zorunda kalan düal yaşamlı kimseler. İçlerindeki çift kişilik ve kimliği, dışlarına yalan ihanet ve fitne fesat olarak yansıtmaktadırlar. Şeytanla işbirliği içinde insanları sürekli kandırmak, yalan haber yaymak, alay konusu olabilecek olay bulmak için adeta zorlarlar (2/10-15; 9/60). Söz verdikleri halde sözlerinden döner, savaş gibi önemli bir konuda bile yüzüstü bırakıp kaçarlar(33/12)

3-Müslüman grubun kalp hastalığı:

Bir iki ayette münafıkların dedikodularını paylaşan, ümit kırıcı davranışlar sergileyen, savaşa soğuk bakan aynı zamanda (Bedir ve Hendek vesilesiyle) itham edici yaklaşım sergileyen bazı Müslümanlardan bahsedilmektedir (8/49,33/12)

c-Müslümanların dört kalp hastalığı:

1-İnanç zayıflığı: Bu gurup muhtemelen yeni Müslüman olmuş, ya da Müslümanlığı içine tam sindirip eski düşüncelerinden tam kurtulamamış üç beş insanın durumunu belirtmektedir. Bunlar Münafıkların tenkit hatta itham edici tavırlarına uyarlar ve savaşın sıkıntısından bir an önce kurtulma çabası içine girerler (33/12). Bu Allah’a ve Peygamber va’dine karşı bir güvensizlik duyma adına inanç için ciddi bir handikap olabilecek bir hastalıktır. Paronaid denilen evham hastalığının bir göstergesi sayılabilir. Bu maddeye “Kimlik bunalımı” “Ya da ben lik bozukluğu” da diyebiliriz.

2-İrade zayıflığı:

Bu öyle anlaşılıyor ki, cinsel konularda zaafı olan bir kısım insanları ele almaktadır. Ayet aynen şöyledir: “Ey Peygamber hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’tan korkuyorsanız, çekici, tahrik edici bir eda ile konuşmayın!..Sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılabilir. doğru ve güzel konuşun” (33/32). Ayetin devamında da

Cahiliyedeki gibi açılıp saçılmayın uyarısı gelir…

Öncelikle bilmekte yarar vardır, ilahî beyanla, Peygamber eşleri müslümanların anneleri olarak ilan edilmiştir (33/6). Ve ölünceye kadar Peygamberimizden başka hiç kimseye eş olamazlar. Bu mahremiyete rağmen, kalp hastaları karşısında uyarı yapılmaktadır. Nefis ve bilinçaltı konusunda temas edeceğimiz gibi, iradesi tam işlemeyen, kalbi hasta, zihni zayıf insanlar, nefisleriyle hareket ederler. Nefis ise bilinçaltı gibi helal haram bilmez, mahremiyet tanımaz, ensesti bile doğal olarak algılayabilir.

Peygamber Efendimiz, insanın mahremi de olsa, avret yerlerini muhafaza etmesini öğütlemiştir. Bu son derece önemli bir konudur. Çünkü hiç bir beden parçasında, simadaki anlam bulunmaz. Simaya bakışla bedenin farklı yönlerine bakış arasında önemli farklar vardır. Simaya bakınca orda ruh, akıl, kalp ve vicdan hüküm sürer. Oysa nazarlar simadan uzaklaşınca tamamen nefis devrededir ve onun asla insafı, vicdanı, sınırı ve ölçüsü yoktur, sima tanımaz!..

Kur’an günümüzde de kimi insanları esareti altına almış cinsellik hastalığına ve enseste uzanan çizgiye dikkat çekmektedir.

Öte yandan, bu kalp rahatsızlığının hassasiyetine dikkat çekme adına sadece bir kaç sözün bile hasta ruhlarda tetikleyici, duygu uyarıcı fonksiyon icra edebileceğine, bu yüzden dikkatli olmaya dikkat çekiliyor. Bir şuh söz, zincirin ilk halkası olabilir, bir bakış. bir dokunuş fuhuş eylemine yol açar.

Ayrı bir konu: Cinsel bazı saplantılar gerçekten bir hastalıktır, sapıklık ve ahlaksızlık diyerek bu tür ruh hastalarını dışlamak doğru değildir. Gerek psikiyatristlerden yardım alarak gerekse dini telkinlerle, bu tür hasta insanların şifa bulması, günahlardan korunan insan haline gelmesi için çaba göstermek gerekir.

“Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır” sözü de bu noktada ufuk açıcıdır. İnkarcılık bütün buhran ve bunalımların en büyük kaynağıdır. Günahlar da insanı bu kaynağa yaklaştıran dikenli yollar!..

Her bir günahta insanı bir kısım psikolojik rahatsızlıklara sürükleyebilecek bir yol, pek çok duygusal ve düşünsel boyut vardır denebilir…

Bu tür saplantılar bir kalp işi olduğundan, belirsizlik vardır. Kimin kalbinde, duygu ve düşüncelerinde, cinsel hassasiyet ve saplantılar olduğunu bilmek, dış görünüş itibariyle mümkün değildir. Ayet belli bir insanı muhatap etmiyor, “kalbinde hastalık bulunan kişi” diye belirsiz bırakıyor. Bu bir komşu bir akraba, meslektaş veya bir arkadaş da olsa, yaşı da ne olursa olsun, gerekli tedbirleri almada yarar vardır. Kültürümüzde ev halkı için bile edepli davranışlar ve tutumların sergilenmesi bir dini gelenektir. Anne babanın kapısını çalma gibi!..Yukarda değnidiğimiz gibi en yakın mahrem de olsa, belli ölçülerde tedbirli kıyafetlerle dolaşma, sereserpe uzanmama gibi!..

Ayet bir tatlı söz uyarısıyla, nerelere kadar tedbir alınması gerektiği konusunda ilgilenecek olanlara bir ölçü sunmaktadır.

Konu, “İnsanın içi temiz olsun!, “Kardeşim senin de için fesat, herkesten şüpheleniyorsun, esasen sen paronayak olmuşsun!” diyenlere itibar edip etmemek de okuyucuya kalmış bir şeydir!..İlerde ele alacağımız şeytanın bu konudaki yaklaşımı, Yasak ağaç, Kabil-Habil olayı, bu olaya biraz daha ışık tutacaktır zannederiz.

Ayet, böyle bir şey olması muhtemel uyarısını veriyor. Tedbirli olmaya davet ediyor. Zinaya yaklaşmayın ifadesinde olduğu gibi, duygu ve düşünce kıvılcımının oluşmasına zemin hazırlanmasına karşı duyarlı olmaya çağırıyor. Özellikle risk taşıyan şahıs ve ortamlara karşı tedbir öneriyor. Peygamberimizin, Hac gibi ulvî duyguların yaşandığı bir vasatta bile, bineğinin terkisinde oturan rüşt çağına yaklaşmış yeğeninin yüzünü, kadınların bulunduğu tarafa çevirmemesini sağladığını biliyoruz.

Hijyen adına sağlık tedbirleri, beden için ne kadar gerekliyse, bu tür tedbirler de kalbin manevi sağlığı için o denli

gerekli olabilmektedir.

Tesbit edilebilecek bir husus da, Allah korkusunun, saygısının bir ölçü olarak verilmiş olmasıdır. Bu saygının eksikliği, kalp duyarlılığında zaafiyetler meydana getirebilir. Namaz kılınan, Kur’an okunan ortamlarda bile, şeytanın duyguları kurcalaması, nefsin belli şeylere tamah etmesi söz konusu olabilir. Kalp akıl ve nefis ve hayır adına aksiyoner bir yaşam şekli ile, bütünlük içinde komple ve etkin bir Allah saygısı oluşturulmamışsa, namazlı niyazlı insanlar bile sürçebilir…Nitekim birinci maddede inanç zayıfı olan insanların, aksiyon anlamlı cihada karşı soğukve uzak olan insanlar olduğunu belirlemiştik. Milletine ilim ve hayırlar adına hizmetlerde koşmaktan lezzet alan şevk dolu insanların, bu tür zaaflardan uzak kalacakları çok yüksek ihtimal, hatta bir vakıadır. Nefiz yavuz bir hizmet eden hizmetkar da olabilir.

3-İletişim zayıflığı:

Bu maddeye, “Kişilik bozukluğu” veya “Ruhsal hastalık” da diyebiliriz.

Bazı insanlar inançla benlik kimliklerini oluşturmuş, ibadetlerle kişisel sağlıklarına kavuşmuş olabilirler. Fakat davranışlarında bir kısım yanlışlar veya eksikler görülür. İnsanlarla ilişkilerinde yeterli ya da başarılı olamazlar. Bazı duygu ve düşüncelere saplantı için de, toplum hayatında huzur bozucu, fitneye sebep olucu (33/60) tutum içine girebilirler.

Oturmuş kişilikleri de olsa bu gibi insanlar, kendi doğrularında hapis olduklarından, müştereklerden oluşan objektif ölçüleri bulunmadığından, kamuoyu vicdanında tasvip ve kabul görmez, din adına da olsa sıra dışı hatta bölücü kabul edilir, ve evrensel bir kimlik ve temsil keyfiyeti sergileyemezler. Kur’an’ın evrensel dilinden çok, seçilmiş ayetlerin sloganlaştırılmasıyla oluşan, klik ve hizip anlayışına uygun bir dil kullandıklarından, ma’şerî vicdana mal olacak bir söyleme sahip değildirler.

Bir ülkede gruplar olarak bunun örnekleri gözlenebileceği gibi, Müslüman milletlerin dünya kamuoyundaki durumları itibariyle de evrensel bir iletişimden söz etmek imkansız görünüyor.Çünkü evrensel aksiyon ve temsil kimliğinden yoksun bulunuyorlar.

Demek ki Müslümanın kendini ve Kitabını dünyaya anlatamaması, Kur’anî bir iletişim bütünlüğüne sahip olamayışındandır. Bu maddeye “Davranış bozukluğu” da diyebiliriz.

4-Aksiyon zayıflığı:

Ayeti aynen yazmalıyız:

“İman edenler, keşke cihat hakkında bir sûre gelse!” derler. Fakat açık bir hüküm olarak cihatla ilgili sûre gelince, kalplerinde hastalık bulunanların sana, ölüm bakışı gibi baygın ve isteksiz baktıklarını görürsün. Onlara bu yakışır!.

Onların vazifesi, itaat ve güzel sözdür. İş ciddiye binince, Allah’a sadık kalsalardı onlar için hayırlı olurdu!”

(47/20-21).

Halk dilinde mangalda kül bırakmamak denir. İşin lafını ve dedikodusunu çok yaparız. İş başa düşünce, başımıza bir ağırlık çöküverir. Mal ve candan fedakarlık istenir, yüzümüz düşüverir. Ağırca Hizmet definesinin zorluklarla taşındığı görülür de, bir el atma yerine, yükümlülükten kaçmak için ne taşlar atılıverir!..Biraz himmet teklif edilince sanki can boğazdan çekiliyor zannedilir, cehennem ateşi unutulur da, bu sıcakta da sağa sola sefer edilir mi denir (9/81). Dünyalık işlerde, menfaat ve ten lezzetlerinde ön safta koşulur, ilim ve irfana, ülke ve dünya insanına hizmet denince yola çıkmadan niceleri yorulur…Ülkeler ve ideolojiler aleyhine propagandalar yapılır, sloganlar atılır; “Gel onlar gibi çalışalım dersin, “Sen mi kurtaracaksın?” deyip sırt üstü yatılır!.. Eylemsizlik bireysel olduğu kadar toplumsal bir psikolojik illettir. Ruhları saran bir kanser gibidir. Tarih tekerrür ettiği halde ibret alan yoktur. Hamle ruhu sönen her millet tarihte çağlayan iken, durağanlaşınca yosun tutmuş ve kokuşmuştur. Duran ve yosunlaşan bu millet, aslında kendini hasta yapmış, pek çok psikolojik rahatsızlıklara kucak açmıştır. Millî bir ilim ve Hizmet seferberliği yapılırsa, bu fert ve toplumu yatağa yatıran ruh hastalığından kurtulmak mümkün olacaktır. Bu maddeye başka bir isim de siz bulmalısınız?..

Olumsuz yönleriyle ele aldığımız bu hasta kalpler, inanç, ibadet, ameli salih, takva, istikamet, ihlas, ihsan ve islah gibi etkili ilaçlarla tedavi edilirse, hastalıklar gitmiş sağlıklı kalpler yerini almış olur.

Son olarak, bir kalp hastalığının oluşması aşamalarını, yine hastalıkla ilgili ayetlerden yola çıkarak takdim etmek

istiyoruz.

d-Kalp hastalığının gelişim aşamaları:

1-Hasta kalp:

Bu kalp Müslümanların sahip olduğu kalptir. Bu Müslümanlar içlerinde ve yaşamlarında; inanç, irade, iletişim ve aksiyon aşamalarını tamamlayarak kalp sağlığına kavuşamamış kalplerdir. Bu dört Müslüman kalp hastalığının biri-ikisi veya üçü-dördü birden bir insanda bulunabileceği gibi, dördü birden de olabilir. Bu komple hastalık durumu, ise katı kalp kategorisine girme riski taşıyabilir.

Ayetin ifadesine göre Allah kalbinde hastalık bulunan Müslümanları imtihan etmektedir. Bu imtihanda insanı kalp hastası yapmak için dört koldan saldıran şeytanın müdahalelerine fırsat tanınmıştır. Çünkü bu hastalıkları insan kendi hazırlamış ve bu hastalıkların her biri ruhta farklı bir boşluk oluşturmuştur. Bu ise korumasız kalbi hasta etmesi için, şeytana açık kapı bırakmak, davetiye çıkarmak demektir (22/53).

2-Katı kalp:

Kalpleriniz bundan sonra da yine katılaştı. Taş gibi oldu hatta ondan da katı hale geldi (2/74)

İsrail oğulları sık sık kalp hastalığına yakalanıyorlardı. Çünkü devamlı Musa’yı zorluyorlar, Allah’tan ve Musa’dan yeni istekler de bulunuyorlar, gönderilen vahiy emrini beğenmedikleri oluyordu. Mesela Hz.Musa vahiy almaya gider gitmez, altınları eritip tanrı diye bir buzağı yapmışlardı. Sözlerini sürekli bozuyorlardı. Böyle bir sebeple ayet diyor ki:

“Onları lanetledik kalplerini katılaştırdık, onların azı hariç hepsinde hainlik içinde görürsün!” (513)

“Ehl-i Kitap gibi olmayın, zaman geçince onların kalpleri katılaştı (57/16).

Eski milletler, kendilerine gönderilen Peygamberleri tanımadılar, sıkıntı ve hastalıklardan ders almadılar. Hiç bir zaman boyun eğmediler. Çünkü kalpleri iyice katılaşmıştı, şeytan yaptıklarını süslü göstermişti (6/43). Onlar da iyice şımarmış, azmışlardı(6/43).

Allah’ı anma konusunda kalpleri katılaşanlara yazıklar olsun. Onlar kesin bir dalalet ve sapıklık içindeler” (39/22).

3-Mühürlü kalp:

Allah o kafirlerin kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine de perde çekmiştir, onlara azab vardır (2/7)

Uyarılara ve sıkıntılara aldırmayan, nimetlere nankörlükle zulme devam eden topluluklar helak oldu. Allah kulakları sağır, gözleri kör eder, kalpleri de mühürlerse, Allah’tan başka hangi tanrı bunları geri verebilir? (6/46)

“Nefsini hevasını tanrı edinen, Allah’ın saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi gördün mü? (45/23)

“Hateme-mühürledi” kelimesinden başka, “Tabea” kelimesi de mühür vurdu anlamına gelir. Bu kavramın geçtiği ayetler incelen diğinde, aynı şekilde üç grup insanın kalbinin mühürlendiği anlatılmaktadır:

e-Kalbi mühürlenen gruplar

1-İnkarcılar:

Bu insanlar, Allah’ı ve ayetleri inkar eden, Peygamberleri öldüren, mucizeye saçma diyen, hakikatlarla mücadele eden, kibirle nen ve zorbalık ve zulüm yapan Firavun gibi kişiliklerdir(4/155, 30/59, 40/35)

2-Münafık ve mürtedler:

“Hevalarına uyarlar, Peygamberi dinledikten sonra çıkar, “Ne dedi bu?” diye alay ederler. İnandıktan sonra vazgeçer inkara düşerler. Peygambere yalan mazeret beyan edip, Tebük gibi savaşa gitmekten vazgeçer, evde kadınlarla otururlar

(9/87,16/106,63/3)

3-Müslümanlar:

Münafıklara uyarak Tebük seferine çıkmayan kimseler için nazil olduğu anlaşılmaktadır (9/93). Peygamberimiz, bu kişilerle konuşma yasağı getirmiş, içlerinden ciddi tövbe edip günlerce üzülenler için af ayeti gelmiştir. Bu, Müslüman olanların, tövbe sayesinde kalp mühürlenmişliğinden kurtulabilecekleri anlamına gelmektedir. Savaştan kaçmak, Allah’a şirk gibi büyük günahlardan biri sayılmaktadır. İmana ve doğru bilgiye muhtaç insanlık için ihlasla hizmet yapmak, Müslümanı bu tür tehditlerden korumuş olacaktır.

Bir ayette şeytanın kalpleri hasta ve katı olanlara geldiğinden (22/52) ve münafıklara benzediğinden (59/16)

bahsedilmektedir.Demek ki mühürlenmiş kalplerle vakit kaybetmek istemiyor. Müslümanlara zaten gelecektir, fakat münafıklara gelmesinin sebebi, iki yüzlü davranıp Müslümanların içine daha kolay girebildiği ve sağdan yaklaşarak kandırmaya çalıştığı içindir.

4-AKIL

Kur’an, 150’ye yakın ayette, sürekli eylem halindeki fa’âl akıldan söz edilmiş, Akıl kelimesi yerine aklın kullanılması esas alınmıştır (l3/19, 14/ 52, 39/21). Kalp daha çok manevi lezzetle algılarken, Akıl, Allah’ın sıfat ve isimlerini kavramada kalp gibi aktif rol oynayabilir. İnsan aklıyla melekten farklı olarak, esmanın tecellisi olan eşyaya bakarak, tadarak dokunarak, olayları yaşayarak, aklıyla değer lendirebilir ve bu kalpteki iman peteğinin zenginleşmesine, marifetin artmasına yol açabilir.

Aklın esas misyonu, kalp ve ruh dengesinin korunmasında önemli rol oynamaktır. Akıl, okur, düşünür, terkiplere ulaşır, kalbi besler. Kalple, kalpteki iman merkezi ile irtibatını koparmış bir aklın dengesizleşmeye başlayacağında kuşku yoktur.

Kur’an, aklın ilk planda doğrudan Allah’a, tek oluşuna, O’nun Kur’an, evren ve insandaki ayetlerine-delillerine yönelmesini ve ilahi maksatları ve hikmetlerini anlamasını ısrarla ister (2/73,14/52) Hakla batılı, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, pis ile temizi ayırt etmesini, hikmetleri kavramaya çalışmasını bekler (2/269;5/100). Önemli bir konu olarak da geçmiş olayları ibret gözüyle çok iyi etüt etmesini emreder (12/ 199, 20/128). Dünya ile ahiretin farkını kavraması gerektiğini söylerken de (6/ 32, 28/60) güzel söz ve bilgi için çabalaması gereğini vurgularken de (39/9,18) hep aklın denge içindeki pozitif alanlara yönelmesi için uyarır.

Nihayet, dengeyi sağlamak için, aklın hatalı yorumlarda kullanılmamasına (3/7), geçmişin yanlışlarına saplanmış ataların peşinden, sorgulamadan körü körüne gidilmemesine (2/170) böylece Allah’tan koparak uzaklaşılmamasına dikkat çeker (39/43).

Akıl erdire meyenlerin sadece inkarcıların olduğuna da parmak basarken (5/103), aklını müspet yolda kullanmamanın, canlılar içindeki en kötü bir özellik olduğuna işaret eder (8/223) Burada da iki aşırı uç nokta; aklın kullanılmaması da yanlış yollarda kullanılması da eleştirilmiş oluyor ve bir ölçü ve denge sunuluyor.

Akıl hayatın, ilk var edilen süzülmüş özü, evreni ve insanı tarayan gizli gözü gibidir. Cennetlere sığmayan, melekleri aşıp onları hayran bırakan potansiyel gücü ve misyonuyla da şeytanı kıskandıran ilahî nefesli bir cevherdir. Akıl, duygu ve düşünce üstü bir hikmet ve hakimiyet misyonuna sahip olduğundan, yerdeki ilk görevine de, halife-yeryüzü yöneticisi olan bir Peygamberle başlamıştır.

Bu otoriter gücüne rağmen Aklın, ruh ve mana konularında yetersiz kaldığı olur ve vahyin aydınlığına, ihtiyaç duyar. Çünkü akıl eşyanın mülk yönüne, zahirine daha çok meyillidir. Ruhun dış gözü olarak, daha çok dünyaya baksın diye yaratılmıştır.

Ruhun öte lere açılan iç gözü olan vicdanla daima irtibat halinde olmalıdır. Zira vicdan sonsuz hayat özlemi çekerken, akıl vicdandan koparsa, fani dünyaya kapılabilir. Bir gün semalar ötesine yolculuk yapar öbür gün bir damlada boğulur. Bir gün dünyayı darı danesi gibi görür, evrenleşir, başka bir gün, darı danesi kadar küçük hafıza merkezinde, o merkezin kapısının hayal mandalında hapis olur ve bir adımlık çıkmaz evren sokağında dolanır durur.

Kur’an, akla eşyaya iç gözle bakmayı öğretmektedir. Çünkü Kur’an, kainat hayatının hem ruhu hem aklı gibidir. Akıl, sadece bir düşünceye yoğunlaşabilir, dile bir söz söyletebilir. Kur’an, kıyamete kadar gelecek bütün akılları (ins-cin) nazara alarak külliyetli söz söyler. Ayrıca her sözünün değişik anlamları ve maksatları olabilir. Bu yüzden akıllar, kendilerini

Allah kelamında bulabilirler. Felsefe Tarihi, aklın eksik gözle çıktığı, birbirinden taban tabana zıt düşünce serüvenleriyle doludur. Aynştayn: Dinsiz ilim kördür der. İlimsiz dini yaşamayı da topallık olarak görür.

Akıl güçlü bir alettir. Gerçek sahibi Allah adına kullanılırsa, kainattaki rahmet ve hikmet hazinelerini ve insanın

sırlarını açan bir anahtar, sonsuz cennet hayatını kazandıran bir rehber olur. Aslında sönük küçücük bir gözü olmasına rağmen akıl, Allah’ın Hakîm ismi nin nuruyla bakarsa, cüz’î iradenin Küllî iradeyi çekmesi gibi, kainat ufuklarında küllî dikey yolculuklar yapabilir.Tefekkürün ibadet sayılmasının esprisi de buradadır. Ancak akıl, vicdan ve kalp komşularına sadık kalmaz, onları terk edip, savaşçılarını bırakıp kaçan lider gibi, kendi başına hareket ederse, nefsin ve düşman şeytan güçlerine esir olması kaçınılmazdır. Akıl, ulaşamadığı alemlerin temsilcileri olan kalp ve vicdanla sık sık iletişim kurmalı, buluşup gezintiye çıkmalı ki ve hasbihal etmeli ki, onların manevi bilgilerinden ve zevklerinden yararlansın!

Akıl, nefis ve şeytan hesabına işlettirilir, vicdan ve kalpten bağlantısını koparırsa, hem bir kötülük aracı olabilir hem de geçmişin bütün elemlerini, geleceğin endişe ve korkularını ve günlük yaşadığı olayların bütün ağırlığını zayıf omzuna yüklenmiş olur. Gemide gittiği halde sırtındaki yükleri yere bırakmayan akılsız yolcu gibi… Bir lezzete dokuz elem karıştırır. Unutmak için eğlence ve sarhoşluğa koşar. Bu da bazı psikolojik rahatsızlıklara davetiye çıkarmak, akıl hastalıklarına zemin hazırlamak demektir. Tarihte, işgal ve katliamla rıyla ünlenmiş, dahi denilen akıl canavarlarının örneklerini de görebiliyoruz.

NEFİS

Rahmana da şeytana da muhatab, elmas kömürden bir cevher bir keskin bıçak…O, ya şeytanın başkonsolosu, arka bahçesi ve bilinçaltı mezarlığı ya da yedi renkli bir gökkuşağı ufkunda başa taç olacak… “İlahi! Göz açıp kapayıncaya kadar bile bizi nefsimizle başbaşa bırakma!”…

Nefis kavramı Kur’an’da öncelikle, insanın, aklı kalbi canı ve bedeniyle kendisi, Hz.Adem’den aldığı bütün ve esas varlığı olarak kullanılır (7/72 189) mal ve nefisle cihat etmekten (61/11), cennet karşılığı nefsi Allah’a satmaktan (9/11), nefsin ölümü tadacağından (3/185), cennette nefsin hoşuna gidecek her şeyin bulunduğundan söz edilir (21/102, 41/ 31). Nefisle ilgili ayetlerin çoğunluğu ise insanın nefsine zulmetmesine dikkati çeker (2/57).

Bizim üzerinde duracağımız konuda ise nefsin küfre girmesinden (9/17) günahlara dalmasından (6/64), arzularının peşinden koşup (5/70), kötü şeyleri istemesinden ve yapmasından (5/80, 10/30), haddi aşması, kibir, cimrilik gibi olumsuz duygularından (39/53, 25/21, 64/16) bahsedildiğini görüyoruz. Özellikle bir yerde nefsin, şeytan gibi günahları süslü gösterme özelliğinden (12 /83) nefis-şeytan işbirliği içinde olanların, mahşerde şeytan tarafından yalnız bırakılacağından (14/22) söz edilir.

İki ayette nefsin ilah gibi muamele görmesi, heva’nın yani nefis arzularının tanrılaştırılması (25/ 43, 45/23) Firavunun da bunu kendisiyle bütünleştirip ilan etmesi dikkatlere verilir (79/24). Nefis, kendisine denge sağlayabilecek beden dostları kalp ve akıl tarafından yapılan teklif ve uyarıları reddedip, kendi başına benlik sevdasına kapılınca, ilahlık hayallerini bile kurmaya başlayabiliyor.

Ve Kur’an, nefse, ölçü ve denge adına tezkiye-temizlenme ve kurtuluşa ulaşma yolunu gösterir (4/49, 35/18, 87/ 14, 91/9)

Denge kazanması adına yollar gösterir, nefsin çaba aşamalarına güzel anlamlar yükler, teşvik eder ve coşturur: Emmare (günahları arzulayan) nefsin (12/53), Levvame (hatalarından pişmanlık duyan) nefis (75/2) haline gelmesini ister, Mutmainne (Allah’ı bulmuş, huzura ermiş) nefsi alkışlar. Radıyye (Allah’dan razı olan) ve Mardıyye (Allah’ın razı olduğu) aşamalarında nefse adeta cennet yolunda, ilahi bir ağırlama ve mihmandarlık söz konusudur (37/27-30). Ötesinde nefis için tüm ölçüler yok olur. Kur’an, Nefsini temizlemeyen, kendini değiştirmeyen kimseye, Allah’ın o durumuna uyan muamelesinin değişmeyeceği ihtarını verir (13/11).

Nefis, adeta cennetin sınırsız nimet ve zevklerinin ete kemiğe bürünmesi ve bedenleşmesi gibidir.Bu sebeple nefse sınırsız bir yöneliş ve zevk alma gücü verilmiştir. Bu meyletme ve arzulama duyguları, vicdanın, Allah’a dönük sevk ve şevk kanatlarının nefisteki izdüşümleri olarak değerlendirilebilir. Nefisteki bu kopya iki duygu asıllarıyla bütünleşip, Allah’a yönelsin ve buluşsun diye verilmiş olduğundan, sınırlı dünyada, geçici zevklere kurban etmesin diye de sınırlar çizilmiştir.

İki tarafına da (Kirâmen Kâtibin gibi) irade (akıl) ve vicdan (kalp) isimli, iki uyarıcı, denetleyici, yönetici iki güç

verilmiştir. Akıl doğru bilgiyle, kalp de sağlıklı inançla donatılır aydınla tılırsa, önü alınamaz arzuların kaynağı olan

nefsin, ölçü ve denge içinde denetlenebilmesi ve her isteğinin, hayır yoluna, güzel olana ve olumluya kanalize edilmesi mümkün olabilecektir.

NEFSİN VERİLİŞ HİKMETİ:

Nefis, Allah’ın isimlerine aynalık yapmaktır. Melekler yemez içmezler, erkeklik ve dişilikleri yoktur, insanlar gibi

nefislerine yenik düşüp günahlara girmezler, hasta olmazlar, ölüm acısı yaşamazlar. Oysa insan bunları yaşayarak, Allah’ın Rezzâk (Rızık veren), Şâfî (şifa veren), Tevvâb (Tevbeleri kabul eden), Afüvv (Af eden), Mümît (Ölüm veren)…gibi isimlerin tecellisine ayna olurlar. Özellikle bize “Melek Anneciğim!” dedirten olayda; annelerimiz melek olamaz, fakat melekler de anne olamazlar. Anne rahmi, Allah’ın embriyo oluşturan isimlerine adeta muhteşem bir tuval olarak, Allah’ın anne ve yavrusuyla alâka kurmasına vesile olmakta, meleklerin yapamadığı görevi yerine getirmektedir. Bu yönüyle nefis ne muhteşem bir sanat şaheseridir!..

Diğer bir hikmeti, Ene-Ego-Benliğimizi ölçü yaparak (Mikyas, Vahid-i kıyasî) isimlerini tanımak ve sonsuzluğunu anlamaya çalışmaktır. Bizde tecelli eden sıfatlara subutî sıfatlar diyoruz. Hayat, ilim, irade, kudret, işitme, konuşma, duyma gibi…Ayrıca Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmakdan bahsederiz. Bu diğer isimleri gibi davranmak anlamına gelir: Sabır, affedicilik, cömertlik, temizlik, selamlaşma, güven verme, onurlu olma, adalet, hilm, hikmetli olma, hesaplı planlı sanatlı sağlam yapma, her an aktif olma gibi…

Ego (Ene, Benlik), nefsin temsil gücü halidir. Ya “Ben benim sen sensin!” der, ya da “Ben Kulum Sen Rabbimsin!” der. Onun Kimlik tanımı kısaca budur. İrade, akla nasıl anlam ve güç kazandırıyorsa, Ene-Ego da nefse öyle değer ve anlam kazandırır.

Ego, ya sadece kendine bakar, takılır, basit bir harf olarak kalır; ya da kendine, kelimeler cümleler kitaplar oluşturan Yaratanın bir harfi olarak bakar ve anlamlaşır, sonsuzlaşır. Ya zevklerin kölesi olur bir cam parçasında bir yansıma olarak hapis olur kalır, ya da Rabbe yönelir ruhlar semasında bir özgürlük güneşi gibi yerini alır.

Ene, iyilik ve hayırda Rabbine bakıp şükretmeli, kötülük ve şerde kendine bakıp istiğfar etmeli, kendini savcısı olmalıdır.

Bir diğer hikmeti, basitliğimizle mükemmelliğini, küçüklüğümüzle büyüklüğünü anlamak ve O’na yönelmektir. Her şey zıddıyla bilinir. Allah’ın zıddı yoktur. Bu yüzden hiç bir şeye benzemez. Bize kendini hissettirmek ve yönlendirmek için acizlik verdi onun kuvveti ne döneriz. Zayıflık verdi kudretine sığınırız. Fakirlik verdi zenginliğinden isteriz. Açlık verdi rızkını ararız. Hastalık verdi Şifasını dileriz. Fanîlik verdi Bakîliğini ararız. Bizi kul yaptı sadece O’na ibadet ederiz; ihtiyaç sahibi yaptı sadece O’ndan yardım isteriz. Bize nefis verdi; melekten farklı olarak günah işleyebiliriz ve O’nun kapısına günahtan yanmış olarak döneriz, orda yanmamak için tövbe ederiz, temizlendiğimizi görür, hamd ederiz. Her konuda imtihan eder sıkıntılar verir, dua eder Sabrına sığınırız. Hayat boyu her halimizle, O’na sürekli bir bir arzuhal penceresi açarız. Ene bir diyalog hattı gibidir.

Buna bağlı olarak nefsimizin bir varlık sebebi de, nefisle (ve şeytanla) mücadele etmektir. Biz iman enerjisi ve ibadet idmanıyla, irademizin hakkını vererek, hayat maratonunda, kulluk kulvarında, nefis ve şeytan rakiplerini ardımızda bırakarak, günah engellerini bir bir aşarak, Allah rızasına ve cennet madalyasına koşarız. Böylece hem makamımız yükselmiş hem manevi yeteneklerimiz geliş miş inkişaf etmiş olur. Bu sebeplerle nefis için bir sınır çizilmemiştir. Sonsuz gerçek olan

O Güzele doğru, sınırsızca yürüsün diye!..

Öte yandan nefis, Allah’ın nimetlerinin tadını alarak şükretmeye vesile olmaktadır. Ayrıca nefse takdim edilen peşin avans lezzetler sayesinde neslin çoğalması sağlanmaktadır. Bu yönleriyle nefsimize “Ne mübarek şeymişsin sen!” dense yanlış olmaz.

İnsanın nefsiyle-kendisiyle barışık olması ne demektir? Kendini sevmesi midir? Öz güveninin olması mıdır? Hiç bir komplekse kapılmaması mıdır? Kusurlarını kolayca görebilmesi ve itiraf edebilmesi midir? Sevgi dolu olması, insanlarla kolayca iletişim kurabilmesi midir? Hayata olumlu ve toz- pembe bakmasını bilmesi, her sıkıntısını kolayca atlatabilmesi midir?

Kendine güven duyması hiç bir engel tanımaması, özgürce dolaşması mıdır?

Bu ve benzeri tespitlerin her biri belli bir hakikati yansıtmaktadır kuşkusuz. Ancak bütün bu arzulanan niteliklerin bir insanda bir arada bulunması oldukça zordur Ayrıca Nefsin hoşuna giden ve manevi hayatı için tehlike olabilecek şeylere onay verme gibi bir tehlike de söz konusudur.

İnsanın kendisiyle barışık olması, kendisiyle Rabbisi arasında bir küslüğün olmaması, O’nunla barışık olması demektir. Çünkü kendini seven mutlaka, nefsini kendine veren Rabbisini de sevme durumunda olacaktır. Postacının getirdiği hediyeyi alıp öpmek başa koymak bir sevgi göstergesidir, Ama kime?..Tabi ki gönderene olmalıdır bu!..Bize bunca nimetleri gönderenle barışık olmadıktan, O’nu tanıyıp saygımızı ifade etmedikten sonra, nefisle barışıklık nefis hesabına olacaktır. Ve nefsimizi, yaratanın önüne geçirmek anlamını taşıyacaktır. İnsanın kendisiyle barışık olması kendisini anlaması, bilmesi, sevmesi, onu

Yaratıcısına ulaştırabiliyorsa anlamlıdır. İnsanın kendisini ve sevdiği her şeyi sevmesi, O’nun namına olursa bir değer ifade eder.

Nefsin hoşuna giden her şeyi sınır tanımadan yapan insana kendisiyle barışık denmez; nefsinin ve zevklerinin kölesi olmuş denir. Ve şeytan, kendine üs olarak gördüğü nefsin her zevkiyle barışık olan insanlarla son derece barışıktır hatta onlara bayılır. Bu yüzden nefsin, ateşkes ilan edip barış istemesine hemen kanmamak, uyanık olmak gerekir. Çünkü Yusuf Peygamberin diliyle nefsin tabia tında, daima kötülükleri istemek ve emretmek vardır.

Nefsin her istediği kötü olmayabilir, fakat istediği hiç bir şeyin iyi mi kötü mü olduğunu (kalp ve akıl yardımı almadıkça) bilememektedir.Bu yüzden nefsimiz ”Gel barışalım!” şeklinde bir şey mırıldanırsa,“Bunun altında bir bit yeniği olmasın, şeytana megafonluk yapmasın!” diye titiz davranmak gerekir. Çünkü asla unutmamalıdır ki, kukla oynatıcılar gibi, nefsin istek ve davranışlarının ardında, onu yönlendiren şeytan, daima tetikte hazır beklemektedir.

Nefis arzularına karşı set çekme kavramını Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn olayından iktibas edebiliriz (11/83-99). Bu zatın peygamber olup olmadığı konusunda ihtilaf vardır. Zamanı ve mekanı belli olmayan bir yolculukta, belirsiz bir topluluk, ondan farklı anlamlarda yorumlanan Ye’cüc ve Me’cücün bozgunculuğundan şikayet ettiler. O da aşılması mümkün olmayan, teknik yönü güçlü bir set yaptırdı. Zülkarneyn hem manevi yönü hem de maddi yönü güçlü bir insanın kalp ve zihin boyutlarını simgeliyor gibi. Şeytanla nefis de iki güçlü bozguncuyu! İnanç ve bilgi gücüyle nefsin ve şeytanın bu önü alınamaz tahribatı önlenebilir.

Sonuç olarak nefis, Allah’a yönel mek, onu tanımak, sevmek, O’nunla barışık olmak için verilmiştir…

NEFSİN TEMİZLİK DERECELERİ:

a-Hevasını ilah edinen nefis:

Nefis için, yanıkların derecelendirilmesi gibi, kirlilik-temizlik dereceleri düşünürsek, en kirli derecesinde “Heva” yı

görürüz ki (25 /43) bu aşama da nefis, akıl (irade) ve kalp (vicdan) komuta merkezlerinden tamamen ayrılmış, kendi başına buyruk olmuş, dağ komşularını kıskandıracak bir özgürlük içinde her kötülüğü yapıyor demektir. Bu kötülük eylemcisi nefistir ki bire bir şeytanin mahiyetiyle bütünleşmiş gibidir. Mefistoya peylenmiş bu nefsin bütün kaleleri, tabyaları şeytan tarafından işgal edilmiştir. Kur’an’a bakarsak, bu uç kişilik tipleri: Firavunluk, Karunluk, Nemrutluk gibi kavramlarla ifade edilebilir. Bu hali almış nefis, kalpte mühürlenmişlik ve ateşle tescillenmişlik olarak tanımlanabilir.

b-Kötülüğü emreden nefis:

İkinci aşamada kötülük emredicisi nefis karşımıza çıkar. Bu nefis, eyleme geçmese de bünyesinde her türlü kötülük tohumlarını ve istidadını taşımaktadır ve her an patlamaya hazır bomba gibidir. Günahları emrediciliği, günahları tatmasından ve zevk alır hale gelmesinden dolayıdır. Fani lezzetlerin tekrarını ister durur, emreder gibi içten tazyiklerle zorlar ve çoğu zaman insanı mağlup eder. Psi kolojide buna bilinçaltının bilinci zorlaması deniyor.

Günah zevkleriyle şımartılmış nefis, hizmetçilikten terfi eder, âmir olur; şehrin hakimi olan aklı, savcısı olan vicdanı ve sultanı olan kalbi insiyatifi altına almış, susturmuş, durmadan emirler yağdırmakta, onları köle gibi kullanmak istemektedir…Bu zorbaya karşı ciddi bir kalp ve akıl operasyonu yapılmalıdır. Pskiyatristler, ruh Operatörleri gibi terapiler yaparak duygu, düşünce ve davranış bozukluklarını tedavi etmeye çalışırlar. Kendilerini Rablerine peylemiş, İnanç ve bilgi sahibi, Nur Operatörü dostların himayesinde, sohbet terapilerine katıldınız mı hiç!? Nuh’un gemisi gibi dalgalardan korurlar…

c-Pişmanluk duyan nefis:

Üçüncü aşamada ise, günahlara inançlı ve bilinçli olarak direnen, yerinde yaka paça olup kavga eden nefis söz konusudurZaman zaman sürçse, günaha girse de, içi yanar, pişmanlık duyar, gözyaşı döker, tövbe eder. Ama vasatını bulunca, dayanamaz, yeni temizlediği ruhunu tekrar kirletir. Düal bir ruh haleti içinde, mekik gibi iki tarafa gelir gider.Günümüzde inançlı ve ibadetli insanlar da, özellikle gençlerde görülen psikolojik rahatsızlıkların ortaya çıkmasında, bu düalitenin önemli bir payı vardır kanaatindeyiz. Evinde ki yaşam tarzıyla, dış dünyada karşılaştıkları zıtlıklar genç kızla erkeğin ruhunda gel-gitlere yol açmakta bunalımlar ve aile çatışmaları yaşatmaktadır. Hekim desteğinin yanında, temiz yüzlü ve karakterli arkadaş ve dost çevresi, böyle insanların nefis-zede olmaması için elzemdir.

Ancak önemli bir husus vardır: Bu aşamadaki nefis, Kur’an’da, diğerlerinden farklı ele alınmaktadır. Allah, öncelikle iç dünyasın da huzursuzluklar yaşayan bu nefse yemin etmektedir. Yemin, kıymet verilen şeyler üzerine yapılır. Mesela insan olarak sadece bir ayette, Peygamberimizin ömrü üzerine yemin edilmiştir (15/72). Diğer taraftan, bu nefse yemin edilirken; kıyamete de yemin edilmiştir. Anlaşılıyor ki, diğer iki nefse oranla rahmete en yakın olan nefis budur: Yani günahlarına ah edip pişman olan, içi yanan nefis!..Allah adına duyulan hüzün, kurtuluşun en çaplı ilk adımı olmaktadır.

Nefis ister insanın kendi, ruh bütünlüğü anlamında ele alınsın, isterse kalp ve akıldan farklı olarak kötülükleri arzulayan ve şey tana boy hedefi olan yönüyle değerlendirilsin; Peygamberlerin daima ilk gündem maddelerinin başında yer almaktadır.

Her Peygamberin temel hedefi öncelikle insan bütün yönleriyle ruhunun ve ve nefsinin tezkiye ve terbiye edilmesi, hayra yönlendirilmesidir. Bir ayette belirtildiği gibi, Tebliğ etmek ve Kitap ve Hikmeti öğretmek de, kalp ve aklın takviye edilmesi anlamıyla aslında, nefse yönelik eylem planları olarak yorumlanabilir(62/2).

NEFSİN GENEL ÖZELLİKLERİ

Nefis zevk ve arzu eğitimli olarak doğar. Adeta zevk ve lezzet almaya programlanmış gibidir. Buluğ çağına kadar yemeye, içmeye, oynamaya olan hevesi ve tükenmez enerjiyi hepimiz gözlemleriz. İnsan, doğar doğmaz Rahmetin süt tulumbacıklarını arar. Bu, Allah’ın mahiyetimize koyduğu yaşama enerjisinin ve ilâhî sevkin bir ifadesidir. Bu, aşk ve muhabbet olarak da yorumlanabilir. Ya da süt gibi tertemiz Yaratılış fıtratına yöneliş sevk ve şevki!..

Henüz günah kirlerine bulaşmamış, anasının ak sütü gibi tertemiz fıtratıyla, bu nefis süt kokulu Nefis taşıyan yavru, “Vicdanı mın sesini duyamıyorum!” diyenlere, hal dili ile bir şeyler anlatır adeta vicdan dersi verir. Kundağında konuşan

Hz.İsa gibi ona mucizevî bir güç ve dil verilseydi, şöyle diyecekti:” Ben Rabbimin müstesna bir sanat eseriyim. Rab ismiyle o beni terbiye etti, Ruhuma hazineler değerinde mekanizmalar yerleştirdi. Yaşayabilmem için de cennet numûnesi bir nefis gücü verdi. Ona binler hamd ederim! Benim bu arzu dolu yönelişimi doğru okuyun! Bu, Allah’ın kendisi adına içime koyduğu sonsuz aşk ateşinin alevlenmesi için vicdanımın çaktığı bir kıvılcımdan ibarettir! O’na ulaştıran kulvardaki şevk hamleleridir!”.

Başkaları aslında fikirleri olan zikirlerini, salt nefis hesabına libido şeklinde dillendirebilir. Nefis, ahsen-i takvimde

mi esfel-i safilinde mi nasıl anlaşılacaktır? (95/4-5.) Nefis, beden gözleri gibi gözleri kör olarak doğar. Buluğa erinceye kadar, mahiyetindeki nüve iki göz geliştirilir. Buluğla beraber bunlar çiçek açarlar. Bunlar vicdan ve iradenin diğer deyişle kalp ve aklın gözleridir. Bunların aktive edilmesiyle sorumluluk başlar. Bu, hazır lütuf olarak verilen gözler, Rabbi araştırıp tanısın sonunda görsün ve nefse birer göz olsun diye verilmiştir. Nefsin gözü açılır, hem de fani zevklere fena açılır da, bu gözler körleştirilirse, nefis için de karadelikler gibi kör bir akıbet kaçı nılmaz olur.

Nefis dünyanın ikiz kardeşi gibidir, birbirine çok benzerler.

Dünyanın bir yönü zehirli bal hükmündedir ki dünyanın fani elemli günahlarına bakar.

İkinci yönüyle dünya, Allah’ın isimlerine aynalık yapar, sanat eserlerinin sergilendiği sergi sarayı gibidir.

Üçüncü yönü de ahiretin tarlası sayılır. Bize iman ve ibadetlerimizle, insanlık adına yaptığımız güzel hizmetlerle

cennetimizi kazandırır. Dünya gibi nefis de çok sevilir, çünkü bütün lezzetlerin mahzeni, menfaatlerin madeni gibidir.

Zevklenme konusunda dünya ile çok iyi anlaşabilecekleri çok ortak noktaları vardır. Dünyada ne kadar çok zevk ve lezzet varsa, nefisde mutlaka onu talep edecek bir karşılığı vardır. Bunun tersi de doğrudur:

Nefisde ne kadar çok zevk alma merkezi varsa, dünyada o oranda zevk üretme potansiyeli var demektir. Aynı değerlendirmeyi nefisle cennet arasında da yapabiliriz. Bu yüzden ruhun diğer mekanizmaları, dünyada dünya ve nefsin iki zevk kazanından birine, düşmemek için vaziyet alma durumundadırlar; çünkü birine düşmekle diğerine otomatik olarak düşmüş olacaklardır.

Nefisler, Keyfe kâfî ge len meşrû zevklerle yetinmesini bilirlerse, cennet kazanında her aradıklarını zaten bulacaklardır, hem de sonsuzca!..

Nefis, insanın vicdandan sonra önemli ikinci ana yapısıdır. İnsanın iki yönü var: Mülk-meleküt, melekî-şeytanî, maddî-maneviî, cesedî-ruhânî ve…nefsî-vicdanî. İki güç birbirinden farklı olan duygu ve düşüncelerini üstün kılmaya çalışırlar. Vicdan mekanizması galip gelirse, nefis mekanizması müsbete dönüşür, ve insana hizmet eder. Aksinde de insanın hezimeti söz konusudur. Nefis, tezkiye ile kurtulur, kirlenme ile zarara uğrar (9-10).

Nefis doyumsuzdur. Emzikten kesilmedikçe bırakmayan çocuk gibi sürekli lezzetleri arar durur. Doğuştan sınırsız yöneliş, aşk, şevk, sevk ve lezzet bağımlısıdır. Aslında bu, vicdan ve iradenin kanatlarıyla uçulabilecek müthiş bir motor gücü gibidir. Bu büyük bir avantajdır. Bu sınırsız isteğin veriliş sebebi, akıl ve kalp kanatlarıyla Allah’a yükselmektir. Allah nefsi kendi sonsuzluğuna layık görmeseydi, ona bu sonsuz arzuyu da vermezdi. Nefis arzusu, bu yükselişte, tükenmeyen bir enerji kaynağı olarak bir uzay aracı gibi düşünülebilir. Namazın mirac-yükseliş olarak görülmesi gibi… Nefsin mantık işleyişi ve vicdan hissedişi yoktur. Geçmiş gelecek bilmez, akıbetini düşünmez, günah endişesi duymadan hoşuna giden her şeye aç kurtlar gibi saldırır. Yeme içmede, cinsellikte ve diğer arayışlarında helal-haram ayırd etmez. Nefsin mahremiyet duygusu da yoktur, enseste yol açabilir.

Nefis, hazır küçük bir lezzeti, ilerde verilecek daha çok lezzete daima tercih eder, peşin ücrete meftûndur. Küçük bir mum ışığı gözlerini alıverir ve artık güneşleri de görmez. Bir parça et, bir karelik bir görüntü aklını başından alıverir. Ruh güneşleri olan vicdanı ve iradeyi görmez olur. Yemek öncesi insanın sinirli olmasının bir sebebi de peşin olaya duyduğu aceleci arzusunun gerçekleşmesindeki gecikmedir…Bu yüzden Peygamberimiz, yemek hazırken zaman uygunsa, namaza durmayın, iftar olunca hemen orucunuzu açın demiş, muharebelerden gelir gelmez ganimetleri taksim etmiş, alın teri kurumadan işçiye ücretinin verilmesini istemiş, bizzat kendisi tam namaza duracaka iken dönüp hücresine gitmiş, evde bekleyen bir miktar malın hemen dağıtılmasını istemiş sonra gelip namaza durmuştur…

Nefis daima özerklik ister, özgürlük mücadelesi verir. Fakat onun bu özgürlük anlayışı dağ komşularını kıskandıracak bir amaç uğrunadır. Bağımsızlık adına irade, akıl, vicdan ve kalple daima çatışma halindedir. Arzularına ulaşmasına hiç bir şeyin engel olmasını istemez. İnsanın yaşadığı gerginliklerin ve psikolojik rahatsızlıkların sebeplerinden bir tanesi de bu olabilir. Bir çocuk bile çok istediği bir oyundan kopmak istemez, gerekirse anne babasıyla çatışma içine girer. .

Nefsi öldüremeyiz, emanettir, iyi bakmakla yükümlüyüz. Ona mutlaka bir özgürlük tanımalıdır; fakat bu meşrû dairede, helal çizgide ve belli bir disiplin içinde olmalıdır. Nefsin bu savaşı, şeytanla birlikte, hayatımızın sonuna kadar ve de kıyamete kadar devam edecektir.

Nefis daima işin kolayını tercih eder, zor işleri sevmez. Mesela yan gelip yatmak varken, günde beş kez abdest ve namaz çok ağırına gider.O tuz gün, gün boyunca bir şey yemeden içmeden durmak ona sanki ölüm gelir. Günahlar ise temiz fıtratta bir tahribat olduğundan kolaydır. Düşünmek ve duygu ağırlığını hissetmek, ağır insanlık misyonudur ve her ikisi de acı verir.

Nefsin akıl ve kalpten kopuş ve kaçış nedeni bu iki olguda düğümlenir; çünkü kalp de akıl da nefisden hem hoşlanmadığı hem de zevklerini engellediği için zor gelen isteklerde bulunmaktadır. Sürekli ağır konuları anlatan öğretmenden herkes şikayet eder. Nefsin akıl ve kalp hocalarını sevmemesinin perde arkasında bu gibi engellemeleri, çoğu zevk yollarını kesmeleri ve zorlu tekliflerde bulunmaları yatmaktadır.

Bunun çözümü için nefsimize alternatif zevkler sunmak, onlara alıştırmak gerekir. Midenin doymaya, dilin tadmaya, gözün gör meye, kulağın nağmeye, burnun çiçeklere ihtiyacı olduğu ve bunlardan zevk aldığı gibi, ruhun, akıl ve kalbin de ihtiyaçları ve arzuladık ları lezzetleri vardır. İnanç, bilgi ve Hizmet etkinlikleri, nefse yeni lezzetler ve alışkanlıklar olarak takdim edilmelidir. Zor da gelse, israrla ve zamanla alışacaktır. Yani tada karşı tat, lezzete karşı lezzet politikası.

Sevgi (Kalp), bilgi (akıl), ilgi (beden hizmeti) zevk ve lezzetlerine, ballar balı tadna ulaşamayanlar, bir parmak nefis balıyla fani bir ömür yaşar giderler. Nefis ve şeytan neden hayatımıza günah zevklerini hakim kılabiliyor. Çünkü ona kalp, akıl ve insana hizmet zevklerini tattırmamışız ki!..Çocuğumuza evde sevgi göstermez, bilgi sahibi yapmaz, sorunlarıyla ilgilenmezsek, bu ihtiyaçlarını ve tatlarını dışarıdan, önüne gelenin elinden alma durumunda kalacaktır. Aslında biz onu bu hale itmiş olacağız. Nefsimizin kurbanı oluyorsak, bu sonu, aslında kendi ellerimizle hazırlamaktayız. Çocuklarımızın tat kaynakları, Sevgi, Bilgi ve İlgi olmalıdır.

Nefis elinde daima zevk boyasıyla lezzet fırçası taşır ve her baktığı yere, her tattığı şeye kendi boyasını vurup

olabildiğince süslemeye çalışır. Histeroik insanlara ve renkleriyle kur yapan hayvanlara benzer. Aklı çeler, iradenin gözünü boyar, vicdanı da boğarsa, emeline rahat ulaşır

Nefis uyuyan bir deve ve volkana benzer. Bir duyunun öksürmesi; bir bakış, bir dokunuş, bir çağrışım, onun uyanmasını ve anında patlamasına sebebiyet verebilir. Bir kibritle bir anda koca ormanın alevler içinde kalması, iri yarı birinin bir mikropla yatağa, bazen mezara girivermesi gibi… (Göz zinası kavramının anlamı burda ortaya çıkıyor. Dürbün bakışın uzak mesafeyi yok etmesi gibi, bir bakış bazen zinaya götüren mesafeleri bir anda sıfırlayıverir, eli kolu bağlanmış irade ve vicdan da kendini nefis yanardağında lav ba taklığının içinde buluverir.

NEFİS VE ŞEYTAN İŞBİRLİĞİ

Nefis ve benlik mekanizmasının farklı özelliklerinin yanında, en önemli üçünden söz edilebilir: Enaniyet, Şehvet, Yeme içme, giyinme vb…

Burada “Ben”in olumsuzlukları konu edilecektir. Enaniyet, “Ben”in, “Benlik”in, Allah’dan tamamen koparılmasıyla ve “Ben”in tek ölçü merkezi yapılmasıyla oluşur. Derecesine göre de inkarcı, zalim ve sınırsızca her günahı ve kötülüğü işleyen tipler ortaya çıkar. Ya da insanın farklı şekillerde Allah’tan, ibadetten, inanç ve vicdan kültüründen, çağın eğitim ve bilgisinden ve güzel faaliyetlerden uzak kalmasıyla oluşur. Derecesine göre de inançlı insanlarda da görülen çeşitli ruhsal rahatsızlıklar ortaya çıkabilir.

Enaniyetin en güçlü olarak yaşandığı duygu ve düşünce halleri, (Kur’an’a baktığımızda) kibir ve kendini beğenme olarak karşımıza çıkmakta bunu inat takip etmektedir. Otorite, yetki ve yetenekler, bilgi, servet ve nüfûz sahibi olma ise, kibir ve inadın başlıca sebepleri olarak gösterilir. Yapılan zulümler, haksızlıklar ve kendini kabul ettirme gibi olgular da bunların sonuçları olarak vurgulanır. Korku, üzüntü ve öfke gibi insanı hem iç hem de dış dünyası yönüyle etki altında bırakan üç

önemli temel duygu da, fıtrî-doğal sınırları ve meşru amacı aştığında, Enaniyetin birer tezahürü olarak anlatılır.

Şehvet kavramı cinsellik konusuyla ilgili olduğu gibi, özellikle uyuşturucu, yeme içme arzusu, içki, kumar ve çeşitli eğlence tutkuları, hırs, gibi duyguları da kapsayacak şekilde kullanılmaktadır. Şehvet, aslında sadece cinsel arzu veya yeme içmeden ibaret değil dir, umumi ve küllidir, dünya adına her meyil ve arzuyu kapsar. Ne var ki, her insanın kendi özel dünyasında ve yaşamda gözlemleyebileceği gibi, cinsellik, insanın ruh dünyasını olduğu kadar aile ve çevresini de doğrudan etkileyen nefsin en güçlü yanından biridir. Yusuf süresinde anlatıldığı gibi Cinsel duygular, Zeliha’nın kalbini, Mısırlı kadınların ellerini parçalatacak kadar etkili bir güce sahiptir. Günümüzde de nice benlikleri ve yuvaları!..Bu sebeple nefsin en yumuşak karnı sayılabilir.

Yeme içme ve giyinme, özellikle israfa varan çizgilere ulaştığında, Kur’an diliyle şeytanın kardeşliği uyarısıyla bizi karşı karşıya bırakır. Oruca sıcak bakmayan, sürekli tıkınan bir insan, nefsin bu yağlanma operasyonlarından, kalbe, akla ve hayırlı çalışmalara uzanacak yolları tıkamış olmaktadır.

Şeytan enaniyetin zirvesinde bir varlık olarak, insanı daima yanına çekmek ve şehvet ve lezzet duygusunu bir çekim gücü gibi kullanmak ister.

İnsanda hem meleğe hem de şeytana cevap verebilecek merkezler vardır. Latife-i Rabbaniye meleklerle kontak kurarken, nefis şeytanla irtibat kurmaya en yatkın özelliklere sahiptir. Bu ikisi daima birbiriyle çatışır. Nefiste de melekî duygular lehine gedikler açmak mümkündür. Hatta nefis, Peygamberlere ve büyük zatlara teslim olabilir. Efendimizin “Şeytan bana teslim oldu” sözünden bu anlaşılabilir. Nefsin tam teslimiyeti, ancak bütün duygu, düşünce ve isteklerden arındıktan sonra mümkün olabilir. Bu mümkün olmasa da kısmî terbiye olabilir.

Kur’an’da bir ayette müminlerin üç kategoride ele alındığını görürüz. (35/32).

1-Nefislerine zulmedenler. Bu enaniyete bulaşma ve günah duygu, düşünce ve davranışlarıyla farklı şekillerde kirlenme olarak anlaşılabilir.

2-Denge kazananlar: Enaniyeti ve nefsi kontrol altında tutabilen, farzları yapıp haramları terk edenler diye düşünülebilir.

3-Hayırda koşturanlar:

Bütün varlıklarıyla Hakka ve Hakka Hizmete kitlenmiş, başkaları için kendilerini unutmuş olanlar olabilir.

Nefis şeytanın süflörü gibidir. Şeytan genellikle bilinç ortasındaki hayali, bir ekran ve bilinçaltını bir sahne olarak

kullanır ve nefsi, Psikodramalarda olduğu gibi, yönetici olarak, burada sahnelediği, kendi senaryolarını uygulamasını fısıldar. Buna karşı vicdan da güzel senaryoları hatırlatmaya çalışır. İrade ve bilinç, anlık bir tereddüt geçirebilir.

Vicdanın melek tonlu suflesine kulak asmazsa, şeytanın bilinç piyasasına sürdüğü oyunları nefisle beraber oynamak zorunda kalabilir.

Bilinçaltı, Nefsin dışa açık, beynelmilel irtibat bürosu, görüntü, duygu ve düşünce kabul merkezi, diğer ifadeyle berzahı gibidir. Bilinçaltı, nefsin lezzet deposuna, hayal de zevk sahnesine benzer. Nefis, bunlardan sürekli ağzını tatlandıracak bir şeyler bekler. Şeytan, bu durumu iyi bildiğinden, nefsin giriş panoları durumundaki bilinçaltı ve hayalle çok ilgilenir.

Devamlı abone bir müşteri gibi, bütün başvurularını ve ilanlarını en cazip şekilde buraya bir ciğer gibi asar, pusuya yatar, avını bekler.

Önemli olan şey, bu proğramlamalara, bize sürekli izlettirilmeye çalışılan görüntülere sahip çıkar, irademizle lezzet uğruna sık sık düşünmeye devam edersek, bunları eyleme geçirme ihtimali yüksek olabilir. Öte yandan bunlar, bilinçaltımıza iyice yerleşirler ve hayatımızın ilerleyen yıllarında hortlamasalar da, ölüm sonrası biliniçaltı defterimize kaydolan her şey berzahta bize seyrettirilir. Ya acı ya da lezzet verir.

Burda güzel şeyler düşünen berzahda çok gülümser.Özellikle çocuklarımız, bilinçaltı beslenme yaşlarında (1-10) güzel hayallerle, duygu ve düşüncelerle bu berzah dünyasına hazırlanmalıdır. Bu aynı zamanda onların, dünyada da ruhsal bütünlüğe

ahip olacakları, gülümseyecekleri, sağlıklı bir gelişim gösterecekleri anlamına da gelmektedir. Çünkü en kapsamlı berzah hayatına zaten hazır lanmışlardır. Büyük operasyonlara katılan komandonun basit olaylara müdahalesi kolay olur.

Bilinçaltı eğitimi, nefsimizi kontrol altında tutmada ve duygusal ve düşünsel problemlerimizi halletmede, etkili bir yarar sağlar. Ve berzah hayatının beynimizdeki minyatür bir modeli sayılan şuuraltını, berzaha hazırlamış olur.

Bilinçaltı nefsin, nefis de şeytanın arka bahçesi gibidir. Bilincimizden ayrı adeta kurtarılmış bir bölgedir burası.

Şeytanın benim insandan büyük payım var dediği ( 4/118) yer burası olsa gerektir.Şeytanın ve nefsin hoşuna giden duygu ve düşüncelerin at koşturduğu meraya benzer, zevkler burda cirit atarlar. Aynı zamanda sık sık, bir Zeliha gibi şuh bir eda ile bilince laf da atarlar görüntülü mesaj da çekerler. Kimi zaman da, tebdil-i kıyafet içeri sızmaya çalışırlar. Bazen de özellikle şeytan, bomba tesiri yapacak manyetik olumsuz dalgalar gönderir; panik yaratır, anksiyete eder, depresyona sokar, şizofreniye kapı aralar, insanı ruh=nefis hastası yaparak Allah’a sağlıklı bir kulluk yapmasının önüne geçmeye çalışır..

İrademiz (Akıl) ve vicdanımız (Kalp) bilinç kapısında bekleyen iki muhafızımızdır. İnançlarımıza, bilgi ve kültürümüze ters düşen olumsuz ses ve görüntüleri kontrole tabi tutarlar, parola sorarlar, sansür uygularlar, bilincin onları bastırarak geri çevirmesini sağlarlar. Nefis şayet şeytanla güçlü bir işbirliği içinde hareket ediyorsa, bu nöbetçileri uyutup, susturup gizli ve zararlı güçlerin bilince sızmasına ve insanı kötü eylemlere sürüklemesine sebebiyet verebilir.

Bilinçaltında bir şeytan etkisi fikri kabul görmeyebilir. Oysa bilinçaltımıza olmasa bile şeytan olgusu insanımızın diline yerleşmiş, en azından duygu ve düşüncelerin ifadelendirilmesinde bir ölçü olmuştur: “Şeytan gibi adam!”, ‘Şeytan tüyü’, “Aklına bir şeytanlık geldi”, “Yüzünü şeytan görsün!”, özellikle de “Şeytana uymak!” ,”Şeytanca düşünmek!” gibi…Böyle bir görüşü kabul etmeyenler, somut olarak dini güzellikleri yaşayan insanlarla, somut olarak “Ego!” hastası olmuş, zevklerinin peşinde koşan, kötülük yapan insanların olumlu ve olumsuz duygu, düşünce ve somut davranış biçimlerini gözden geçirmeli, karşılaştırmalar yapmalıdır. Bir de somut bir kitap olarak Kur’an’da geçen şeytandan Allah’a sığınmanın ne olduğunu araştırmalıdırlar.

Nefis tıpkı ölü ama potansiyeli olan bir arazi gibidir. Kim girer ihya ederse, onun malı gibi olur. Bir arap atasözünde denildiği gibi, bir vadi boş sahipsiz kalırsa, (aslanlar uyurken) tilki gelir orda vali olur. Diğer bir örnekle, milletler muvazenesinde müslümanlar, islamı temsil ve ciddi çalışma konusunda, terazinin kefelerini boş bırakırlarsa, başka dünyalar hafif ağırlıklarla terazide ağır basarlar. Ağır basarlar çünkü tek taraflı ve boşa ağır basarlar. Alternatifleri olmadığı için ağır basarlar. Kendi zeki ve yetenekli gençlerimize sahip çıkmaz, önlerine eğitim-öğretim imkanları hazırlamazsak, bu amaçla dünyanın dört bir yanına açılmazsak, başka dünyalar, yıllardır yaptık ları gibi, bu kefeye hep hafif ağırlık koyacaklar, hafiflikleriyle ağır görünecekler, kendi çocuklarımızı, kendilerine göre yetiştireceklerdir.

Bu nefis kefeleri için de geçerlidir. Biz irademizle, vicdanımızla, aklımız ve kalbimizle nefsimize sahip çıkmaz, inanç, bilgi, Aydınlık dostlar edinmez, hayırlı işlerde koşma gücüyle terbiye etmezsek, şeytan onu kesinlikle boş bırakmayacak ve boşa ağır basarak, nefis tarlasına istediği tohumları ekecek, bunu çeşitli kötülükler ve ruhsal hastalıklar olarak biçecektir.

NEFİSLE İLGİLİ DİĞER TESBİTLER

Günahların ana kaynağı nefistir. Sorumluluğun ana kaynağının akıl ve irade olması gibi. Meleklerde yeme içme, cinsellik gibi nefsani özellikler olmadığından, onlar için günah ve isyan da söz konusu değildir (66/6). Meleklerin bu yönleriyle Allah’a hep ibadet ve tesbih yapmaları gibi, nefis de günahlara dalma yönüyle adeta şeytana hizmet ediyor gibidir. Ne var ki esas zarara uğrayan nefis değil, nefsin güdümünde hizmet gören akıldır.

Akıl, nefsin emrinde çalışmaya devam ederse kanser hücrelerinin çoğalması, tüm organa, hatta bedene yayılması gibi, nefsin akıl ve düşünce işbirliğiyle gerçekleştirdiği günah lekeleri de zamanla, imanın yeri olan kalp bölgesini karartmaya başlar.

Esas tehlike ve zarar o zaman baş gösterir. Çünkü dünya hayatındaki eğlenmelere, zevklenmelere gülmelere bedel, sonsuz cennet hayatı tehdid edilmektedir. Cennetin sonsuz güzellik ve tattaki nimetlerini, almak üzere dizayn edilmiş nefis potansiyeli, bütün zevk sermayesini kısacık dünya hayatında çok ucuza tüketmiş olacaktır (46/20).

Nefsin alternatifi bir yönüyle vicdandır. Ruhla bedenin gelişmesi ters orantılıdır. Vücuduna, nefis ve beden zevklerine çok önem veren bir insanın ruh inceliği kazanması, kalpte derinleşmesi düşünülemez. Bunun gibi, nefsine, nefsin her arzusuna boyun eğen, akıl ve kalbin dizginini teslim eden insanın, vicdan mekanizmasının sağlıklı çalışması da düşünülemez. Nefsi temizlemek, eğitmek istiyorsak, öncelikle vicdan kültürümüzün sağlıklı ve zengin olmasına gerekli özeni göstermeliyiz.

Nefis doğrudan rahmetle rözenans olamaz, bağlantı kuramaz. Çünkü önünde kalın çok perdeler vardır ve alabildiğine dünya zevkleriyle kuşatılmıştır. Vicdan ise vasıtasız doğrudan rahmetle iletişim kurabilir. Bu yüzden Nefsin dengeli bir yolculuk yapabilmesi için vicdanın rehberliğine gerek olur.

Nefis hem bir dost hem bir düşman olarak görülmüştür. “Sizin yer yüzündeki en can alıcı ve tehlikeli düşmanınız nefsinizdir” diyen Peygamberimiz, bir savaştan dönerken, “Şimdi küçük savaştan büyük savaşa dönüyoruz!” deyince, “Bundan büyük savaş mı olur ? diye hayretle soranlara bu cevabı vermiş ve nefsin sonu gelmez kötülük isteklerine dikkat çekilmiştir. Bazen savaş ortamında bile hain nefsin insanın başını yiyebileceğini görürüz.

Nitekim bir olayda, Peygamberimiz, kahramanca savaşan birisi için “O ateştedir!” deyince, olayı araştıranlar o kişinin kahramanlık ve şöhret adına savaştığını ve intihar etmek üzere olduğunu görürler. Aynı şekilde Kabe’nin yanındayken bile şeytanın, nefsi harekete geçirerek, günah sayılabilecek hatta şirk kokan davranışlar yaptırdığından söz edilebilir. Gıybet etmek, itip kakmak, önüne gelen her taşa selam vermek gibi.

Bu açıdan insan, can alıcı bu hasmına karşı, sınır boylarında her an nasıl teyakkuzda, uyanık olmak zorundaysa, düşmanların düşmanı nefse ve şeytana karşı daha çok titiz olmak zorundadır. Çünkü bunlar çoğu zaman hem kuzu postu giymiş kurt olarak karşımıza çıkabilir hem de akla hayale gelmeyen bin bir çeşit taktik uygulayarak kolayca aldatabilir. (Peygamberimiz nefse karşı şu duayı okumayı tavsiye eder: “Yâ hayyu ya kayyûm, birahmetike estegîsü aslıhlî şe’nî küllehû velâ tekilnî ilâ nefsî tarfete aynin.”

Yâ Hayyu Kayyûm Rahmetinin hürmetine Sana sığınırım, hallerimin hepsini tamamiyle düzelt, göz açıp kapayıncaya kadar beni nefsimle başbaşa bırakma!”…

Cemaat üç kişiyle oluşur. Rahmet ve sekîne (huzur) gelir. Günahlara kalkan ve paratoner oluşturur. İnsan ruhuna rahmet ve sekîne gelmesini, günahlara duvar oluşturmasını sağlayacak üç kahraman: İrade (Akıl), Vicdan (Kalp) ve Nefis (Beden) dir…Bu Rahmet üçgeni kurulamazsa, şeytan üçgeninin kurulma ihtimali yüksektir.

Peygamberimizin, nefsimizin olumsuz etkisinden korunmak ve onu hayra yönlendirmek için yaptığı tavsiyelerden bir tanesi de, nefsin ve şeytanın hiç hoşlanmadığı ölümün sıkça hatırlanmasıdır. “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok hatırlayın!”. Bu ifadeyi değişik açıdan şöyle de anlayabiliriz: Ölümü unutursanız günahların fani zevklerine dalmanız kolaylaşır.İçlerindeki zehirlerin farkına varamazsınız, ölümü de hatırlayamaz hale gelirsiniz…Bu, şeytanın istediği bir şeydir. Nefsin zevk dalgınlıgı içinde, gerçek sonsuz zevklerin başlangıç simgesi olan ölümü unutturmak! Kimbilir, dedelerimizin her bayramda ve fırsat buldukça ziyaret ettikleri kabristanların, tinerci çocuklara yataklık yapar hale gelmesinin ardında da bu; ölümden zevklere kaçış çelişkisi yatmaktadır.

Aslında nefsin bir masumiyeti de yok değildir. Bir taraftan, hiperaktif bir çocuk gibidir, yaratılışında müthiş sınırsız bir enerji rezervi vardır. Adeta yakmak için yaratılmış ateş topu gibidir. Bir güneş gibi sürekli içten içe yenilenmekte, aktive olmaktadır. Diğer taraftan, bu potansiyelini kontrol edip yönlendirecek, güçlü ve dürüst ellerde eğitilememiştir.

Yetişme çağında, bedeninin üst yarısı (ki melekleşmeye açık olan kalp ve akıl tarafıdır) ile değil de alt yarısıyla (ki hayvanlaşmaya açık olan mide ve cinsellik tarafıdır) ile ilgili bilgi ve ilgiyle karşılaşmıştır. Şeytanın da sürekli belden aşağı vurması sonucu o in san, başka bir hayat şekli bilemediği için, nefsinin arzularına göre yaşamaktadır. Akıl ve kalbin mağlubiyeti karşısında heves dolu nefis, böylece insana çok günah işletmektedir. Aslında çoğu insan bir nefis mağdurudur.

Nefis de, kalp ve kafayla birlikte aydınlatılması gere ken eğitim mağduru!..

Bu masumiyetini hesaba katarak, nefse küsmemeli, zulmetmemeli, hele asla telef etmemelidir. İntiharla nefsi ortadan kaldırmak haramdır ve Peygamberimiz intihar edenin namazını kılmamış, olayın büyük suç oluşuna dikkat çekmiştir.

Arkadaşlarının kılmasını engellememiştir, yanlış anlaşılıp inkarcı muamelesi yapılmasını da istememiştir. Nefis kıymetli bir emanettir. Hatta onun hakları bile vardır. Sözgelimi, haram yemeyeceksin derken, aç da bırakamayız. (Oruç ise, nefse madalya takılan çok basamaklı şeref kürsüsü sayılır). Cinsel açlıktan vazgeçirme adına, evlilikten mahrum da edemeyiz (Dinimizde hristiyanlıktaki gibi bir ruhbanlık yoktur).

Peygamberimiz, evlendiği geceden itibaren kendisini namaza ve oruca veren genç bir sahabeyi, durumu öğrenince çağırmış nefsinin ve eşinin üzerinde hakları olduğunu söyleyerek, dinimizin getirdiği dengeli ve ölçülü olmayı anlatmıştır. Bu sebeple nefsimize şefkatle ilgi bekleyen çocuk gibi yaklaşmalı, sağlıklı bilgi ve inançla aydınlanmış akıl ve kalbiyle barıştırmalı, onu sahipsiz ve yalnız bı rakmamalı, bir anne baba, Öğretmen ve psikolog gibi davranmalıdır. O nefse cennette bizim çok ihtiyacımız olacaktır.

Size nefis ve Ene-Ego adına mükemmel bir öneride bulunalım. Size bir hayır, iyilik, nimet, güzellik, mutluluk vs gelince mutlaka başınızı yukarı çevirip gözlerinizle gökyüzüne bakınız ve “El-Hamdülillah! Bunlar senden ya Rabbim!” deyiniz. Başınıza bir şer, kötü lük, günah, acı vs. isabet ederse başınızı önünüze eğiniz ve “Estağfirullah! Bunlar benden ya Rabbi!

Yardım et!” deyiniz…Sonra aklınıza gelecek her günah, kötü düşünce, üzüntü, stres ve depresyon karşısında hep aynı hareketi yapıp aynı şeyleri düşününüz! Bilinçaltını hizmetkarlığından, melek ilhamından memnun kalacaksınız!..

ŞEYTAN KİMLİĞİ

İnsanlığın ve cennetin ilk ve son hasmı, inancın, secdenin ve huzurun amansız düşmanı… Bin bir senaryolarla yürüttüğü bilinçaltı saltanatının baş danışmanı… “Şeytanın ruh dünyama yapacağı bütün taarruzlarından, bilinçaltı mahremime hakimiyet kurmasından ve bilincime zarar vermesinden sana sığınırım Allahım!..”

1-GENEL TESBİTLER

Şeytan kelimesinin anlamı, uzak oldu, Allah’ın rahmetinden uzak kaldı, diğer anlamı yandı işi bitti helak oldu demektir.

Nefis haritamızın detaylı olarak incelenmesi, şeytanı da çok iyi tanımamıza imkan verecektir.Tersini de düşünebiliriz; şeytanla ilgili ne kadar bilgi toplarsak, o oranda benliğimizi anlamış ve ona göre de nefis mekanizmamızdaki arızaları tespit ve tedavi şansını el de etmiş oluruz. O kadar da korunma tedbirlerini alırız. Bu konuda İnancın Gölgesi isimli eserden de yararlanılabilir.

Şeytan aslında, namaz gibi bir miraç işlevi görebilir. Namaz müspet bir merdivendir ki doğrudan ışıklar içinde bizi semalara yükseltir. Şeytan da menfî bir merdivendir ki, karanlıktan gün yüzüne çıkıp, basamak basamak derece elde etmemizde alternatif enerji üretmemize vesile olur.

Karanlık dehlizlerde, kömür elde eden işçiler gibi, yeraltından elmas, deniz diplerinden inci, çamurdan pirinci çıkartabiliriz. Allah’a sığınmakla, namaz ve hizmet ibadetleriyle hem şeytanın zayıf hilelerini ters yüz edebiliriz, hem de çok yarar elde edebilir onun vesveselerini nimete çevirebiliriz; gübreyi gül kokusuna, küfü peynire, kanı seruma, fosilleri yakıta, ateşi, suyu, havayı enerjiye çevirdiğimiz gibi…

Bu açıyı yakalamak için şunları düşünebiliriz: Şeytan hayat maratonunda benim için bir rakiptir. Kulvarı önde bitirmeliyim ki dereceye ve madalyaya ulaşayım. Askerin eğitimle beden gücü ve harp yeteneği kazanması gibi, düşman şeytan sayesinde, her an teyakkuz durumunda uyanık olmayı, inanç ve bilgi açısından kendimi geliştirmeyi öğreniyorum, gittikçe güçleniyorum. Şeytanla mücadelem sayesinde, Ruhumdaki kömür yapılardan arınıyor, tıpkı elmas gibi parlak, eşsiz bir form kazanıyorum ve dünya imtihanından alnımın akıyla çıkıyorum.

Şeytan bir perdedir. Tıpkı ölümlerden genellikle sorumlu tutulan Azrail gibi (ki kazalar, hastalıklar vb. acı veren şeyler de Azrai le perde oluyor). Bu perdelik sayesinde dış görünüşe bakarak insanlar şikayetlerini doğrudan Allah’a yapmıyorlar. İşte şeytan da, dünyada işlenen şerlere, kötülüklere bir perde oluyor, şikayetlerin Allah’a gitmesini önlüyor. Zaten bir ayet de, şeytanın parmağı, dahli de göz önünde bulundurularak, gelen her iyilik ve güzellikte, hayırda ve nimette doğrudan Allah’a yönelmeyi, hamd etmeyi; gelen belalara ve kötülükle re karşı da nefsimizi muhatap etmeyi ve sorumlu tutmayı öğütlemektedir (4/79). Kötü bilinen şeyleri, günahları da sadece Allah, insan iradesinin işlemesiyle yaratır fakat rızası yoktur.

Adem itaatin, şeytan isyanın sembolüdür. Hâbil, iffetin Kabil de şehvetin sembolü. Ademde hikmet, şeytanda ise diyalektik-cerbeze ve aldatma hakimdir. Ademde başı yere koyma, tevazu vardır. Şeytanda ise tersine baş kaldırma, secdeden kaçma vardır. Şeytan nefsin, bütün şerlerin lokomotifidir.

Melek, insanın meleklik yönüne destek çıkar, şeytan da şeytanlık yönüne. Melekler insanın daha çok vicdan sahasıyla ilgilenirken, şeytan bu sahaya doğrudan yaklaşamaz. Burası adeta korunmuş bölge, yasak şehir gibidir. Şeytanın gerçek at koşturabileceği saha ve arka bahçesi nefis alanıdır. Melek de o bölgede tabir caizse çok etkili olamaz. Çünkü onda nefis yoktur, şeytan gibi insani zaafları tam kavrayamaz. Ne var ki her iki taraf da, karşı tarafı bloke edip işlemez hale getirebilir ya da radyoaktif tesirleri altına alabilirler. Başka bir benzetmeyle, nefis şeytan için bir santral gibidir, oradan işletmeye başlar.

Şeytan, insanın şehvet, yeme içme, öfke, hırs, inat gibi mekanizmalarını çalıştırarak nefsi azdırmaya muvaffak olursa, meleğin ilgi alanı olan vicdanla olan bağlantısını zayıflatabilir.Çünkü nefis istekleriyle vicdanın hissedişleri tamamen birbirinin aleyhine çalışır. Bu yüzden öfkesini, kin ve düşmanlığa dönüştüren ve zalim olabilen bir insanda, merhamet gibi vicdanî hisler bulunmaz. Cinselliğin pençesine düşmüş insanda da aile sadakati, ar, haya gibi duygulara pek rastlanmaz. Bu sebeple Peygamberimiz: “Allahım! Göz açıp kapayıncaya kadar bile beni nefsimle baş başa bırakma!” diyerek konunun hassasiyetine dikkat çekmektedir

Nefis, şeytan için kurtarılmış bölge gibidir. Bu, zihnimiz ve kalbimiz için de geçerli bir bakış açısı olabilir. Şeytan akıl ve kalp dünyamızda sınırlı da olsa, kıyamete kadar oturma iznine sahiptir. Şeytan, kurduğu uydu sistemiyle sürekli kalbimize, hayalimize programlar göndermektedir. Nefsimizi açık ve münbit bir alan olarak gördüğü için, devamlı yoğun bombarduman altında tutmaktadır. Bu göndermenin farklı alemlere ait özel bir şifresi olduğu için; “işte şu şeytan, şu da yayını!” diye tanımlama yapamıyoruz. Kur’an, vicdan, sağduyu ve akıl sayesinde olumsuz olduğunu hissedebiliyoruz.

Şeytan insanın bütün dillerini bilir. Özellikle de insan kalbinin his dilini ve zihninin düşünce dilini çok iyi deşifre edebilir. Nefsin dilinden anlaması ise, onun uzmanlık alanı olmalıdır. Dahi psikologlara taş çıkartırcasına, nefsin hoşuna giden şeyleri keşfeder ve onları sürekli empoze eder. Çoğunlukla da, üç beş telkin seansından sonra istediği davranışları yapmasını sağlar. Zavallı nefis de “Şu alem de beni en iyi anlayan tek sen varsın!” deyip, akıl ve kalbiyle olan ilişkisini dondurur ve şeytanın arkasına takılıp, ayetlerin benzetmesiyle adımlarını takip ediverir.

Şeytan, ruhumuz, duygu ve düşüncelerimiz ve nefsimiz için resmen uzman bir denge bozucudur. İnsanın en yumuşak karnı, nefis olduğundan nefsin akıl gibi, bilgi düşünce ve mantık desteği, kalp gibi, vicdan, inanç ve yüksek duygu desteği olmadığından, aksi ne sınır tanımaz, doymak bilmez, helal haram ayırmaz bir oburluğu bulunduğundan, şeytan için kolay bir lokmadır ve o bütün taarruz planlarını bu zayıf bölgeye göre yapmaktadır. Bilgi ve inançla koruma altına alınmış akıl ve kalp için kullanamadığı taktikleri, boy hedefi olan cahil ve zalim (14/34, 33/72) nefis için rahatlıkla uygulayabilir.

Nefsimizin hoşuna giden çok şey kuşkusuz şeytanın da hoşuna gitmektedir. Tersi cümleyle ifade edersek; nefsimizin hoşuna gitmeyen şeyler mutlaka şeytanın canını sıkmaktadır. Peygamber Efendimizin (S.A.S) “Cennet nefsin hoşuna gitmeyen, cehennem de hoşuna giden şeylerle donatılmıştır” der. Mesela kibir, israf her türlü fuhşiyat, eğlence ikisini de keyiflendirir.

Şeytanlar birer casustur. Şayet şeytanın iki kulağı varsa, birisini gökyüzüne dayar diğerini de insan yüzüne. Semalardan bilgi sızdırmak için sürekli rutin uzay seferleri düzenlerler. Kader kaleminin yazılarının sesini duymak, insanlığın geleceği ile oynamak ister ler. Gök kapıları aslında cinlere kapalıdır. Fakat yasak bölgeden sızabilen, üst düzey cinler, konuşmalarını dinlemek istedikleri, Melek güçleriyle yıldız savaşları yapmak zorunda kalır.

Şeytan, melekler arasında uzunluğunu bilemediğimiz bir süre kaldığı, onların tarzlarına vakıf olduğundandır belki, kendisi veya yetiştirdiği özel güçlerini melekler bölgesine gönderir. Nurdan yaratılan melekler, ışın türü varlık olan şeytanları, yani cin varlıkları, Kur’an da “şihab” diye isimlendirilen ateş toplarıyla bombarduman ederler (15 / 18, 37/10, 67/5, 72/9). Yanmaktan Kurtulup da üç beş kelimeyle dönebilenler, ürettikleri yanlış pek çok bilgiyi de ilave ederek insanları kandırmaya çalışırlar.

Şeytan benzer manevraları insan kalbine ve zihnine doğru da gerçekleştirir. Orda da melek ilhamıyla çatışmaya girer. İnançlı insanların iman şualarıyla, dilde dualarıyla karşılaşır, etkisiz kalır, bir şey çalamadan pusuya çekilir. Ya da inançsız veya nefsin esiri olan insanlardan alacağını alır, vereceğini de onlara yükler.

Şeytan üçgenini kurarken, genel olarak şu üç taktiği uygular:

1-Günahları süsleyerek kolay ve zevkli gösterir.

2-Hayırlı işleri kötüleyerek zor ve tatsız gösterir.

3-Nefsin, kalp ve zihin tatlarına ulaşmasını engeller.

Nefis kolaycılığı, zevki seçer ve bunu sürekli yaparsa, kendi günah lezzetine alışır, başka tat ve heyecanlara kapalı kalır. Oysa, yeme içme ve cinsellik zevkinin yanında, insanın zihin zevkleri vardır, okumak, yazmak, düşünmek, öğrenmek, öğretmek, insanlara eserler ve hizmet üretmek gibi…

Ve hiçbir maddeyle, eşya, zevk hatta bilgi ile elde edilemeyecek olan, kalp, vicdan ve inanç duyguları vardır. Bu sebeple, Bilinçaltı zevklerinin, bilinç üstü zihinsel zevkleri bastırmasına, et-kemik ve beden zevklerinin, vicdan derinliklerinde kaynayan kalbin yüce duygularını yok etmesine izin verilmemelidir. Bu üç tat her yaşta kazanılmakla beraber, küçük yaşta alıştırılması gereken bir konudur.

Nefsin aklı, mantığı, vicdanı, sağduyusu, mahremiyet duygusu asla yoktur. İhtimal Kabil, şeytanın kanına girmesi sonucu, nefsin bu anaforuna yakalandı. Et kemikten oluşan sıradan bedensel bir varlıkla, mahremiyeti olan bir varlığı ayıramayacak kadar duygusal sarhoşluk içindeydi, yüksek akımla adeta çarpılmıştı.

Nefis, mahremiyeti olanlara karşı bile, dizginden boşalmış dört ayaklılara benzeyebiliyorsa (einsest) mahremiyeti olmayan eş veya karşı cins hakkında çok daha cüretkar olacak demektir. İşte bu sebepden dolayı, bir kadınla baş başa kalmama tavsiyesi, şeytan-kan, nefis-cinsellik ilişkisi kurularak çarpıcı şekilde anlatılmış oluyor. Aids de akla gelebilir.

Şeytan, ümitsizlikten çok hoşlanır. Kuran, Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin der ve ümitsizliği bir inançsızlık özelliği olarak görür (12/87). Bu durumda inkarcılığa götürmesi açısından ümitsizlik, şeytanın en güçlü silahlarından biri olmaktadır.Özellikle, zayıf inançlı kimseler için bir tehlike olan yeis, insanın geçmiş ve gelecekle irtibatını koparan bir zaman biçeri gibidir. İnsanı karanlığa ve zaman boşluğuna atabilir, ciddi psikolojik rahatsızlıklara yol açabilir, depresyona sokabilir ve suç eğilimi de doğurabilir.

Bağlantısız insan her şeye bağlanabilir. Aile desteği, öğretmen, dost, arkadaş yardımı bulunmayan insan, ilgi gösteren her in sana ve kötü alışkanlıklara açık hale gelir. Bunun en güçlü ilacı, Allah’ın beraberliğinde, meleklerin desteğinde olduğunu düşünmek, ümit soluklayan dostlar edinmek, yararlı faaliyetlerde, hizmetlerde aksiyon sahibi olmaktır. Şeytan en çok, insan Allah’a yaklaşırken musallat olur.

Günahlara dalmış insanın zaten kendi cephesinde olduğunu gördüğün den ona ilişme gereği duymaz. Hayırlı bir işi yapmak üzere olan, kimselere yönelir. Namaz bunun en çarpıcı örneğidir. Hiç akla gelmeyen konuların namazda aklımıza gelmesi boşuna değildir. Yapılması gereken üzerinde durmamaktır (Bknz.İnancın Gölgesinde). Şeytanın hilesi aslında çok zayıftır (4/76.) Sadece günahları süslü gösterir (6/43, 8/48, 16/63, 27/24, 29/38).

Yukarda ele aldığımız gibi, potansiyel gücü fazla olabilir, ama bu gücünü manevra alanı olarak sadece bilinçaltında, hayal dünyamızda kullanabilir. Bir de nefsi çok iyi tanımanın avantajını kullanarak, onun dilini çok iyi çözüp kolay, çabuk ve etkili bir iletişim kurabilir, insanın diğer ruh mekanizmalarını yönlendirecek oluşumlara yol açabilir.

Terazinin iki kefesi vardır. Bir kefesi şeytana tahsis edilmiş diyelim. Şeytanın yaptığı şey, bu kefeye gramlık ağırlığını bırakmaktır. Eğer biz, nefsimizle, bilinçaltı süsleriyle aynı kefeye yüklenirsek, şeytanın kefesindeki ağırlığı arttırmış oluruz. Öte yandan, bize ayrılan kefeye; inanç, bilgi ve aksiyon adına koymadığımız her ağırlık, şeytanın hesabına işleyecek, az da olsa onun tarafı ağır basacaktır.

Bu, zararsız, hatta çok faydası olan 500 kadar çeşit üzümden yararlanmak varken, bir çeşit zararlıya, alkole çevirmek gibi bir şeydir. Ya da onun allayıp pullayıp sunduğu bir karelik bir görüntüyü, uzun metrajlı filimlere dönüştürmek gibi…

Şeytanın hilesi de aynada yansıyan alev ya da pislik gibidir, zarar vermez, bu sadece bir görüntüdür. Bilinçaltımızda ve hayal sahnemiz de sahnelenen her şeytani oyun, böyle bir yansımadan ibarettir. Hayal aynamızın yönünün çevirir isek anında kaybolur, köpük gibidir üfleyince uçuverir…

Şeytanın hilesinin zayıf görülmesinin bir diğer açıklaması da, sürekli kolay yolu seçmesidir. Tahrip etme, yok etme, olumsuza çevirme yöntemini tercih ettiğindendir. Bir binayı yapmak zordur, masraflıdır. Fakat yıkmak çok kolaydır. Bir yerde cenneti kazanmak da öyledir; iman esasları, Kur’an ayetleri, ibadetler güzel ahlak…Sonsuzluğa hazırlanan insan bir cennet örecektir.

Oysa inkarcı olmak için, iki kelimeyle yaratıcı yok demek, kurulacak bunca şeyi yıkıp yok etmek demektir. Şeytan bu yolu seçtiği için bu tarzı zayıf sayılır. Hiç bir vicdan ve akıl da böyle bir hayat yöntemini benimsemez. Böyle bir kolaylık karşısında zorluklarla mücadele etmek, kesinlikle insanı başarıya götürecektir. Çünkü cennet ucuz olmadığı gibi cehennem de lüzumsuz değildir.

Şeytana “Sultan” özel gücü verilmemiştir (16/99). Bunu şeytan da itiraf eder (14/22). Sultan, yani maddi manevi, insanın bütün yönlerine nüfuz etme yeteneği ve Fetanet gücü demektir ki bu, sadece Peygamberlere tahsis edilmiştir. (28/35). Bu güçle Peygamberler, Feraset sahibidirler, insanı simasından tanıyıp okuyabilirler (2/273, 22/72).

İnsanlara ayetleri okurlar ve onları tezkiye ederler; insanların ruhlarına, kalp ve bilinç dünyalarına inip, nefislerini temizleyebilirler (2/151). Allah’a inanan, güvenen ve Peygamberlere uyan insanlara da, şeytanın bu anlamda bir etki gücü asla yoktur.

Şeytan, nefsi de yedeğine alarak çok insanı baştan çıkarmak için and içmiş ancak, “Halis”, “Muhlis”, “Muhlas” kelimeleriyle kur’anda ele alınan ihlaslı kullarına etkili olamayacağını itiraf etmiştir (38/83). İhlas kavramı öncelikle peygamberler için sıkça kullanılır (38/46,19/51). Dini Allah’a has kılma sadece ona ibadet ve dua etme, içten olma, sadece onun rızasını düşünme anlamında da çokça geçer (4/146, 39/2,11,14).

Bu kavramda sırlı bir anlam vardır. O da içi Rahman ile doldurma, O’nun dışında nefis ve şeytanın doldurmak isteyebileceği, dünyalık lezet adına bir boşluk bırakmamak, O’na âşık olmak, O’nun aşkıyla içini lebaleb doldurmaktır. İhlasın en güzeline sahip olanlar, “Allah’ım! Ben sadece sana âşıkım!” derler ve dediklerinde de burunlarının kemiklerinin sızladığını hissederler.

Yusuf Peygamberin, Züleyha’nın zorlayan isteklerine karşı Allah’a sığınmasını da Kur’ an, ihlas olarak değerlendirir (12/24) ki kadın mevzuu, şeytanın nefis adına işlettiği en önemli boşluktur. Bir ayette de sütün, kan ve işkembe içinden gelmesine rağmen, halis ve tertemiz oluşundan bahsedilir (16/6) Bu da bize, kalp ve akıl temizliğinin, nefis ve şeytan arasından sıyrılarak tertemiz kalmasının, ihlas sayesinde olacağı dersini vermektedir. İhlas, bir anda duygu ve düşüncelerin kimyasını değiştiren, dünyanın en güçlü antibiyotiği gibidir. Ya da bir ışık gibi…

Bir anda kalbi de, bilinci de temizler ve aydınlatır.Bir taraftan günahları siler,diğer taraftan günahların yerine sevap yazdırır,öbür taraftan da bir sevap çekirdeğini bir anda binler meyveli ağaç eder.

Ayete göre müşriklerin “Ünsâ” dedikleri kadın putları vardı ve ondan isterlerdi, oysa hakikatte şeytandan istemiş oluyorlardı. Bununla kadın, düşüncesi putlaştırılmış, tanrılaştırılmış ve zevklerine, güya bir kutsallık katmış oluyorlardı. Buna göre şeytan, her devirde kadını tapılacak bir varlık haline getirecektir, yüksekçe yerlerde kadınları moda adına elbiseli elbisesiz dolaştırarak, ona tutku içinde bakmayı amaçlayacak ve hedef kitleye, süsler içinde sunacaktır.

Diğer ayette Allah’a karşı “Kullarından belli bir pay edineceğim!” diyen şeytan, muhtemelen duygu ve düşüncelere, hayal ve bilinç altına müdahale gücünden söz etmektedir. Şeytan insanda sahip olduğu bu hissesini çoğaltma savaşında şirketi tamamen eline geçirmek istemektedir. Sonra onları kesinlikle saptıracağını, onları hayal ürünü boş hayallerle şaşırtacağını, çeşitli duygu ve düşüncelerle boğacağını ifade ettikten sonra, hayvanların kulaklarını yaracaklar diye bir beyanda bulunur. Bu putlara kurban edilen hayvanların işaretlenmesidir.

Bu, günümüzdeki, Allah adına olmayan, insanlara, binalara, araçlara, açılışlara vb. şekilde kesilen hayvanlar, dine uygun olmayan uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Şeytan bir de Allah’ın yarattığını değiştireceğini beyan eder. Buna göre erkeğin kadın kadının erkek şekline sokulması (Yazır,3/88), doğal yüz vb. yaratılışın estetik ameliyatlarıyla bozulması da çağımızın bir hastalığı gibidir.

Son ayette de şeytan insanların kafalarına boş hayaller, kuruntular, atacağını beyan eder. İnsanın zihni, bilgiyle, işle, insanlık yararına yapacağı hizmetlerle meşgul olmadığı sürece, kesinlikle boş kalmayacak, şeytan tarafından kendi programına ve hedeflerine uygun düşüncelerle doldurulacaktır (4/118-120)

Başka ayetlerde de şunlara yer verilir: Şarap.kumar, putlar, fal ve şans okları şeytan işi pisliktir. Şeytan içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, Allah zikrinden namazdan uzaklaştırmak ister (5/90,91). Ayrıca unutma konusunda şeytanın da payı vardır ((6/68;12/42;18/83;58/19), sihir konusunda da etkilidir, öğretir (2/102). Küçük bir öneriyle bu maddeyi bitirelim: Bilgisayarda, metin ya da resim üzerine başka bir yazı veya resim yapıştırma olayı vardır. Ya da kumanda aletinin düğmesine dokunuvermekle değişen televizyon kanalları.

Siz, şeytan tarafından hayal aynanıza yansıtılmış bir görüntüyle, bir çağrışımla karşılaşırsanız, anın da önceden bilinçaltına yüklediğiniz bir görüntüyü getiriverin, o uçup gidecektir. Kabe resmini, ya da Peygamberimizin yeşil kubbeli mescit ve türbesini, bilinçaltı ekranınıza koruyucu gibi hemen yerleştirirseniz, gerekince otomatik olarak gelecektir. Çağırma düğmesi olarak isterseniz, şehadet parmağınızı kullanabilirsiniz!..

2-ŞEYTANIN DÖRT YÖNDEN YAKLAŞMASI

Şeytan insanları, yolun doğrusunda yürüdüklerini görürse, müdahale edeceğini, şükretmelerini önleyeceğini, günahları süslü gösterip azdıracağını, önden arkadan sağdan soldan sokulacağını ve cehennemi insanlarla dolduracağını ifade etmektedir (7/14-17, 15/39, 17/62, 38/ 79-81). Doğru yolda olmayanlara dokunma ihtiyacı zaten duymamaktadır. Şeytanın dört yönden sokulması ne anlama gelmektedir?

Yazır, bir düşmanın hücum edebileceği bütün yönlerden saldıracağı şeklinde yorumlar (Yazır,4/21). S.Kutup, şeytanın bu özelliklerinin fıtratında köklü biçimde yer ettiğini, bütün psikolojik sapmalarına rağmen, akli muhakeme ve muvazenesinin çok güçlü olduğunu belirtir. Ona göre bu akıllıca ve sinsice sokulma yolları, beş duyu ile kavranamaz (S.Kutup,fi-Zılalil-Kur’an, Hikmet Y.İst.6/34).

a-Önden gelmesi:

Geleceği karanlık gösterir. Kişiye, yapayalnızsın, herkes kötü, yeteneksizsin, hep başarısızsın, geleceğin belirsiz, zenginlerin elinde oyuncaksın der, ümitsizlik bataklığına atar, psikolojisini allak bullak eder. Millet olarak geleceğiniz yok, fakir, geri ve başarısız olacak, süper ülkelere esir kalacaksınız dedirtir, her gün daha kötüye gidiyor, bu düzelmez der ümitleri kırar. Gelecek kaderde yok, yani kader yok dedirtir. Geleceği kara delik gibi kaos içinde gösterir. Ölüm sonrası hayat yok dedirtir, ahireti inkar ettirir.

b-Arkadan gelmesi:

Geçmişle bağları kopartır, maziyi karalar, tarihi unutturur. Peygamber nuru yok, madde yaratılmadı, maddenin geçmişi yok, ezeli dedirtir. Kur’ an yazıldı dedirtir, maziyi büyük bir mezar olarak gösterir. Maddeci felsefeyi üfler, ”Geçmiş de gelecek de masal hep, sen gününü gün etmeye bak, hayatını yaşa!” dedirtir.

c-Soldan gelmesi:

Açık küfür, inkar ve şirk kimliğiyle yaklaşır, iman esaslarını inkar ettirir. İnkarcılığı ilke edinen , materyalizmi esas alan, dini afyon olarak gören farklı ideolojilerle, Niçe, Sartır gibi insanı veya hazları ya da aklı, bilimleri doğayı tanrının yerine koyan akımlarla gelir. İnanç konularıyla ilgili sorular üretir, kafaları karıştırır, diyalektik yaptırır. Açıkça en büyük benim der, benliğini kıyasıya savunur, gerisini yok sayar.

d-Sağdan gelmesi:

Münafıklığı, riyayı, ikiyüzlülüğü esas alır. Haktan doğrudan yana görünür. Pek çok hak makyajlı maskeler kullanır. Doğru şeylere fesat karıştırır. Müslümanların birbirini kıskanmalarını, gıybet etmelerini, siyasi rakiplerini refüze etmelerini, karalamalarını sağlamaya çalışır. Dünyaya bir kere geliyorsun, gençliğini yaşamana bak, her şey gençlikte olur, kötü ve yanlış olanı yaşa ki iyi ve güzel olanı anlayasın der. İbadet etmesen de kalbin temiz olmalı, önemli olan odur, asıl ibadet kalple olandır dedirtir. Yapılan hayırlı hizmetleri söyleyip gurura kapılmalarını, hayırlı işlere ve başarılara sahip çıkmalarını, ibadetleriyle övünmelerini övgü ve alkış beklemelerini sağlar, hatta ben kurtuldum, cennetliğim! fikrini pompalar. Benlik hep şeytanın mırıltılarını söylenir.

3-ŞEYTANIN İNSAN NEFSİNİ ALTI ŞEKİLDE ALDATMASI

İnsanın ruhuna, kalbine ve aklına altı yönden saldırır, altı cephede savaş verir. Hile yapar düzen kurar. Diğer ifadeyle, etkisi al tına alarak ahire tini tehlike içine atmaya çalışır.

a- Makam ve şöhret sahibi olmak.

Hakkın rızası yerine halkın alkışı ve övgüsü nefsi baştan çıkarabilir. Tezahürat kabre kadar sürer. Allah, ihlas sahiplerini, koltuk ve şöhretle hiç değişmeyenleri, zaten halka sevdirir, kabul ettirir (19/96).

b-Kendinden veya başkasından korkmak:

Kendine güvensizlik, başaramama duygusu insanı sığlaştırır, içe kapanık yapar, yalnızlığı tercih eder, bu da şeytanın işine gelir. Haksızlık, adaletsizlik ve zulüm yapanlara karşı can ve mal ile, koltuk korkusu yaşayan lar da şeytanın oklarına hedef olmuş demektir. Tedbirli olma, insanları idare etme, sabretme ve haklarını usulünce savunmak farklıdır.

c-Çok çalışma ve kazanma hırslısı, hastası olmak:

Bu, rızkın teminatını veren Yaratıcıyı itham olduğu gibi, insanı psikolojik ra hatsızlıklara da sürükler. Ayrıca haram kazanç konusundaki hassasiyeti kaybedebilir ve ferdi ve toplumsal dini yükümlülükleri aksatabi lir. Lüks ve sefahate de kapı açabilir. Dengeli olan, hizmetlerde koşan, çok kazanan, kazandığını, kıtalarla paylaşanlar da vardır.

d-Irk, soy, din, dil, renk taraftarlığı gibi damarları işletmek:

Dünya tarihi bu sebebe dayanan savaşlar, katliamlar, zulümler, sürgünler ve sömürülerle doludur. Mezhep, parti, kulüp vb. çatışmalar insanlara acılar çektirir. Şeytan adeta bir vampir gibi insan kanından çok hoşlanır. Dünyaya iner inmez ilk icraatı, Kabil’e, kardeşini öldürterek kan döktürmek olmuştur. O kandan içti mi bilemiyoruz!..Kadeh kaldırmış bile olabilir!..

e-Benlik kavgası yapmak:

Sadece kendini düşünmek, haklı görmek. Başkalarını küçük görmek, değer vermemek. Kusurlarını söyleyince Enaniyet damarını şişirmek. Otoritesini dayatmak. Hep ön planda olmayı istemek. Kıskançlık yapmak vb…

f-Zevk, eğlence, yeme içme ve lüks düşkünü olmak:

İnsan sadece bağırsaklarının ve cinselliğinin hayatını yaşasın diye gönderilmemiştir. Bu türler ormanlarda çoktur. Meşru zevkler keyfe kafidir, haram zevklerin dışında helal zevklere bile belli bir sınır çizilmeli. Çünkü beden hayatına aşırı ilgi, hem maddi hastalıkları hazırlar hem de kalp ve düşünce dünyasının gelişmesini önler.

4-ŞEYTAN VE BİLİNÇALTI KİMLİĞİ

Nefis-şeytan işbirliğinde bilinçaltına bir şekilde temas etmiştik.

Bilinçaltı, bilincimizin oluşturduğu söz ve düşünceleri, duygu ve davranışları, oluşturduğu kuralları sorgusuz, aynen, iştahla uygulamaya çalışan, düşünce dünyamızın bir mahzeni, hizmetkarı ve icra makamı gibidir. Sözgelimi, bizi, dualarımızda olmayı istediğimiz şekle sokmak için çaba sarf eder. Kendimize huzur bulmak için yaptığımız telkinleri dikkate alır onu tekrarlar durur. Kibirli, inatçı, günahkar olmayı, depresyon yaşamayı düşünüp duranlara da onları sunar. Zaman toplumsal kalkınma ve hizmet planını, yaşatmak için yaşama idealini yaşama zamanı!..

Bilinçaltı bir telkin mekanizması sayılabilir. Onu telkinlerimizin telkincisi olarak görebiliriz. Bilinçaltıyla hayatımız boyunca sürek li karşılıklı, selamlaşma gibi, telkinleşmekteyiz. Bu karşılıklı şartlandırma ve programlama anlamına da gelmektedir.

En önemli konu, bilincimizde mevcut ilahi bir yasayı ya da bu anayasaya ters düşmeyen, olumlu güzel dünyevi bir prensibi belirlemek ve bilinç altına okutmaktır. Bilgisayara program yükleme gibi…Ciddi bir inançla ve tekrarla oluşturduğumuz kurallar aynen alınıp bilinçaltı tarafından bizim için işlettirilmeye başlar. İnsanın zikri ne ise fikri de odur sözünü söyleyerek, bir ölçüde bu sistemi dile getirmiş olmaktayız. Bilinçaltının bir kulağı dilimizde bir gözü de düşünce penceremizdedir.

Bilinçaltı müthiş bir düşünce disiplini ve yönetimi imkanı tanımasına rağmen, ciddi tehlikeler de arz edebilir. Tıpkı nefis gibidir, sanki onun aynı yumurta ikizidir. Nasıl şartlandırır programlarsanız, öyle bulursunuz, öyle olursunuz. Size karşı son derece objektif tarafsız hizmetler sunduğunu görebilirsiniz. Dil gibi insanı vezir de eder, rezil de…

Şeytanla irtibatlı olarak konuya bakacak olursak, bilinçaltını bir tiyatro sahnesine benzetebiliriz. Nefis hoşuna giden rengarenk kostümleri ve dekoru seçer, senaryo yazarının verdiği rolleri oynar. Şeytan nefis için hoşuna gidecek pek çok senaryo üretir. Bu arada irade, bu arenada nefse sözünü geçirebilirse duruma el koyup bir yön verebilir ya da vicdan ve kalp muhafız ve mürşitlerini yardıma çağırarak nefse sahip çıkmaya çalışırlar ve şeytanın elinde oyuncak haline gelmesine engel olurlar.

Bilinçaltının bu mücadele ortamında, seyirci kalmaktan başka yapacağı pek bir şey yoktur, çünkü o tamamen objektif ve pasiftir Doğru ve yanlış ölçüsü vicdan ve mantık gücü yoktur. Ona göre melekten gelenle şeytandan gelen eşdeğerdir. Daima hakim olan tarafa hizmet etmek zorundadır.

Bilinçaltı bir banka gibidir, kim ne kadar yatırım yaparsa, geri istediğinde o kadar çeker, elde eder. İrademizi kullanarak şeytan ya da melek hesabı açabilir, yatırım yapmalarını bekleyebiliriz. Onların verdiği yetkiyle kendimiz de onlar adına bol bol tasarrufta buluna biliriz…

Bilinçaltı bir bahçe ve tarlaya da benzetilebilir. Şeytan sürekli İki cins tohum saçar. Birisi olumsuzluk dikenleri olarak biter, diğeri süslü günah zakkumları olarak. Devamlı ümitsizlik, karamsarlık, yılgınlık, hayattan tad almama, stres, depresyon vb. psikolojik rahatsızlıklar üretecek duygu ve düşünce fidanlarını diker, ya da fuhşa ve dinin hoş görmediği kötülüklere ait ekimlerde bulunur. Bilinçaltı çok verimli bir tarla gibi şeytanın bütün ektiklerini üretme çabasına girer. Çünkü o, gelen mesajların imzasına değil içeriğine bakar. Kendini maaşlı bahçıvan olarak görür…

Bilinçaltını şeytanın stüdyosuna, filim setine ya da dev bir ekrana bir tuvale de benzetebiliriz. Burada nefsi baştan çıkarıcı seri üretimler yapar, hayal sahnesinde 24 saat oynattığı rengarenk içerikli filimleri, tabloları bilinçaltına izletmeye, onu şartlandırmaya ve programlamaya çalışır.

Aslında bilinçaltında bütün bu olup bitenler, depolananlar, insana zarar veremez, insan sorumlu da olmaz. Zarar vermez, tıpkı bağırsaklarımız da olanların namaza ya da misafirliğe gitmemize engel olmadığı, bize zarar vermediği gibi. Ya da elimizdeki aynaya yansıyan bir ateşin elimizi yakmaması, pisliğin elimize bulaşmaması gibi.

Günah sayılmaz çünkü, Hadisin ifadesiyle günaha niyetlenen onu gerçekleştirmediği sürece günah yazılmaz, bilakis iyi niyetle vazgeçmişse sevap bile yazılabilir. Şeytanın sürekli giriş izni bulunması sebebiyle, bu, insanı dini açıdan sorumlu tutmasa da, fakat şeytanın fırınında pişirilen mutfağında, yani bilinçaltında servise hazırlanan bu olumsuzluklar, bilinç sofrasına sunulmaya başlayınca tehlike baş gösteriyor demektir. Çünkü sürekli izlenen reklam filimlerinin, bilinçaltımızı etkilemesi gibi, bu telkinler de zamanla bilincimizi yönlen dirip davranışa dönüşebilir.

Zaman gelir, bilinçaltına işlenen inkarcılık tezleri, günah tasarımları, bunalım senaryoları öyle kuvvetlenir ki bilinç de, bilinçaltı gibi bunu, gerçekmiş gibi algılamaya başlar. Hipnoz etkisinde kalmış gibi, kabullenmek zorunda kalır. İşte şeytanın bu etkisine: olabilecek olanı, olmuş veya olması gereken zorunlu bir şeymiş gibi göstermesi” diye adlandırabiliriz (imkan-ı zati, imkan-ı akli).

Bilinçaltına olumlu güzel mesajlar ve telkinler göndermek suretiyle, şeytanın olumsuz mesaj bombardımanına karşı bir dalga kıran oluşturulabilir. Fakat unutmamalı ki, şeytanın her planı ve geliştirdiği sistem, daima insanların akıllarının önünde olabilir. Onun güçlü vesvese dalgaları, bilgi setlerimizi aşabilir. Çünkü o, hiçbir insanın başaramayacağını başaracaktır; kıyamete kadar yaşayacaktır. Ve her insanın duygu ve düşüncesini, özellikle de zaaflarını anlayabilecek ve taktiklerini sürekli yenileyecet, geliştirecek ve güncelleştirecektir.

İnsanın kıyamet noktasındaki zihinsel ve duygusal durumunu dahi az çok görebiliyor olacak ki, yeminler ederek, kıyamete ka dar insanları azdırıp, cehenneme dolduracağını söylemiştir. Bu ifade, şeytanın, insanları bir gen haritası gibi çok iyi okuduğunun bir ka nıtıdır. Bu durumda, şeytanın taktiklerini, çağımızın salt akıl, bilinç, bilgi ve teknoloji düzeyiyle çözme ve aşma konusunda yetersiz kalabiliriz. Şeytan asırlar sonrasının insanının psikolojisini bile okuyabiliyorsa, gerçekten bizim canımıza okuyabilecek güçlü yeteneklere sahip demektir.

Bu tespit bir tespittir, düşmanı tanıma raporudur. Soyut bilgidir. Bu bilgiyi gerçek yapma eyleme dönüştürme yetki ve yeteneği sadece insana verilmiştir. Ateş yakar. Bu, bir bilgidir. Ama elini sokarsan yakar, bu da bir gerçek!..Şeytan da ateş olduğuna göre, ona elimizi de bilinçaltımızı da kaptırmamaya çalışacağız. Zaten bu mücadele sonucu inkişaf edecek, cennete ulaşacağız

Bu durumda, şeytanın bilinçaltımızda at koşturmasına, hakimiyet kurmasına ve bilincimizi etkisi altına alarak günah eylemleri ne yöneltmesine engel olabilmek için, bilinç ve bilgi gücünün yanında, dini inanç, ibadet , dua ve güzel hizmet eden insanların dostluğuna başvurmak gerekmektedir.

Bilinçaltı için şimdilik söylenebilecek son sözümüz, onun bir fıtrat belirleme kimlik oluşturma merkezi gibi işlediği noktasında dır. Açıklamalardan da bu anlaşılmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği, yine kendi bilinçaltımızla bizi vurmaya çalışan şeytandır. Bu kimlik oluşumunda, insanın ikinci fıtrat kazanmasında en etkili sebep, belli inanç, duygu, düşünce ve davranış biçimini ruhunda hissederek ka bullenmesi ve tekrarla alışkanlık haline getirmesidir. Şeytanın kibirle kendi üstünlüğünü kabul etmesi ve kısır döngü oluşturarak bunu kıyamete kadar sürecek bir isyan alışkanlığına döndürmesi gibi..Benzer inat kimliğinin oluşmasını Ebu Lehep olayında da görmekteyiz. Hz. Ademle Havva’da ise itaat, tövbe ve tevazu kimliği oluşmuştu…

5-ŞEYTAN VE CİNSELLİK

Bu konuda hiç yorum yapmaya gerek yoktur. Her insan, kendi iç dünyasını kontrol etse, geçmiş hayatında yaşadıklarını veya gözlemlediklerini düşünse bu konuda açıklama gereği olmadığını anlar. Dış dünyamıza baktığımızda da durum bundan farksızdır. İnsanlar bir yangına doğru koşmaktadır.

Sadece, şeytanın ‘Takva Elbiselileri” soyamayacağına işaret ediyor, ayetlerin bu konuda neler anlattığını sizlere bırakıyoruz.

“Ey ademoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek ve süs olacak elbiseler yarattık. Takva elbisesi ise o daha hayırlıdır. Allah’ın bu ayetlerini belki düşünüp öğüt alırsınız!” “Ey Ademoğulları! Şeytan ana-babanızı, ayıp yerlerini göstermek için, onları çıkarttırarak cennetten çıkarttığı gibi, sizi de aldatmasın! O ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şeytanları, inanmayanların dostları yaptık!”(7/26-27).

6-ŞEYTAN VE DUA YASASI

Bilinçaltımızı hem şeytandan hem de kendimizden koruma altına alabilmemiz, böylece sicili tertemiz bir ruh ve kalp kimliğine kavuşmamız için, yapmamız gerekeni, gerçek ve sonsuz kimlik vericimiz olan Kur’an, Allah’a sığınma ve dua şeklinde özetle sunmaktadır (7/200, 2 3/97, 41/36, Nas süresi).

Bilinçaltı, sorgulamadan, sadık bir hizmetkar ve ayna gibi, sizin her düşündüğünüzü ve söylediğinizi, aynen uygulamaya çalışır demiştik. Bu sebeple, hem dış konuşmalarda hem de iç söyleşilerde, daima olumlu düşünce duygu ve sözlü mesajlar yollanmalıdır. Çünkü siz bilincinizde hangi yasanın uygulanmasını isterseniz, bilinçaltı icra memurunuz onu emir kabul ederek uygulamaya çalışacaktır.

Dualarımızı öğreten Peygamberimizdir, kabul edip istekleri yerine getirecek olan da Allah’dır. İslam’ın dua yasasında, aracı olmadan doğrudan ama yürekten Allah’tan isteme vardır. Ve bu yasanın bir yüzünde insanın himmeti, gayreti, irade savaşı vermesi, te miz kimlik oluşmasında adım atması bulunmaktadır.

Diğer bir yasa maddesi olarak, sadece sözle değil, aynı zamanda şartlar neyi gerektiriyorsa, fiilî olarak dua etme, çalışma, hi met etme vardır.

Dualar, bilinçaltı yazılımıyla Cenab-ı hakka isteklerimizi bildirme ve öyle olmayı isteme demektir. Allah, ilaçları bitkileri bizim için şifa yaptığı gibi, bilinçaltımızda görüntülenen kalbin derinliklerine kadar uzanan ve kendisine tekrar tekrar ulaşan duaları, kalbimizin samimiyeti oranında kabul edecek ve bizi, isteğine uygun düşen ve bizim de arzuladığımız hale getirecek, hatta fazlasını verecektir.

Dua’nın samimi olması kadar tekrar etmesi, hayat boyu sürmesi, bilinçaltımızı sürekli olumlu çizgide denetleme adına çok önemlidir. Duada insan şu beş boyutta aktifleşebilir: Şeytanın tesirinden olabildiğince uzak, koruma altındadır, nefsin ve arzularının çekiciliğinden soyutlanmıştır, düşüncesini belli bir noktaya teksif edebilmektedir, duygu yoğunluğu yaşayabilmektedir, vicdan duyarlılığı artabilecektir.

Duanın diğer bir özelliği de, bazı zaman risk taşıyan yalnızlığın büyük avantaja dönüşmesidir. Tek başına olan bir kimsenin duasında sadece Allah vardır. Kimseye gösteriş yapma ihtimali yoktur. İnsanların içinde de içten dua yapılabilir.

Dua sadece dille değil, eylemle de yapılmalıdır. Ve her mekanizmanın duası kendi mahiyetine göre olur. Dilin yapacağı kelimeleri sırasına göre söyler, gözler belki yaşını boşaltır, mimikler hüzün pozisyonu alır, eller temsîlen göklerin sonsuzluğuna açılır. Bazen bel de iki büklüm olur. Fakat aynı eller fiili olarak da yapabileceği şeyler varsa onları yerine getirmelidir. Çiftçinin bol ve helal ürün beklentisiyle dua amacıyla açtığı elleri, tarlada bahçede çalışarak o duayı tamamlamak zorundadır. Okul ve sınav başarısı için gözler uykusuz kalabilmeli, yorulmalıdır. Bunun gibi, düşüncenin duası da önemlidir. Çözmek istediğimiz bir problem üzerinde ciddi düşünme olmadan çözüm üretilemez. Toplumsal her problem için de öyle…Büyük beyinlerinin beyin çileleri ve sancıları da büyük olur, onlara lütfedilecek olanlar da…

Kalbin ve vicdanın duası ise, en önemli olanıdır ki hadis Allah’ın, insanların dış görünüşlerine değil, kalplerinde olana ve davranışlarına baktığını belirterek, sözle yapılan duaya biri kalbi diğeri fiili olmak üzere iki boyut daha eklemektedir. Buna göre şeytanın etkisinden korunmak, nefsin önü alınmaz isteklerinin hakkından gelebilmek için yapacağımız dua üç boyutlu olmalıdır: Kalp samimiyetle Allah’a yönelmeli, dil ve diğer duyu arkadaşları bu içtenliğe iyi tercüman olmalı, bir de davranışlarla üzerimize düşen görevler yerine getirilmelidir.

Böyle olunca, dille, ayak üstü yapıverdiğimiz bir sözlü dua ile şeytanın etkisinden, nefsin kötülüklere sürüklemesinden kurtulmayı beklemek en azından kolaycılık olur, anlattığımız gerçeklerle de örtüşmez. Ancak tam çaplı yapılan dua sonucu, şeytan etkisiz kalır, nefis dize gelir, bilinçaltı süt gibi saf duygular ve düşünceler üretir, akıl ve kalp birer kanat olup insanı başarılara ve sonsuz mutluluklara uçurur. Konu ile ilgili bir ayet: “Duanız olmasa ne kıymetiniz var!” (25/77) Peygamber Efendimizden örnek bir dua: ”Rabbim Beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle baş başa bırakma!”…

7-ŞEYTANIN DAMARDAKİ KANLA DOLAŞMASI

Şeytan, insanın ayağını bastığı her yerde, manyetik bir gaflet perdesi oluşturur. Kalp ve beyin gücünün çekimi zayıf olanlar, kolayca şeytanın, bu güçlü, gaflet çekim alanına girebilirler. Bu Allah’a en yakın olduğumuz namaz için bile geçerlidir. Namazda ses çıkararak, ağzını gergedan gibi açıp esneyen insana üzülmek, mümkünse tatlıca uyarmak gerekir. Çünkü şeytan gülmektedir. Bu sebeple sünnet ve farz namazları farklı yerlerde kılmak sünnettir. Peygamberimizin: “Size gaflet gelen yeri değiştirin!” tavsiyesi (Prof.i.Canan, Hadis Ans.7/368), hayatımızın her saati için bir davranış ilkesi olabilecek önemdedir. Uzun gece yolculuğundan sonra yorgunluk sebebiyle sabah namazına kalkılamayınca Peygamberimiz, şeytanın musallat olduğu bu yerden uzaklaşmalarını istemişti. Sokakta, çarşı da, yolculuklarda, işyerlerinde hatta evimizde televizyon başında durum bundan daha az endişe verici olmasa gerektir. Öfkelendiğimiz de de yer-ortam değişikliğinin istenmesi ve bunu yaptığımızda rahatlamamız da aynı konuyu destekler.

Öfke de adeta şeytanın sadistçe tad veren kamçısı gibidir. Öfkelendiğimiz yerde otağını kurmuş, av bekleyen örümcek gibi, el lerini ovuşturmaya hazır, kırıp dökmemizi beklemekte olduğunu hatırlamalı, o alanı terk etmelidir. Bermuda üçgenine onun isminin verilmesi de tesadüf olmasa gerektir. Bu sebeple, şeytanî çekim alanlarına karşı manevî ve ilmî yönü güçlü olan dostlar, arkadaşlar edinmekte yarar vardır.

Bilinen bir hadiste de Peygamberimiz, şeytanın, insanda kanın dolaştığı gibi dolaştığını belirtir (Canan, age.,c:7,s: 118). Bu genellikle yanlış anlaşılır. Şeytan kan mı ki damarlara girsin de dolaşsın! Oysa şeytan ilk cin atası olarak bir tür ışın varlıktır. Röntgen ışınları vücudumuza rahatlıkla nüfuz edebilmektedir. Ve şeytanın kıyamete kadar en üstün teknoloji seviyesine ulaşacak insanlarla beraber yaşama iznine sahip olduğunu unutmayalım.

Muhtemelen o, daha şimdiden, bilgisayarlar için hazırlanan virüs programları gibi, asırlar sonrasının, uzay yaşamlı insanları için bile farklı planlar ve alternatif sistemler, anti-hizmetler tasarlamakta, ekip çalışması yapmaktadır. Şeytan, insanda, kendisine ait önemli bir paya sahip olduğunu ve insanın yaratılışını değiştireceğini belirtir (4/118). Bu, kromozomlara müdahale ile farklı özelliklere sahip insan modellerinin geliştirileceğine bir işaret de sayılabilir.. İnsanlardan çok farklı şeyler görebildiklerine (3/48) ve deniz diplerine ve uzay derinliklerine dalabil diklerine göre (38/37), insanın gen haritasına müdahale etmek, şey tan gibi zulüm yayan yeni tür canavar insanlar üretilmesini teşvik için kanla, kromozomlarla yakından ilgileniyor olabilirler.

Ayetin, insanların mallarına ve evlatlarına ortak olacağını belirtmesi (17/64) de buna işaret sayılabilir.Ortaçağ Avrupa’sında kadınlar, içine şeytan girmiş diye kafaları haç şeklinde yarılıp derisi sıyrılarak tuz basılırdı, bazen de yakılırdı. Benzer gerekçe ile doğan çocuklar kilisede vaftiz edilir, temizlenir. O anlayışa göre kadın yani Havva, şeytanla işbirliği yapmış, hatta içine girmesine izin vererek, gizlice cennete sokmuştur. Bu yetmemiş gibi, Adem’i de kandırmış, yasak meyveyi yedirmiş insanoğlunun lanetlenmesine ve cennetten kovulmasına yol açmıştır. Bunun sonucu her doğan çocuk, alnında bu günah lekesiyle doğar. Bu yüzden kutsanmış su ile vaftiz edilmeli yıkanarak bu günah kirinden temizlenmelidir.

Bu anlayışta olduğu gibi gerçekten şeytan, her insanın damarlarında kan gibi, dolaşmakta mıdır? Bu aslında akla, tertemiz sü tün, kan ve işkembenin içinden süzülerek gelmesini de hatırlatıyor (16/66). Tertemiz duygu ve düşüncelerimizin, ihlasla yapılan saf, bembeyaz hayır yüklü davranışlarımızın, her an şeytan ve nefis tarafından kirletilme ihtimaline karşı uyanık olmalıdır.

Öte yandan, hem meleğin hem de şeytanın insanın psikolojik hayatını etkileyebilecek şekilde, sınırlı ölçüde de olsa belirli duygu ve düşüncelere ivme kazandırabileceklerini kabul etmek gerekir. Kur’an, şeytanın, insanın içine girip yerleştiğinden ve benliğini tamamen sahiplendiğinden söz etmiyor. Ruh boşluklarını ki duygu ve düşünce arızalarına yol açabilecek nefis istekleridir; bunları çok rahat okuyabildiğinden ve bildiğinden ve günahları süslü gösterdiğinden bahsediyor. Mücerret okuma ve bilme ise (kader konusunda olduğu gibi) yaptırım sayılmaz.

Fiziksel bir hulûl (iç içe geçme, bedende bütünleşme) söz konusu olmasa bile,” melek gibi şeytan gibi” dedirtecek tarzda bir karakter bütünleşmesi de inkar edilemez. Nas süresinin sonunda cin ve insanlardan oluşan şeytanlardan, Allah’a sığınmamız öğütleniyor olması da çok dikkat çekicidir.

O kadar ki şeytanı kıskandıran insanlar olmuştur. Firavun bunun en tipik örneğidir. Şeytan bile Allah ile konuşurken, isyan etmesine rağmen “Rabbim!” diye hitap ederken (15/36), Allah’tan, azabından korkarım diye itiraf ederken (3/48), Firavun “Rab benim!” diyebilmiştir (79/24).

Ve beyin yapıcı müfessirin dediği gibi, insanlığını kaybetmiş bu gibi insanların beden elbisesinden sıyrılmaları mümkün olsaydı, karşımıza o habis cinler çıkardı; o şeytan varlıkların insan bedenine dönüşmeleri mümkün olsaydı bu sefer de karşımıza bu tarihî zalimler ve benzerleri çıkardı. Bu, en şerefli ve mükemmel yaratılan insanın, pahalı tereyağın bozulunca acılaşması ve yoğurt kadar işe yaramaz hale gelmesi gibi, mahlukatı çok geride bırakan iğrenç bir durum almalarının kaçınılmaz sonucu olmaktadır.

Şeytanın kan gibi dolaşması, insana yakın oluşunu, kalbine ve bilincine sinsice sokulabileceğini ifade etmek için bir mecaz olarak ifade edilmiş istiare yapılarak, “Kan gibi, insandan hiç ayrılmadı” , gen haritasını çıkarır gibi kanını, duygu ve düşüncelerini çok iyi okudu manası kastedilmiş olabilir. Nitekim biz “Ben senin ciğerini okurum, bilirim!” deriz. Bununla beraber fiziksel bir tezahür de söz konusu olabilir. Kur’an’da eski milletlerin azgınlığı karşısında,”maymun olun!” denmesini de ( 2/65, 7/166), buna benzer şekilde anlayabiliriz. Yani sireten (karakter olarak) de süreten (fiziksel olarak) de bir değişim yaşamış olabilirler (Yazır,age; c:1,s:317). Cebrail de Dıhye isimli sahabi şeklinde gelip Peygamberimize islam’la ilgili sorular sormuştu. Bir keresinde şeytanın da insan şeklinde görünüp hicrette, müşriklerin tuzak kurmalarına yardımcı olduğu rivayeti vardır.

Zevaidde şu iki olayı görüyoruz: Bir sahabi, namazda bir durum yaşadığından, kıldığını anlamaz hale geldiğinden şikayette bulundu. Peygamberimiz, üç kez göğsüne vurdu “Çık Allah”ın düşmanı” dedi. O kişinin bir daha şikayeti olmadı. Benzer olayda da, delilik şikayetiyle getirilen birisine, değişik sürelerden ayetler okudu, nefes etti, o kişi iyileşti (Bknz.İ. Canan, age . c:17 ,s:471).

Hadis kitaplarının Tıp bölümlerinde değişik şifa tavsiyelerine ve olaylarına da rastlanır. Peygamberimiz bir taraftan şifayı Allah’dan bekleyerek dua etmeyi tavsiye ederken öte yandan, doğrudan muskalardan şifa aramanın yanlış olduğunu belirtir, şirk olarak de ğerlendirir ( İ.Canan, age,11/7).

Peygamberimiz öncelikle, yaşlılık ve ölüm hariç her derdin devası mutlaka olduğunu ve araştırılması gerektiğini istemiştir (İ. Canan,11/131) Fakat dua iki kanatlı olmalıdır: Sözlü ve fiili. Hem doktora gidip ilaç almalı, hem de dua etmelidir. Dua edilmese günah da olmaz, şifa da bulabiliriz.

Şeytanın çıkarılması olayına da önyargıyla yaklaşmamak gerekir. Bu Peygamberimize özel bir davranış biçimi olabilir. Nitekim, Hz. İsa da eliyle körleri iyi etmiş, ölüleri canlandırmıştı (3/49) Hz.Süleyman, cinleri hakimiyeti altına almış, mabet yapımı vb. işlerde çalıştırmıştı (27/ 17,39; 34/12). Peygamberler şeytan ve nefse karşı en güçlü ve korunmuş ve onlara daima üstün gelen kimselerdir.

Peygamberimiz, kendisinin de bir şeytanı bulunduğunu fakat onun ya da etki alanı nefsinin kendisine teslim olduğunu ifade eder (İ.Canan, 7/118,12/103)

Şeytanın ilgilenmediği bir tek insan bile yoktur. Şeytan, insanları azdıracağım cehenneme dolduracağım derken, muhtemelen bu ulaşım ağının kapsamının da farkındaydı. Ve belki de şeytanlar, (ki Kur’an onları grup, topluluk, ordular olarak da ele alır) enikleri çok olan kelpler gibi, en azından insanların nüfusuna denk düşecek şekilde çoğalabilmektedirler ki kişi başına en azından bir şeytan düşsün. Kelbin yaladığı kabın yedi kez yıkanıp toprakla ovulması tavsiyesinin hikmeti olarak, şeytanın kelplere olan yakınlığına dikkat çekilmek mi istenmiştir acaba? Çünkü şeytanlar da kimi zaman topluca bir insana saldırabilmektedir.

Bütün bunlardan sonra, şeytanın damarlarımızda dolaşan kan olduğunu iddia etmek kadar, aksini iddia etmek de doğru olmayabilir. Bugün gelişen teknoloji sayesinde, kanda dolaşan mikroskobik cihazlarla operasyon yapılıyor. Geleceğin insanının, beynine yerleştirilecek minik bir cihazla şeytanca işler yaptırılırsa, ya da genlerle oynanarak şeytan gibi insanlar kopyalanırsa, o zamanın insanı bu hadisi herhalde daha farklı anlayabilecektir.

Kaldı ki Peygamberimiz, bu sözü, kocası yolculukta bulunan kadının yanına gidilmemesi uyarısında bulunurken söylemiştir. Aslında bu konuda da bu mecazi benzetme dikkat çekicidir. Akla hemen şeytanın Adem ile Havva’ya yaklaşması olayı ile Kabilin kız kardeşini ısrarla talep etmesi ve cinayet olayını hatıra getirmektedir.

Kur’an’da şeytanın Kabili bir şekilde doğrudan etkilediğinden söz edilmez. Kimbilir şeytan zaten adeta Kabil olarak temsil edilmiş oluyordu, Kabil iç dünyası itib.ariyle şeytanla bütünleşmiş, adeta şeytanı içine almış gibiydi ki, Koca Nebi Baba’ya ve kardeşine karşı şeytanca işler yapıyordu.

Yusuf’a yangın Züleyhayı da, Yusuf’u görünce, hayranlıktan kendilerinden geçip, meyve yerine ellerini doğrayan kadınlar konusu da akla gelmektedir…Ve cinsellik gibi bir konu ile şeytan ilişkisinin, ancak böyle bir benzetme ve mecazi sözle anlatılabileceğini daha iyi kavrayabiliyoruz.

Cinsellik yüksek elektrik enerjisi taşıyan bir akım hattı gibidir. Kiminin plastik izolasyonu kuvvetlidir kiminin kaçakları vardır, bazısı da çıplak kablo gibi azmışlık içindedir, etrafı çarpar, dokunanı yakar. Türkçe’mizde ” kan kaynaması “diye bir deyim vardır. Bir de “kanıma girdin!” derler! Nefse, nesli çoğaltması için avans lezzet olarak verilen bu duygu kadar, insanın damarlarına işleyen, kanına giren, kanını kaynatan ikinci bir duygu yok gibidir. O kadar ki, LPG gazına, ya da benzine bir kıvılcım değmesi gibi, anın da parlayabilen bu nefsani özellik, kontrolsüz kalırsa yangınlar ve farklı derecedeki yanıklar kaçınılmaz olacaktır. Ve halk dilindeki “Şeytan gibi kanıma girdin!” sözü daha iyi anlaşılmış olmaktadır.

8-HADİSLERE GÖRE ŞEYTANIN DÖRT İLGİ ALANI

Şeytanın ilgilenmediği bir insan olmadığı gibi, insanın hayatında elini karıştırmadığı bir anı ve alanı da yoktur. Hadislerde her insanın bir şeytanı olduğu ve insanın her şeyiyle ilgilendiğinden söz edilir. Biz, insanın hayatının, önemli bir bölümünü alan dört konuya dikkat çekmek istiyoruz. (İ.Canan age.,c:6,s:109;c:10,s:401): Namaz, konuşma, yeme ve uyuma…

Namaz dinin direği olduğuna göre, onun çökertilmesi dinin zedelenmesi anlamına gelir. Bu amaçla şeytan, ruhumuzda yüzen duyguları nasıl oltalıyorsa, hafızada depolanan bilgi merkezlerine nasıl müdahale edebiliyorsa, bilinçaltında saklı arşivlere nasıl ulaşabiliyorsa; dünyanın en uzman hipnozcusu gibi, bilgi dosyalarını açar, hiç hatıra gelmeyen olayları hatırlatır, anıları canlandırır, problemleri hortlatır, sıkıntılarıyla uğraştırır. O kadar ki, namaz sonrası kaç tesbih çekiyorsak, tek tek uğraşır, her birini yaralamak için o kadar mesaj gönderir. Bunu hep yaşarız, kaç rekat kıldığımızı unuturuz. Bu tekrar ediyorsa, namazı tamam kıldım demeli, vesveseye kapılmamalıdır.

Namaz, ruhun rehabilitasyonu gibidir. Vicdanda ve bilinçte bir onarım, bakım ve yenilenme eylemi sayılır. Namaz, yara almış iç duygu ve düşünce ünitelerinin hücre yenilenmesi anlamına gelir. Saatler boyu içten nefis, dıştan şeytan arasında örselenen, oklara hedef olan bu iki yapımız, bulaşan virüsleri namazla dezenfekte eder, siler atar. Şeytanın telaşı bundandır. “Gün boyunca bunca zah metlere katlandım; baktırdım, dinlettim, konuşturdum, düşündürdüm, duygular tattırdım,. Şimdi gidecek, namazda bütün emeklerimi he ba edecek. Buna asla izin veremem!” der ve tabya değiştirerek namaza yüklenir. Manevi ikmal yollarımızı bombarduman etmeye çalışır.

Bu açıdan bakınca şu ayetle huzur bulabiliriz: “Namaz bütün kötülüklerden ve fuhşiyattan korur” (29/45) Namazın beş tırnaklı manevi pençesi, bir şahin gibi şeytanın da, şeytanın konsolosu, kötülük isteyen nefsi de kıskıvrak yakalayıverir. Fakat namaz gibi ciddi bir savunma mekanizması olmayan veya kırmızı kuvvetlere karşı donanımı oldukça zayıf kalan insanın, yara almadan kurtulması ol dukça zordur. Sizin namazınız varsa, benim de namaz aralarım var dercesine şeytan, bir cephede kaybetse de mutlaka yeni cepheler açarak amacına ulaşmaya çalışır ki ona göre en kullanışlı olanı, insanı yerinde vezir yerinde rezil yapan dil olabilir. Hem sözlerle hem de lezzetlerle onu baştan çıkarmaya çalışır. Şeytan büyüleyici, ruhu esir edici sözlere, yazılara bayılır. Çünkü, Peygamberimizin dilinde, mucize olarak gelen, üslûbuyla ve muhtevasıyla insanları kıyamete kadar etkileyecek olan Kur’an vardır. Şeytanın dilinde de buna ra kip olabilecek güçlü sözler olmalıdır ki insanları cezp edebilsin. Bu manada, hayırlara vesile olmayan, kötülüğe sebep olan her türlü na zım ve nesir yazılar, sihir etkisi yapan konuşmalar hep, şeytanın tuttuğu ve teşvik ettiği tarzlar ve malzemelerdir.

Kur’an’a, İslam’a muhalefet eden, hasım olan ve bu konuda, şiirler döktüren, propaganda yapan, sloganlar atan, konferanslar veren her dil, kesinlikle şeytan tarafından taçlandırılmakta, alkışlanmaktadır. Dilde, gıybet, iftira, küfür, alay, hakaret, lakap, laf taşıma gi bi herkes tarafından çirkin olduğu teslim edilen sözlerin bulunması tartışmasız, şeytanın pek hoşuna gitmektedir. Diğer taraftan dilin, Hakkın anılması ve hak ve hakikatlerin gönüllere duyurulması istikametinde nasihatlerde ve ilmi sohbetlerde kullanılmaması da, şeytanın bu cephede galibiyetini ilan etmesi için yeterli olacaktır.

Namaz ve konuşma olaylarının yanında şeytan, yeme içme konusuna da oldukça yüklenir. Dilin, lezzet rüşvetlerine kurban edilmesi, israf bataklığında yok olması, önemlisi de haram lokmayla, içki ve uyuşturucuların mekanı olması, “Hedefime ulaşıyorum!” diye düşünmesi için yeterli sebeplerdir. Bu konuda o kadar titizdir ki, meleklerin misk kokan oruçlu ağız aramalarına mukabil, haram tüten yemek, alkol kokan içecek bulunan sofra şeytan için bir bayram yeri sayılabilir. Bunları bulamadığında, ilk lokmanın besmelesiz alınması bile onun mutlu olmasına yetebilir. Avanesine sevinçle seslenir: ”Şu eve koşun, orda size de rızık var, çünkü besmelesiz başladılar!” Besmelesiz başlanan aile ilişkisinde de Şeytan, aynı daveti yapmakta mıdır acaba!.. Hatta Peygamberimiz, besmelesiz lokmada şeytanın elinin de bulunduğunu belirterek, şeytan savaşlarında besmelenin, ne kadar önemli bir silah olduğunun altını çizmektedir.

Uyku, bilinçaltı tarlasını işlemenin, ekip biçmenin en uygun ve verimli mevsimi. Ruh sessiz, vicdan derinlere gömülmüş, bilinç kepenkleri göz kapaklarıyla beraber indirmiş, el ayak çekilmiş, dille kulak bütün işlemlere çoktan paydos demiş. Pusuda bekleyen düşman için, özgürce at sürme zamanı. Kapkara göz kapakları perdesinde, rengarenk rüya filimleri izletme saati. Şeytanın uykuda bile insan ruhuyla oynamaktan, alt bilince ulaşarak, onu gündüze şimdiden olumsuz olarak kurmaktan vazgeçmediğini görüyoruz. Uyumayıp haram eğlence dünyalarına dalanlar için o kadar endişe edilecek bir şey yoktur, onlar o istemeden onun istediklerini yapmaktalar!..

Eğer biz uyku öncesi gece programımızla; namazımız, abdestimiz, sohbetimiz, okumamız , düşünmemizle, uzun bir uyku yolculuğuna çıkmadan önce (ki uyku saati süresince artık kıtalar aşılıyor) uykumuza sahip çıkmazsak, sahip çıkacak ve kelepir mal bulmuş gibi sevinecek, bir yazı tahtası gibi sabaha kadar onu işleyecek yaratıklar, karabasanlar gibi hazır beklemekteler.Yatağımıza girdi ğimizde başucumuza beş (namaz) korumalarını dikmediysek, gün boyu dilimiz, güzel nasihatlarla hakikatlere tercüman olmadıysa, ye meklerde haram helal demeden, besmele nedir bilmeden yalayıp yuttuysak bir de tıka basa doldurduysak; aslında biz, ruhumuzu bilinçaltı hortlaklarının neşterli ellerine teslim etmişiz demektir.

Peygamberimiz, abdestli ve dualarla yatan insanın soluklarının bile tesbih sayılacağını belirtmektedir. Bu, aynı zamanda bilinç altının, manevi bir perde ile koruma altına alındığı anlamına gelmektedir. Gündüz yaşadıklarımız nasıl, gecemizi etkiliyor,uykumuz da da, serbest kalan balonlar gibi, bilinç semamızı kaplıyorlarsa, gece yaşadıklarımız ve rüyalarımız da aynı şekilde, ruhumuza yansıya cak ve gelen günümüzü etkileyecektir.

İnsan, namazına, yemesine, konuşmasına ve uyumasına bir disiplin kazandırırsa, şeytan-nefis ittifakına karşı, duygu ve dü şüncede ölçülü ve dengeli yönetim yeteneğini kazanmış olacaktır. Bu konu güncel kitaplarda sıkça işlenir. İnsanın duygusal durumu, onu belli davranışlara yönlendirdiği gibi, bedensel davranışları da, ruhsal durumunun değişmesinde etkili olmaktadır. Zaten bizim Kur’an ve Hadis kaynaklarımızda, başka akılların da bulabileceği, hayata denge kazandıracak pek çok prensip bulunmak tadır.

Kur’an akıl ve kalp için bir farklı ölçeklerde bir harita gibidir. Akıl da Kur’an’a denk düşen prensipler geliştirebilir. Ne var ki vahyin ışığında yürü yen akıl daha net ve isabetli bir görüşe sahip bulunmaktadır. (Konuyu kapatırken, büyüklerimizin tekrarladığı üç hayat prensibinden söz etmiş olduğumuzu farkettik: “Kılletü’t-taâm, kılletü’l-kelâm kılletü’l-menâm!” Vahiy rotasında dümen tutan akıllar nasıl da aynı sahillerde buluşuyorlar!..)

Şeytandan korunmanın en etkili yolu, secde etmektir. Bunun anlatıldığı yerde Kur’an’da secde ayeti vardır. Şöyle der: “Şeytandan bir dürtme bir tahrik geldiğinde hemen Allah’a sığın!”(7/200). Secde şeytanın ilk kopuş, kovuluş ve bir yönüyle yıkılış miladı sayıldığından, bunun hatırlatılması, onun canını acıtacak en birinci yöntem olmalıdır. O Allah’tan secde etmeyerek kaçmıştı, biz onun inadına secde ederek ondan ayrılmış, melekler tarafını tutmuş, Allah’a sığınmış oluyoruz.

Devamında da, gelen vesvesenin takva sahipleri tarafından, iç gözüyle anında fark edileceğinden ve Allah’ın hatırlanacağından söz edilir. Bu aslında secde görevlerini yerine getiren insanın, namaz ve secde dışındaki durumlarında da güçlü zihin yapısıyla, her zaman şeytanı alt edebileceğini göstermektedir.

Buradan yola çıkarak şu yöntemi uygulayabiliriz. Namaz, dua, dini hizmet gibi meşguliyetlerimizin dışında da biz namazdaki gibi güçlü ve donanımlı olabiliriz. Bu satırları okuduğunuz âna kadar, hayatınızda sizi en çok etkileyen bir secdenizi ya da namazınızı hatırlayıp hemen şu an zihninizde hatırlayıp canlandırmanızı, güçlü parlak ve renkli ışıklarla, sevinç içinde hayalinize büsbütün yaymanızı ve kuvvetle yapıştırmanızı öneriyoruz. Gözlerinizi kapayarak ve hamd ederek uzun süre izleyebilirseniz çok daha iyi olacaktır.

Bunu sık sık tekrarlayınız. Ne zaman hayalinize Kur’an’ın çirkin gördüğü bir görüntü veya ses yansımış olsa, dev parlak secde görüntüsü imdadınıza yetişecek, olumsuz düşünceyi anında kaplayıp yok edecektir. Biz buna zihin secdesi diyebiliriz. Bu teklif ölünce ye kadar sürmesi gereken bir taktiktir. İlk orijinallik, zamanla gidecektir. Ancak, biz her namazdan ciddi manevi lezzet almasak da onu ölünceye kadar kılmaya niyetli olduğumuzu gibi, zihnimizdeki secdeyi de böyle düşünebilir, her olumsuz ve çirkin şeytan veya nefis dürtmesinde, hayalen Allahü-ekber deyip secdeye gidebiliriz…Hem, hayalimizde en çok neyi yaşarsak, berzahta da onunla yaşayacağız…

Kur’an’da bilinçaltı eğitimi (drmavi)

MELEK, ŞEYTAN VE NEFİS ÜÇGENİNDE BİLİNÇALTI KİMLİĞİMİZ

Hayal dünyamızı ve bilinçaltımızı kontrol altına almaz disipline edemezsek, bizi bilincimiz ötesinde birilerinin yönetmesine izin vermiş ve kendimizden ve O’ndan yoksun kalmış oluruz. O Yeşil Kubbe, bilinç kitabımıza kapak ve hayal aynamıza ana sayfa yapılırsa, geniş ve derin manasıyla birlikte iç kontrolümüzü güçlendirebilir, iç ve dış alemimizi aydınlatabilir, bilinçaltı hortlaklarının bizi yutmasına engel olmasını sağlayabiliriz. Her olumsuz durumumuzda Miracın hatırlanması da, tefekkür miracı yapılması da benzer etkiyi yapabilir… Hele insan bu Miracında “Rabbi!” ve “Seyyidi!” Hilal uçlarında kalbiyle aklını, vicdanıyla nefsini buluşturabilmişse!…

Nefis-şeytan işbirliğinde bilinçaltına bir şekilde temas etmiştik.

Bilinçaltı, bilincimizin oluşturduğu söz ve düşünceleri, duygu ve davranışları, oluşturduğu kuralları sorgusuz, aynen, iştahla uygulamaya çalışan, düşünce dünyamızın bir mahzeni, hizmetkarı ve icra makamı gibidir. Sözgelimi, bizi, dualarımızda olmayı istediğimiz şekle sokmak için çaba sarf eder. Kendimize huzur bulmak için yaptığımız telkinleri dikkate alır onu tekrarlar durur. Kibirli, inatçı, günahkar olmayı, depresyon yaşamayı düşünüp duranlara da onları sunar. Zaman toplumsal kalkınma ve hizmet planını, yaşatmak için yaşama idealini yaşama zamanı!..

Bilinçaltı bir telkin mekanizması sayılabilir. Onu telkinlerimizin telkincisi olarak görebiliriz. Bilinçaltıyla hayatımız boyunca sürek li karşılıklı, selamlaşma gibi, telkinleşmekteyiz. Bu karşılıklı şartlandırma ve programlama anlamına da gelmektedir.

En önemli konu, bilincimizde mevcut ilahi bir yasayı ya da bu anayasaya ters düşmeyen, olumlu güzel dünyevi bir prensibi belirlemek ve bilinç altına okutmaktır. Bilgisayara program yükleme gibi…Ciddi bir inançla ve tekrarla oluşturduğumuz kurallar aynen alınıp bilinçaltı tarafından bizim için işlettirilmeye başlar. İnsanın zikri ne ise fikri de odur sözünü söyleyerek, bir ölçüde bu sistemi dile getirmiş olmaktayız. Bilinçaltının bir kulağı dilimizde bir gözü de düşünce penceremizdedir.

Bilinçaltı müthiş bir düşünce disiplini ve yönetimi imkanı tanımasına rağmen, ciddi tehlikeler de arz edebilir. Tıpkı nefis gibidir, sanki onun aynı yumurta ikizidir. Nasıl şartlandırır programlarsanız, öyle bulursunuz, öyle olursunuz. Size karşı son derece objektif tarafsız hizmetler sunduğunu görebilirsiniz. Dil gibi insanı vezir de eder, rezil de…

Şeytanla irtibatlı olarak konuya bakacak olursak, bilinçaltını bir tiyatro sahnesine benzetebiliriz. Nefis hoşuna giden rengarenk kostümleri ve dekoru seçer, senaryo yazarının verdiği rolleri oynar. Şeytan nefis için hoşuna gidecek pek çok senaryo üretir. Bu arada irade, bu arenada nefse sözünü geçirebilirse duruma el koyup bir yön verebilir ya da vicdan ve kalp muhafız ve mürşitlerini yardıma çağırarak nefse sahip çıkmaya çalışırlar ve şeytanın elinde oyuncak haline gelmesine engel olurlar.

Bilinçaltının bu mücadele ortamında, seyirci kalmaktan başka yapacağı pek bir şey yoktur, çünkü o tamamen objektif ve pasiftir Doğru ve yanlış ölçüsü vicdan ve mantık gücü yoktur. Ona göre melekten gelenle şeytandan gelen eşdeğerdir. Daima hakim olan tarafa hizmet etmek zorundadır.

Bilinçaltı bir banka gibidir, kim ne kadar yatırım yaparsa, geri istediğinde o kadar çeker, elde eder. İrademizi kullanarak şeytan ya da melek hesabı açabilir, yatırım yapmalarını bekleyebiliriz. Onların verdiği yetkiyle kendimiz de onlar adına bol bol tasarrufta buluna biliriz…

Bilinçaltı bir bahçe ve tarlaya da benzetilebilir. Şeytan sürekli İki cins tohum saçar. Birisi olumsuzluk dikenleri olarak biter, diğeri süslü günah zakkumları olarak. Devamlı ümitsizlik, karamsarlık, yılgınlık, hayattan tad almama, stres, depresyon vb. psikolojik rahatsızlıklar üretecek duygu ve düşünce fidanlarını diker, ya da fuhşa ve dinin hoş görmediği kötülüklere ait ekimlerde bulunur. Bilinçaltı çok verimli bir tarla gibi şeytanın bütün ektiklerini üretme çabasına girer. Çünkü o, gelen mesajların imzasına değil içeriğine bakar. Kendini maaşlı bahçıvan olarak görür…

Bilinçaltını şeytanın stüdyosuna, filim setine ya da dev bir ekrana bir tuvale de benzetebiliriz. Burada nefsi baştan çıkarıcı seri üretimler yapar, hayal sahnesinde 24 saat oynattığı rengarenk içerikli filimleri, tabloları bilinçaltına izletmeye, onu şartlandırmaya ve programlamaya çalışır.

Aslında bilinçaltında bütün bu olup bitenler, depolananlar, insana zarar veremez, insan sorumlu da olmaz. Zarar vermez, tıpkı bağırsaklarımız da olanların namaza ya da misafirliğe gitmemize engel olmadığı, bize zarar vermediği gibi. Ya da elimizdeki aynaya yansıyan bir ateşin elimizi yakmaması, pisliğin elimize bulaşmaması gibi.

Günah sayılmaz çünkü, Hadisin ifadesiyle günaha niyetlenen onu gerçekleştirmediği sürece günah yazılmaz, bilakis iyi niyetle vazgeçmişse sevap bile yazılabilir. Şeytanın sürekli giriş izni bulunması sebebiyle, bu, insanı dini açıdan sorumlu tutmasa da, fakat şeytanın fırınında pişirilen mutfağında, yani bilinçaltında servise hazırlanan bu olumsuzluklar, bilinç sofrasına sunulmaya başlayınca tehlike baş gösteriyor demektir. Çünkü sürekli izlenen reklam filimlerinin, bilinçaltımızı etkilemesi gibi, bu telkinler de zamanla bilincimizi yönlen dirip davranışa dönüşebilir.

Zaman gelir, bilinçaltına işlenen inkarcılık tezleri, günah tasarımları, bunalım senaryoları öyle kuvvetlenir ki bilinç de, bilinçaltı gibi bunu, gerçekmiş gibi algılamaya başlar. Hipnoz etkisinde kalmış gibi, kabullenmek zorunda kalır. İşte şeytanın bu etkisine: olabilecek olanı, olmuş veya olması gereken zorunlu bir şeymiş gibi göstermesi” diye adlandırabiliriz (imkan-ı zati, imkan-ı akli).

Bilinçaltına olumlu güzel mesajlar ve telkinler göndermek suretiyle, şeytanın olumsuz mesaj bombardımanına karşı bir dalga kıran oluşturulabilir. Fakat unutmamalı ki, şeytanın her planı ve geliştirdiği sistem, daima insanların akıllarının önünde olabilir. Onun güçlü vesvese dalgaları, bilgi setlerimizi aşabilir. Çünkü o, hiçbir insanın başaramayacağını başaracaktır; kıyamete kadar yaşayacaktır. Ve her insanın duygu ve düşüncesini, özellikle de zaaflarını anlayabilecek ve taktiklerini sürekli yenileyecet, geliştirecek ve güncelleştirecektir.

İnsanın kıyamet noktasındaki zihinsel ve duygusal durumunu dahi az çok görebiliyor olacak ki, yeminler ederek, kıyamete ka dar insanları azdırıp, cehenneme dolduracağını söylemiştir. Bu ifade, şeytanın, insanları bir gen haritası gibi çok iyi okuduğunun bir ka nıtıdır. Bu durumda, şeytanın taktiklerini, çağımızın salt akıl, bilinç, bilgi ve teknoloji düzeyiyle çözme ve aşma konusunda yetersiz kalabiliriz. Şeytan asırlar sonrasının insanının psikolojisini bile okuyabiliyorsa, gerçekten bizim canımıza okuyabilecek güçlü yeteneklere sahip demektir.

Bu tespit bir tespittir, düşmanı tanıma raporudur. Soyut bilgidir. Bu bilgiyi gerçek yapma eyleme dönüştürme yetki ve yeteneği sadece insana verilmiştir. Ateş yakar. Bu, bir bilgidir. Ama elini sokarsan yakar, bu da bir gerçek!..Şeytan da ateş olduğuna göre, ona elimizi de bilinçaltımızı da kaptırmamaya çalışacağız. Zaten bu mücadele sonucu inkişaf edecek, cennete ulaşacağız

Bu durumda, şeytanın bilinçaltımızda at koşturmasına, hakimiyet kurmasına ve bilincimizi etkisi altına alarak günah eylemleri ne yöneltmesine engel olabilmek için, bilinç ve bilgi gücünün yanında, dini inanç, ibadet , dua ve güzel hizmet eden insanların dostluğuna başvurmak gerekmektedir.

Bilinçaltı için şimdilik söylenebilecek son sözümüz, onun bir fıtrat belirleme kimlik oluşturma merkezi gibi işlediği noktasında dır. Açıklamalardan da bu anlaşılmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği, yine kendi bilinçaltımızla bizi vurmaya çalışan şeytandır. Bu kimlik oluşumunda, insanın ikinci fıtrat kazanmasında en etkili sebep, belli inanç, duygu, düşünce ve davranış biçimini ruhunda hissederek ka bullenmesi ve tekrarla alışkanlık haline getirmesidir. Şeytanın kibirle kendi üstünlüğünü kabul etmesi ve kısır döngü oluşturarak bunu kıyamete kadar sürecek bir isyan alışkanlığına döndürmesi gibi..Benzer inat kimliğinin oluşmasını Ebu Lehep olayında da görmekteyiz. Hz. Ademle Havva’da ise itaat, tövbe ve tevazu kimliği oluşmuştu…

———————————-

Nefis şeytanın süflörü gibidir. Şeytan genellikle bilinç ortasındaki hayali, bir ekran ve bilinçaltını bir sahne olarak kullanır ve nefsi, Psikodramalarda olduğu gibi, yönetici olarak, burada sahnelediği, kendi senaryolarını uygulamasını fısıldar. Buna karşı vicdan da güzel senaryoları hatırlatmaya çalışır. İrade ve bilinç, anlık bir tereddüt geçirebilir. Vicdanın melek tonlu suflesine kulak asmazsa, şeytanın bilinç piyasasına sürdüğü oyunları nefisle beraber oynamak zorunda kalabilir.

Bilinçaltı, Nefsin dışa açık, beynelmilel irtibat bürosu, görüntü, duygu ve düşünce kabul merkezi, diğer ifadeyle berzahı gibidir. Bilinçaltı, nefsin lezzet deposuna, hayal de zevk sahnesine benzer. Nefis, bunlardan sürekli ağzını tatlandıracak bir şeyler bekler. Şeytan, bu durumu iyi bildiğinden, nefsin giriş panoları durumundaki bilinçaltı ve hayalle çok ilgilenir. Devamlı abone bir müşteri gibi, bütün başvurularını ve ilanlarını en cazip şekilde buraya bir ciğer gibi asar, pusuya yatar, avını bekler.

Önemli olan şey, bu proğramlamalara, bize sürekli izlettirilmeye çalışılan görüntülere sahip çıkar, irademizle lezzet uğruna sık sık düşünmeye devam edersek, bunları eyleme geçirme ihtimali yüksek olabilir. Öte yandan bunlar, bilinçaltımıza iyice yerleşirler ve hayatımızın ilerleyen yıllarında hortlamasalar da, ölüm sonrası biliniçaltı defterimize kaydolan her şey berzahta bize seyrettirilir. Ya acı ya da lezzet verir.

Burda güzel şeyler düşünen berzahda çok gülümser.Özellikle çocuklarımız, bilinçaltı beslenme yaşlarında (1-10) güzel hayallerle, duygu ve düşüncelerle bu berzah dünyasına hazırlanmalıdır. Bu aynı zamanda onların, dünyada da ruhsal bütünlüğe sahip olacakları, gülümseyecekleri, sağlıklı bir gelişim gösterecekleri anlamına da gelmektedir. Çünkü en kapsamlı berzah hayatına zaten hazır lanmışlardır. Büyük operasyonlara katılan komandonun basit olaylara müdahalesi kolay olur.

Bilinçaltı eğitimi, nefsimizi kontrol altında tutmada ve duygusal ve düşünsel problemlerimizi halletmede, etkili bir yarar sağlar. Ve berzah hayatının beynimizdeki minyatür bir modeli sayılan şuuraltını, berzaha hazırlamış olur.

Bilinçaltı nefsin, nefis de şeytanın arka bahçesi gibidir. Bilincimizden ayrı adeta kurtarılmış bir bölgedir burası. Şeytanın benim insandan büyük payım var dediği ( 4/118) yer burası olsa gerektir.Şeytanın ve nefsin hoşuna giden duygu ve düşüncelerin at koşturduğu meraya benzer, zevkler burda cirit atarlar. Aynı zamanda sık sık, bir Zeliha gibi şuh bir eda ile bilince laf da atarlar görüntülü mesaj da çekerler. Kimi zaman da, tebdil-i kıyafet içeri sızmaya çalışırlar. Bazen de özellikle şeytan, bomba tesiri yapacak manyetik olumsuz dalgalar gönderir; panik yaratır, anksiyete eder, depresyona sokar, şizofreniye kapı aralar, insanı ruh=nefis hastası yaparak Allah’a sağlıklı bir kulluk yapmasının önüne geçmeye çalışır..

İrademiz (Akıl) ve vicdanımız (Kalp) bilinç kapısında bekleyen iki muhafızımızdır. İnançlarımıza, bilgi ve kültürümüze ters düşen olumsuz ses ve görüntüleri kontrole tabi tutarlar, parola sorarlar, sansür uygularlar, bilincin onları bastırarak geri çevirmesini sağlarlar. Nefis şayet şeytanla güçlü bir işbirliği içinde hareket ediyorsa, bu nöbetçileri uyutup, susturup gizli ve zararlı güçlerin bilince sızmasına ve insanı kötü eylemlere sürüklemesine sebebiyet verebilir.

Bilinçaltında bir şeytan etkisi fikri kabul görmeyebilir. Oysa bilinçaltımıza olmasa bile şeytan olgusu insanımızın diline yerleşmiş, en azından duygu ve düşüncelerin ifadelendirilmesinde bir ölçü olmuştur: “Şeytan gibi adam!”, ‘Şeytan tüyü’, “Aklına bir şeytanlık geldi”, “Yüzünü şeytan görsün!”, özellikle de “Şeytana uymak!” ,”Şeytanca düşünmek!” gibi…Böyle bir görüşü kabul etmeyenler, somut olarak dini güzellikleri yaşayan insanlarla, somut olarak “Ego!” hastası olmuş, zevklerinin peşinde koşan, kötülük yapan insanların olumlu ve olumsuz duygu, düşünce ve somut davranış biçimlerini gözden geçirmeli, karşılaştırmalar yapmalıdır. Bir de somut bir kitap olarak Kur’an’da geçen şeytandan Allah’a sığınmanın ne olduğunu araştırmalıdırlar.

Nefis tıpkı ölü ama potansiyeli olan bir arazi gibidir. Kim girer ihya ederse, onun malı gibi olur. Bir arap atasözünde denildiği gibi, bir vadi boş sahipsiz kalırsa, (aslanlar uyurken) tilki gelir orda vali olur. Diğer bir örnekle, milletler muvazenesinde müslümanlar, islamı temsil ve ciddi çalışma konusunda, terazinin kefelerini boş bırakırlarsa, başka dünyalar hafif ağırlıklarla terazide ağır basarlar. Ağır basarlar çünkü tek taraflı ve boşa ağır basarlar. Alternatifleri olmadığı için ağır basarlar. Kendi zeki ve yetenekli gençlerimize sahip çıkmaz, önlerine eğitim-öğretim imkanları hazırlamazsak, bu amaçla dünyanın dört bir yanına açılmazsak, başka dünyalar, yıllardır yaptık ları gibi, bu kefeye hep hafif ağırlık koyacaklar, hafiflikleriyle ağır görünecekler, kendi çocuklarımızı, kendilerine göre yetiştireceklerdir.

Bu nefis kefeleri için de geçerlidir. Biz irademizle, vicdanımızla, aklımız ve kalbimizle nefsimize sahip çıkmaz, inanç, bilgi, Aydınlık dostlar edinmez, hayırlı işlerde koşma gücüyle terbiye etmezsek, şeytan onu kesinlikle boş bırakmayacak ve boşa ağır basarak, nefis tarlasına istediği tohumları ekecek, bunu çeşitli kötülükler ve ruhsal hastalıklar olarak biçecektir.

————————————————

Bu konuyu daha iyi irdelemek için, “Kur’an’a göre Nefis” ve “Kur’an’a göre Şeytan” başlıkla yazıları da okumanızı tavsiye ederiz.

Kur’an’da bilinçaltı eğitimi (drmavi)

MELEK, ŞEYTAN VE NEFİS ÜÇGENİNDE BİLİNÇALTI KİMLİĞİMİZ

Hayal dünyamızı ve bilinçaltımızı kontrol altına almaz disipline edemezsek, bizi bilincimiz ötesinde birilerinin yönetmesine izin vermiş ve kendimizden ve O’ndan yoksun kalmış oluruz. O Yeşil Kubbe, bilinç kitabımıza kapak ve hayal aynamıza ana sayfa yapılırsa, geniş ve derin manasıyla birlikte iç kontrolümüzü güçlendirebilir, iç ve dış alemimizi aydınlatabilir, bilinçaltı hortlaklarının bizi yutmasına engel olmasını sağlayabiliriz. Her olumsuz durumumuzda Miracın hatırlanması da, tefekkür miracı yapılması da benzer etkiyi yapabilir… Hele insan bu Miracında “Rabbi!” ve “Seyyidi!” Hilal uçlarında kalbiyle aklını, vicdanıyla nefsini buluşturabilmişse!…

Nefis-şeytan işbirliğinde bilinçaltına bir şekilde temas etmiştik.

Bilinçaltı, bilincimizin oluşturduğu söz ve düşünceleri, duygu ve davranışları, oluşturduğu kuralları sorgusuz, aynen, iştahla uygulamaya çalışan, düşünce dünyamızın bir mahzeni, hizmetkarı ve icra makamı gibidir. Sözgelimi, bizi, dualarımızda olmayı istediğimiz şekle sokmak için çaba sarf eder. Kendimize huzur bulmak için yaptığımız telkinleri dikkate alır onu tekrarlar durur. Kibirli, inatçı, günahkar olmayı, depresyon yaşamayı düşünüp duranlara da onları sunar. Zaman toplumsal kalkınma ve hizmet planını, yaşatmak için yaşama idealini yaşama zamanı!..

Bilinçaltı bir telkin mekanizması sayılabilir. Onu telkinlerimizin telkincisi olarak görebiliriz. Bilinçaltıyla hayatımız boyunca sürek li karşılıklı, selamlaşma gibi, telkinleşmekteyiz. Bu karşılıklı şartlandırma ve programlama anlamına da gelmektedir.

En önemli konu, bilincimizde mevcut ilahi bir yasayı ya da bu anayasaya ters düşmeyen, olumlu güzel dünyevi bir prensibi belirlemek ve bilinç altına okutmaktır. Bilgisayara program yükleme gibi…Ciddi bir inançla ve tekrarla oluşturduğumuz kurallar aynen alınıp bilinçaltı tarafından bizim için işlettirilmeye başlar. İnsanın zikri ne ise fikri de odur sözünü söyleyerek, bir ölçüde bu sistemi dile getirmiş olmaktayız. Bilinçaltının bir kulağı dilimizde bir gözü de düşünce penceremizdedir.

Bilinçaltı müthiş bir düşünce disiplini ve yönetimi imkanı tanımasına rağmen, ciddi tehlikeler de arz edebilir. Tıpkı nefis gibidir, sanki onun aynı yumurta ikizidir. Nasıl şartlandırır programlarsanız, öyle bulursunuz, öyle olursunuz. Size karşı son derece objektif tarafsız hizmetler sunduğunu görebilirsiniz. Dil gibi insanı vezir de eder, rezil de…

Şeytanla irtibatlı olarak konuya bakacak olursak, bilinçaltını bir tiyatro sahnesine benzetebiliriz. Nefis hoşuna giden rengarenk kostümleri ve dekoru seçer, senaryo yazarının verdiği rolleri oynar. Şeytan nefis için hoşuna gidecek pek çok senaryo üretir. Bu arada irade, bu arenada nefse sözünü geçirebilirse duruma el koyup bir yön verebilir ya da vicdan ve kalp muhafız ve mürşitlerini yardıma çağırarak nefse sahip çıkmaya çalışırlar ve şeytanın elinde oyuncak haline gelmesine engel olurlar.

Bilinçaltının bu mücadele ortamında, seyirci kalmaktan başka yapacağı pek bir şey yoktur, çünkü o tamamen objektif ve pasiftir Doğru ve yanlış ölçüsü vicdan ve mantık gücü yoktur. Ona göre melekten gelenle şeytandan gelen eşdeğerdir. Daima hakim olan tarafa hizmet etmek zorundadır.

Bilinçaltı bir banka gibidir, kim ne kadar yatırım yaparsa, geri istediğinde o kadar çeker, elde eder. İrademizi kullanarak şeytan ya da melek hesabı açabilir, yatırım yapmalarını bekleyebiliriz. Onların verdiği yetkiyle kendimiz de onlar adına bol bol tasarrufta buluna biliriz…

Bilinçaltı bir bahçe ve tarlaya da benzetilebilir. Şeytan sürekli İki cins tohum saçar. Birisi olumsuzluk dikenleri olarak biter, diğeri süslü günah zakkumları olarak. Devamlı ümitsizlik, karamsarlık, yılgınlık, hayattan tad almama, stres, depresyon vb. psikolojik rahatsızlıklar üretecek duygu ve düşünce fidanlarını diker, ya da fuhşa ve dinin hoş görmediği kötülüklere ait ekimlerde bulunur. Bilinçaltı çok verimli bir tarla gibi şeytanın bütün ektiklerini üretme çabasına girer. Çünkü o, gelen mesajların imzasına değil içeriğine bakar. Kendini maaşlı bahçıvan olarak görür…

Bilinçaltını şeytanın stüdyosuna, filim setine ya da dev bir ekrana bir tuvale de benzetebiliriz. Burada nefsi baştan çıkarıcı seri üretimler yapar, hayal sahnesinde 24 saat oynattığı rengarenk içerikli filimleri, tabloları bilinçaltına izletmeye, onu şartlandırmaya ve programlamaya çalışır.

Aslında bilinçaltında bütün bu olup bitenler, depolananlar, insana zarar veremez, insan sorumlu da olmaz. Zarar vermez, tıpkı bağırsaklarımız da olanların namaza ya da misafirliğe gitmemize engel olmadığı, bize zarar vermediği gibi. Ya da elimizdeki aynaya yansıyan bir ateşin elimizi yakmaması, pisliğin elimize bulaşmaması gibi.

Günah sayılmaz çünkü, Hadisin ifadesiyle günaha niyetlenen onu gerçekleştirmediği sürece günah yazılmaz, bilakis iyi niyetle vazgeçmişse sevap bile yazılabilir. Şeytanın sürekli giriş izni bulunması sebebiyle, bu, insanı dini açıdan sorumlu tutmasa da, fakat şeytanın fırınında pişirilen mutfağında, yani bilinçaltında servise hazırlanan bu olumsuzluklar, bilinç sofrasına sunulmaya başlayınca tehlike baş gösteriyor demektir. Çünkü sürekli izlenen reklam filimlerinin, bilinçaltımızı etkilemesi gibi, bu telkinler de zamanla bilincimizi yönlen dirip davranışa dönüşebilir.

Zaman gelir, bilinçaltına işlenen inkarcılık tezleri, günah tasarımları, bunalım senaryoları öyle kuvvetlenir ki bilinç de, bilinçaltı gibi bunu, gerçekmiş gibi algılamaya başlar. Hipnoz etkisinde kalmış gibi, kabullenmek zorunda kalır. İşte şeytanın bu etkisine: olabilecek olanı, olmuş veya olması gereken zorunlu bir şeymiş gibi göstermesi” diye adlandırabiliriz (imkan-ı zati, imkan-ı akli).

Bilinçaltına olumlu güzel mesajlar ve telkinler göndermek suretiyle, şeytanın olumsuz mesaj bombardımanına karşı bir dalga kıran oluşturulabilir. Fakat unutmamalı ki, şeytanın her planı ve geliştirdiği sistem, daima insanların akıllarının önünde olabilir. Onun güçlü vesvese dalgaları, bilgi setlerimizi aşabilir. Çünkü o, hiçbir insanın başaramayacağını başaracaktır; kıyamete kadar yaşayacaktır. Ve her insanın duygu ve düşüncesini, özellikle de zaaflarını anlayabilecek ve taktiklerini sürekli yenileyecet, geliştirecek ve güncelleştirecektir.

İnsanın kıyamet noktasındaki zihinsel ve duygusal durumunu dahi az çok görebiliyor olacak ki, yeminler ederek, kıyamete ka dar insanları azdırıp, cehenneme dolduracağını söylemiştir. Bu ifade, şeytanın, insanları bir gen haritası gibi çok iyi okuduğunun bir ka nıtıdır. Bu durumda, şeytanın taktiklerini, çağımızın salt akıl, bilinç, bilgi ve teknoloji düzeyiyle çözme ve aşma konusunda yetersiz kalabiliriz. Şeytan asırlar sonrasının insanının psikolojisini bile okuyabiliyorsa, gerçekten bizim canımıza okuyabilecek güçlü yeteneklere sahip demektir.

Bu tespit bir tespittir, düşmanı tanıma raporudur. Soyut bilgidir. Bu bilgiyi gerçek yapma eyleme dönüştürme yetki ve yeteneği sadece insana verilmiştir. Ateş yakar. Bu, bir bilgidir. Ama elini sokarsan yakar, bu da bir gerçek!..Şeytan da ateş olduğuna göre, ona elimizi de bilinçaltımızı da kaptırmamaya çalışacağız. Zaten bu mücadele sonucu inkişaf edecek, cennete ulaşacağız

Bu durumda, şeytanın bilinçaltımızda at koşturmasına, hakimiyet kurmasına ve bilincimizi etkisi altına alarak günah eylemleri ne yöneltmesine engel olabilmek için, bilinç ve bilgi gücünün yanında, dini inanç, ibadet , dua ve güzel hizmet eden insanların dostluğuna başvurmak gerekmektedir.

Bilinçaltı için şimdilik söylenebilecek son sözümüz, onun bir fıtrat belirleme kimlik oluşturma merkezi gibi işlediği noktasında dır. Açıklamalardan da bu anlaşılmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği, yine kendi bilinçaltımızla bizi vurmaya çalışan şeytandır. Bu kimlik oluşumunda, insanın ikinci fıtrat kazanmasında en etkili sebep, belli inanç, duygu, düşünce ve davranış biçimini ruhunda hissederek ka bullenmesi ve tekrarla alışkanlık haline getirmesidir. Şeytanın kibirle kendi üstünlüğünü kabul etmesi ve kısır döngü oluşturarak bunu kıyamete kadar sürecek bir isyan alışkanlığına döndürmesi gibi..Benzer inat kimliğinin oluşmasını Ebu Lehep olayında da görmekteyiz. Hz. Ademle Havva’da ise itaat, tövbe ve tevazu kimliği oluşmuştu…

———————————-

Nefis şeytanın süflörü gibidir. Şeytan genellikle bilinç ortasındaki hayali, bir ekran ve bilinçaltını bir sahne olarak kullanır ve nefsi, Psikodramalarda olduğu gibi, yönetici olarak, burada sahnelediği, kendi senaryolarını uygulamasını fısıldar. Buna karşı vicdan da güzel senaryoları hatırlatmaya çalışır. İrade ve bilinç, anlık bir tereddüt geçirebilir. Vicdanın melek tonlu suflesine kulak asmazsa, şeytanın bilinç piyasasına sürdüğü oyunları nefisle beraber oynamak zorunda kalabilir.

Bilinçaltı, Nefsin dışa açık, beynelmilel irtibat bürosu, görüntü, duygu ve düşünce kabul merkezi, diğer ifadeyle berzahı gibidir. Bilinçaltı, nefsin lezzet deposuna, hayal de zevk sahnesine benzer. Nefis, bunlardan sürekli ağzını tatlandıracak bir şeyler bekler. Şeytan, bu durumu iyi bildiğinden, nefsin giriş panoları durumundaki bilinçaltı ve hayalle çok ilgilenir. Devamlı abone bir müşteri gibi, bütün başvurularını ve ilanlarını en cazip şekilde buraya bir ciğer gibi asar, pusuya yatar, avını bekler.

Önemli olan şey, bu proğramlamalara, bize sürekli izlettirilmeye çalışılan görüntülere sahip çıkar, irademizle lezzet uğruna sık sık düşünmeye devam edersek, bunları eyleme geçirme ihtimali yüksek olabilir. Öte yandan bunlar, bilinçaltımıza iyice yerleşirler ve hayatımızın ilerleyen yıllarında hortlamasalar da, ölüm sonrası biliniçaltı defterimize kaydolan her şey berzahta bize seyrettirilir. Ya acı ya da lezzet verir.

Burda güzel şeyler düşünen berzahda çok gülümser.Özellikle çocuklarımız, bilinçaltı beslenme yaşlarında (1-10) güzel hayallerle, duygu ve düşüncelerle bu berzah dünyasına hazırlanmalıdır. Bu aynı zamanda onların, dünyada da ruhsal bütünlüğe sahip olacakları, gülümseyecekleri, sağlıklı bir gelişim gösterecekleri anlamına da gelmektedir. Çünkü en kapsamlı berzah hayatına zaten hazır lanmışlardır. Büyük operasyonlara katılan komandonun basit olaylara müdahalesi kolay olur.

Bilinçaltı eğitimi, nefsimizi kontrol altında tutmada ve duygusal ve düşünsel problemlerimizi halletmede, etkili bir yarar sağlar. Ve berzah hayatının beynimizdeki minyatür bir modeli sayılan şuuraltını, berzaha hazırlamış olur.

Bilinçaltı nefsin, nefis de şeytanın arka bahçesi gibidir. Bilincimizden ayrı adeta kurtarılmış bir bölgedir burası. Şeytanın benim insandan büyük payım var dediği ( 4/118) yer burası olsa gerektir.Şeytanın ve nefsin hoşuna giden duygu ve düşüncelerin at koşturduğu meraya benzer, zevkler burda cirit atarlar. Aynı zamanda sık sık, bir Zeliha gibi şuh bir eda ile bilince laf da atarlar görüntülü mesaj da çekerler. Kimi zaman da, tebdil-i kıyafet içeri sızmaya çalışırlar. Bazen de özellikle şeytan, bomba tesiri yapacak manyetik olumsuz dalgalar gönderir; panik yaratır, anksiyete eder, depresyona sokar, şizofreniye kapı aralar, insanı ruh=nefis hastası yaparak Allah’a sağlıklı bir kulluk yapmasının önüne geçmeye çalışır..

İrademiz (Akıl) ve vicdanımız (Kalp) bilinç kapısında bekleyen iki muhafızımızdır. İnançlarımıza, bilgi ve kültürümüze ters düşen olumsuz ses ve görüntüleri kontrole tabi tutarlar, parola sorarlar, sansür uygularlar, bilincin onları bastırarak geri çevirmesini sağlarlar. Nefis şayet şeytanla güçlü bir işbirliği içinde hareket ediyorsa, bu nöbetçileri uyutup, susturup gizli ve zararlı güçlerin bilince sızmasına ve insanı kötü eylemlere sürüklemesine sebebiyet verebilir.

Bilinçaltında bir şeytan etkisi fikri kabul görmeyebilir. Oysa bilinçaltımıza olmasa bile şeytan olgusu insanımızın diline yerleşmiş, en azından duygu ve düşüncelerin ifadelendirilmesinde bir ölçü olmuştur: “Şeytan gibi adam!”, ‘Şeytan tüyü’, “Aklına bir şeytanlık geldi”, “Yüzünü şeytan görsün!”, özellikle de “Şeytana uymak!” ,”Şeytanca düşünmek!” gibi…Böyle bir görüşü kabul etmeyenler, somut olarak dini güzellikleri yaşayan insanlarla, somut olarak “Ego!” hastası olmuş, zevklerinin peşinde koşan, kötülük yapan insanların olumlu ve olumsuz duygu, düşünce ve somut davranış biçimlerini gözden geçirmeli, karşılaştırmalar yapmalıdır. Bir de somut bir kitap olarak Kur’an’da geçen şeytandan Allah’a sığınmanın ne olduğunu araştırmalıdırlar.

Nefis tıpkı ölü ama potansiyeli olan bir arazi gibidir. Kim girer ihya ederse, onun malı gibi olur. Bir arap atasözünde denildiği gibi, bir vadi boş sahipsiz kalırsa, (aslanlar uyurken) tilki gelir orda vali olur. Diğer bir örnekle, milletler muvazenesinde müslümanlar, islamı temsil ve ciddi çalışma konusunda, terazinin kefelerini boş bırakırlarsa, başka dünyalar hafif ağırlıklarla terazide ağır basarlar. Ağır basarlar çünkü tek taraflı ve boşa ağır basarlar. Alternatifleri olmadığı için ağır basarlar. Kendi zeki ve yetenekli gençlerimize sahip çıkmaz, önlerine eğitim-öğretim imkanları hazırlamazsak, bu amaçla dünyanın dört bir yanına açılmazsak, başka dünyalar, yıllardır yaptık ları gibi, bu kefeye hep hafif ağırlık koyacaklar, hafiflikleriyle ağır görünecekler, kendi çocuklarımızı, kendilerine göre yetiştireceklerdir.

Bu nefis kefeleri için de geçerlidir. Biz irademizle, vicdanımızla, aklımız ve kalbimizle nefsimize sahip çıkmaz, inanç, bilgi, Aydınlık dostlar edinmez, hayırlı işlerde koşma gücüyle terbiye etmezsek, şeytan onu kesinlikle boş bırakmayacak ve boşa ağır basarak, nefis tarlasına istediği tohumları ekecek, bunu çeşitli kötülükler ve ruhsal hastalıklar olarak biçecektir.

Kur’an’a göre korku (drmavi)

KORKU

Korkular, insan ruhunu hapseden parmaklıklar

İnsanın doğumuyla birlikte gelen ve çocukla beraber gelişerek kendini ilk olarak gösteren duygular iki yönde gelişim gösterir. İçe yöneliş, Dışa yöneliş. Korku ve üzüntü daha çok insanın iç dünyasında ağırlığını hissettirirken, öfke ve kibir dışa dönük bir yansıma gösterir.

Korku ve üzüntüde içsellik, derinlik vardır, genellikle riyası, yapmacığı olmaz. Öfke ve kibir ise daha ziyade dışa taşarak görün tü verir, yüzeyseldir.

Korku ve üzüntüde süreklilik söz konusudur, beşikten mezara kadar, hatta ölüm ve sonrasında da insanı etkisi altında tutar. Öf ke ve kibir ise anlıktır ya da belli bir süreyi kapsar. Yaşlı insanda korku ve üzüntü olabilir ama o güçte kibirlenebileceği düşünülmez.

Korku ve üzüntü, olumlu pek çok duygu ve yeteneği bloke edebilir, köreltebilir hatta öldürebilir. Sevgi gibi en temel ihtiyacımızı yok edebilir.

Önemlisi de korku ve üzüntü, insan karakterinin oluşumunda son derece etkilidir. Çocuk yaşta insanı etkiler ve hayat boyu bunların etkisi hissedilir, hatırlanır. Olumsuz pek çok alışkanlıklara da zemin hazırlayabilir.

Bu gibi sebeplerle Kur’an’da sıkça ele alınan Korku ve Üzüntüyü ilk maddeler olarak işlemeyi uygun buluyoruz.

Mahiyetimizde bulunan bu duygu, kontrol altında tutulur yerinde ve dozajında kullanılırsa insan için nimet sayılır. Özellikle ken dimizi tehlikelere karşı korumamız ve tedbir almamız açısından son derece yararlı hatta gerekli olan bir duygudur. Tehlikenin ve zararın ne olduğunu bilemediği dönemler de çocuklarımız, ilk birkaç deneyimden sonra bu duyguyu kolayca öğrenirler. Yanan sobaya dokun muşsa bir daha denemez, havlayan köpek zamanla korkulacak bir varlığa dönüşür. Anne babanın tepkilerine göre de korkmayı, ağla mayı, sevinmeyi, gülmeyi öğrenmiş olur.

Günlük yaşamda kullandığımız korkuların başında gelen “Allah korkusu!” kavramı sıkça tekrar edilir. Fakat bir taraftan bunun ne anlama geldiğini, insanın neler hissetmesi gerektiğini tam çözemeyiz. Diğer taraftan da çocukluğumuzdan beri bilinçaltımız, aile ve çevremiz tarafından yerleştirilen korkuların, yoğun işgal ve istilasına uğramıştır.

Ayrıca ekonomik durumlar, yaşam tarzı özentileri, aile sorunları gibi engelleyici olgular, Allah ve ahiret korkusunu hissetmek için nefes alacak bir boşluk bırakmamaktadır. Buna bağlı olarak neslimiz, belli bir kısmı itibariyle, günahlara, insana ve topluma zarar veren suçlara belli oranda da olsa a- çık hale gelmiş bulunmaktadır. Kısaca dünya korkuları ukbâ korkularını kamufle etmiş sayılabilir.

Korkuların bir kısmı doğamızda bulunmakla birlikte, çocuk dönemde bilinçaltımıza yerleştirilen programlar sayesinde bir ömür boyu bu duygulardan etkilenme de söz konusu olabilir. Kişisel gelişimle ilgili çoğu kitapta, patern değiştirme, iç temsil yöntemi, swish modeli ya da psikodrama gibi zihinsel ve duygusal işlemlerle bu eski filim şeritlerinin ve programlamanın değiştirilebileceği üzerinde du rulur.

İnsanın yararına olan her çalışmadan yararlanmak güzeldir şüphesiz. Ne var ki biz, en son ve en mükemmel bir Kitap’ın sâlik leri olarak kendi vicdan kültürümüzü yaşamak, korku duygusunu, daima her şeyin gerçeğini, hakikatini söylediğini söyleyen (Sa’d, 38/84) Cenab-ı Hakkın kelamına bakarak anlamak ve yaşamak isteriz. Psikoloji ilminin, yani insan aklının her araştırmasının sunduğu gerçeklere de kapalı kalamayız; onları kendi kültür imbiğimizden geçirir, her insan gibi istifade etmeye çalışırız. Nitekim yer yer benzer tavsiyeleri biz de yapmaktayız. Hatta bazen Psikolojik yaklaşımların Kuran tavsiyeleriyle bire bir örtüştüğüne şahit oluyoruz.

Söz gelimi Borderline bir kişilik bozukluğu tanımıdır. Tutarsızca yoğun duygular arası gelip gitme demektir ve bize Kur’an’da sa dece bir kere geçen şu ayeti hatırlatmaktadır: “Müzebzebîne beyne zâlik”, “İki duygu arası durmadan gelip giderler!”(4/143). Tabi Kur’ an duyguları ele alırken, temel sebeplerini ve çözümlerini de dolaylı anlatımlarla vererek ele alır. Ayet, tavsiye edilen güzel duygulara, inanç ve ibadete yönelmek durumunda bırakılan isteksiz bir insanın, inanç ve ahlaki konuda özgürlük isteyen çıkarcı Egosuyla yaşadığı iç çatışmayı bize anlatır.

Korku konusunda da, Kur’an bize “Güzel Korku” ve “Hiç korku ve üzüntü duymama!” diyebileceğimiz önemli alternatif korku tedavisi sunmaktadır. Sıkça geçen bir ayet, bilincimize, bütün korkularımızı gölgede bırakacak müthiş bir olumlu enerji yüklemektedir.

Cennet korku ve üzüntü yeri değildir. Cennetten inip, dünya korku ve üzüntüleriyle yüzleşme durumunda kalan insanoğluna verilen ilk ilahî mesaj şöyledir: “Cennetten inin! Benden gelen hidayete uygun davranırsanız bir korku ve üzüntü hissetmeyeceksiniz!” (2/38). Başka ayetler de bu hidayeti, Kur’an, Peygamber, iman, ilim, ibadet, salih amel, istikamet, ihsan gibi kavramlara sahip çıkmak ve yaşamak olarak açıklar.

——————————————————————————–

1-KUR’AN’DA KORKU

——————————————————————————–

Korku, Kur’an’da en sık geçen iki duygudan birisidir. Ve farklı yöntemlerle insanın bu temel duygusu harekete geçirilir, işletilmesi istenir.

Korku duygusu öncelikle insanî bir duygu olarak kabul edilir ve bu konuda Peygamberlerden çokça örnek vardır. Örneğin Hz. Musa ilk kez elindeki asâsını atıp yılan olduğunu görünce korkmuş, ürkerek geri çekilmiş, Allah da korkma sen üstün geleceksin deyip teselli etmiş, Allah karşısında Peygamberin korkmayacağı konusunda uyarmıştır ( 20/67-68, 27/10) Yakup Peygamber, Yusuf’u kur dun kapabileceği konusundaki korkusunu dile getirir (12/13).

İnanan insanlar için ahirette korku ve üzüntü olmayacağı sıkça vurgulanır. Dünyada iman eden, farzları eda eden, ameli salih yapan, istikamet içinde yaşayan muhsinlerin, kimseden korkusunun olmayacağı (2/277/48), insanlardan değil sadece Allah’tan (2/150;5/3,44;9/13) ahiret gününden (2/48,123,281;22/1) cehennemden (1/24; 3/131) günahlardan (3/76) korkulması gerektiği ısrarla ifa de edilir.

Kur’an’da korku anlamını da taşıyan “Takva” kelimesi, Allah’tan ve azabından sakınmak, farzları yapıp büyük günahları terk et mek, kalbi sadece Allah’a verip her şeyi atmak anlamında kullanılmış, özlü ifadesini “Şeaire tazim-Allah’ın her hükmüne saygı kalplerin takvasındandır” (22/32) ayetinde bulmuştur.

Bu, Allah’ın Kur’an’daki hükümleri olduğu kadar, kainattaki kanunlarını, psikolojik ve sosyolojik yasalarını da içermektedir. Bu na göre, Kur’an’ın emir ve yasaklarına aykırı davranmaktan nasıl korkuyorsak, doğadaki Allah kanunlarına riayet konusunda da öyle hassas davranmamız gerekmektedir. İnsanın duygu ve düşünce dünyasını ilgilendiren psikolojik durum prensiplerine de aynı derecede önem verilmeli, evrende cereyan eden terbiye prensiplerine uyum içinde, insana da duygu ve düşünce yönetim eğitimi verilmelidir. İnsa nımız, korkusunu, üzüntüsü, öfkesini ve diğer duygu ve düşüncelerini denetlemesini ve yönetmesini çok iyi bilmelidir.

Allah katında insanın en şerefli yüksek değere ulaşması demek olan takva (49/13), başta korku, üzüntü ve öfkeden ibaret bu üç temel duygu olmak üzere, bütün duygu, düşünce ve davranışlarımızın, O’nun hoşnut olacağı kıvama gelmesine de güzel bir isim ola bilir. Ve böyle bir takvayı elbise yapıp (7/26) üzerimize vasıf olarak geçirirsek, son derece besleyici bir gıda gibi (2/197) aklımıza ve kal bimize yedirirsek, korku başta olmak üzere aşamayacağımız hiç bir olumsuz duygu ve düşünce engeli kalmayacak demektir.

Korku, üzüntü ve öfke cennete ait değil cehenneme ve cehennemliklere özgü üç baskın duygu olduğundan, inanmış kulların bunlardan uzak kalacakları çok ayette belirtilir. İnsan ebedi hayatını bu dünyada oluşturacağına göre, önemli bir savaşta öncelikle üç stratejik tepeyi ele geçirme gibi, bu üç duyguyu yönetme becerisini elde edebilirsek, çok duygumuza rahatlıkla söz geçirebilir güzel dü şüncelere sahip olabiliriz. Bu yüzden çalışmamızı bu temel üç duygu ve düşünce karakteriyle sınırlı tutmak istiyoruz: Korku, üzüntü ve öfke…

Bütün korkulardan kurtulmanın en güzel yolu, sabır konusunda olduğu gibi korkuyu fobiler halinde, sağa sola dağıtmamak, sa dece Allah’a yöneltmek (2/150), korkuyu bir kamçı yaparak, saygıya dönüştürerek, Allah’ın Merhametine yönelmektir. Ayrıca korku konusunu iyi incelemek, o konuya başka bakış açılarından bakabilmek, olumlu yanlarını görebilmektir. Öte yandan da korkulacak konu nun hiç de korkuya değer olmadığını kavramaktır.

Korkuya sebep olan perde arkası duygu ve düşünceleri belirlemek, onları ortadan kaldıracak psikiyatrik yardım almak da her zaman geçerlidir.

Kalbin zümrüt tepelerinde korku üç yönüyle ele alınmaktadır. Birincisi, imanlı olmanın gereği olan korku (3/175), ikincisi ilim bu udlu korku(35/”8) üçüncüsü de marifet mertebesindeki korkudur (3/28).

——————————————————————————–

2-KORKU BUR İMTİHAN VESİLESİDİR

——————————————————————————–

“Sizi, biraz korku ve açlıkla, mallardan, canlardan ve ürünlerden azaltmakla deneriz, sabredenleri müjdele” (2/155).

Öncelikle dünyada açlık, yoksulluk, hastalık ve ölüm gibi korku da hayatımızın bir parçası olarak yaşanacaktır. Bunları sabırla karşılamak gerekmektedir.

Ayette dikkat çeken husus, korkunun diğer konularla da irtibatının olmasıdır. Yani biz farklı korkular yaşadığımız gibi, açlık kor kusu, yoksulluk korkusu ve ölüm korkusu da yaşarız. Bir ayette açlık korkusundan evlatlarınız öldürmeyin denir (17/31). Bir ayette fa kirlik korkusundan söz edilir (9/28).

Gök gürültüsü ve yıldırımdan etkilenerek kulaklarını tıkayan, ölüm korkusu içindeki insan da anlatılır (2/19).

“Mal ve can”, insanın iki ana yaşam alanıdır. Biri diğerine bağlıdır. İnsan mal ve para elde etmek için yaşadığı gibi, yaşamak için de bunları kullanmak zorundadır. Bu sebeple bu iki alana gelecek zarar endişesi insanın birinci korku sebebi olmaktadır. Korkunun kaynağı ya mala ya da cana gelecek zarar olmaktadır. Doğal olarak can konusunda ilk akla gelen korku da hastalık ve ölüm kor kusudur. Hissedilen diğer bütün korkular bu can ve mal korkusu dairesi içinde değerlendirilebilir.

Ayette tamamen yok etme, tamamını alma şeklinde değil, “Azaltma” şeklinde bir ifade kullanılıyor. Yani malımız da canımız da esas itibariyle yine elimizde bulunmaktadır. Bu sebeple korkunun, insanı yıkacak derecede yoğun bir duygu olarak yaşanması doğ ru değildir. Çünkü az da olsa malı çoğaltmak mümkündür. Bütün mal elden gitmiş gibi panik yapmak, ortada olmayan yok bir şey için boşuna psikolojik rahatsızlık çekmek demektir.

Hastalık konusu üzerinde yer yer durulmuştur. Sağlığın değerinin anlaşılması, insanın günahlardan çekilmesi ve korunması, ruhunun olgunlaşması, sevap kazanması gibi farklı yönlerden incelenebilir.

“Ölüm” olayına gelince, eğer çevremizdeki insanlardan biri alınmak süretiyle candan azaltma söz konusuysa, bu ölüm korku sunu değil ölüm acısını gerekli kılar. İnsan olarak üzülür ağlarız, isyankarlığa girmeden, ruhsal durumumuza zarar vermeyecek şekil de elem çeker gözyaşı dökeriz fakat üzüntümüzü kontrol altına alıp, devam eden hayat içindeki sorumluluklarımıza yine döneriz.

Şayet bu “Candan noksanlaştırma” da konu biz isek, korku çekmek yine yersizdir. Çünkü ölmemişim ki!..Ölümün bana ne za man geleceğini bilemediğime göre, ortada olmayan bir şey için korkmam akıllıca değil! Ölmüşsem zaten korku çekmeme gerek kalma yacak, olay gerçekleşmiş ve bizzat ruh aleminde yaşıyor olacağım. Hastalık gibi bedensel bir rahatsızlık söz konusuysa, tedavi yolları na başvurulur ve sağlığımıza dikkat edilir. Şayet vücudumuz sağlıklı olduğu halde ölüm korkusu yaşıyorsak bir psikiyatriste başvurmak, bunun yanında da kalbimizi ve zihnimizi sağlıklı bilgilerle aydınlatacak kitaplar okumak ve hayata bağlı temiz arkadaşlar edinmek ge rekir.

Yine ayette “Deneriz” ifadesi fark ediliyor.”Sürekli can ve mal korkusu içine atarız, mahkum ederiz” denmiyor. Deneme, daima geçici bir süreci ifade eder. Bir noktaya dikkat çekilmiş oluyor: Bize geçici olarak verilen bu can, mal ya da başka bir korkuyu, yanlış yak laşımlarla kendimize dert haline getirip sürekli bir psikolojik hastalığa dönüştürmek doğru değildir. Deneme geçicidir, kendi elimizle geçi ci bu sıkıntıyı kalıcı hale getirmemeliyiz. Zaten ayetin devamı da bir müjdeden bahsediyor ki bu, hem sabretmenin gelecek bir ödülü hem de geçmişteki sıkıntının bitişi olarak anlaşılabilir.

“Biraz korku” kavramı da bir kolaylık ve rahatlık sağlamaktadır. Allah kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez (2/286). Herkes ne kadar korkuyu kaldırabiliyorsa, mal ve canla ilgili olarak, bünyeye göre ilaç verme gibi, o oranda korku imtihanına tabi tutulmaktadır. Hem az, hem azaltarak hem de geçici olarak verilen hangi korku olursa olsun, normal yapıdaki her insan sabır gücüyle bunun üstesin den rahatlıkla gelebilir.

Bu gerçeğe uygun olarak ayet, bunlara sabredenleri müjdele diyor; sanki sabretmiş ve ödülü hak etmiş gibi muamele yapı yor. Değişik ifadesiyle Allah hangi korku ve bela verilirse verilsin, onun arkasında mutlaka bir sabır ödülü hazır beklemektedir. Demek ki her korku sabırla alt edilebilir.

Bu konuda korku duygu ve düşüncesini disipline etme, denetim altına alma ve yönetme becerisini kazanmak için çaba sarf et mek de bizim görevimiz olmalıdır. Büyük, zengin, bilgin bir kişiye gidip, “Ne olur biraz himmet!” diye yalvarsanız, bilgeliğiyle size şöyle cevap verecektir: “Yavrum biraz gayret!”

Bir sonraki ayet bize bu gayret enerjisini ve duygu ve düşüncemizi tamamiyle etkileyebilecek görüş açısını da hediye etmek tedir. Korku içinde olan insan demelidir ki:

“Biz Allah’dan geldik ve yine O’na döneceğiz”(2/156)

Buruda geldiğimiz yerle gideceğimiz yere vurgu yapılıyor. Şu an bulunduğumuz yer zikredilmiyor. Gerçekten şu korkuları bize yaşatan dünya hayatının; ezelî ve ebedî, öncesizlik ve sonrasızlık filim şeritleri içindeki bir karelik görüntüsüne baktığımızda, bahse ko nu edilmesinin gerekmediği gerçeğini daha iyi kavrayabiliriz. Ruhumuz sonsuz bir alem görmüş ve gelecekte de görecek. Burda gördü ğü ise, çürümeye doğru giden beden gözüyle bir kaç göz kırpma süresinde gördüğü gelip gidici görüntülerden ibaret. Böyle evrenler ça pında zaman üstü olan bir ruha, bir noktacık geçici dünyadaki hayalî korkuları yüklemek ve gerçekmiş gibi acı çektirmek akıl kârı değil. Ona korku tattırılacaksa hiç olmazsa, çapına ve kariyerine uygun anlamlı hüzün ve tedirginlikler yaşatmalıdır.

Tıpkı sevgi duygusu gibi…Sonsuz aşk ve sevgi için yaratılmış kalbimizi Allah sevgisi ile doldurup, sevilecek bütün varlıkları O’nun muhabbeti namına sevmek gerekir. Bunun gibi, dünyanın küçük ve kuruntu bir kaç korkusuyla hırpaladığımız kalbimizi ve beyni mizi, aslında korku yerine, şaşkınlık içeren müthiş saygıya dönüştürerek Allah’a yöneltmek lazımdır. “Allah’dan geldik O’na döneceğiz!” düşüncesi bize bunu sağlıyor, korkularımızın tamamını, bizi korkulardan uzak tutacak Rabbimize yönlendiriyor.

Dönüp arkamıza bakıyoruz, uzun geçmişimiz, geldiğimiz yer çok sağlam ve aydınlık…Önümüze, geleceğimize bakıyoruz, gideceğimiz yer de son derece güçlü ve ışık dolu…Sonsuz kudret ve güzellik sahibi Yaratıcımızı düşünüyoruz. “Madem O var, her şeyde O’nun gü cü” var deyip, korkularımızı ona, gerçek Sahibimize havale ediyoruz. Yoksa bir gemide olduğu halde sırtındaki yükü yere bırakmayan in sanın durumuna düşmüş, bütün dünya korkularının altında ezilmiş oluruz.

Korkulara böyle son derece etkili bir merci ve sahip bulamazsak, sahipsiz kalan bütün korkular, arılar gibi gelir başımıza üşü şürler ve ruhumuz da büyük yaralar oluştururlar.. Böylece iman, bizi geçmişin acılarından olduğu kadar, şimdinin ve geleceğin korkula rından da uzak tutmuş, huzur vermiş oluyor. “Biz Allah’dan geldik” demekle, başıboş sahipsiz olmadığımızı bütün korkularımıza haykırmış oluyoruz. “Korku avcısı! beni kendine av yapamayacaksın!” demiş oluyoruz. “O’na döneceğiz!” demekle, “Rabbimin huzuruna inanç dolu ve ibadet aydınlığıyla terte miz gideceğim, sen benim nurlanmış kalbimi, ışık yüklenmiş beynimi korkularınla karartamazsın, lekeni süremezsin!” demiş oluyoruz. Kainatı çınlattıran bu iç feryatlarımız karşısında korkularımız, kaçacak delik arayacaktır. Siz isterseniz, bastıran bir korku karşısında, bunları düşünür ve bir “Hey!” de çekebilirsiniz!..

İşte korku imtihanı bu demektir. Acizliğimizi anlayıp Allah’dan güç istediğimiz, fakirliğimizi fark edip zenginliğinden beklediği miz, ihtiyaçlarımızı dualarımızla hep ona açtığımız gibi, korkularımızdan O’na, O’nun güven verici Rahmân, Rahîm, Mü’min, Müheymin, Metîn isimlerine sığınmak demektir. O’nun ünsiyetinin ve sekînesinin olduğu yerde korku ve endişeden eser kalmayacaktır. Hatta bütün korkular, Allah Allah korkusundan korkmaya başlayacaklardır.

Şeytan baş düşmanımız (6/142, 12/5) ve korkularımızın da baş körükleyicisidir (2/268, 3/170). Allah, şeytandan değil (3/170), insanlardan da değil (5/44) benden korkun der. Şeytan bile, hiç bir şeyden korkmazken ve bize korku pompalarken Allah’dan kork tuğunu itiraf eder (3/48). Demek ki ister şeytandan, ister insanlardan, isterse kainatla ilgili bir olaydan gelmiş olsun, bütün korkularımızı gideren tek korku Allah korkusudur.

Bütün korkular insana endişe, kaygı, üzüntü ve acı verebilir. Allah korkusu ise insana huzur, güven ve güç veren tek korkudur.

Sevilecek, benimsenecek tek korku Allah korkusudur. Allah korkusun adına duyulan korkular da, övülesi korkulardır. Allah kor kusunun hakim olduğu durumlarda beşerî ve dünyevî hiç bir korku insanı etki altına alamaz. Psikolojisini bozamaz.

——————————————————————————–

3-KORKU, İNSANIN EĞİTİLMESİNDE ÖNEMLİ BİR FAKTÖRDÜR

——————————————————————————–

Basit olarak kendimizi ve korku hallerimizi düşünelim. Ufak yaşlardan itibaren karşı karşıya kaldığımız, pek çok kötülük ve gü nah karşısında bu duygunun engellemesiyle bir korunma altına alınmışızdır. Anne baba, öğretmen, polis korkusu, normal şartlarda işle yebileceğimiz olumsuz davranışlara karşı bir engelleme görevi görmüş, içimizde oluşan korku hissi bizi suçlara yönelmekten vazgeçirmiştir.

Yasaklamaların, tehdid ve ceza ile insanın özellikle çocukların korkutulmasının, suça daha çok yönelteceği konusundaki görüşler tutarlı değildir. Öncelikle olumlu ciddi eğitimin olduğu yerde, zaten büyük çapta korkutmaya ve cezaî müeyyidelere ihtiyaç kalmayacaktır. Ve Peygamberimizin “Kolaylaştırın zorlaştırmayın, müjdeleyin nefret ettirmeyin!” sözünü bilmeyen yok gibidir. Kur’an, sürekli güzel nasihattan ve sözden de söz eder.

Oysa korku ve cezanın olmadığı yerde, çoğu insan, sınır tanımayan bir serbestliğin olmasını iştahla bekleyen nefsin arzularına uyacak ve az-dıkça azacaktır. Dinî ve kanunî bütün yasaklamalara rağmen, günümüzde yaygın biçimde işlenen suçlar ve günahlar bunun kanıtıdır. Hiç bir akıllı insan, toplum ve devlet, cezasız ve sınırsız özgürlüğü savunmaz. Hatta batı dünyasının ceza uygulamalarındaki ağır disiplininden bile söz edilir.

İnsanın terbiye edilmesinde Kur’an’ın, psikolojik etki yapacak şekilde, insanlığın ortak duygusu olan korku imajını kullandığını görüyoruz. Ayetlerde çoğunlukla kötü davranışlar belirlenir ve ahirette karşılaşılacak durumlarla uyarı yapılır. Öte yandan güzel ameller ve sonucu olan cennetle müjdeleyerek bir denge sağlanır (74/11-56). (Geniş bilgi için Bknz: Kur’an’da Psikolojik ikna, s:86-124,Yard.Doç.Dr.Hayati Aydın, Timaş Y.,İst/2002).

Ayetler, insanın korku duygusunun harekete geçirilmesi adına, bütünlük içinde bütün duygu ve düşüncelerini etkileyecek farklı olayları konu eder. İnkar ve işlenen günahlar sonucu, insanı, dünyada başına gelebilecek bela ve musibetlerle, açlıkla, geçim sıkıntısıyla uyarır(20/124).

Azgınlıkları, taşkınlıkları ve bozgunculukları sonucu geçmiş milletlerin başına gelen felaketleri hatırlatarak ibret verir, etkiler(30/41;35/43;71/10-12; 89/6-14).

Kıyamet konusunda doğada meydana gelecek müthiş değişikliklerle ve o andaki insanın olaylar karşısındaki korkunç durumuyla insanın duygularını harekete geçirir(78/18/30; 89/21-26).

Cehennem tasvirleriyle insanların hayallerinde en çok acı verici görüntüleri canlandırır( 26/88-103; 36/36-37; 43/74-77; 56/41-44).

Korku duygusunun insan davranışlarını etkileyebilmesi için, vicdanının harekete geçirilmesi, kalbinin duyarlı hale gelmesi; bu sebeple de duygu ve düşüncelerinin uyarılması gerekir. Duyular ise bunu sağlamada en önemli vasıtalardır. Bu sebeple Kur’an, bir taraftan gezip, görüp ibret almayı ister(16/36; 47/10; 65/8-10). Bu eski toplumların kalıntıları olabileceği gibi, mezarlıkların ve hastanele rin ziyareti şeklinde de olabilir. Sigara alışkanlığı olan insanı, sigara yüzün den ciğer, gırtlak veya dudak kanseri olmuş ya da ayakları kesilmiş insanların, hatta resimlerinin gösterilmesi daha çok etkileyecektir. Trafik kazalarının gösterilmesi de benzer etkiyi yapabilir.

Korku duygusunun, Allah’a ve ahiretteki akibete yoğunlaştırılması, paranoya gibi psikolojik hastalıkların oluşmasını engellemede ya da tedavisinde önemli rol oynayabilir. Peygamberde bile görülebilen korku hissinin etkisi altına almayacağı hiç bir insan yoktur.

Sadece Allah korkusudur ki dikeni görülen ama goncasını da taşıyan gül gibidir ve celalin yanında cemali de taşır.

Bütün korkulardan emin kılacak olan, o korkuları insana veren Allah olabilir. Allah nimetlerin sahibi olduğu gibi korkuların ve korku hisseden duygularımızın ve ruhumuzun da tek sahibidir.

Biyolojik ya da psikolojik rahatsızlıklarımızda tabiplere başvurduğumuz gibi, hangi çeşit olursa olsun dünyalık bütün korkuları mızın, esas ve kalıcı tedavi adresi Rabbimiz olmalıdır.

Korkularımız, aysbergler kadar iri cüsseli de olsalar, O’nun “Emîn” isminin enginliği içinde eriyivereceğini ve içimize huzur dolacağını düşünmeliyiz.

Dünyalık korkular, korku üretir ve insana mutluluk sunmaz acı verir, hayatı zehir de edebilir. Korkuyla ana kucağına, sığınan yavrunun orda sıcak bir sevgi, şefkat, huzur ve güven bulması gibi, bütün korkuların tek terapisi ve ilacı en başta Allah korkusudur denebilir.

cYalnızlık korkusu insanı ya olumsuz ve günah olan yalancı mutluluk arayışlarına iter ya da psikolojik hasta yapabilir. Korkuları yenmede en esaslı bir yöntem, yalnızlıktan gerçekten korkmak, korku yüklü korkusuz insanlarla kol kola hizmetlerde koşmaktır.

Korkularımızı aşmada üç çaplı ve çalımlı adım:

Namaz bir güven ve huzur duruşudur.

Dua bir güç ve moral duyuşudur.

Allah rızası adına insanlığa yararı olacak hizmetlerde koşan insanlarla buluşmak, insanın ruhunda cemaat kuvvetini ve itminanı buluşudur…

——————————————————————————–

4-KORKU ÜMİT İLE DENGELENMELİDİR

——————————————————————————–

“Allah’dan korkarak ve Rahmetini ümid ederek dua edin”(7/56), “Korku ve ümidle dua ve ibadet için yataklarından kalkarlar”(32/16).

Herkes bilir ki “Allah korkusu” denince akla, tarihteki, elinde kamçısı kölelere kırbaçla kürek çektiren ya da ceza veren zalim insanların çizdiği korku imajı gelmemelidir. Allah Adil’dir, adaleti sağlar. Celâl sıfatı vardır, Gadab gösterir, Zalimlere ceza da verir. Fakat zulüm yapmayan ve kötülüklerden kaçan kullarına son derece merhametli ve şefkatlidir. Hatta ölünceye kadar açık tuttuğu tevbe kapısına kim gelirse gelsin affetmeye hazır olduğunu kendi belirtmektedir. Peygamberimizi öldürmek için hareket eden niceleri sahabi olmuştur. Firavun gibi, Allah’a karşı rakip tanrı olarak çıkan birisine bile Musa ve kardeşini gönderirken, yumuşak söyleyin belki düşünür ve korku hisseder de imana gelir demiştir (20/44).

Allah korkusunu, ona karşı saygılı olma, sevgisinden mahrum kalma endişesi duyma şeklinde anlamak daha doğru olur. Anne şefkati ve hiddeti buna güzel örnek olabilir. Öpülesi çatık kaşlarını çok görmüşüzdür, güller değesi pamuk elleri bedenimizde acı hatıra bırakmıştır belki! Kimimizin yüzü gül tutası ana ellerine dart tahtası olmuştur kim bilir! Yaramazlıklarımız çok olmuştur, ama yeri gelince “Anneciğim!” deyip şefkatli kucağına sığınmışızdır, Allah analardan çok şefkatli ve merhametlidir. Kullarının cehenneme gitmesini asla istemez. İnsan acizliği ve fakirliği içinde Allah’a halini açtığında da O’ndan duyduğu korkunun aslında manevi bir lezzet vasıtası olduğunu hissedebilir. Allah’a karşı zaafı ve fakrıyla fahr eder, övünür bile!..

Ne var ki inkarcıların mahşerde, kalpleri patlarcasına korkacaklarından, ısırmaktan parçaladıkları dudaklarının uçuklamasını göremeyeceklerin den de kuşku olmamalıdır.

Ayetler korku duygu ve düşüncesi konusunda bize denge kazandırmakta, “Ümid” den bahsederek orta yolu tavsiye etmektedir.

Allah korkusunda bir sınır olamayacağı düşünülebilir. Bu noktada şu ayet böyle düşünenleri destekler: “Allah’dan O’na yaraşır şekilde tam anlamıyla korkun!”(3/102). Bu ayet geldiğinde ciddi sarsılan, ibadete yönelen Sahabiye arkadan gelen şu ayet , Allah korkusu konusunda büyük düşünenlere de belli bir denge sağlamıştır: “Gücünüz yettiği kadar Allah’dan korkun!”(64/16). Hz.Ömer’e isnad edilen bir söz, korku ümid arası dengesine güzel bir örnek sayılabilir: “Yeryüzünde herkes cennete girse bir kişi cehnenneme girmiş olsa, o kişinin ben olmamdan korkarım. Herkes cehenneme gidecek bir kişi cennete gidecek dense, o kişinin de ben olmamı ümid ederim”…

Ne var ki her insanın kalbi ve Allah marifeti farklı olduğundan, bu konuda da kesin bir çizgi koymak imkansızdır. Sözgelimi bilgi Allah kültürünü arttırır, o oranda da hem muhabbetini hem de saygısını geliştirir. Şu ayet buna işaret eder: “Allah’dan ancak ilim sahibi olan kulları hakkıyla korkar, saygı duyar”(35/38). Bu korku-ümid dengesi Allah korkusu konusunda istenmektedir. Günlük hayatı mız içinde yaşadığımız değişik korkular için denge ve ölçünün belirlenmemesi düşünülemez.

Ayetlerde “Dua” kavramı geçiyor. Dua, bir duygu ve düşünce yönelişidir. Korkular da tamamen duygu ve düşüncenin ürünü dür ya da besleyici sidir. Dualarımızda nasıl bir taraftan cenneti istiyor diğer taraftan cehennemden sakınıyorsak, korkularımızda da aynı yaklaşım biçimini uyguladığımız takdirde, onlardan kurtulmamak için hiç bir sebep bulunmamaktadır. Bir psikolog ve ilahiyatçı yardımı da alınabilir. Ancak mesele kendi kalbimizde ve beynimizde çözüme ulaşmak zorunda olduğuna göre, şimdiden dualarımızı korkularımıza uygulamaya başlayabiliriz. Ve şöyle diyebiliriz:

“Allahım! Korkuların en büyüğü senin korkundur, senden korkuyorum, fakat senin bana gösterdiğin yolda aynı sınırsız ölçüde senden, Rahmetinden de affımı ve cennetini ümit ediyorum. Rahmetinle beni kendi korkundan emin kıldığın, muhabbetinle ve affedicili ğinle içimi rahatlattığın gibi, şu geçici dünyanın birer oyun ve eğlencesi sayılan zevk ve lezzetleri gibi, geçici dünyanın geçici basit evhamlı korkularından da beni güvende kıl, içime huzur ve mutluluk ver!”

Aynı cümleleri kullanmanız gerekmez elbette! Gönlünüzü hissettiği gibi konuşturmanız yeterlidir. Burada önemli olan Allah’tan istediğinizde korku-ümit dengesini düşündüğünüz gibi, sadece korkularınıza yoğunlaşmamak, denge getirmeye çalışmaktır. Yoksa bu, hem Allah’a karşı bir itham olur hem de kendinizi korkuların esiri ve mutsuz bir hale getirmiş olursunuz.

Korku ve ümidin en yoğun hissedilebileceği platform namazdır ki ayet buna da işaret etmektedir. Ayakta ellerinizi bağlayıp bir hâkimin karşısın da durmuş ya da duranları görmüşseniz, bunu daha iyi anlarsınız. Fatiha süresinde temas edeceğiz. Bu süre tamamen korku ümit dengesinin hissedilir, nerdeyse gözle görünür bir timsalidir. Anlamını düşünerek okuyan insan, kendini mahşerde mizan önünde hesap verirken hüzün içinde düşündüğü gibi, Allah’dan yardım istediğini belirterek, af ve cennet ümidiyle içinin coştuğunu rahatlıkla hissedebilir.

Dikkat edin, camiden çıkan veya namazdan ayrılan insanların, beden dilini çözmeye çalışın, uzmanları konuşturun; yüz haritalarını okutun; hiç birinde ümitsizlik, korku, öfke, üzüntü, endişe, yılgınlık ; hele stres ve depresyon belirtisi okuyamazsınız. Eli şişeli, iğneli, bıçaklı, sopalı, silahlı ise hiç göremezsiniz! Korkularımızın tamamını yenmenin yolu: Korkuları giderecek tek kuvvet olan, kainata meydan okutan Allah’a iman!..Namazla ve dua ile sadece O’na sığınman!..

Yataklarınızdan kalkın!” şeklindeki ayet ifadesi de aslında bazı şeyler anlatmaktadır. Korkan insan genellikle kaçar, uzaklaşır, siner, büzülür, bir kenara çekilir, duygularının tamamına yakını pasifleşir, sanki uyuyor gibidir, yani tam bir yataklık vak’a haline gelmiştir. Üzüntülü olan hatta öfkeli olan insan bile benzer şeyleri hisseder. Burda bizden bir anlık içine düştüğümüz bu hava boşluğunda sıkışıp kalmamamız öğütleniyor.

Gece uykudan kalkıp, ölmüş duruma geçmiş duygularımızı nasıl canlandırıyor ve ibadetle bunları ulvîleştiriyorsak, korkunun korkuttuğu güzelim duygularımızı yatırmanın, uyutmanın bize kazandıracağı hiç bir şey yoktur, aksine kaybının olduğunda kuşku yoktur.

Ayet korku ve benzeri olumsuz duyguların bizi pasifleştirmesini, etkisiz hale getirmesini istemiyor. Tatile girer gibi, baskın duyguların tesiriyle bir köşeye sinmeyi, tembelleşmeyi, uyuşuk kalmayı reddediyor. Korku mezarlığına yatar gibi ölüleşmemizin karşısında duruyor ve “Kalk! Canlan!” diyor. “Şu korku toprağını üzerinden at!” Hangi askerî güç, gelen düşman güçleri karşısında hemen teslim olmak ister. Korku insanın direncini kıran bir hastalık tır. Hastalıkların tamamı direnç göstermeyenleri, çabuk teslim olanları çabuk eritir…

Ayet aynı zamandı korku-ümid zıt duygu ve düşünce karakterlerini bir araya getirmeyi öğretmektedir. Buna duygu ve düşünce denetimi ve yönetimi eğitimi diyebiliriz. Normalde insan, aileden okuldan ve çevreden belli bir eğitim almamışsa, tek bir duygu ve düşüncenin bile orta yolda dengeli kullanımını uygulamakta zorlanabilir. Tablo halinde gösterdiğimiz gibi, korku duygusunun yokluğu da aşırısı da insanı bir kısım psikolojik hastalıklara yöneltir. Korkunun fazlası da yokluğu da zarar demektir.

Ümid, korku için gerçek anlam katıcı bir renk, canlılık kazandıran bir maya gibi işlev görmektedir. Bu ve benzeri zıt duyguları mükemmel şekil de yaşamak ve uygulamak zor değildir. Biraz gayretle öğrenilen yabancı diller gibi, zihin yapımız ve ruhumuz, Allah’dan gelen bu tarz duygu ve düşünce ölçülerine aç, zaten ilgi beklemektedir. Bu duyguları, netleştiren billurlaştıran, bize örnek yaşam şekli haline getiren Peygamberimizin hayatı bilinmeli, Kur’an’ı anlatan, yorumlayan sağlıklı eserler okunmalı, bunları güzel şekilde temsil eden, aynı şuurdaki dostlarla sık sık beraber olunmalıdır.

5-GÖK GÜRÜLTÜSÜ KORKU DEĞİL, BİR ÜMİT VE SEVİNÇ DEMEKTİR

“O, size korku ve ümid içinde şimşeği gösterir ve yağmur dolu ağır bulutları meydana getirir”(13/12), “…size korku ve ümid vermek üzere şimşeği gösteriyor, gökten su indirip ölümünden sonra arzı diriltiyor. Aklını kullananlar için bunda dersler vardır” (30/24). “Gök gürültüsü Allah’ı hamd ve tes-bih eder!” (13/13). Yazır, bu konuya geniş yer ayırır (1/221-229).

Korkuya, içe dönük duygu ve düşünce boyutuyla, ümid ve korku dengesi açısından baktığımız gibi, dışa dönük olarak doğaya eşya ve hadiselere bakarak da bir ölçü kazandırabiliriz. Bu aynı zamanda bilimsel bir bakış da sayılabilir.

Aslında “Dinsel açıdan bilimsel açı dan!” gibi bir ayrım doğru değildir.Çünkü bütün bilim dalları, insan ve evren varlıklarıyla ilgili mevcut bilgilerin sistematik olarak ifade edilmesinden ibarettir. Evren ve insan ise, Allah’ın var ettiği iki kitap olduğuna göre; bütün bilim dalları Allah’ın varlıktaki sanat eserlerini anlatan birer dil olmaktadır. Bu sebeple lezzet alan dilimizi de severiz, konuşan dilimizi de. Ruhumuza haz veren kanarya-bülbül dillerini sevdiğimiz gibi, bütün bilim dillerini de öyle severiz.

Gök gürültüsü konusunda da bilim diliyle Kur’an dilinin aslında aynı gerçeği anlatan farklı diller olduğu görülecektir. Ve psikolojik rahatsızlıkların giderilmesinde ikisinin el ve dil birliği yapması gereği bir kez daha ortaya çıkmış olacaktır. İsterseniz şimşek ışığını vahye, gök gürültüsü sesini de bilimlere benzetebilirsiniz. Bilim seslendirirken, Kur’an ışığıyla anlam kazandırmalıdır. Bu da ümit-korku dengeli bakışı gibi, Din-Bilim dengeli görüşü olmalıdır.

Gök gürültüsü hem tespih eder hem de aynı anda oluştuklarını ifade eder. Bakar süresi 19′uncu ayette “Gök gürültüsü ve şimşek! ifadesi geçmektedir. İki kelimeyi birleştiren “Vav” harfi bir arada olmayı ifade eder.Bilim sel açıklama da bu merkezdedir. Elektrik yüklü iki bulut kümesi kuvvetle çarpışır. Işıkla ses aynı anda oluşur. Saniyede üç yüz bin kilometre hız yaptığı için önce ışık görülür. Üç yüz kırk kilometrelik hızı sebebiyle ses sonradan duyulur.

Eğer ilk oluşum anında yıldırım oluşup insana çarpsa, sesini duyma imkanı olmayacaktır. Sesini duyduğuna göre yıldırım çoktan düşmüş ve in san tehlikeden kurtulmuş demektir. Bu durumda yürekleri hoplatan gök gürültüsü aslında bir “Geçmiş olsun! Tehlike geçti müjdesi” sayılmalıdır. Korku geçmiş, yerini ümit almış olmaktadır. Celal içinde cemal, hiddet içinde re’fet, öfke içinde merhamet, korku içinde sevinç ortaya çıkmaktadır. Tabi buna, şimşek ve gök gürültüsü kardeşliği içinde beraberce hamd ve tesbih etmeliyiz.

Liselilere sınıfta anlatılan bu konu, bir hafta sonra kendiliğinden uygulamaya konulmuş, bir ders esnasında gök gürlemesi karşısında, otomatik kurulmuş gibi öğrenciler bir ağızdan “Ole!..Gökte şenlik var!..” diye bağırmışlar!..Kendi korkularını bastırmışlar. Fakat bu sefer, bağırdıkları için,korkudan nerdeyse, öğretmenlerinin ödü patlayacakmış!..Durumu anlatınca: “Bu yaşa kadar hep korkardım iyi ki anlattınız, artık ben de korku yerine sevinç hisse deceğim!” ittirafını almışlardır. Görüldüğü gibi bazen küçük bir bilgi bile büyük bazı korkuların giderilmesinde önemli rol oynamaktadır.

Ayetten anlaşıldığı gibi, şimşek yağmurun müjdesi olduğu gibi, aynı zamanda korkunun ümide dönüşmesinde de aydınlatıcı bir rol üstlenmektedir. Yağmur hayatın, bereketin, canlılığın ve mutluluğun simgesidir. Korkumuzu simgeleyen gök gürültüsü, nasıl yağmur habercisi oluyorsa, korkumuz da şimşek gibi ümit ve sevinç habercimiz olmalıdır. Korkumuzu, anlattığımız olayda olduğu gibi daima ümide çevirebiliriz. O ümitle de hayat toprağımızda canlanmalar olabilir, güzel duygu ve düşünce ürünleri oluşabilir. Korkumuzun, ruh hastanesine yatırdığı pek çok duygumuza ilaç taşıyabiliriz.

6-HAYVANLARLA İLGİLİ KORKULAR

“Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi birer ümmet-toplulukturlar. Biz, Kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık. Rabbinize döndürüleceksiniz” (6/38)

“Ben benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Yürüyen hiç bir hayvan yoktur ki, Rabbim onun alnından tutmuş olmasın!” (11/56)

“…Göklerde ve yerde olanlar…hayvanlar da Allah’a secde ederler”(16/49;23/18)

Ayetlerde ayrıca, Hz.Süleyman’a kuş dilinin öğretildiğinden, kuş orduları olduğundan, karıncayla ve Hüdhüd kuşuyla konuştuğundan bahsetmektedir (27/16-28)

Görüldüğü gibi Allah’ın yarattığı varlıklar olarak hayvanlara geniş bir bakış açısı oluşturuluyor. Her şeyden önce Yaradandan ötürü, yaradılan her varlığa secde kardeşliği irtibatı kurulmaktadır. Her varlık gibi hayvanlar da kendi alemlerinde kendi dilleriyle Allah’a hamd ve tesbih etmekte, secdeye varmaktalar. Bu, itaat olarak yorumlansa da en azından hayvanlar bile secde ile, şeytandan ayrıldıkları için bize daha yakın durmaktadır.

İkinci olarak hayvanlar için “ümmet” nitelendirilmesi yapılıyor ki, bu ekolojik denge adına üzerinde durulması gereken ciddi bir vurgulamadır.Bu onların hayatlarının bizim hayatımız kadar önemli olduğu fikrini uyandırır. Çünkü bütün varlıkların el birliğiyle oluşturdukları dengeli bir dünya içinde dengeli bir hayat sürebiliriz. Türlerden birinin imha edilmesi, ekolojik dengenin bozulması anlamına gelmekte, dolayısıyla kendi hayatımız risk altına girmektedir. Eğer gerçekten hayvan korkusu çekilecekse, doğru bu konuda korkmalı endişe etmeliyiz. Hayvanların hayatına değer vermediğimiz için kendi ha- yatımızdan, çocuklarımızın geleceğinden çaldığımız için endişe duymalıyız…

Üçüncüsü, onlar da bizim gibi varlık topluluğu olduklarına göre, onların da hukuku var demektir. Hayvanlara eziyet etmenin cezası daha çok dünyada bir kısım belalar şeklinde, peşin olarak verilmekle birlikte, ciddi bulunan konularda ahırette bir, hesaplaşma da söz konusu olabilir. Peygamberimiz hayvanların yakılmasını, yuvalarının dağıtılmasını, fazla yük yüklenmesini, dayak atılmasını, hayati zarar verme ihtimalleri olmadığı sürece öldürülmesini yasaklamıştır (Canan,6/290-310).

Eğer korkacaksak, bir karıncaya bile basmaktan çekinen karınca efendiler gibi, şefkat ve merhamette en küçük bir hayvana bile zarar verememe hassasiyeti içinde olmalı; bunu ölçü yaparak, neslimizin günah bataklığına girme ihtimalleri karşısında ciddi endişeler duymalı, duyarlı olmalı ve ne gerekiyorsa görevlerimizi yapmalıyız.

Dördüncüsü, her canlı Cenab-ı Hakkın emri altında hareket etmektedir. Bir yaprak bile Allah’ın haberi olmadan düşmez (6/59).Onun bilgisi ve izni dışında hiç bir varlık bir diğerine asla zarar veremez. Bu düşünceyi her korku anında hatırlamak ve Allah’a dayandığımızı belirtmek de içimizi rahatlatacak, pskolojik bir güç verecektir. Hayalinizde gökten ışıktan bir ip hüzmesi sarktığını canlandırabilir, bunu hayvanın boynunda bir dizgine dönüştüğünü ve ağaca bağlandığını da düşünebilirsiniz.

Beşincisi, hayvanlarda akıl olmadığı için onlarla akıllılar gibi iletişim kuramayız. Hoş nice akıllı insanlarla da iletişim kurulamadığı gibi, yırtıcılıkta ya da üreme konusunda dağ komşularını çok gerilerde bırakan akıllı insan tipleri de yok değildir. Ancak bugün hayvanlarla, sirk eğitimi ötesinde çok yönlü yarar sağlamak için dillerini öğrenme çalışmaları sürmektedir. Kur’an bu konuda bizi teşvik etmekte, zirve sınır noktasını mucize diliyle çizmektedir.

Burada korku ile ilgili olarak şunu söyleyebiliriz: Allah’ın Peygamberini bir karınca ve kuşla konuşturmasından yola çıkarak, fabl tarzı bir konuşma ve konuşturma uygulayabiliriz. Birebir karşımıza alarak yapamasak da, zihnimizde, korktuğumuz bir hayvanla, secde kardeşliği adına güzel bir söyle şi yapabiliriz. Çizgi filimlerde bunun örnekleri sayılamaz derecede çoktur. Böylece aramıza giren korkunun dağılmasını sağlayabiliriz.

“Biz çocuk muyuz, çizgi filim izleyip de hayvanlarla konuşalım!” denebilir. Evet her insanın bilinçaltı bir çocuktur, çocuk gibidir, hep yeni öğrenme ve aynen taklit etme eğilimindedir. Bu uygulamayı insanların önünde yapmak zorunda değiliz. Zaten pek çok davranışlarımızı gizli yapmıyor muyuz? İnsanların içindeyken bile, mahremce duygu ve düşünce manevralarımız olmuyor mu? Hayalimizde bir Süleyman çiftliği niye kurmayalım?

Bilinçaltımız yerleşmiş bir program disketi gibi, gerçek olanla olmayanı ayırt etmez, sadece anında hisseder ve tepkisini gösterir. Bu tıpkı ger- çek olmadığını bildiğimiz halde, mantıktan bağımsız çalışan bilinçaltı duygularımızın etkisiyle bir filimden korkmamız yada ağlamamız gibidir. Uzaktan bile olsa, her köpek gördüğünde korkan bir insan aslında, o köpekten değil, bilinçaltındaki köpekten korkmaktadır. Onu karşınıza alıp hayalen konuşur, hat ta bir reklamda olduğu gibi tebessüm ettirirseniz, kendi korkunuzu kendi elinizle hazırladığınız veya hazır bulduğunuz gibi kendi elinizle de yok etmiş olursunuz.

Psikolojide baba korkusunun bir tarz hayvan korkusuna dönüştüğü yorumları yapılır. Bilinçaltına korkular programlama durumunda olan anne babalar, kendilerini çocuklarının bilinçaltı bilgisayarına korkunç bir varlık olarak, kaydetmeyi istemezler herhalde!..

Burda yeri gelmişken, Kur’an ve hadislerde karşılaştığımız benzer bir hususa dikkat çekelim. Dünyada yapılan kötü ameller, Bilinçaltımıza iyice yerleşmiş kötü duygu ve düşünceler, rüyalarda serbest kalıp bilinç düzeyine çıkarlar. Aynı şekilde, özellikle kabirde ve mahşerde bize korku ve üzüntü verecek korkunç varlıklar halinde temessül edebilirler. Mesela ayet gıybetin, simgesel karşılığının ölü eti yemek gibi olduğunu vurgular (49/12) Cehennemin bile, zalim inkarcının psikolojik haline, kişilik yapısına göre bir özellik kazandığına şahit oluyoruz. Son bölümde örnekler verilecektir.

Kur’an-ı Kerim, attan da bahseder ve onu cihadın ve hayvanlar aleminin kahramanı gibi gösterir, bildiğimiz bilemediğimiz düşmanlara karşı bir korkutma gücü olarak tanımlar (8/90). İnsanın övülesi duygularını temsil eden hayvanlar vardır; bülbül, üveyk, şahin, kuzu gibi…Tabi en başta at, ya da küheylan!..İki ruhta kontak oluşunca, ikisi de adeta Süleyman Peygamberin rüzgarına dönüşüp kıtalar, deryalar aşmışlar, aynı dili kullanarak fetih turrasıyla imzalar atmışlardır. Biz kur’an’ın korkutma gücü olarak ifade ettiği ve Tarih Yapıcılarımızın ruhunu temsil eden bu hayvanı, korkularınızı korkutması için hayalinizin bineği yapmanızı önerebiliriz.

Hayalinizde, korktuğunuz bir köpeği ya da başka bir canlıyı, büyüterek, çok sevdiğiniz bir renkte şahlanan, mesela beyaz bir ata dönüştürün ve üzerine atlayıp Hizmet Ufuklarına doğru koşan; küheylan misilli, nurdan yeleli, ışıktan sekili, hizmet insanı besbelli; Işık Süvarileriyle beraber şevk için de uçtuğunuzu hayal edin!..Sonra da korktuğunuz bir köpekle karşılaşınca arkadaşlarınıza veya çevrenize: “Bak benim küheylanım geliyor deyin!..Onları güldürün!”. Ama esas korkunuzu gül dürmüş olacaksınız!..

7-ÖLÜM KORKUSU VE İNTİHAR

Ölüm, insana iki yönden korku ve üzüntü verir. Bir yönüyle insan doymak bilmeyen ölümsüz duygu, düşünce ve duyular taşımakta ve bunlarla hayata çok sıkı bağlandığından kopmak istememektedir. Diğer yönüyle de, sevdiklerini kaybetmenin verdiği korku ve üzüntü vardır. Bu yüzden bazı in- sanlar, bu korkudan paranoid olurken, üzüntüden bunalımlara hatta depresyona girebilirler.

Bu, aşırı bir uç olduğu gibi, dünyada çekilen sıkıntıların, acıların ve üzüntülerin etkisiyle çözümü ölümde aramak da ayrı bir bilinç sapması ve duygu aşırılığıdır. Ölümün yüzünü güzel göstermek istediğimiz bu noktada yanlış anlamalara meydan vermemek için, öncelikle intihar konusuna temas etmekte yarar vardır.

İnsanın başkasının canına kıyması kesinlikle haram olduğu gibi kendi canına kıyması da haramdır. Hatta parmağımızın bir ucuna bıçak atmak jiletle kolları çizmek de dinimizce yasaklanmıştır. İnsan emanet bedenine zarar veremez. Emanete hiyanetlik olur bu!..Peygamberimiz, intihar etmiş bir kişinin cenaze namazını kılmamıştır. Bu davranışı, intiharın çok büyük günah olduğunu göstermektedir. Çünkü inanmayan insanların namazı kılınmaz. Öte yandan arkadaşlarının kılmasına da engel olmamıştır. Bu da ona hemen kafir hükmünün verilemeyeceğini göstermek içindir.

Ölüm hayat gibi tamamen Allah’a ait bir yaratılıştır. Allah’ın Muhyî (Hayat veren) ve Mümît (Ölüm veren) isimlerine dayanırlar. Sadece Firavun ve o inançta olanlar, insan hayatına son vermeyi düşünebilirler. Çünkü o kendini tanrı yerine koymuş, ölümü vermek benim elimde demiştir.

Diğer taraftan, insan bu davranışıyla sonsuz cennet hayatını tehlikeye atmaktadır. Ölüm insanı Allah’a kavuşturur. Fakat söz konusu olan Allah’a ulaşmaksa, bunu belirleyecek olan da O olmalıdır. Büyük bir makama randevu alınmadan, kapıyı açarak girilemeyeceği gibi, ecel daveti gelme- den ölüm kapısını açıp Allah’a varmak büyük saygısızlıktır. Rabbimiz hangi yüzle geldin diye sorar!

Ayrıca biz dünyada bir imtihandayız. Acıları dertleri korku ve üzüntüleri çekme durumundayız. Buraya kadar yazdıklarımız ve bundan sonra yazacaklarımız, hep bu konuda bilgi vererek duygu ve düşüncelere yardımcı olma çabasının ürünüdür. Öyle işin kolayına kaçarak, acılardan üzüntülerden kaçmak yok! Cepheden kaçan düşman askeri gibi olmamalıyız. Hayatta kalıp, Allah’a dayanıp sabırla mücadele etmeliyiz. Allah’ın istediği ölüm olsaydı bu hayatı hiç yaratmazdı. Bizim yaşamamızı, cennete hazırlanmamızı ve sonsuz hayata ve kendine güzel bir insan olarak kavuşmamızı istemektedir.

İntiharı düşünen insan neyi halledebilecektir? Acı duyduğu şeyler yine aynen sürecek, belki de arkada bıraktığı yakınlarını daha büyük acılara boğacaktır. Buna hakkı yoktur! Bu bencilliktir, acı çekiyor olsa da bencilliktir! Kendi dayanamadığı acıları masum insanların omzuna yükleyip kendince kolay yolu seçmektedir. Aslında gerçek zorluklar öbür aleme geçince daha da büyüyerek karşısına çıkacaktır.

Ölümü delicesine istemek, şehit adaylarına özgü bir ayrıcalık sayılabilir. Aslında onlar ayetin beyanıyla ölü değil diridirler. Çünkü sadece Allah rızası için, yüce değerler uğruna canlarını feda etmişlerdir. İntihar eden insana Allah sormaz mı: “Kulum! Sen canına kendin için kıydın! Sen canına kıyarken beni bir kenara bıraktın! Kendini öldürmek isterken ben neredeydim!”…

İster din adına olsun ister satanizm gibi sapık inançlar adına olsun, hiç kimse intiharı aklının ucundan bile geçirmemelidir. Sıkıntılardan boğulacak hale gelmişseniz, depresyon geçirecek durumdaysanız, kesinlikle yalnız kalmayınız, kendinizi kendi olumsuz bilincinize teslim etmeyiniz. Derhal bir psikiyatriste, psikologa, konuyla ilgili hizmet veren telefon hattına başvurunuz, hiç olmazsa size yardımcı olabilecek bir dostunuzu arayınız.

Ne olur yaşayınız! Yaşatmak için yaşayınız! Dertleriniz varsa dertlilere yardım etmek için yaşayınız!..Yaşatma derdi tüm dertlere dermandır!..

Kendinizi yok etmeyi düşünecek kadar bir bilince sahip olduğunuza göre, bu bilincinizi ve düşüncenizi, sizin gibi acı çeken insanların varlığına çeviriniz!..Acılara katlanarak, onların dertlerine yardım için koştuğunuzda, önünüze başka kapıların açıldığını ve dertlerinizin sona ermeye başladığını kesinlikle göreceksiniz!..

Ölüm korkusu ve ölüm acısı büyütülmemeli ve insanı mutsuz, hatta hasta hale getirmemelidir. Öte yandan tehlikelere, hastalıklara, ahlakî gevşeklik ve suçlara karşı olumlu etkileri göz ardı edilerek küçümsenmemeli, gerekli ibretler ve dersler alınmalıdır.

Ölümü tanımada, bir bakış açısı kazanmada, en kısa, sağlıklı ve gerçekçi yöntem, şüphesiz ölümün sahibine baş vurmaktır. Hayatı yaratan kim ise, ölüm hakkında ondan bilgi almaktır.

——————————————————————————–

KUR’AN’DA ÖLÜM ANLAYIŞI

——————————————————————————–

Kur’an ölüm korkusunu, inanmayan insanlar için ciddi panik yaşatan bir durum olarak tasvir etmektedir (2/19).

Ayrıca Can boğaza dayandığında, insanın bacaklarının birbirine dolandığı, ayrılış vaktinin geldiği anlatılır ( (57/83; 75/26-29).

Kur’an’a göre insan, hayat gibi ölümü de bir kere tadacaktır (3/l85,44/56) Dikkat çekici üç husus vardır.

Birincisi, ölümle hayat ikiz kardeş gibidir. Bir madalyonun iki yüzü gibi. Her hayat içinde bir ölüm gizlendiği gibi, her ölüm içinde de bir hayat bulunmaktadır (3/27,67/2). Tıpkı ölü gibi görünen çürük bir çekirdek içinde koskoca bir ağacın saklanmış olması gibi. Bu sebeple Allah, hayat ve dirilişle beraber ölümü de “Selam” yani güven veren anlamına gelen isminin gölgesi altına almıştır (19/15).

İkincisi, ölüm, geçici dünya hayatı ile sonsuz ahiret hayatı arasında bir köprü ve hayat bağı olarak ele alınmaktadır. Bu iki hayat arası konumu ile ölüm, adeta canlılık simgesidir. Nitekim bizim tabut ve toprak içindeki haline bakarak ölü dediğimiz şehid için Allah, “O diridir” demekte ve daha üstün bir hayat decesinde olduğunu bildirmektedir (2/154,3/169). Hz.İsa’nın eliyle bir ölünün hayat bulması (3/49), Hz.İsmail’in tereddütsüz kurban edilmek ü- zere boynunu uzatması (37/107) ölümde hayran kalınacak bir hayat çekirdeğinin olduğunu göstermektedir.

Üçüncü ve en önemli husus şudur: Ölmek önemli değildir, önemli olan, sağken ölü hale gelmemek ve inanmış olarak ölmektir (2/132,27/80). Kalp taşıdığı halde inanmayan, akıl taşıdığı halde düşünmeyen, göz kulak ve dil taşıdığı halde gerçekleri görmeyen(7/179; 22/46)okuyup dinlemeyen,anlatmayan ve çalışıp insanlığa hizmet yolunda koşmayan insan esas ölü gibidir, gezer mezar durumundadır . Ölümden değil, ölüme hazırlıksız olmaktan endişe duyulmalıdır.

İnsan, hangi inanç, düşünce, duygu ve uğraş içinde yaşamışsa, ölümü de dirilişi de öyle olur. Ölümünü tanımak, ölüm sonrasını anlamak iste- yen insan, hayatına bakmalıdır. Ölümünden değil esas hayatından endişe duymalıdır.

——————————————————————————–

ÖLÜM NEDİR NE DEĞİLDİR?

——————————————————————————–

1-Ölüm bir hayat cellatı değildir. Geçici bir ısdırab olsa da, sonsuz mutluluk bestesine sanki bir mızrap gibidir.

İnsanı tanımadığı bir insanı sevemeyebilir. Ölüm de tanınmadığı için kötü, çirkin ve bir felaket olarak algılanabilir. İnsan psikolojik olarak, dün- yaya içinde bulunduğu ruh haleti çerçevesinden bakar. Dertliyse herkesi dertli, sıkıntılıysa herkes sıkıntılı zanneder. Kendi sevinçliyse ona göre herkes sevinçlidir. Ölüme bakışı da buna benzer olacaktır. Ölüm, özellikle yabancı filimlerde çirkin ve korkunç çehresiyle adeta şeytânîleştirilir. Öncelikle şeytan bir ölüm meleği değildir. Şeytan melek değil cindir (18/50). Secde etmediği için kovulmadan önce, geçici olarak meleklerin içinde bulunmuştur.

Oysa ölüm, hayat getiren yağmur gibidir, fırtına, şimşek ve gök gürültüsü ile geldiği olsa da, aslında o, Rahmet, hayat ve güven müjdesidir.Mızrap gibi yüreklere vurur ısdırab verir fakat bir hüznünde bin tebessüm yüklüdür. Tıpkı ana sancısıyla doğan hayatlar gibi…Nağmelerinde hep sonsuz mutluluk sesleri dinlenir.

Ya da dikenler arasında gül gibi…Dikene bakıp da güle küsülmez, hele üzerinde bülbül şakıyorsa asla!..”Gülüm!” diyebileceğimiz ölümün,büyüleyici güzelliği yanında, bir kaç diken acısının bir anlamı olmaz. Hatta her bir dikeni, hayatın meşakkatları yerine koyar, zirvedeki ölüme ulaştıran birer basamak gibi düşünürüz. Evet ölüm bir gül!..Ona gül!..Ki o da gülsün!..Seni de ebediyyen güldürsün!..

2-Ölüm, yokluklara götüren bir idam sehpası, karanlık çukurlara gömen canavar ağzı, sevenleri ayıran kaderin kara belalısı değildir.

O, ışıklar ülkesine açılan bir kapı, cennet saraylarına uzanan bir koridor, sonsuzluklara uçuran bembeyaz kanatlı bir burak gibidir.

Ölüm ayırandır fakat kavuşturmak için ayırandır. Allah’a, Peygamberlere, büyük zatlara, yakın uzak akrabaya ulaştırandır. Askerlikten terhis olma gibidir. Bir farkla ki, terhisle beraber terfi de sağlamaktadır; hem dünya dertlerinden kurtarmakta hem de sonsuz lezzetler cennetine götürmektedir. Arkada yeni gelecekler için açtığı bir meydan ve hayatta kalanlara bir ibret bırakarak gitmektedir. Sabır ve tevekkülle imtihan edildiğimiz ölüm karşısında (2/155) Allah’dan şikayette bulunmamak, feryat edip saçı başı yolmamak şartıyla ağlamak doğal bir tepkidir. Peygamberimiz de oğlu vefat edince gözyaşı dökmüştür. Ancak önemli olan burada ağlamak değil, orda ağlamamak için burada ağlamak ve oraya hazırlık yapmaktır. Peygamberimiz “Ölmeden önce ölünüz!” derken, bizi cehenneme götürebilecek günahlar karşısında son derece iştahlı olan nefsin, bu kötü duygularını ölü hale getirin demek istemiştir.

3-Ölüm gökten gelen bir davetiye, cennetten düşen bir inci,

Ebedî güzelliklere kavuşmakla yaşanacak gerçek bayram sevinci!..

Zengin ve tanınmış birinden, hem de bolca hediyeler verilmek üzere, bir düğün davetiyesi alan insan, sevinir, neşeyle dolar, bir kaç saatliğine de olsa, gitmek için can atar. Ciddi bir hastalıktan kurtulma, define bulma, yüklü mirasa konma, evlenme, ev-araba alma gibi hayat olayları da her insanı çok sevindirir.Fakat bütün bu dünyalıkların, yanında değersiz kalacağı bir cennet; Ve bütün sevinçlerin, yanında sönük kalacağı bir cennet sevinci var!..

Cennetten, inciden bir davetiye olarak cennet kuşu gibi düşüp gelen ölüm, cennet hayatının mukaddimesi yani öncüsü ve habercisidir.Aslı güzel olanın mukaddimesi de güzeldir, tatlıdır, sevinç doludur. Hayatın sonu, acı gibi görünse de mutlu bir sonla sona ermektedir; cennet sevinciyle!..

4-Sen, alnından öpülesi ölüm!..

Sen bir son değil, sonun sonusun!..

Sonsuzluğa eş ve baş olan son bir sonsun!..

Sona eren her şey bir son veren ve son ile sonsuzluğu buluşturan bir iksir,

Cemale açtığın gözlere çekilen sürmesin!..

Ölüm, güzelim hayatı acılaştırmıyor, hayatı acılaştıran sonlara son veriyor, son kez bir sonla tanıştırıyor ve sonu, sona ermeyecek güzelliklere çeviriyor.Göz perdelerini kapıyor ki, sonsuz bir sahnenin perdesini açsın ve baharları kıskandıracak güzelliklerin peçesini kaldırsın!

Son oruç sevinç dolu olur, son sınav da, son iğne de.. Hayat sonunda da cennet ve Cemâlullah sevinci olduğundan ölüm anında ruh sevinçle-re boğulur. Kimbilir kiminin ölüm heyecanı bundan olur!..

Rabiatü’l Adeviyye’nin dilinde gündüzün ölümü, aşık-maşuk buluşması, Mevlana’nın dilinde ölüm, Şeb-i Arûs (düğün gecesi)olur.

Belki de meyyit, tarihî buluşmada, ilahî gelişin ebedî heyecanları içinde edebinden pembeleşmektedir. Gözler!..Allah’ı bulan, ölümün yolunu gözler!..

5- Ölüm!..

Gülüm!..

Sonsuzluk bestesinden ilk ve son bir bölüm!..

Kanlı dallarda gülden bir tebessüm!..

Sen ne mübarek bir arkadaş ve refakatçisin!

Varsın başkaları sana dikeni nazarıyla baksın, sen gülün ta kendisisin!

Bırak bazıları sana “Kara yüz!” yakıştırmasında bulunsun,

Sen bizim için bizi aydınlık ülkelere uçuran, ötelerden iki ışık kanatsın!..

Bakma sana “Soğuk yüz!” dediklerine,

Sen bizim için müjde çiçekleriyle kar gibi beyaz ve berraksın!..

Onlar sana “Çukur” derler, “Dehliz” derler,

Biz “Ebedi saadet saraylarına açılan bir koridorsun!” deriz…

“Ayıran” da derler sana,

Sen haddızâtında ebedi alemlere intikal etmiş binlerce ahbaba, dost ve yârâna kavuşturansın…

Evet ayıransın da fakat elemli, sıkıntılı ve ayrılık hasreti yüklü şu dünya talimgâhından, hayatların en hası, hakiki hayata intikal ettiren bir terhis tezkeresisin!..

Sen bizi gönderene dönme anında cismimizi nura gark edecek bir ebed şerbetisin..

Sen!..

Dertli bir neslin dert yüklü tercümanına: “Eyvah!..Bugün yine ölmemişim!..” diye söyletensin!..

Ve sen:

Ne zaman geleceksin!

Gel de dünyam süslensin!..

Ufkumda Cemal tüllensin!..

Diye aşıkları, delletensin!..

Peygamberimiz, lezzetleri acılaştıran ölümü çokça hatırlayın buyurur.

Burda bir amaç belirlenmektedir. O da günahlara karşı uyanık ve tedbirli olmak ve zevklerin oluşturacağı ülfet ve ünsiyet perdesini kaldırmak-tır.Bu gaye ile kabirleri ve hastaneleri ziyaret etmek yararlı olacaktır. Ölüme bu şekilde bakılırsa, hem günah ve kötülüklerden uzak tutmuş hem de ahi-ret adına hayırlı hizmetlere koşma şevki vermiş olacaktır.

6- Ölüme bir bakış açısı da şu olabilir:

Bir muharebede, bir görev başında ölmek ve şehadet şerbetini içmek mukadderse bu;

Cana minnet!

Cana cennet!..

Hem de ruha cinnet!..

Bu anlamda beni, şehid olma isteğiyle dua bekleyenlerin listesinde yazabildiğiniz kadar üst sıralara yazınız ne olur!..

Ama bu, kısa yoldan ve deyim yerindeyse ucuz bir ölüm olur!

Bencil mi davranıyorum acaba? Rabbim sormaz mı?..

Geldin, hoş geldin!

Yoluma can verdin!

Onca insan vardı,

Sen kiminle geldin?..

Sıddık-ı azam derdi,

İnsandı onun derdi,

Cehenneme dolsam,

Herkes cennete derdi!..

İnsanlığın imanının kurtulması yolunda, hayatımızı vakfetmek, Hizmetlerde koşturarak vuslatı ertelemek,

Her hizmetimize bir yenisini eklemek,

En kutsal şehadet mertebesi bu olsa gerek!..

Rabbim beni alsın

Ama çok geç alsın

Hayatımı alıp

Hayatlara katsın

Rabbim beni öldürsün,

Ama en geç öldürsün,

Güllere gübre etsin

Hayatları hep güldürsün!..

Gül gibi hayatımı soldursun,

Çevremi bin gülle doldursun

Bize gerek, hizmet gerek

Şu an cennet şurda dursun

Böyle Kur’an dengeli bir bakış açısını yakalamış insanların, ne intiharı düşünmesi ne psikolojik korkulara ve hastalıklara yaka lanması ne de ahlakî gevşeklik içinde, kayıtsızca dünyanın zehirli bal hükmündeki günahlara dalması düşünülebilir!..

ÖFKE

Öfkeler, insan ruhunu çatlatan kamçılar

Öfke, akıl ve düşüncenin, kalp ve vicdanın yollarını bloke ettiği, tıkadığı için, bazen üzüntüden daha zararlı bir duygudur. Üzüntü daha çok içe, öfke ise dışa doğru yönelir ve taşar. Üzüntünün zararı, çevreden çok insanın kendisine olur. Depresyon yaşatabilir, insan kendine zarar verebilir. Öfke ise en basit örneğiyle, eşyaya zarar verme, sözle birinin kalbini kırma, çirkin sözler söyleme, elle vurma gibi zararlarla başlar. Cinayetlere ulaşan yolda sayılmayacak kadar çok etkisi vardır. Damar tıkanıklığı gibi psikolojik hayatı kökünden etkileyebilir. Acil by-pass gerekebilir.

Öfkenin bedende oluşturduğu zararlar klinik bulgularla belirlenmiştir. Örneğin öfkelendiren konuyu hatırlamak bile, kalbin pompalama veriminde yüzde beşlik verim düşüşe sebep oluyor. Bu, kalbe giden kan akışını azaltıyor. Nabzı ve tansiyonu yükseltiyor. Kalbe en çok zarar veren duygu öfke olmaktadır.

Öfke, bir anlık patlama şeklinde olanı zararlı olabilirse de, öfkelendiğimiz konu üzerinde uzun uzun düşünüp, kendimizce haklı gerekçeler üretmek, kafaya takarak şişirmek körüklemek, yerleşik bir kaygı olarak kronik hale getirmek, daha büyük rahatsızlıklara yol açabilir. Öfkeyi içine atma sürekli aynı konuyu düşünme, öfkeyi besleme anlamına gelir ki bu tefrit, öfkeyle hareket edip zararlı sonuçlara sebep olma da ifrat sayılır. Hiç öfkelenmemek de insan tabiatına uymaz. Önemli olan öfke duygusunun ön habercileri, belirtileri ortaya çıktığında hemen müdahale etmek, onu yutabilmek, disiplin altında almak, öfkeye sebep olan başka duyguları belirleyip onları gidermek ve yönetmesini becerebilmektir. Ve bir ihtiyat kuvveti gibi öfkemizi yerinde, zamanın da kontrollü biçimde kullanmasını da bilmek!..Bu da öfkenin müstakim yönü, itidali ve orta yolda olanıdır.

1-KUR’AN’DA ÖFKE

Konumuzla ilgili üç Ayet şöyledir:

a- “O takva sahipleri bollukta da yoklukta da verirler, öfkelerini yutarlar, insanları affederler, günah işleyince Allah’ı hatırlar, tövbe istiğfar ederler. (3/134-135).

b- “Onlar büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar, kızdıkları (gadab) zaman da bağışlayıcı olurlar”. (42/37).

c-”Onlarla savaşıp mücadele edin ki Allah,onlara cezasını versin, müminleri de galip getirip içlerini ferahlatsın ve kalplerindeki öfkeyi gidersin!”. (Tevbe,9/14-15)

Ayetlerde ilk bakışta beş öneri göze çarpmaktadır. Ancak bunların uygulanabilir olmasında takva sahibi olmanın önemli bir faktör olduğunu belirtmek gerekmektedir. Takva, genel anlamda Allah’ın emirlerine uymak yasaklarından kaçmak olarak özetlenebilir. Bu, bir insanın sürekli olumlu duygu, düşünce ve davranışlar içinde olduğu, olumsuz duygu, düşünce ve davranışlardan uzak kaldığı anlamına da gelebilir. Takva kavramında bir hassasiyet, ölçülülük, kendini kontrol, hayatı kavrama, ahlakî değerlere sahip olma, Allah ile bağlantıyı güçlü tutma ve Allah ile ilgili her bilgiye açık ve istekli olma gibi anlamlar da bulunmaktadır.

Takva sahibi bir insan, namaz kılmakla, en basit ifadesiyle öfkelenebileceği zaman dilimlerini azaltmış olmaktadır. Çünkü yer yüzünde namaz kılarken, durduk yerde maddi sebeplerle öfkelenen hiç bir insan olamaz. Bu, diğer inanç mensuplarının mabetlerinde ayin yaparken de geçerli olabilir. Kaldı ki, öfkeden uzak kalma süresi sadece namaz vakitleriyle sınırlı tutulamaz. Namaz öncesinde abdest alma, zihnî hazırlık sürecini yaşama da insanı bu duygudan uzak tutacaktır. Namaz sonrası durum da bundan farklı olmaz büyük bir ihtimalle…

Biz özellikle namaz esnasındaki uygulamayı vurgulamak istiyoruz. Her gün en az beş kez insan, elini kolunu, ayağını, dilini gözünü kulağını, duygu ve düşüncelerini kötülüklere karşı bağlamaktadır. Bunu temsîlen tekbir alırken; ellerimizi kaldırır, dünyaya ait davranışları, duygu ve düşünceleri arkamıza atarız. Bunu takviye için de artık onlara dönmemek üzere ellerimizi bağlarız. Adeta Rabbimizden başka her şeye karşı bir soyutlanmışlık moduna geçmiş oluruz. Bu soyutlanma durumu namaz süresince devam eder. Huşû içinde ve cemaatle namaz kılanların, özellikle tesbîhât yapanların hem ellerinin bağlı kalma süreleri uzamış hem de derinleşmiş olacaktır. Önemli olan bu uygulamanın her gün beş kez tekrarlanması ve bunun bir alışkanlık haline gelmesidir.

Alışkanlık, ikinci bir fıtrat ve kimlik oluşturma gibi bir durumu sonuç verir. İnanç kimliği (Şeytandaki gibi, geçmiş birikimi üzerine) bir anda oluşa bilirken, ibadet kimliğinin oluşması bir ömür devam edebilir. Peygamberimiz ibadetinin sonucu semalara göre bir mahiyet kazandıktan sonra Mi’râc gerçekleşmişti. Ömrü erken dönemde sona erenlerin ekstra kimliğini Allah fazlıyla verir.

Namazda edinilen alışkanlıklar, namaz sonrasında da etkisini gösterecektir. Benzer olayı oruç da gerçekleştirmektedir. Böyle ruh eğitimi almış duygu ve düşüncesi ve organları üzerinde denetim sağlamayı öğrenmiş insanın, öfke duygusu üzerinde disiplin sağlaması da kolay olacaktır. Namazın kötülüklerden uzaklaştırdığını Hak olan, sadece hakkı-gerçeği söyleyen (38/84) Allah söylemektedir. Eğer namaz kıldığı halde kendine veya başkaları- na zarar veren bir insan varsa, öncelikle ciddi anlamda kendini ve namazını gözden geçirmelidir.

Ayet şöyle der: “Şüphesiz namaz her türlü fuhşiyâttan ve dinin çirkin gördüğü şeylerden uzak tutar “. (29/45). Rızkın ölmeyecek kadarının ilahî taahhüt altında olması gibi, namaz esnasında insanın kötülükten uzak kalması ve öfkelenmemesi garanti altına alınmış olmaktadır.Bundan sonrası da insanın iradesine ve sorumluluğuna bırakılmaktadır. Şimdi öfke konusunda dibacedeki ilk ayeti inceleyelim.

Ayette zikredilen “Gayz” içten kaynaklanan insana özgü öfke, hiddet, kızgınlık duygusu demektir. “Yutma” anlamına gelen “Kezm” kelimesi de deriden yapılmış su kabını sıkıca bağlamaktır (Yazır2/425). Bu, içten su gibi kaynayan öfkenin, ağızdan dışarı çıkmasını önlemek için sıkıca kapanması gerektiğini ihtar ediyor. Kur’an’da “kezm-yutma-yutkunrma” kelimesi sadece iki ayette geçer. Birisi, insanın dünyada öfkesi için yutkunması, diğeri de mahşerin dehşetini görünce korku ve heyecandan yutkunmasıdır ki, insanın kalbi bu yutkunmadan boğazına kadar gelecek denmektedir (40/18).

Kur’an’da “Gayz” kelimesi ise çoğunlukla inkarcıların Peygamberimize ve Müslümanlara duydukları öfkenin ifadesi olarak söylenir. İki ayette Müslümanların öfkesinden (3/134;9/15) iki ayette de cehennemin öfkesinden söz edilir. Cehennem, inkarcıları görünce gayz-öfke duyacak, nerdeyse öfkeden çatlayacak hale gelecek şeklinde tasvir edilmektedir (25/12;67/8).

Kur’an’da öfke anlamına gelen ve Allah için kullanılan “Gadab” kelimesi, bir kez, kavmini, inanmadıkları için musibet gelecek diye öfkeli halde bırakıp giden Yunus Peygamberi anlatırken anılır (21/87). Üç kez Musa Peygamberin, ilahî gadab ihtarıyla sık sık karşılaşan kavminin, buzağı yapıp taptıklarını görünce hissettiği duygusunu anlatmak için kullanılmıştır (7/150,154,168). Ve sadece bir kez de, genel ifadesiyle insanlar için yukarıdaki ayette geçmektedir.

Müslümanlar için iki tarz öfkeden söz edildiğini söyleyebiliriz. Bir ayete göre müminler, kendilerine eziyet eden inkarcılara öfke duymaktadır. Allah, onlarla mücadele etmelerini, böylece hem onlara cezalarını vereceğini hem de kalplerindeki öfkeyi çıkacağını ifade eder ki, burada günümüzde psikologların üzerinde israrla durdukları bir konuya işaret sezilmektedir. O da öfkeye neden olan ve öfkeyle kamufle edilen esas kaynakların belirlenmesidir.

Ayet açık bir şekilde öfkeye sebep olan faktörlerle mücadele etmeyi tavsiye etmektedir.

Kur’an’da bu ayetten başka bir yerde; imanla kalbini ve aklını aydınlatmış, gerçek benliğini bulmuş inanan insanın öfkesi benzer şekilde dile getirilmemiştir. Müminin muhabbetle ördüğü ruh dokusunda, öfke desenlerine rastlanmamalıdır. Ne var ki insan olmanın gereği olarak bir öfke zuhur ederse, öfkenin ortaya çıkmasını sağlayan diğer duygularımıza da merhem olabilecek tavsiyeler yapılmaktadır.

Görüldüğü gibi öfke kafirlerle cehennemin özdeşleştikleri, ortaklaşa kullandıkları, müminlerin de içlerinde sıcaklığını duydukları,sıcak bir duygu olarak karşımıza çıkmaktadır. İçi dışı ateş kesilen Ebu Lehebin ve ebedi buluşma yerinin ateş olması gibi, inkarcılarla cehennemin ortak paydası da öfke olmaktadır. Ve mahşerde birbirlerini yutmuş olacaklardır. Mümin ise içindeki bu öfke ateşini dünyada söndürmekle yükümlü tutulmuş ve bunu başarması yolunda kalıcı şu mükemmel öneriler yapılmıştır

2-ÖFKE DUYGUSUNU YÖNETME PRENSİPLERİ

a- Öfkeye yutmak:

Öfkemize hakim olmanın pratik ön çaresi onu yutmaktır.Yoksa, öfkelenmiş bir cehennem gibi, o bizi yutacaktır.

Öfke halinde fiziksel olarak bir yutkunma repliği de uygulayabilir ve bunu tekrarla yerleştirebilirsiniz. Bundan sonraki öfkelenme lerinizde, zihninizde otomatikman bir yutkunma hissinin belirdiğini göreceksiniz. Bu tıpkı, Hz.Meryem’in yanına her gelişte orda hazır bir rızkın lutfî-fadlî olarak hazır bulunduğunu görmesi gibi (3/37), iç dünyanızda bir öfke yutucu mekanizmanın oluştuğunu, öfkelerinize geçit vermediğini hissedeceksiniz.

Yutkunmakla aynı zamanda, öfke üsaresi gibi ağzınızda oluşan sıvıyı layık olduğu yere postalamakla onun canına okumuş olacaksınız. Kimisi kudurmuş gibi öfkesini ağzından saçar, kimisi yere, kimisi yüze tükürür. Yutkunmasını beceremeyen insanlar gibi davranmamalı, onu içeriye, iadesiz taahhütlü olarak geri postalamalıdır. Tıpkı esneme gibi…

Hiç, hiç esnemeyen insan gördünüz mü? Evet, yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen!..Her esneme geldiğinde, Peygamberimi zin miracını hatırlayarak onu kesinlikle bastırmakta, yutmaktadır. Bilinçaltı, israrla istediğimiz şeyi vermekte aynı şekilde son derece israrlıdır. Bir hizmetkar gibi parmağınızı şıklattığınızda, çağrışım ziline bastığınızda anında kapınızda hizmete hazırdır. Belli süreçten sonra ise, hayatınızda esneme diye bir olayın gerçekleşmediğini hayretle göreceksiniz!..Manevi bir gizli polis, siz hissetmeden onun yolunu kesecek, onu geri gönderecektir. Kendi manevi bekçinizi kendiniz oluşturabilirsiniz!..Hatta Kirâmen Kâtibîn gibi iki tane oluşturursanız, biri teşvik, diğeri tahzîr eder!..Yani bir “Yap ne olur!” diğeri “Yapma aman!” der.

Bu yöntemi öfkelendiğimizi her hissettiğimizde, sinir sistemimizde kıpırdanmalar başlarken,yüzümüzün haritası değişmeden önce, neden tatbik etmeyelim? Burada öfkemizi yutmaz kendimize ve başkalarına zarar vermeye devam edersek, mahşerde cehennemin yutkunmaları karşısında, deh- şetle yutkunmaktan dolayı, kalplerimiz boğazlarımızı tıkayacak hale gelebilir. Orda yutkunmamak için gelin burada bolca yutkunalım!..

Eğer yutkunmakta zorluk çekiyorsanız, mesele değil; en kısa yoldan bir bardak su alıp içinizdeki ateşi, su yutarak da söndürebilirsiniz!

b- Cömert olmak:

Cömertlik, kalıcı bir öfke tedavisi gerçekleştirir. Veren elen daima üstündür.Vermek insanı sevmek değer vermektir.Vermekle hem verende hem de alanda manevi haz veren duygu ve düşünceler ruhları sarar ve aralarında samimi bağlar oluşur. Toplum katmanları arasında bir köprü olarak tanımlanan zekat da, aslında bunu toplumsal planda sağlar. Karşılıklı sevgi ve saygı iletişimi gerçekleşir.

Bunun sonucu yufka yüreklerde oluşan manevi antikorlar, öfke gibi mikropları her seferinde boğar yok ederler. Cömertlik duygularıyla kundaklanmış ve dezenfekte edilmiş bir kalpte, öfke virüsleri, asla girebilecekleri bir boşluk ve vasat bulamazlar. Girmek isteyen virüsler de, yüksek fazilet basıncı altında anında yok edilirler.

Basitçe şöyle de düşünebiliriz: Dün elinden tuttuğum, iyilik yaptığım insana, öfkelenir kalbini kırarsam, ihsanımı başa kakmış, onu ezmiş, yaptığımı yıkmış olurum!..Bu, hayat boyu bizim için sıkıntılara katlanan eşimiz, aile fertlerimiz için düşünülünce daha bir anlamlı olacaktır.

Kur’an ilginç bir tespitle çok yerde candan önce maldan bahseder ve biz bunu “Mal canın yongasıdır!” diyerek bir çeşit yorumlamış oluruz. ‘Allah yolunda malları ve canlarıyla mücadele ederler” (4/95), ayeti sık geçer. Mal canın ona meyletmesi, onunla bütünleşmesi demektir. Çünkü dünyada ki en büyük menfaat aracıdır ve insan kendini onun aracılığıyla gerçekleştirip tam yaşayabilir.

Sözgelimi kölenin malı yoktur, kendini yaşama hakkı da yoktur. Hoş insanlar köle değiller, malları çok olan da var, istediklerini yaşıyorlar ama nefsin kölesi de olabiliyorlar…Ayrıca mal cenneti de temsil eder. Bu sebeple cömertlik, maldan çok candan fedakarlık gibidir. Kimi cimriler bu yüzden verirken canı alınıyormuş gibi hissedebilir. Şimdi siz canınızdan bir parça verdiğiniz evladınıza nasıl kıyamazsanız, canınızdan söküp cömertçe verdiğiniz bir insana karşı da kolay öfke duyamazsınız, duysanız bile affetme gerekçeniz çok güçlüdür ve affedersiniz.

Cömert insanın ruhu çok açık, latîf ve homojen olduğundan, güzel duyguların yayılıvermesi ve onu etkisi altına alması çok kolaydır. Çok tebessüm eden ve herkesle güzel iletişim kuran insanları inceleyiniz, tamamına yakını cömerttir!..Para cimrisi bir insan sanki tebessüm cimrisi de olabiliyor…

Cimriler ise, ceplerinde tuttukları malları gibi, öfke virüslerini de bilinçaltlarında ve kalplerinde hep saklı tutarlar ve sıkça ortaya çıkarırlar.Çehreleri de yürekleri gibi abûsdur…Verecek bir şeyleri olmadığından verdikleri sadece öfke ve huzursuzluktur.

c- Affedicilik:

Affedicilik de alıcı bir öfke tedavisi gerçekleştirir. Affetmek Allah ve Rasulünün ahlakı ile ahlaklanmaktır. Cömertlik gibi, insanda yüksek fazilet duygusu oluşturur. Sadece candan bir özveridir, cömertlik gibi mal verme yoktur. Bazen birini sevmemiz, büyük bir hatasını affedip gönlümüzü açmamız, kasalarımızı açmaktan çok daha etkili sonuçlar getirir. Ona adeta dünyaları vermişizdir ve hiç bir maddi değerle ölçülemez manevi hazineler kazandırmışızdır. Bir insanı affedip, elinden tutup, cennete giden iman yoluna kazandır mak, güneşin gördüğü hiç bir maddi kıymetle ölçülemez.Gerçek cömertlik de bu olsa gerektir…Her ikisini kazandırmak da en güzelidir.

Böylece af ettiğimiz ve aramızda hoşgörü köprüsünü kurduğumuz bir insana karşı öfke duymamız imkansız gibidir. Böyle birini gördüğümüzde öfkelenmek değil, tebessüm etmek gelir içimizden. Öfkelendirecek bir durumu olduğunda da, önceden aramızda oluşan af ve hoşgörü sözleşmesi baskın çıkacak ve öfkelenmemize engel olacaktır. Kazara öfkelensek bile, bu arızî-geçici olacak, ilişkimiz eski özelliğine ve güzelliğine tekrar kavuşacaktır.

Bu konuda olumlu affetme ön yargısını kullanabilirsiniz. Eşinize, çocuğunuza ya da bir dostunuza, daha baştan, baştan aşağıya, rengarenk ve ışıl ışıl parlayan hayalî bir af gömleği giydiriniz. (Belki biz daha çok idam gömlekleri, deli gömlekleri kullandık) Ve tamamıyla affettiğinize kendinizi ikna edip şartlandırınız. Bunu sık sık bilinçaltınıza da empoze ediniz. Siz onlara baktığınızda, o renkli parlak af elbisesini hayal ediniz ve düşününüz. Zamanla, onlara baktığınızda, sizi öfkelendirecek bir durumlarının olmadığını, hatta bir başka sempatik göründüklerini hayretle göreceksiniz.Daha doğrusu siz affediciliğinizi kullanarak, onlara öfkelenme ihtimallerini baştan ortadan kaldırmış oluyorsunuz.

Ancak doğal olarak her durum,affedilme sınırları içinde değerlendirilmeyebilir. Bu durumda da yine ayette belirtildiği gibi; mantıklı cümlelerle, tatlı nasihatle, en güzel iletişim yöntemleriyle yaklaşmak ve bizi öfkeye sevk eden yönlerini gidermek ve güzelleştir mek ayrı bir görev ve sorumluluktur.

Farklı bir bakış tarzı da, öfkelendiğimiz birinin, bizi öfkelendiren durumunun yanında, beğendiğimiz durumlarının da olduğunu düşünmektir. Peygamberimiz, “Eşinizde hoşlanmadığınız bir hal varsa, hoşlandığınız pek çok hali vardır!” diyerek mükemmel bir ölçü veriyor. Öfke bir duygu yoğunluğu olduğundan, düşünme ve vicdan mekanizmamızı bloke eder, kilitler. Öfkenin mantığı ve vicdani duygusu yoktur.Nefis ve bilinçaltı güçlerimiz gibidir. Hayır şer, iyi kötü, günah sevap bilmez, o an kendini yaşamak gerçekleştirmek ister. Biz, bizde oluşmakta olan bu, bizi aşan, gerçek bizden farklı bir yapıda karşımıza çıkacak olan kişilik karşısında teslim olmamaya alışmak, aslında oluşmasına engel olmak zorundayız.

Böyle durumlarda iki elinizi birbirinize değirmenizi, isterseniz parmaklarınızı iyice birbirine geçirmenizi öneriyoruz. Her uygun ortamda, sakin halinizdeyken, yılmadan israrla bunu tekrar etmeli ve aklınızla kalbinizi, vicdanınızla iradenizi yardıma çağırdığınızı düşünmelisiniz. Öfke ön habercisi gelmeye başladığında, diğer ifadeyle aklınız başınızdayken, ellerinizi birleştirerek, öfke dalgası karşısında dalgakıran oluşturmuş olacaksınız.

Sonra da o kişinin olumlu yanlarına bakarak olumsuz tarafı için öfkelenmemeniz gerektiğini anlayacak ve sakinleşeceksiniz. O kişinin bir zamanlar size yaptığı bir iyiliği ve yardımı hatırlamanız da bu yaklaşıma yardımcı olabilir.

“Olumlu bir tarafı yok ki!” derseniz, her durumumuza hitap eden ayet bulmak mümkündür: “Rahman’ın kulları yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahiller onlara muhatap olduklarında, Selam der geçerler” (25/63). Her insanla çok yakın olmak zorunda olmasak bile, köprüleri atacak kadar dışlamak iletişimi koparmak da doğru olmasa gerektir.

Bu konuda Hz.Ebu Bekir’le ilgili nazil olan bir ayet vardır (2/224) İfk olayından sonra, daha önce cömertçe ihsanda bulunduğu birine, iftira edenlere katıldığı için, öfkelenmiş yardımını kesmeyi düşünmüştü. Sonra ayet geldi ve ihsanına devam etmesini tavsiye etti. Peygamberimiz de, yanına gelen ve kabaca davranıp yardım isteyen bir bedeviye de, Mekke fethinde de hem affedicilik, hem de cömertlik sıfatıyla muamelede bulunmuşlardı. Bir farkla ki, hem amcasının hem de kendisinin yüreğini parçalayan Vahşi için, kendisine görünme yasağı getirmişti. Gördükçe, inanmış bir sahabiye karşı kalbinde bir burukluk hissetmesin diye!..O, kendine yapılan her şeyi affederdi, Hak adına yapılan haksızlıklara karşı koyardı…

d-Mücadele ve Hizmet:

Müminlerin öfkesiyle ilgili ikinci ayet, kalplerdeki öfkenin çekip alınması için, mücadele alternatifini getirmektedir.Günümüzün öfkesiz, öfkesiz olduğu kadar manevi lezzeti en bol olan mücadelesi, “İnanç, Kültür ve Ahlak Hizmeti” dir. İnsanların aydınlanması yolunda gayret göstermek, okumak, dinlemek, kalp ve akıl yönleriyle aydınlanmak ve bu bilgi ve inanç nurunu insanımıza hatta bütün insanlara hizmet olarak götürmek tir. Hiç bir maddi manevi karşılık beklemeden, Allah rızasını amaç edinmiş, öfkenin yüzlerine bile misafir olmadığı aydınlık simalı insanları arar bulur, sıkça misafirleri olursanız, öfkenin size zarar verecek şekilde musallat olamayaca ğının taahhüt altına alındığını da görebilirsiniz. Muhabbetin, tebessümün, hoşgörünün, cömertliğin, ikramın, vefanın, fedakarlığın, yardımlaşmanın,ilim ve irfanın ve gerçek kardeşlik hissinin nasıl müşahhaslaştığına şahit olursunuz

Öfke bir aksiyondur. Tembel, uyuşuk insanı bir anda kasırga haline dönüştürüverir. Bu, bulunmaz bir fırsat ve özelliktir doğrusu! Aksiyon!..Asırlarla ifade edilebilecek mahrumiyet noktamız!..Şimdilerde hipodromlara ve sirklere hapsedip, başımızdan attığımız, tarihe nallarıyla imza attığımız baş tacımız küheylan yanımız!..Kıtalar aşardı, yorulur, çatlar ama hiç kızmazdı, Değil bir Sultanı, piyadeyi bile sırtından atmazdı!..

Öfkenizi yok edemez, denetim ve yönetim altına alarak olumlu yüksek enerjiye dönüştürebilirsiniz. Bu da öfkenizi, geniş bir pistte uygun bir kul varda, O Küheylan gibi koşturmanızla mümkün olabilir. Öfkenizi bedeninizle, yakın çevrenizle sınırlı tutmayınız. Uluslar arası, denizler aşırı yarışlara siz de katılınız; basit öfkelerin kurbanı olup da göçüp giden kervanın arkasından dağlar başında öfkenizle baş başa, yapayalnız kalmayınız!

Öfke bir aksiyondur, bulunmaz fırsattır. Onu ilim ve iyilik yollarında, hizmet alanlarında iyi değerlendirebilir, hayırlara vesile kılabilirsiniz.

e-Tövbe ve İstiğfar:

Allah’ın affına sığınmak da öfkeyi tedavi eder: İnsan yaratılışından gelen ya da sonradan edinilen yapısıyla öfkelenmeye yatkındır veya değildir. Kimisi de çok veya az yatkın olabilir. İncelediğimiz her madde adeta ayrı yapıda olanlara hitap ediyor gibi. Yukardaki dört madde sanki bize dört grup öfke tipli insanın çerçevesini çizmektedir. Her mizaç farklı olduğundan tedavi şekli de farklı olur.

Pratik zekaya sahip insanlar, yutkunma gibi pratik çözümlerden daha çok etkilenebilirler.

Duygusal yönü ağır basan insanlar, iyilik yapmanın, cömertliğin kanatları altında daha mutlu olur, öfkelerini bu yolla kolayca bastırabilirler. Liderlik yapısıyla önde olan insanların kullanabilecekleri en önemli silah affedicilik olmalıdır, çünkü çoğunlukla o makamdan hitap eder, o tarz duyguları yaşarlar, yönetimleri altında bulunan insanlarla sürekli iletişim içinde olurlar. Affedicilikle hem düşman azaltır, hem dost çoğaltırlar.

Aktif, dışa dönük, hareketli insanların öfkelerini dizginleyebilmeleri, istidatlarına göre aksiyon gösterecekleri hizmet alanlarında istihdam edilmeleriyle sağlanabilir. Çağlayanlara yön verilir, buradan çağlar giderler, coşkuyla koşarlar her yerde enerji üretecek müesseseler kurarlar!..

Tövbe istiğfar da, her gruba hitap etmesi yönüyle en kapsamlı ve en etkili bir usûl sayılabilir. Çünkü doğrudan Allah ile irtibat ve halini ona açma, ondan yardım isteme söz konusudur.

Tövbe istiğfar, öfkeyle irtibatlandırılacak olursa iki şekilde uygulanabilir. Birisi, doğrudan Allah ile ilgili haklar konusunda yaptığımız yanlışlarla ilgilidir. Sözgelimi öfkelenen bir insanın stres yaşaması, bunalıma girmesi sonucu gidip içki, fuhuş gibi günahlara dalması sonrasında da tövbe ile dönüş yapmasıyla olur.

Diğeri de öfkelenme sonucu başka bir insanın kalbini kırması ona bir şekilde zarar vermesi şeklinde olur. Bunun için ise tövbe-istiğfar yanında, o insandan özür dileme helallik alma esası getirilmiştir. Aksi takdirde bu hesaplaşma ahirete kalacaktır. Orda sevap ve günahların karşılıklı transferi söz konusudur ki, hadisin ifadesiyle insanın müflis olması mevzu-bahistir. Dünyada özür dilemekte büyük yarar vardır.

Öfkenin canına okuyan özür dileme iki boyutuyla karşımıza çıkıyor. Birisi Allah’a karşı diğeri de insana karşı…Her ikisi de tamamiyle insanın kendini yenmesinin, öfkesini yenme yolunda ciddi bir adım atmasının ifadesidir. Peygamberimizin diliyle gerçek babayiğitlik-pehlivanlık da budur. Özür dileme bir düğmeyle karanlığı aydınlığa çeviriverme gibi, iman gibi, ihlas gibi, çok sırlı bir oluşumdur. Gelişimle ilgili kitaplarda çok işlenen, yeni iç temsil oluşturma, yeni pencere açma, swish modeli uygulama gibi yöntemler, aslı ve daha etkilisi zaten kültürümüzde olan uygulamalardır. Bizde zihinden kalbe inme, tüm ruhu kaplama, ebedlere uzanma vardır. Bilinçaltımızı şartlandırsak, dilimizi bu iki buutlu özür dilemeye bir alıştırsak, çoğu öfkemizi daha baştan kontrol al tına alma ve hayır yolunda yönetme şansına sahip olacağız.

Bir de özür dilemenin insana kazandırdığı bir huzur ve mutluluk vardır. Bir taraftan öfkenizi yatıştırmış oluyorsunuz, bir taraftan karşınızdaki insanın gönlünü alıyor iletişimi tazeliyorsunuz, öbür taraftan da kendi içinize huzur ve saadet pompalamış oluyorsunuz. Çocuğunuzdan, eşinizden özür dilemekle başlayabilirsiniz. Böylece onları da buna alıştırmış olursunuz. Ancak bu, boyun eğme, taviz, çıkar, gösteriş, övgü vb. şekillerde olmamalıdır.

Peygamberimizin günde 70-100 kez istigfar etmesinin hikmetlerinden bir tanesi de bu noktada daha iyi anlaşılıyor. Her istiğfar, bir önceki öfke halimiz için bir silme ve temizleme görevi üstlenirken bir sonraki zaman diliminde, meydana gelebilecek öfke halimiz için de ön hazırlık ve tedbir alınmış oluyor. Adeta sinir sistemimizi öfkeye karşı hazırlıklı olması için uyarmış, alarm vermiş, temkinli olmasını sağlamış oluyoruz.

Şayet samimi tövbe-istiğfar ve özür dileme alışkanlığımız yoksa, üstelik günahlara açık yaşıyorsak, maalesef öfkenin kurbanı olmaya açık bulunuyoruz demektir. Her öfkelenen, günahkar bir insan demek değildir. Ancak günahlar, ile öfke arasında çok ciddi bağlantı olduğu da inkar edilemez. İkinci ayet, günahlardan kaçan insanların öfkesinden bahsediyor;. Günah işleyenlerin öfkeye daha yakın olabilecekleri kendiliğinden anlaşılmaktadır.

Günahlar birer öfke tetikleyicisi olabilir. Çünkü günahlar ruhta dengeyi bozar ve ciddi boşluklar oluşturur. İnsanın ruhundaki bu zaafları örtebilmesi, boşlukları kapayabilmesi için elindeki tek güçlü silahı, öfkedir. Öyle bir silah ki menzili çok uzun, mermisi de tükenmek bilmez…Mermilerin çapına göre yaptığı tahribat da farklı olmaktadır.

Her günah, bir Ruh çizgisi veya örgü ipi gibidir. İnsanda ciddi bir psikolojik oluşuma yol açar; farklı bir ruh tablosu veya örgüsü ortaya çıkarır. Günahın insan psikolojisinde en büyük etkisi utanma ve aşağılık duygusu oluşumu olabilir. Zira günah ruhta zıtlaşma demektir. Ruh özünde Rabbiyle yaptığı sözleşmeye sadık kalma eğilimindedir; her doğanın tertemiz fıtratla doğmasının anlamı budur. Ne var ki günah bombardumanı karşısında ruh,bu sözünü tutamamanın baskısı altında ezilir, “Öz benliğime yakışmayan şeyleri yapıyorum” diye içten içe tedirgin olur, dayanamadığı noktada da bir dış etkenle öfke hali kolayca zuhur ediverir. Psikologların, sorunlu hastalarını anlama adına geçmişlerine inmeleri, güzel bir yöntemdir. Ne var ki bu, çocuklukta başa gelen, istenmeyen olayların fiziki boyutlarının tespitiyle sınırlı kalmaktadır.

Ruhun incinmişliği üzerinde önemle durulmalıdır. Bu duruş da Ruh ile Ruh Sahibi arasındaki küslüğün ya da yabancılığın kaldırılması şeklinde olmalıdır. Bu, şu demektir: Özellikle çocukluk dönemindeki şiddet ya da taciz etkisinde kalanlar, bir çeşit kader kurbanı ya da kader düşmanı psikolojisi ne girebilirler. Her şeyi yaratan varlık kültürüne sahip olduğundan, içinde bulunduğu kaotik durumun sebebi olarak Yaratıcısını görebilir. Sonuçta da kendisini; ya her şeye küskün ya da her şeye üstün bir ruh insanı olarak benimseyebilir.

Bu da ruhsal hastalıklar, kişilik ve davranış bozukluğu, anlamına gelmektedir. Özellikle kader konusunun yanlış algılanması, çoğu insanın duygu ve düşüncelerini kontrol etme ihtiyacı bile duymamalarına yol açabilir. Uzman ilahiyatçıların da bu tür hastalıklara yapacağı katkılar olabilir. Günah diye tanımlanan ve bilinen yanlış davranışların da, insan ruhuyla Yaratıcı arasındaki bağlantısı ve kaderle ilişkisi açısından hem duygusal hem de mantık sal boyutta irdelenmesinde yarar vardır. Böyle bir ruh halinin öfke konusunda duyarlılığı da farklı olabilecektir.

Günahlar, bırakın öfkelenmeyi, insanın ruh dünyasını allak bullak edebilecek inkarcılık girdaplarına bile itebilir.Öfke tehlike sınırını aşarsa ruhta bir başkalaşma ve kimlik bunalımı meydana getirir, sîret değişimi başlayabilir ve insan kendini, öfke ile inkar kısır döngüsü içinde sonsuzlaşmaya ikna etmiş olabilir. Şeytan, Firavun, Ebu Leheb gibi örnekler bu konuda irdelenmesi gereken konulardır.

Bu sebeple her günah içinde küfre giden bir yol olabileceği söylenebilir. İnsanın nefsi günah tadını (özellikle haram yiyecekler-içecekler, cinsellik, şöhret vb) hem duygu hem düşünce hem de beden olarak sürekli tatmak ister. Bunun yanında namaz ve oruç da ona çok ağır gelir. Öfke bu iki alanın çatışma noktasında, eksi-artı yüklü bulutların çarpışmasıyla şimşeklerin meydana gelmesi gibi, ortaya çakır. Nefis “lezzete devam!” derken, vicdanı, kalbi, aklı “Dur! Harama girme! Allah”ın yasağıdır,Cennet cehennem var!” der ve nefsine engel olan bu güçlere öfke duymaya başlar.

Engelleyici konum da olan anne-babalara karşı çocuklarımızın isyankarlık yapmaları, bazısının, hakaret edecek, reddedecek hatta hayatından silecek hale gelmesinin temelinde de benzer iç çatışmalarını görebiliriz.

Nefis hesabına insanın, kendini engelleyen varlık olarak Allah’ı, Peygamberi, Kur’an’ı, Dini görmesi durumunda, insanlık tarihi boyunca gözlenen inkarcılık kişiliği, bir öfke patlaması sonucu, oluşmaya başlıyor demektir. Öfke, öfke duyulan varlığın büyüklüğü oranında büyüklük kazanmaktadır. Ve Allah’ın gadabı daha çok bu tür inkarcı ve günahkar toplumlar üzerine olmuştur. Allah için ifade edilen “Gadap” kelimesinin, sadece bu ayette insanlar için genel olarak kullanılması da, inkar-günah-öfke ilişkisini göstermesi açısından dikkat çekicidir.

İnsanları öfkelerin oluşturduğu bunalımlardan ve depresyondan kurtarabilmek için, ciddi bir iç restorasyona ihtiyaç vardır. Öfke doğuran günah kaynaklarını tövbe ile kısırlaştırmak, boşlukları istiğfar ile kapatmak lazımdır. Maddi ilaçlar sinir sisteminde belli etkiler yapacaktır şüphesiz ama ruh, kendi gibi ruhî (ruhsal), ruhanî hatta Rabbanî ilaçlar ve tedavi yöntemlerinin uygulanmasını istemektedir. Nitekim ikinci ayet açıkça, günah karşısında Allah ile buluşmayı önermektedir.

Tövbe istiğfarla buluşmanın en sıcak ve duyguların yoğun olarak çimlendiği mekanlar, şüphesiz secde yerleridir. Öfkenin etkili ilaçlarından birisi de namaz kılmak, kılamıyorsa bile kılınan mekanda bulunmaktır veya seccadeye oturup öylece beklemektir. Psikiyatristler, öfkenin yol açtığı psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde, terapi uygulamalarında hastasının, seccadesine oturup cenneti düşünmesini bile önerebilirler.

Seccadede bir ruh tamirinin yapıldığını söyleyebiliriz. Peygamberimizden sonra asırlarca, mescidler dünyaya ve bilimlere ait pek çok meselenin tartışıldığı ve çözüme ulaştırıldığı mekanlar olmuştur. Devlet idaresi ve savaş hazırlıklarının zihnî boyutu, cami ortamında (ki şadırvan suyunun ruha, cenneti anımsatan şırıltı seslerini duyurmasıyla) gerçekleştirilmiş, gökyüzünü gözleme yerleri bile cami kubbelerinde oluşturulmuştur. Bunlar, secde ile ruhta pozitif bir gerilim, zekada canlılık, duygu ve düşüncelerde, su gibi durulaşma meydana getirilmesi açısından konumuza uygun düşmektedir.

3-HADİS-İ ŞERİFLERDE ÖFKE

a-Öfke kalpte bir kordur.

Bu ifade Peygamberimize aittir (age,16/373 ) Ayetlerde öfke için böyle bir tanımlama olmamasına rağmen, çehenne min öfkeyle yutkunması, çatlayacak hale gelmesi tasvirine denk düşmektedir. Demek ki insan mahiyetinde cehennemden bir kor çekirdek taşımaktadır. Öfke ile adeta bu çatla- makta, gelişmekte koca bir ağaç halini alabilmektedir. Her öfke, cehennemdeki ateş ağacını büyütmektedir.

b-Öfke, kötülüklerin anasıdır:

Peygamberimize değişik zamanlarda gelip, kötülüklerden uzak tutacak, cennete götürecek akılda kalıcı az ve öz amelin ne olduğu sorulunca “Öfkelenme!” şeklinde cevap vermişti (age.,12/107) Öncelikle Peygamberimizin bunu, “Öfke duygusunu yaşama! yok et!” anlamında değil, “Öfkenin emrettiği kötülükleri yapma!” anlamında söylemiş olduğu açıktır. Ayrıca tek kelimelik cevapla, psikolojik olarak insanın dikkati sadece öfke üzerine yoğunlaştırılmakta, dikkati dağıtacak başka konular gündeme getirilmeyerek, bu konudaki ciddiyet ve hassasiyetin dağılması önlenmiş olmaktadır.

Peygamberimizin tek kelimeyle cevap vermesi, muhtemelen, bütün kötülükleri sıralamamak ve hepsine işaret etmiş olmak için de olabilir. Öfke adeta bir kısır döngü başlatma düğmesi gibi, zincirleme duygu patlamalarına ve her duyguyla, o duyguya uyan bir günah işlenmesine yol açmaktadır. Bu halkalardan biri Anksiyete-sıkıntıdır. İnsanın öfkesi uzun süre gitmezse kalıcı bir stres ve depresyon oluşturabilir. Sıkıntı ise bilindiği gibi insanı efkar atmak için farklı günah yerlerine sürükleyebilir; içki, kumar, uyuşturucu, fuhuş gibi…Öfkenin tortusu olan sıkıntı böyle günahlar işletirse, öfke insana neler yaptırmaz ki!

Diğer bir halka, hınç, kin ve düşmanlık duygusunun oluşmasıdır ki, bunun sonucu intikam almaya, cinayete, hatta katliamlara kadar uzanabilir.

Öfke ile ağızdan çıkan bir kaç kelime yerinde eş boşattırırken yerinde insanı imandan da edebilmektedir. Kalp kırmalar ise olağan kabul edilir.

Bu gibi durumlara bakarsak, öfkeli insan adeta iki kolunu açıp, can ciğer iki dostunu kucaklamak istemektedir: Şeytan ve nefis!..

c-Öfkenin hayırlısı-şerlisi:

Peygamberimiz öfkelenenleri iki ana kategoride ele almıştır (ega.,16/373): Çabuk öfkelenenler geç öfkelenenler. Bunlar da ikişer gruptur. Bir kısmı çabuk sakinleşir bir kısmı da geç sakinleşir. Bunların en hayırlısı ağır öfkelenip çabuk sakinleşendir. En şerlisi de çabuk öfkelenip geç sakinleşendir. Karşımıza dört ayrı öfkeli insan tipi çıkmaktadır. Evimizde kullandığımız, diyelim; dört sıcaklık ayarlı fırınlar gibi. Mikro dalga fırın ölçümüze tam uymuyor. Uymuyor, fakat güzel ders veriyor; hızla üretilen ve hızla tüketilen teknolojimizi ve israf ekonomisini anlatmış oluyor. Önemlisi insanoğlu çabuk üreyip çoğalıyor fakat kitleler halinde çabuk da imha ediliyor. Herhalde çabuk öfkelenen ins şeytanlarının öfke ateşinin kurbanları oluyorlar!.. En ideal öfke tarzı, geç öfkelenmek fakat çabuk sakinleşmektir. Bu, yaratılıştan mizaç olarak da gelse, sonradan oluşturulmuş bir karakter de olsa, sonuçta duygu ve düşüncede bir kontrol, denetim ve yönetim söz konusudur. Öfkelenme-sakinleşme arası süre ve ortaya koyduğu olumlu-olumsuz sonuçları, o öfkenin hayır-şer oranının bir ölçümü ve göstergesi olmaktadır.

d-Gerçek pehlivan öfkesini yenendir:

“Güçlü insan rakibini yenen değil, öfke halinde kendini yenendir” (age.,16/105). Burda iki savaştan söz ediliyor. Dış mücadele, iç mücadele. Peygamberimiz bir sefer dönüşü: “Şimdi küçük savaştan büyük savaşa dönüyoruz! O da nefistir!” demişti. İnsanın en büyük düşmanı nefsidir, nefsin peşinden gölge gibi ayrılmayan şeytandır. Ve öfkenin merkez çekim gücünü de bu iki kutup oluşturmaktadır. Gözün gördüğü, renk renk farklı lezzetleri, maddi zevkleri, kısaca dünya güzelliğini de hesaba katarsak, insan, bir minderde üç rakiple yaka paça olmak zorunda. Dünya hayatının zevkini yaşayamamak bile insanın öfkelenmesi için yeterli bir sebeptir. Hazırlanamayan sofra aç insanı, uzun süren bir sohbet veya konferans sigara tiryakisini, işlerin kuyrukta bekleyerek uzaması evinde keyif çatmak isteyen kimseyi nasıl da kızdırır!

Bu ve benzer bütün durumlarda, dışı değil içi obje yapmalıyız. Mesela gözlerimizi kapayabilir, içimizle karşı karşıya kalabiliriz. Bizi öfkelendire- bilecek görüntüleri, bir an için görüş alanımızdan çıkarabiliriz. Kur’an zinaya götüren yollardan biri olarak gözleri görmekte ve sürükleyici görüntülere karşı kapanmasını istemektedir. Aynı taktiği öfke savaşımızda da kullanabiliriz ( 24/30). Bu strateji, bizi öfkelendiren bir insan için de geçerli olabilir. Yüzünü görmediğimiz bir insana karşı en azından öfke seviyemizi dondurmuş, önü alınmaz hale dönüşmesini engellemiş oluruz. Bu resmen bir pehlivan gibi nefse bir el-ense çekmek, şeytanı paçasından yakalamak gibidir. Bu, göz yumma hilesiyle hasımlarımızı tuş bile edebiliriz. Biz daima güçlüyüz…

e-Öfkeyi yok eden sırlı kelime:

Peygamberimiz, münakaşa eden, birbirlerine ağır sözler söyleyen ve öfkenin belirtileri yüzlerine vuran insanları görür ve şöyle der: “Ben bir kelime biliyorum onu söyleseydi bu öfkesi giderdi, o söz: Eûzü billâhi mineş-şeytânirracîm’dir.!”(age.,16/107) Şeytanın in- sanı etkileme gücünü ve yöntemlerini geçmiş konularda yeterince işledik. Allah, Nebisine hatta, deyim yerindeyse kendi ahlakına benzeyenleri sever. Şeytan da tabi ki kendine benzeyenleri..Öfkelenmeden önce bu konuyu ciddi olarak oturup değerlendirmeliyiz.

Ben öfkelendiğim zaman neye benziyorum.Ya da öfkelenen insanlara baktığımda ne görüyorum? İnsan hangi haliyle daha sevecen olmaktadır, hangi haliyle de daha ürkütücü ? Öfkelenince bir aynaya bir bakabilsek!..Ya da ayna yerine; biz öfkeliyken yüzümüze korku içinde bakan cefakar eşimizin ve masum yavrularımızın simalarına bakıp o ifadeyi bir okuyabilsek!..Vicdanımızı bir uyandırabilsek!..Onlara sarılıp koklayabilsek!..

Çirkinleşmeyi bilinçli olarak kimse istemez. Kurt adamlaşmayı hiç istemez. Şeytanlaşmayı asla!..Allah’ın güzel isimlerini yansıtan, Allah’ın kendi Cemalî elleriyle (Sad, 38/75) yaptığı, biçimlendirdiği, cennet tablosu bu yüzü, insan nasıl çirkinleştirir Allah aşkına!..

“Belli ki bir kısım çirkin ellerin bunda parmağı var.O eller kesilmeli!” demeli, kesmek için de her öfke halinde “Eûzü…çekmeli!”. Aslında insanın “Allah!” demesi yeterlidir. İnanan şuurlu insan, Allah’a ve O’nun Basar’ına rağmen öfkesini sürdüremez!…

Öfke halinde anında aklınıza gelecek böyle bir düşünce geliştirip zihin askınıza takabilirsiniz. Güzel yüzünüzün tebessüm eden dev resmini, hayal panonuza yapıştırabilirsiniz. Öfkelendiğinizde, simsiyah kirli bir elin o güzel resminizi çizmek üzere olduğu aklınıza gelir, anında sırlı cümlenizi söyleyerek onu kovabilirsiniz. Allah cemaline yakışır güzel yüzünüzü, öfke çirkinliklerinden korumak kesinlikle sizin elinizde! Ve dilinizdeki o sırlı kelimede!..

f-Öfke-şeytan-ateş-su ilişkisi:

“Öfke şeytandandır.Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş ise su ile söndürülür. Öyleyse biriniz, öfkelenince hemen kalkıp abdest alsın!” (age.,16/106). Hadis öncelikle öfkenin şeytandan olduğunu açıkça belirtmektedir. Yukarda belirttiğimiz gibi, öfke zincirleme günahlara sebep olmakta, şeytanı memnun edecek sonuçlar doğurmaktadır. Burada şeytanın oyun ve hilelerinin bilinmesine bir teşvik hissedilmektedir. Şeytanı tanır, öfke üreten taktiklerini kavrarsak, ona göre tedbir alır, öfkenin önünü de kesmiş oluruz. Ayetlere dayanarak şeytanı ele almaya çalışmıştık.

Şeytan, Allah karşısında ateş kimliğine sahip çıkmış kibirle savunmuştu. Su katılmış balçıktan yaratılan Adem’den nefret etmiş, onu düşman ilan etmişti. Bu, suya yakınlığımız oranında şeytandan ve körükleyeceği öfkeden uzak kalacağımız anlamına gelir. Ayrıca abdest, kan dolaşımına ve sinir sistemine müspet etki yaparak öfkenin yatışmasında önemli rol oynamaktadır. Öfke duşu alabilmek de yararlı olabilir, bir bardak su içmek de…

g-Öfkenin bir ilacı, ortam değiştirmek:

“Biriniz ayakta iken öfkelenirse hemen otursun,öfkesi geçerse ne ¬âlâ, geçmezse yatsın!”(age.,12/106)

Öfkeli insan tipleri farklı olduğu gibi, onların öfkesini söndürecek yöntemler de farklı farklıdır. Değişik alternatifler üretilebilir. Mizaca göre en uygun yöntem belirlenebilir. Ortam değiştirme, ilgiyi ve uğraşı başka alanlara çekme, öfkeli insan için en pratik çözümlerden birisidir. Fakat yağmurdan doluya koşmamalı, günah ortamlarına dalmamalıdır. Temiz havayı derin solumak, beyne oksijen pompalamak yararlıdır. Kalbe ve zihne güzel düşünce zerk edecek ışık yüklü dostlar da güzel çaredir!..İnsan, insan psikolojisin den çabuk etkilenir. Kendinize mutlaka öfkesini kontrol edebilen dengeli, temiz dostlar edinmelisiniz.

KUR’AN’DA ÜZÜNTÜ

Üzüntüler, insan ruhunu sıkan prangalar

Kur’an’da sıkça geçen ayette, mahşerde takva sahiplerine korku ve üzüntünün olmadığından bahsedilir (10/62-63). Bu iki duygu insanın mutluluğunun anahtarı gibidir. Cennetin güzelliği ve sonsuz lezzeti bu iki duygunun yokluğuyla daha iyi anlaşılacak demek ki. Dünyada bile, üzüntü ve korku insanın hayatında esas iki duygudur ki öfke dışında, hayatın tadını alıp götürmede, bu ikisinden başka güçlü duygu yok gibidir.. Öfkede bile bir çeşit sadist zevk vardır ve insan psikolojik olarak öfkeden bir avantaj sağlayabilir. Oysa bu iki duygu, tamamen insan psikolojisini kemiren iki virüs gibidir. Üzülmek, insanî bir ruh olayı olup, fizik yapımızda da etkisini göstermektedir. Ruhumuzun bütün mekanizmaları da bu olaydan etkilenmektedir.

Vicdan, ruhun içe dönük kalp yolculuğunun, irade de ruhun dışa dönük akıl faaliyetinin koordinatörleri gibidir. Ve ikisi arasında geniş bir işbirliği alanı vardır. Bilinçaltı bahçesi, hayal aynası ve insanın varlık kimliği diyebileceğimiz nefis, vicdan ve iradenin en çetin mücadele sahalarıdır. Bu üç stratejik bölgede şeytanın da gözü vardır ve ilk hücumlarını sürekli bu cephelerden yapmaktadır. O kadar ki bilinçaltı şeytanın sofrası, hayal ekranı onun uydu yayın üssü, nefis de baş konsolosu olabilecek durumdadır. İşte vicdan, irade ve şeytan güçlerinin, duyuları da kullanarak oluşturdukları farklı etkilerin sonucu; kalp, bilinç ve nefsin ortak kullanım malzemesi ve beslen me ürünleri olan, duygu ve düşünceler ortaya çıkar. İradenin son kararıyla da, beden davranışı olarak uygulanır.

İnsanı çözmek oldukça zordur. Çünkü Allah’ın bütün alemlerine ait özellikleri mahiyetinde taşımaktadır. Maddi yapısı itibariyle genel gen haritası yeni belirlenebilmiş olan insanın, ruh haritasını çizmek, duygu ve düşüncelerini kapsamlı bir şekilde okuyup psikolojik kesin çözümler üretmek kolay olmasa gerektir. Günümüzde, beyin zekasından sonra, duygusal ve ruhsal zekadan bahsedil mektedir. Bu, Peygamberlerin, ortaya konabilecek bütün zeka tanımlamalarını aşan Fetanet sıfatının gölgesi belki de kopyası olarak nitelendirebileceğimiz bir “Evrensel Zeka” ya doğru gidilmekte olduğunun ifadesidir diye düşünmekteyiz.

Biz, günümüzdeki yayınları takip etmekle birlikte, insanın psikolojik yapısını anlamayıp çözüm üretme noktasında Kur’an’ı çıkış noktası yapmaktayız. Bizzat Allah, Kur’an’ı, insan için bir şifa ve Rahmet kaynağı ve yol gösterici kılavuz olarak tanımlamaktadır (17/82;41/44). Bal için de şifa kavra mı kullanılır (Nahl,16/69). Son ayette ise, Kur’an’ın, çok boyutlu, etkili ve en kapsamlı şifa ve tedavi yöntemlerini özetle ortaya koymaktadır:

“Size Rabbinizden bir öğüt, kalplerde olan (hastalık) lar için bir şifa, müminler için çözümler sunan) bir yol gösterici ve (iki dünya mutluluğu veren bir ) Rahmet olarak gelmiştir” (10/57).

Ayet öncelikle “Ey insanlar!” diye başlayarak konunun evrenselliğine dikkat çekiyor. Ayrıca, öğüt, şifa ve rehber kelimeleri de artikelsiz (nekre) olarak zikredilmekle bir belirsizlikten söz ederek; yöntemi, zamanı, mekanı ve muhatapları en kapsamlı hale getiriyor.

İlk olarak, ayet, özellikle psikolojik rahatsızlıklarda ve insanlar arası iletişimlerde, muhat.

abın durumuna en uygun olan anlatım tarzını belirleyerek, duygusal yanını etki altında tutacak hikmetli sözler söylemeyi, “Öğüt” kavramıyla ele almaktadır. İkinci olarak duygu ve düşünce rahatsızlıklarını giderecek etkili bir tedavinin uygulanması gereğine vurgu yapılıyor. “Sadr”, kelimesi, kalp, göğüs, baş, başlangıç, güzel yer gibi anlamlara gelir.

Ayetleri incelediğimizde, Sadr içindeki şüphe ve endişeden, sıkıntıdan, vesvese verilmesinden söz edildiğini görüyoruz (7/ 2;26/13;114/5 ). Şüphe gerçekten, üzerinde durulması gereken psikolojik bir rahatsızlıktır. İnsan gerçekle mutlu olabilir. Herşeye şüphe ile bakan insan güçlü bir duygu ve düşünce girdabına kapılmış demektir. Bu ister, inançla ilgili olsun ister eş aldatmayla, ya da temizlik konusuyla ilgili olsun; Kur’an, kalpteki ve beyinde ki arızaya ve rahatsızlığa dikkat çekmektedir.

Aynı şekilde bir o kadar tehlikeli olabilecek bir duygu ve düşünce virüsü olan sıkıntıya da dikkat çekilmektedir. Bilimsel tedavi ve ilaçların yanında, kalbin Allah ile huzur bulabileceği konusunu hatırlatmak yerinde olacaktır. İlaçlar beyin hücrelerini nasıl etkiliyor iyileştiriyorsa, Kur’an da duygu ve düşüncelere öyle şifa sağlayacaktır.

2-ÜZÜNTÜ DUYGUSUNU YÖNETME PRENSİPLERİ

Üzüntü, kaygı, sıkıntı ve sters gibi, insanı mutsuz eden duygulardan korunmak ve kurtulmak için şu hususlar yararlı olabilir.

a-Bunlar, bir ölçüde doğal karşılanmalı, birer psikolojik hastalık olarak görülmemeli ve o hale de getirilmemelidir.

Geçmişte de benzer üzüntüler yaşamışızdır ve hayatta gelecekte bizi üzecek daha pek çok olayla karşılaşabiliriz. Dünya hizmet yeri olduğu gibi hüzün yeridir de…Cennet ücret yeri olduğu gibi mükemmellik ve sürekli sevinç yeridir . Bu yüzden gerçek mükemmellik yeri olan cennette ancak bütün üzüntü, korku ve sıkıntılardan soyutlanmış olabileceğiz.

Kur’an, israrla inanan ve hayırlı işler yapanlar için, cennette korku ve üzüntü olmayacağını vurgular (2/38,62,262,274,2377; 5/69;6/48;7/35; 46/13) Her şeyin mükemmel olduğu bir yerde hiçbir şey mükemmel değildir. Her şeyin mükemmel olduğu yer cennet olduğundan dünyada bütünüyle hiçbir şey tam mükemmel olamayacak demektir. Kaldı ki hepimiz dünyanın zıtlardan oluşan bir dünya olduğunun bilincindeyiz. Soğuk-sıcak, tatlı-acı, karanlık-aydınlık, genç-yaşlı, iyi-kötü, şeytan-melek gibi…üzüntü-sevinç, kaygı-huzur, stres-mutluluk, öfke-neşe, sevgi-nefret vb duygu çatışmaları ve zıtlıkları da olacaktır. Önemli olan akıl ve kalbe yerleştireceği miz mekanizma ile, dengeli ve ölçülü davranmayı öğrenebilmektir. Kömür içinde elmas ararlar, üzüntü içinde saadet neden aranmasın?

b- Üzüntüyü gidermek için üzüntümüzü arttırabilecek hatta yeni üzüntü kaynakları oluşturabilecek yoğun çaba içine girmek de yanlıştır.

Kırık kolla kavga etmek yanlış olduğu gibi, üzüntü, üzüntü doğurmamalı acıyı arttırmamalıdır.Üzüntü ve stres derhal kontrol altına alınmalıdır. Peygamberimize,”inanmıyorlar diye,üzüntüden kendini nerdeyse helak edeceksin!”(18/6) uyarısı yapılmıştır. Buna göre, duygu ve düşüncelerin, insanın kendine zarar verebilecek hale gelmesine izin verilmemesini anlatmaktadır. Ayrıca buradan, gerçek üzüntünün Allah adına, insanlık hesabına çekilmesi gerektiği de algılanabilir.

c-Üzüntüyü giderip huzur duymak gibi olumlu bir sonuca ulaşmayı hedeflerken, kullanacağımız yöntemler de o güzel hedefimiz gibi güzel ve faydalı olmalıdır.

Bazı insanlar üzülünce, efkar dağıtmak için kendilerini içkiye, eğlenceye, haram ilişkiye verirler. Bu, tuzlu sudan yanmış insanın, içini dindirmek için deniz suyuna koşmasına benzer. Bu şekilde bilinçte geçici bir unutma ve duygularda oyalanma olsa da, bilinçaltımız üzüntü veren olayı ısıtıp ısıtıp önümüze sürecektir. Bataklığı kökünden kurutma gibi konuya esastan müdahale etmek gerekir.

Ayrıca günahlar asla üzüntü giderici ilaç olarak kullanılamaz. Çünkü üzüntü sadece beyin hücrelerini ilgilendiren maddesel bir olay değildir; o etkisini ruhta, vicdanda göstermektedir. Dert ruhsal olduğuna göre, uzman tavsiyesiyle gerekli ilaçları almanın yanında, tedavi, ruhsal vasıtalarda da aranmalıdır. İşte Kur’an’dan ilk öneri:”Sizin sıkıntınızı giderecek olan, Allah’tan başkası değildir (17/56), “Kalpler ancak O’nunla huzura erebilir” (Ra’d, 13/28). İlaçla tedavi de güzeldir, Allah’a yönelerek tedavi aramak da güzeldir. İkisi birden olursa daha da güzeldir.

d-Üzüntüyü gidermek için belli yöntemlere başvurmak bir çare olabilir.

Ancak esas olan, üzüntüyü gidermeye yoğunlaşmak kadar, huzur ve mutluluk verecek faaliyetler içine girmek, en az onun kadar önemlidir. Basitçe şudur: İnsan kainat kadar büyük olduğuna göre, kainatta cereyan eden müthiş hadiselerden etkilenmeden, onu uyum sağlamadan hareketsiz boş oturmak, evrenle olduğu kadar, ruhuyla, aklıyla, duyguları ve duyularıyla, mahiyetindeki potansiyel yetenekleriyle zıtlaşması anlamına gelir ki başlı başına bu bile, insanın sıkılması, üzüntü ve stresinin artması için yeterli bir sebeptir.

İnsanın eli bile boş durmak istemez, basitçe nesnelerle bile oynar. Bu durumda boş kalmaktan asla hoşlanmayan bilinçaltı ve hayal gücümüz rahat durur mu zannediyorsunuz? Ya bunlarla daima dirsek temasında bulunan nefis ve şeytan?..Yalnızlık ve boş boş oturma sıkıntıyı çimlendirir, sıkıntı ise günahlara yönelmek için hem önü alınamaz bir baskı yapar hem de nefis ve şeytan için bulunmaz bir bahane ve fırsat yerine geçer. Ve genellikle amaçsız, ortalarda tek dolaşanlar, hem iç hem dış şeytanlar karşısında kolay av olurlar. Çözüm basit: Kalk ve çalış!..

e-Üzüldüğümüz konuları zihnimizde ölçüp biçmeli ve benzer problemleri yaşayanlar hatırlanmalıdır.

Özellikle de kendimizi bizden daha kötü durumda olan insanların yerine koyabilmeliyiz. Üzüntü konularına yoğunlaşmak onun etkisini ve kalıcılığını arttırır. Üzüntüyü de paylaşmak gerekir. Kur’an’da bu konuda güzel ipuçları vardır. Bir ayet yaz sıcağından şikayet edenlerle ilgilidir. Bu sıcakta da sefere çıkılır mı deyenlere karşı “De ki cehennem ateşi daha sıcaktır!” (9/81). Yaz güneşinden bunalanlara güzel bir mesaj vermektedir. Diğer ayette de Allah verdiği nimetleri hatırlatıp ibret almaya ve O’nu tespih etmeye davet eder: “Dileseydik o yağmur suyunu tuzlu yapardık! Şükretmeniz gerekmez mi?”(56/70).Her su içişte şükretmek için zihnimizde oluşturacağımız bir düşünce olabilir.

Dünyada pek çok insan, hem sıcakta hem de tatlı suya hasret yaşayabilmektedir. Bir otobüs yolculuğun da, boş oturan insan lar sıcaktan of puf ederken, siz, güneşin, başını perde arasından içeri uzatıp, sizinle beraber kitabınıza göz vurduğunu, okumaya çalıştı ğını düşünüp tebessüm bile edebilirsiniz. Tebessüm etkili bir ilaçtır. Nedense en çok lazım olduğu yerde, üzüntülü halimizde onu kullan mayız…

Üç şerefeli minare örneği bu konuda zihnimizi aydınlatabilir, ruhumuza huzur kazandırabiliriz. Her insan, hiçbir şey değilken insan olarak yaratılır ve hayat merdivenlerinde Allah tarafından basamak basamak verilen nimetlerle yükseltilir. Kimisi ilk şerefede, bazısı ortadakinde, kimisi de en üst şerefede farklı derecelerdeki nimetlerle bırakılır. Bu durumda biz, orta yolu bulup, hayata denge içinde bakmak içinde kendimizi ortadaki şerefede düşünmeliyiz. Nimetler açısından, bizden az olanlara aşağıya bakmalıyız. Üzüntüler, yoksulluklar, hastalıklar vb. konularda da daima bizden fazla olanlara, yukarıya bakmalıyız. Ancak unutmamalı ki her teori ancak pratikle hayat bulur, anlam ve değer kazanır ve hedeflenen sonuca ulaştırır.

Bunan pratiğini yapmakta yarar vardır. Bir sıra dışılık yapıp üç şerefeli bir minareye çıkabilir misiniz? Çıkamasanız bile, mezarlıklar, hapishaneler, hastaneler, düşkünler evi, çocuk esirgeme kurumları, en azından mahallemizdeki bir hasta, yaşlı, yoksul bir insan ziyaret edilmelidir. Bu yaklaşım, şükretmeyi de beraberinde getirecektir. Şükür ise başlı başına bir ferahlık vesilesidir. Şükür huzuru da nimetleri de arttırır (54/35; 4/147), insanın gönlünü genişletir. Fakat gerçek şükrü eda edebilmek için, minare yolculuğu gibi, hayalen geçmişe bir tur düzenlemeli, bize peşin, karşılıksız bol bol verilen nimetler hatırlanmalı, sonra da geleceğe yönelip sonsuz cennetin bizim için hazırlandığını düşünmeli, çokça hamdetmeli. Bütün üzüntülerimiz, sıkıntıları- mız bu iki boyutlu ışık yolculuğu arasında sıkışacak, un ufak olacak, kaybolacaktır, kuşkunuz olmasın!

f-Üzüntünün sırlı bir ilacı da iyilik yapmak, burs, sadaka vb…vermektir.

Hz.Hamza şehit edilip parçalanmıştı, Peygamberimizin de yüreği parçalanmış ve çok üzülmüştü. Ayet geldi ve

“Sabret, üzülme, kaygılanma ve ihsanda bulun iyilik yap!” diye teselli etti. (16 /127-128) Üzüldüğünüzde mutlaka bir hayır işi yapın, sadaka verin. Sadaka, toplum anlayışı içinde olduğu gibi sadece yoksula ve dilenciye para vermek değildir. Peygamberimiz bu kavramı çok geniş olarak nitelendirmiştir. Yolda insanlara zarar veren bir taşı veya dikeni almak da, birinin üzüntüsünü giderecek birkaç tatlı söz söylemek de, eşimizin, arkadaşımızın içine huzur verecek bir tebessüm de sadaka sevabı kazandırır. İyilik adına sadece şu son üç minik hareket yapılsa bile üzüntünün nasıl dağılıp yok olmaya, yerini huzurun almaya başladığını göreceksiniz.

Cömertlik başlı başına bir üzüntü antikoru gibidir. Kalıcı bir üzüntü tedavisi gerçekleştirir. Veren elen daima üstündür. Vermek, insanı sevmek değer vermektir. Vermekle hem verende hem de alanda manevi haz veren duygu ve düşünceler ruhları sarar ve aralarında samimi bağlar oluşur. Karşılıklı sevgi ve saygı iletişimi gerçekleşir. Bunun sonucu yufka yüreklerde oluşan manevi antikorlar, üzüntü ve sıkıntı mikroplarını her seferinde boğar yok ederler. Cömertlik duygularıyla kundaklanmış ve dezenfekte edilmiş bir ruhta, üzüntü virüsleri, asla girebilecekleri bir boşluk ve vasat bulamazlar. Girmek isteyenler, yüksek fazilet basıncı altında anında yok edilirler.

g-Hem üzüntüyü hafifletecek hatta giderebilecek, hem de bizi sabır atmosferine sokacak güzel bir düşünceyi de şu ayette yakalayabiliriz:

“Eğer acıyıp da üzüntü ve sıkıntılarını giderseydik, nefis azgınlıkları artabilir ve iyice körleşirlerdi” (Müminün,23/75)”

Üzüntü, sıkıntı, kaygı, stres vb. duygular bıçak sırtı gibi bir durumla karşı karşıya bırakır insanı. Bu duygular insanı günahlara karşı da tetikleye bilir, hayırlara da vesile olabilir. Psikolojik rahatsızlıklara yol açabileceği gibi, tam tersine insanın ruhuna sağlık, dinçlik güç ve hareket de kazandırabilir. İnsanı bıkkın ve tembel yaptığı gibi, çalışması için bir kamçı, başarısı için bir motivasyon aracı da olabilir. Ve üzüntülü halimizde israrla ortaya koyacağımız eserler, ürünler, güzel çalışmalar ve başkasına yapacağımız iyilikler, hayat boyu ruhumuzda mutluluk verici anıya ve elemden lezzete dönüşecektir. Bu durumda biz, maddelerde ele aldığımız gibi bu duyguları olumluya kanalize etmeye çalışmak zorundayız. İradenin bu kadarlık kavgasını da verebilmeliyiz. Hemen teslim olmamalıyız.

Bu konuda ayet bize yeni bir bakış açısı kazandırıyor. İçinde bulunduğumuz üzüntü, sıkıntı ve stres durumu, bizim için Rahmânî bir frenleme mekanizması görevini yapmakta, daha çok üzüntü doğurabilecek durumlara karşı koruyucu kalkanımız olmaktadır diye düşünebiliriz.

Hastalık, kaza, bela istenmemelidir. Fakat bizi zevkler içinde günah bataklığına batıracak sağlık, neşe ve zenginlik, hiç istenmemelidir. Çünkü birincisi daha çok kısacık beden ve maddi dünyamızı ilgilendirirken, ikincisi sonsuz ruh hayatımızı tehlike içine atabilmektedir.

Bir insanın, planladığı haram bir işe giderken, arabasıyla küçük bir kaza yapması, o haram eylemi gerçekleştirememesi, kaderin şefkatli eliyle çarptığı tatlı bir tokat sayılabilir. Ve aklını başına getirmesi için, bir yardım eli olarak yorumlanabilir. Hasta yatağında bir insanın, değil olumsuz eğlence gecelerine katılması, ekmek ve sudan bile zevk alacak durumu yoktur. Fakat bu onun için bir kayıp mıdır, yoksa ayıp mı? Yoksa rahmetle başının okşanması mı? O an belki nefis, alışageldiği zevkler yerine acılar duymaktadır ağlamaktadır, fakat ruh, akıl, vicdan ve yüce duygular sevinmekte ve gülmektedir.

Kendi kendine konuşabilen insanlardan iseniz, sebebi ne olursa olsun, bir sıkıntıya ve üzüntüye maruz kaldığınızda şöyle diyebilirsiniz: “Ağla nefsim ağla! orda fena ağlatacaklar, orda ağlamamak için burda ağla! Sen burada ağla ki kalbim ve ruhum orda gülsün!”. Evet nefsin azgınlıklarına bir gem olması için, geçici olarak başımıza gelen her türlü üzüntüye karşı, bu gibi olumlu bir bakış açısı ve söylem geliştirmek de mümkündür.

h-Üzüntü, sıkıntı ve stres büyük buluşma için eşsiz bir fırsattır.

İnsan orta varlıktır. Tabiri caizse, üst varlık olan Allah ile alt varlık olan kendi dışındaki bütün varlıklar arasında kalır. Kalbi, vicdanı ve aklının, nefis ve şeytanının etkisiyle mekik gibi ikisi arasın da sürekli gelir gider. Bu düalite insanın ruhunu örseler, huzursuz eder.

Alt varlığa tam abone olanlar her konuda azgınlaştıkları için, henüz yuttukları günah balının içindeki zehirin etkisinin farkında olmayabilirler, üzüntülerini böyle geçiştirebilirler. Üzüntü, sıkıntı ve stres yaşayanlar aslında sevinmeliler. Çünkü alt varlıktan nispeten soyutlanmışlar, kendileriyle baş başa kalmışlardır. Bu Allah’a bir adım daha yakın oldukları anlamına gelmektedir. Bunu iyi değerlendirir, hüzünlü yüzlerini, ayçiçekleri gibi o nur kaynağına doğru çevirirlerse, “Rabbim! Ben geldim! diyerek kapının tokmağına dokunurlarsa; “Kulum!” sesini vicdanlarında duyacaklar ayette belirtildiği gibi, kendilerini keder yüklü karanlıktan, nur saçan aydınlığa çıkaracak dostlarını karşılarında bulacaklardır (2/257).

Psikodramayı bilir misiniz? Tiyatroyu, piyes izlemeyi sever misiniz? Ya da çoğu insanın müptelası olduğu dizileri izler misiniz? Hiç izlediğiniz bir sekiç gibi kısa oyunu evinizde aile fertlerinizle canlandırmayı düşündünüz mü?..Garip olurdu değil mi?..Oysa her gün belki her saat, zihnimizde, hayal perdemizde, bilinçaltımızda ne oyunlar sahnelendirmekteyiz…İçimizde diyaloglar yaşarız. Kendimize ve karşımızdakine roller biçeriz. İstediğimiz oyunu oynar ve oynatırız. Normal yaşamda söyleyemediklerimizi söyler, yapamadıklarımı zı doyasıya yapar, bizi üzen bir insana etmediğimizi bırakmayız.

Fakat bütün bu iç diyaloglar, geçici bir iç doyum yaşatsa da, aslında, özellikle süresini ve masumiyet sınırını aşınca, kendimizi olumsuz duygu ve düşüncelere programlama anlamına gelmektedir. Kur’an’da bu iç programlama örneklerini görmek de mümkündür. Mesela, Ebu Leheb ve karısı kendilerini tamamıyla ateş üzerine programlamışlardı. Kadın adeta ateş kesilmiş, saçlarını tarayıp örme yerine urgan örüyor, güzel mücevherler takası gerdanına asıyor ve gün boyu odun taşıyarak Peygambere geçit vermemek için ateşler yakıyordu. Zengin ve soylu bir kadının ayette dendiği gibi, Hamallık yapması, deliler gibi boynunda ip takıp toplum içinde dolaşması ne demekti? Kendini Peygamber düşmanlığına programlaması demekti…

Kadınlık aleminin iftihar tablolarından bir tanesi; Hacıların Hacı annesi, hepimizin anası, Hz.Hacer annemiz!..Kucağında ço cuk, çöl ortasında tek başına işi neydi? Hiç korku, kaygı, endişe ve üzüntü duymuyor muydu? Yavrusu susuz nasıl yaşayacaktı…Ama o, en zor bu durumda kendini salıvermedi, koştu, epeden tepeye koştu…Suyu buldu ve tek başına çocuğunu yetiştirirken, gelip yerle şenlere yardım ederek, organizatörlük yaparak, cihana bedel bir medeniyetin temellerinin atılmasında öncülük yaptı. O, yoklukta varlık gayreti gösterdi. Korkusunu, üzüntüsünü aştı, çölleri de aştı, medeniyet kuran bir kadın payesine ulaştı…Bu ne demekti? Peygamberi mize Mekke beşiğini, bir Nine kucağı gibi hazırlamaya kendini programlama demekti.

İster dış konuşmalarla isterse iç konuşmalarla, Hz.Meryem’in mabet köşesinde yaptığı gibi, dualar eder, secdeye kapanır, Rabbimizin karşısında diyaloglar oluşturabiliriz. Birbirlerine içlerini döken üzüntülerini paylaşan ve moral bulan samimi insanlar gibi, içimizi Allah’a açabiliriz. Bunu takviye için, hayat sahnesinde, bize manevi güzelliklerini yansıtacak temiz hakikat arkadaşları seçebiliriz. Bir taraftan Allah’a diğer taraftan Allah insanı insanlara göre hayat programlaması yapmak, üzüntülerin çekilmezliğinden kurtaracaktır.

i- Beyninizde Rahmânın elini, Kalbinizde Rahîmin kabzasını, hissetmek üzüntü ve stresi eritir.

Kur’an’da geçen el kavramı, kudret, rahmet, fazilet, hayır ve yardım gibi manalara gelmektedir. Allah Bir’dir, zıddı, eşi, benzeri yoktur, hiç bir varlığa muhtaç değildir, yoktan var ettiği sanatı cinsinden değildir; bu yüzden gördüklerimize benzetemeyiz. İnsanlar anlasın, yakınlık ve huzur hissetsin diye el kelimesi kullanılmıştır…

Aslında Allah’ın iki isminden bahsetmekteyiz. “Kâbıd” sıkan, daraltan, kalbi kabzası içine alan demektir. Kalp, aynı zamanda düşünür (bilinçaltı-bilinç ilişkisi gibi) beynin fonksiyonunu idare eder. İşte biz, kalbimiz sıkılıyor derken, bunun etkisini zihnimizde hissederiz. Bu durumda Rabbimizin duygu ve düşüncemize misafir geldiğini düşünerek, O’nun isminin tecellisine, parlak bir ayna gibi mâkes olduğumuzu düşünerek, hüznümüzü tebessüme çevirebiliriz. Gerçekten çok zaman geçmeden,“Bâsıt” isminin (Genişleten, ferahlatan, sıkıntıyı gideren) tecellisiyle yüz yüze kaldığımızı, yüzümüze bakanlar da hissedebilecektir. Şu söz ne hoştur!:”Lutfun da hoş kahrın da hoş!”..Allah’ın sonsuz. Rahmet denizinde, bizim günahlarımız da, üzüntülerimiz de erir gider! Ayetlerde belirtildiği gibi içimize ünsiyet ve huzur lutf eder…

k-“Allah’tan geldik ve ona döneceğiz” ayetini düşünmek, üzüntü ve stres veren şeylerin etkisini azaltır, bazen ortadan kaldırır.

Ölüm, hastalık, felaketler, kişilik ve aile sorunları, gönül meseleleri, ekonomik problemler, vb. ne olursa olsun, etkisi kalbimizde duygu, zihnimizde düşünce olarak bizi etkisi altına almaktadır. Bazen yakınlarımızdan bile duyduğumuz bir söz günlerce aklımızdan çıkmaz, kimisini yataklara da düşürebilir…

Bu söz de aynı kalbi ve zihni, en az onlar kadar neden etkisi altına alamasın ki?: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”(2/156) O’ndan geldik O’na döneceğiz. Bizce bunu düşünürken, sıkıntı ve üzüntü veren şey ne ise; yukarda diyalog önerisinde bulunduğumuz gibi, onunla bire bir konuşmalısınız da: “Rabbimin emriyle geldiysen hoş geldin sefâ getirdin. Biliyor musun ben de ondan geldim! Beni O’na götürmeye mi geldin? Ama bil ki O’nun emri izni ve isteği yoksa, sana paçamı kaptıracak teslim olacak değilim, dimdik ayaktayım ve iyi bir insan olarak çevreme hep iyilik yapmaya kararlıyım!”.

Bu arada dudağınızın bir kenarına bir de bir hüzün tebessümü kondurmalısınız! Hüznünüz, Rabbe iştiyakınızı, tebessümünüz de başınızdaki bütün sıkıntıları temsil etmeli. Ve her üzüldüğünüzde, sıkıldığınızda (tebessüm repliğinizle) bu düşünce ve davranış şeklini mutlaka ama mutlaka tekrar etmeli ve değişimi görmelisiniz.

Üzüntü veren her belaya tevekkül etmeli, feryat etmeyi bırakmalı. Çünkü feryat etmek, bunalımlar yaşatır, belayı ve stresi arttı rır. Huzur ve sefa bela ve sıkıntı vereni bulmakla kazanılır. Hüzün veren şeyin yüzüne gülmeli ki, o da gülsün, küçülsün, huzura dönüş sün ve yüzümüzü de güldürsün! Biz sıkıntının yüzüne güldükçe o da küçülür, değişir o da güler. Eğer siz gülemiyorsanız, gülmenin hayır lısını bilen bir dostunuzla görüşmelisiniz!..

l-Üzüntü ve sıkıntılar bazen bir ikaz ve peşin ceza olarak da değerlendirilebilir ve bu, günahlardan kaçan insanlarda da olabilir.

Alıştığımız bir ibadeti, okumayı veya bir iyiliği aksattığımızda, görev olarak verilen bir bilgiye hizmet çalışmasını veya sosyal faaliyetimizi, ihmal ettiğimizde, bazen de ben de artık dinleneyim deyip, tenperverlik yaparak rahatımızı düşündüğümüzde, bir şefkat tokadı gibi, bu tür sıkıntı ve üzüntü veren bir olayla karşılaşabiliriz, ya da durduk yerde çokça sıkılabiliriz.

Rabbe teveccühden, hatalarımızdan dönmekten ve iyi işlere yönelmekten başka çare yoktur. Bu durumda üzüntü ve sıkıntıyı, ekolojik dengenin sağlanması gibi, ruh atmosferimizdeki dengenin bozulmasına karşı bir düzenleme ve denge kazandırma durumu olarak da değerlendirebiliriz. Bazen kendimiz de, aşırı gülmelerimiz karşısında, kalbimiz adına kendimize gelir ve “Estagfirullah ya Rabbi!” diyerek durumumuza tepkimizi gösteririz.

Bu, yaklaşım şekli Kur’an’da vurgulanır. Önceki milletlere doğru yoldan yan çizdikleri durumlarda; fakirlik, hastalık ve çeşitli sıkıntılar verilmiş, uyarılıp, dönüş yapmaları için mühlet tanınmıştır. Dönenler kurtulmuş, dönüş yapmayanlar da cezalandırılmışlardır (7/42).

Üzüntü, üzüntüye sebep olan yollarla çözülebilir. Üzüntünün sebepleri aynı zamanda onun çaresi de olabilir. Boş boş oturmak, hayalde tiyatro diyalogları geliştirmek insanı hep avutamaz, bazen de zarar verebilir. Zihin meşguliyetten sınırsız zevk alır. Ve bizim üzüleceğimizi de pek düşünmez. Kendimizi üzmemek için, zihnimizi yararlı rutin faaliyetlere alıştırmalıyız. Haftada iki üç dost sohbeti ve çay toplantıları düzenleme, ihtiyaç sahiplerine malzeme taşıma gibi…İnsanlar eğlence geceleri düzenlerler de üzüntü gecesi hiç düzenlenmez. Oysa haftada bir kaç hüzün gecesi yararlı olabilir. Tabi ki bu, gelin üzülelim anlamında değil, gelin ruhumuza, kalbimize, aklımıza gıda sunalım, enerji yükleyelim de üzüntülerle baş edebilecek donanıma kavuşalım anlamına gelmektedir.

m-Sıkıntı ve üzüntü aslında ruhun doğal tepkileridir.

Mevlana’nın Ney’i gibi inlemesidir. Aç kalan bebeğin ağlaması gibi ihtiyaç feryatlarıdır. Ruh, ruhlar aleminden gelmiş bu ten kafesine hapis olmuştur. Bedenin ihtiyaçları gibi onun da ihtiyaçları vardır. Manevi gıdası ihmal edilince, üstelik sadece beden zevkleri altında ezilince, huysuzlanmakta, bu da bedene sıkıntı olarak yansımaktadır. Hem ruhlar alemine duyduğu özlemini hem de ruhsal ihtiyaçlarını, bu sıkıntı iletileriyle dile getirmektedir.

Ruh, bazen kalbimizin güvercin kanadına benzer şekilde pır pır etmesi ve titremesi gibi, tepki mesajlarını böyle sıkıntı ve üzüntülerle iletmektedir. Bu tepkisini susturmak için, denize koşar gibi günahlara dalmak, onu boğarak susturmak anlamına gelir. Çözüm, ruhumuzun gerçek hasretini dindirecek ve ihtiyaçlarını giderecek okumalara, dinlemelere, ibadet, dua ve hizmetlere yönelmektedir. Beden dilimizi çözmeye çalışan kitaplar olduğu gibi davranış bozukluklarını inceleyen ilim adamları da vardır. Ruh dilimiz de iyi irdelenir, dili çözülmeye çalışılırsa, psikolojik pek çok rahatsızlığın tedavisinde de büyük kolaylık sağlanmış olacaktır. Çalışmamızda ayetleri ön plana getirerek, ruhu konuşturmaya çalışmaktayız aslında!..

n-Üzüntün, sıkıntı ve stresin üstesinden gelmenin belki de en kalıcı ve etkili ilacı namazdır diyebiliriz.

Sebebine gelince, bizce üzüntü ve sıkın tının en etkili ve kalıcı sebebi günahlardır. Namaz ise bu olumsuz duygu ve düşünceleri üreten bataklıkları kökünden kurutma eylemidir. Ayetlerde sıkça geçen Takva, genel anlamda Allah’ın emirlerine uymak yasaklarından kaçmak olarak özetlenebilir. Bu bir insanın sürekli olumlu duygu, düşünce ve davranışlar içinde olduğu, olumsuz duygu, düşünce ve davranışlardan uzak kaldığı anlamına da gelebilir.

En basit örneğiyle namaz, ayetin ifadesiyle insanı her türlü fuhuştan ve kötü görülen şeyden uzak kalmaya alıştırmaktadır (29/45). Her gün en azından 5 kez insan, elini kolunu, ayağını, dilini gözünü kulağını kötülüklere karşı bağlamaktadır. Duygu ve düşünce olarak da insan namazda kötülüklerden arınır. Namaz esnasında kötülük yapamayan insan her gün beş zaman diliminde bunu tekrar edince,bu bir alışkanlık haline gelmekte ve namaz sonrasında da etkisi devam etmektedir. Benzer olayı oruç da gerçekleştir mektedir. Böyle ruh eğitimi almış, duygu ve düşüncesi ve organları üzerinde denetim sağlamayı öğrenmiş insanın, üzüntü ve sıkıntı duygusu üzerinde disiplin sağlaması da kolay olabilecektir.

o-Üzüntü ve sıkıntının, diğer ilacı duadır. Namaz gibi etkilidir.

Hatta bazen namazdan öndedir. Çünkü insanlardan uzak, çoğunlukla tek başına Allah ile baş başa iken içten yapıldığından halis bir ibadet sayılır. Olumsuz duygu ve düşüncelerin ruhta meydana getirdiği arızaların giderilmesinde de çok etkili olur.

Dua vücuttaki rejenerasyon sistemini harekete geçirebilir. Özellikle kalp ve vicdan merkez üstünde istemenin ve israrla yapılan duanın, evreni aşarak titreşimler meydana getirmemesi, varlığımızda bir değişime yol açmaması mümkün değildir. Bunu bir de, cehen nem alevlerini söndürecek güç-te görülen göz yaşlarıyla taçlandıranlar, duanın etki gücünü çok iyi anlayacaklardır. Peygamberimizin bu konuda çokça ettiği bir duayı tavsiye edebiliriz:

“Allahümme innî eûzü bike minel-hemmi vel-hazeni ve eûzü bike minel-acezi vel-keseli ve eûzü bike minel-cübni vel-buhli..”

“Allahım, tasa ve hüzünden, acizlik ve tembellikten, korkaklık ve cimrilikten sana sığınırım”.

Evet, üzüntü, korku, psikolojik rahatsızlıklar ve ilacı: Cömertçe malla ve canla dış aksiyon!..Ve iç aksiyonu ibadet ve dua!..

3-ÜZÜNTÜ PENCERESİNİ DEĞİŞTİRMEK

Üzüntü ve sıkıntınızın ismini değiştirerek, yeni olumlu bir isim takmanız ve farklı bir pencere açıp yeni bir çerçeve oluşturmanız da etkili olabilir Bu ve benzeri pek çok yöntem, kişisel gelişimle ilgili kitaplarda önerilmektedir. Aklın belirledikleri Kur’an’a uyuyorsa, uyuyordur, baş-göz üstü demek lazımdır. Aslında akıl, Kur’anca düşünsün diye vardır. Bilmeyerek de olsa pek çok akıl Kur’an gibi düşünebilmektedir. Ve önerdikleri de Kur’anî öneri olarak alınabilir. Şaşmayan akıl, karanlıktan çıkıp, vahyin ışığında yürüyen akıldır. Sıraladığımız maddelerde de görüldüğü gibi, konu, içinde bulunduğumuz halden uzaklaşmak, yeni bir duygu ve düşünce atmosferi hazırlamak, farklı bir pencere açmak, farklı moda atlamak, duruma yeni bir renk ve anlam kazandırmaktır.. Bu konuda Kur’an’dan bir-iki örnek verelim.

a-Sekîne penceresi oluşturmak:

“Üzülme dostum! Allah bizimle beraberdir!”…”Allah da sekîne indirdi…”(9/40)

“Sekîne”, duygu ve düşünce huzuru ve güven anlamına gelir. Hicret sırasında, mağarada iken Hz.Ebu Bekir”in Peygamberimizle ilgili olarak endişe duyması, üzülmesi ve kaygılanması sonucu, Peygamberimiz bu sözü söylemiştir. Böylece de Kapkaranlık mağarada, iç dünyasını aydınlatacak ve psikolojik durumunu değiştirecek yepyeni bir pencere açmış olmaktadır. Bu aynı zamanda yalnızlık duygusunu da giderecektir. Çünkü yalnızlık hem sıkıntının artmasında hem de sıkıntıdan günahlara atlamada kolaylık sağlayan riskli bir durumdur.

Allah ile beraber olduğumuzu normalde biliriz; fakat bilinçaltımız bunu bilmez, nefsimiz hatırlamaz, şeytan zaten hatırlanmasını hiç istemez! Allah beraberliği vurgusu ile hem vicdan uyarılmakta, hem de irade etkinleştirilmektedir. Bu iki dev güc, işbirliği ile, anında olaya müdahale etmekte, duygu ve düşünceye acil müdahale yapmaktadır. Yanlış algılaması sonucu, panik haline girmiş bir insanın, gerçeği öğrenince sakinleşmesi gibi…Acaba Allah (C.C.) kadar varlıkta başka bir gerçek var mıdır? Ve O’nu hatırlamak kadar insana sekîne yani iç huzuru ve güven veren ikinci bir etkili hatırlama şekli belirlenebilir mi?

Yalnızlık insan için ciddi bir handikap olmakla beraber mükemmel bir fırsattır da. İnsanlar içinde, dünya işlerinin boğuculuğu altında insan, çoğu zaman kendini obje yapamaz, Allah beraberliğini yakalayamaz. Bu durumda yalnızlık bir nimettir. Yıldızlar, hep yalnızlara kalırlar. Çok uzakta da olsalar!..Rabbimiz ise insana çok yakındır. Gönül semamızın yaldızlanması için bu yalnızlığı ganimet bilmeli, hüznümüzün hedefine Allah’ı koymalıdır.

O, hüzün kaynağı değildir, O’ndan uzak kalmak, işte esas hüznün kaynağı budur. Işık kaynağı Vahiy mağaradan parlamıştı. Her sıkıntı karanlık bir mağara psikolojisi yaşatabilir. Bunu, içi sekîne ve huzur dolu, kutlu ve nurlu bir mağaraya çevirmek elimizdedir. Güneşlerle gecemizi aydınlatan Yaratıcımız, kendisine teveccüh edildiğinde ruhumuzdaki karanlıkları da aydınlatacaktır.

b-Geçmiş ve gelecek pencerelerini boyamak:

Kur’anı incelersek, büyük bir bölümünde insan ve evrenin var oluş sahnelerinden, tarihe açılan sayfalardan, kıyamet öncesi ve sonrası olaylardan bahisler açtığını görürüz. Bunun yanında, insanın vicdan ve irade mekanizmaları başta olmak üze re, kalp ve akıl cephesinden, duygu ve düşüncelerinden, önemli bir potansiyel olarak da nefis ve kaprislerinden söz ettiğini fark ederiz. Kur’an’da ayrı ca verilen misaller ile doğa olayları, kıyamet, cennet cehennem konularındaki canlandırmaları ve tasvirleri çok dikkat çekicidir. Kur’an’ da geleceğimiz hak- kında pencereler açılmakta ve o pencerelere uyan renkler kullanılmaktadır. Bugün bilgisayar dünyasında renklerin önemi büyüktür ve bir kaç tuşla bambaşka renklendirmeler yapılabilmektedir.

Renk kavramı Kur’an’da “Allah boyası” olarak, bir ayette iki kez geçer (2/138) Ve en güzel boya olan Allah boyası ile boyanmamız istenmektedir. Bu boyaya tabi ki fıtrat, iman, ibadet, hayırlı işler ve ahlak güzelliği olarak anlam verilebilir. Allah’ın güzel isimlerinin bütün varlığımızda tecelli etmesi adeta bize sanatlarının fırçasını vurması olarak ya da bizim de o güzel isimlerle ahlaklanmamız, meca zi olarak boyanmamız şeklinde de yorum yapılabilir.

Kur’an ayrıca Yahudilerin kurban olarak kesecekleri sığırın farklı renklerinden (2/68,69), ibret için yaratılan insan renklerinden (Rum,32/22), hayvan ve bitkilerin renklerinden (16/13;35/27-28;39/21) ayrıca yolların (35/27) ve balın renginden (16/69) söz etmektedir. Bunun dışında zihnimizde renk imajı uyaracak tasvirler sıkça görülmektedir. Özellikle cennet nimetlerinin anlatıldığı ayetlerde bu daha bir belirgindir.

Biz de Kur’an’ın bu yönteminden yararlanarak, hayal tuvalimizde tablolar oluşturabilir, bilinçaltı sahnemizde dilediğimiz dekoru düzenleyebiliriz Bilincimiz ve vicdani duygularımız protokolde bunları izler ve etkilenirler. Tıpkı rüyalarımızda etkilendiğimiz gibi. Bir farla ki hayatımızı doğrudan etkilerler.

Biz “Şeytan Boyası” kavramını kullanmayı da gerekli görüyoruz. Renkler günahsızdır.Güzel amaçlar için yaratılan güneş ananın masum yavruları olarak ruhumuzda coşku oluştururlar. Burada renklerin hangi amaçla kullanılacağı önem kazanmaktadır kuşkusuz. Kısaca renkler şeytanın ve onun temsilcisi haline gelmiş nefsin günah duygularına hitap ediyorsa, masumiyetlerini yitirmiş, kötüye alet edilmiş olurlar. Fakat renkler iman gözlüğüyle izlenirse, Allah’ın sonsuz güzelliklerine açılan müthiş bir gök kuşağın penceresine dönüşürler. Demek ki renkleri Allah boyası haline getiren tılsımlı dürbün, iman dürbünüdür…

Şimdi size üzüntü ve sıkıntı veren geçmiş gelecek ne kadar olumsuz pencere varsa, hepsini tıklayarak seçebilirsiniz, otomatik iman fırçasıyla üzerlerinden geçerek, bir anda tamamına, seçtiğiniz rengi verebilirsiniz. Eğer geçmişe ve geleceğe iman nazarıyla bakılmazsa, karamsarlık olur, sıkıntı artar. Sözgelimi bugün çok neşeli bir gün geçirdiniz diyelim, akşam geçmişe ait bir kederinizi, ya da gelecek bir endişenizi hatırlar ve üzerinde israrla durur, üfler şişirir, dert haline getirirseniz; o gün yaşadığınız bütün renkleri tek bir siyah renkle boyadınız, anlamsız hale getirdiniz demektir. Kur’an boyasını elimize alma, sınırsız katalogundan mutluluk renklerini seçme ve bilinçaltı ve nefis arka planını da, kalp ve bilinç koruyucuyu da bir güzel boyama zamanıdır! Unutmayınız, günler geçer, ömür biter, renkler solar, ama imanımız hep aynı canlılıkta, tazelikte ve güçtedir, inancın renkleri asla solmaz!..

c-İki yönlü kaynak araştırması yapmak:

İlki önümüzde ve içimizde bulunan üzüntü kaynağını inceleyip, bunun hiç de üzüntüye değecek bir şey olmadığının farkına varmak demektir. Bu, aslında dünyayı ve dünyalıkları taparcasına sevmenin tabii bir sonucu sayılabilir. İnsan çık sevdiği ve ulaşmak istediği bir şeyi elinden kaçırınca ya da erişemeyince doğal tepki olarak üzüntüye gömülür. İnsan düşünürse, önünde ve elinde parlayıp duran cam parçalarının yalancı parıltılarını delicesine sevmeye ve ölürcesine kaygı duymaya layık şeyler olmadığını, bir gün zaten hepsinin elinden gideceğini fark ediverir. Böylece üzüntüsü en azından hafifler ve zamanla kaybolur.

İkincisi bundan daha önemli ve etkilidir. Bu yöneliş esas ışık kaynağına, güç ve bereket pınarına yönelmek onu farketmekle gerçekleşir. İnsan benim sevdiğim ve bağlandığım her şeyin hakiki sahibi var, bana sıkıntı ve üzüntü veren her olayın bir yaratıcısı ve yöneticisi var der huzur bulur. Öte yandan kendi iradesini ve duygularını yanlış yönde kullandığınını muhasebesini yaparak her sıkıntıyı aşabilecek güçte olduğu bilincine varır ve bu önemli iki kaynak düşünceye kendi aksiyon gücünü de ilave ederek bütün üzüntü kaynaklarına karşı kendini güçlendirmiş olur.

4-ÜZÜNTÜ VE SABIR GÜCÜ

Üzüntü ve stresin en etkili çaresi sabır gücünü kullanmasını öğrenmektir. Allah hiçbir insana gücünün üstünde sorumluluk vermez, yapamayacağı ibadetleri de, kaldıramayacağı sıkıntıları da yüklemez (2/286). Bunun yanında sabırla sınanmak için, farklı şekillerde üzüntü ve sıkıntıya maruz kalacağımız da belirtmektedir (2/155;47/31).

Sabır gücünün farkına varmak için geçmiş ve gelecek ilişkisini iyi kavramak gerekir. Bu psikolojik bir hazırlık aşamasıdır. İnsanın bir yanılgısı, geçmiş ve geleceği nerde ne zaman düşünmesi gerektiğini bilememesidir. İçinde bulunduğumuz ruh hali neyi gerektiriyorsa, o akışa kendimizi salıp, geçmiş ve gelecek korku ve endişelerin, ya da zevk veren anıların hayallerin içine dalar gideriz. Sonra da kalkıp bu hayat çekilmez deriz!

Oysa sabır gücümüz, her bulunduğumuz an için yeter de artar bile. Şu an oturup geçmişte yaşadığınız diş ağrıları için kendi kendinize eziyet çekmeniz akıllıca mı? Öte yandan dişiniz ya da bir başka uzvunuz yarın öbür gün veya ileriki bir tarihte yine ağrıyabilir diye üzülmek, ağlamak, doğru mu?..

Demek ki biz, aslında üzüntü ve stres yaşarken, çoğunlukla, olmuş bitmiş ya da hiç olmamış, günlerin ve olayların hayali ağırlığını da getirip bugünkü yaşantımızın üstüne ekliyoruz. Ve bunca ağırlık karşısında doğal olarak boşa üzüntü ve sıkıntı çekiyoruz.

Bu, elimizdeki büyük sermayeyi birkaç günde çarçur edip, eli boş ortada kalmamız gibidir. Bir komutanın, evhama kapılıp askerlerini sağa sola dağıtarak, merkezi zayıf bırakması ve hücumlar karşısında dağılması gibidir. Aslında boş kuruntularla psikolojik yapımızı zayıf düşürüyoruz, kendimizin mağlubu kendimiz oluyoruz. Sabır tılsımına gerçekten sahip olan bir insan, iç dünyasının zenginliğine göre, bu sırra eremeyen iki insanla on insan arası sabır gücüne sahip olabileceğini bile söyleyebiliriz (8/65).

İman sonsuz sabır demektir. İman gücüne dayanan, sınırsız sabır kapısını açmış demektir. Çünkü 70 yıl yaşayıp ölen Müslüman sonsuz cenneti kazanır. Çünkü 1070 yıl da yaşasaydı bu imanında sabırla, sebat edecekti. Sonsuz sabır niyetiyle, sonsuz cenneti kazanmış olacağız.Hem sonsuza gidecek olduktan sonra, 70 yıllık sabır da nedir ki!..Hayal terazimizin bir kefesine 70-8- yılı diğerine sonsuz yılları koysak, bilincimiz ne derdi acaba?

Sabır her şeyden önce Allah beraberliğini (2/249; 8/46,66) sevgisini (3/146) hayrını (16/126) yardımını (2/153) hesapsız cennet ücretini bize (39/10) kazandırmaktadır.

Kur’an’da sabırla imtihan olacağımız özellikle belirtilir (2/155;47/31). Hatta şu ayet konuya farklı bir ciddiyet ve hassasiyet kazandırmaktadır:

“İnsanlar, imtihanlardan geçirilmeden, sadece iman ettik demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Öncekileri de imtihandan geçirdik. Allah doğruları ve yalancıları ortaya çıkaracaktır” (29/2-3). Doğru insanlardan olmaya çalışmak ve doğruluk yolunda sabretmek hayat amacımız olmalıdır.

Sabır gücü kazanmamızda Peygamber hayatları son derece etkili olabilir, sıkıntılarımız karşısında ciddi güçlü moral takviyesi yapabilir. Hükümdar olan, insanların dışında, şeytanlara, cinlere ve bilinemeyen yaratıklara bile hükmeden ve sınırsız servet sahibi olan Hz. Süleyman da ciddi hastalıkla sınanmış, Hz.Eyyüb yıllarca hasta yaşamıştır(38/34,41). Hele 950 yıl insanların hidayeti için çırpınan ve onlardan gelen her sıkıntıya katlanan Hz.Nuh, bu konuda sıra dışı denilebilecek bir örnek teşkil etmektedir(29/14). Demek ki Allah sevdiklerini sıkıntılarla dünyaya değil kendine bağlıyor!..

Hz.Yakub’un sabır konusundaki yaklaşımı da bize çok şey kazandırabilir.

Çocukları, çekemedikleri Yusuf’’u kuyuya atmışlar, kanlı gömleğini getirerek, kurt yedi demişlerdi. İlerde bu hasretten gözlerini de kaybedecek olan Hz.Yakub şöyle der: “Güzel bir sabır dan başka yapacağım bir şey yok! Bu durumda yardım edecek ancak Allah’dır” (12/18). Yıllar sonra en küçük oğlu Bünyamin’in Mısır’ da bırakılması karşısında da aynı sözleri, şu ilave ile söyler: ”…Ümit ediyorum ki Allah onu bana getirir, O ilim ve hikmet sahibidir ” (l2/83).

Burda, sabırla Allah’a tevekkül ettikten sonra, ümitsizliğe düşmeme ve Allah’ın yaptığında hikmet arama gibi bir pencere açılmakta,farklı bakış açısı getirilmekte; dolayısıyla sabır gücü yerinde ve etkili biçimde kullanılmış olmaktadır. Sabır duygusuna da “Güzel” sıfatıyla ayrı bir anlam kazandırılmaktadır. Allah ile beraber olma, insana sabrın en güzelini kazandırmaktadır.

5-SABIR GEREKTİREN BEŞ ANA KONU

Kur’an’da sabırla sınanacağımız şu beş konu üzerinde durulur.

a)Allah’ın emirlerine karşı sabır.

En başta Allah’a iman ve bunun sonucu başa gelebilecek her sıkıntıya, namaz ve oruç ibadetine, ibadet kadar önem verilen savaş zamanı düşmanla, barış zamanı cehaletle mücadeleye sabır gelmektedir. Diğer ibadetler ve güzel ahlak ilkelerine uyma da bu cümleden sayılabilir. Namaza ve oruca katlanabilen bir insanın katlanmayacağı sıkıntı olamaz.

b) Allah’ın yasaklarına karşı sabır:

Hırsızlık, fuhuş, içki, kumar yalan, gıybet, israf gibi günahları işlememeye karşı sabır. Ruh, vicdan, kalp, akıl ve mantık gücüyle; şeytandan gelen vesveselere, nefsimizden gelen kötü arzulara karşı gösterilen direnç ve mücadelede sabırla sebat etmek gerekir. Haramlardan uzak kalan insan, yüzde elli üzüntü ve stres kaynaklarını kurutmuş sayılır.

c) Felaketlere,hastalıklara ve her türlü üzüntü ve sıkıntı veren olaylara karşı sabır.

Yaşlanarak yatağında değil de, sıra dışı ölümle ölenler manevî şehit sayılır, deprem ve yangında mal kayıpları sadaka hükmüne geçer.Günahların da affına vesile olur. Hastalık, olmuş meyvaların dökülmesi gibi günahları döker. Ayağa batan diken, başa giren ağrı bile bazı günahlara kefaret olur, ve insanın manevî derecesini yüceltir.Çoğu üzüntü kaynağımızın aslında sevaplar ve avantajlarla dolu olduğunu görebiliriz.

d) Allah rızasını kazanmak ve insanlara yararlı olmak amacıyla, hayat boyu, fedakarca ve çilelerle yapılan her iyilik ve hizmetlere devam etme de sabır.

Bu çok önemli bir konudur. Burada arkadaş, dost, toplum, milletler çapında bir hizmet söz konusudur. Büyük işlere soyunan insanlar, baştan niyetleriyle büyük sorumluluk ve güç yüklenmiş sayılırlar, her üzüntüye karşı adeta manevi bir bağışıklığa sahiptirler. İhlasla, karşılık beklemeden, millet hizmetinde koşturan insan, kendisini başkalarının üzüntülerinin giderilmesine vakfettiği için,hayatın kendisine getirdiği her çeşit üzüntüyü zararsız bir şekilde kolayca atlatabilir. Aslında milletinin derdi kendi dertleri ni unutturur.

e) Zamana karşı sabır.

Bir ağacı dikeriz fakat meyvası için bekleriz. Allah’ın tabiat kitabında yazdığı bu gibi gelişim kanunlarına, insanlar arası ilişkilere ve toplumsal olaylara uyum sağlamada insan genellikle aceleci davranır. Hemen diplomaya ulaşmayı kısa zamanda çok kâra geçmeyi, bir koltuk kapmayı, ilk seçimde iktidarı ele geçirmeyi, ülkece derhal zengin olmayı isteme gibi. Hayat, bütün olaylarıyla böyle süreçler yaşatır bize.Ve bu bazen senelerce sürecek bir sabır anlamına da gelebilir. Nuh Peygam berin bin senelik tebliğ hayatına nasıl sabrettiğini bir düşünelim!.. İnsan bilinçaltını da bilinç üstünü de, kalbini vicdanını da buna ikna etmeli, iman gücüne dayanarak, bütün ruhuyla hayatın sıkıntılarına dayanıp, iyi yolda mutlaka başarılı olacağına kilitlenmelidir.

Üzüntü ve stresin hayatımızı olumsuz etkilememesi için mutlaka çareler aramalıdır. Doktorlara gidilmeli, kitaplar okunmalı, seminerler takip e- dilmelidir. İbadet yapılmalı, dualar edilmelidir. Ancak, kalıcı ve etkili bir sonuca ulaşmak istiyorsanız, yukardaki beş maddeye uyum içinde, dengeli ve ölçülü bir hayat yaşayan insanları arayınız, onların akışıyla akınız, koşuşlarıyla koşunuz, soluklarıyla yaşayınız. Onların sevinç ve üzüntülerini, prensip ve ideallerini paylaşınız. Kendinizdeki gerçek değişimi kısa zamanda görecek; üzüldüğünüze üzüleceksiniz!

Bu aydınlık simaları daha önce niye tanımadım diye, turnikeye geç girdiğinize üzüleceksiniz.Sonra üzüntü ve streslerinize yeni anlamlar yükleyeceksiniz. Üzüntüsüz yaşama sanatını kitaplardan alıp, gerçek hayat tuvalinde, rengarenk tebessüm kalemlerinizle, desen desen çizerek göstereceksiniz. On yıl kadar yataktan kalkmadan, hastalığa sabreden Hz.Eyyüb gibi, bin yıl milletini irşad etmek için sabırla koşup duran, üzüntüsüne asla yenilme yen Hz.Nuh gibi, siz de bir sabır kahramanı olabilir ve meleklerden alkış alabilirsiniz

KİBİR

Bir arama motoru gibi Kur’an, insanın bütün duygu ve düşüncelerinin haritasını ve yönetim rehberliğini verir

İnsan, varlıklar içinde duygu yumağı olan tek varlıktır. Bu çok yönlülüğü, Allah’ın sayısız isimlerine doğrudan ve en kapsamlı bir ayna oluşun- dandır. Allah’ın subuti (benzerlerinin insana da verildiği) sıfatlarına mazhar olmasının sonucu olarak, onur ve kibir konusunda da hissesine düşeni almıştır. Kibir duygusu sadece meleklerde yoktur. Dışındaki insan ve cin varlıkta görülür. Beden dillerine bakıldığında hayvanlarda da benzer davranışların sergilendiğini gözlemlesek de, iradesiz olduklarından sorumlu değillerdir.

Kibir büyüklük demektir. Kendini büyük görme, başkalarından üstün tutma anlamında manevi bir hastalığa isim olmuştur. Aslında Allah’ın bir ismi olarak, Kur’an’da “Kebir’ ismi sıkça geçmektedir. Peygamberimiz de (manası Allah’dan, sözleri Peygamberi mizden olan) kudsi bir hadiste Allah’ın “Kibriyam benim Ridamdır” dediğini nakleder. Nur da Allah için hıcab-örtü olarak adlandırılır.

Kibir, diğer olumsuz duygular içinde en ölümcül olanıdır denebilir. Mahkemelerde görülen davalar içinde; korkutma, tokat atma, yaralama gibi hafif sayılabilecek suçların yanında, kasten-azmederek adam öldürme gibi bir şey!..Kibir, eli kanlı baş vicdan katili sayılabilir.

Bu hastalığa yakalanan insan (Narsizm), yaratılmışlığını, acizliğini ve fakirliğini kesinlikle görmek istemez, vicdanı kör eder. Bu da yaratıcısıyla arasındaki tüm bağlantıları koparması anlamına gelir. Kibir, kalbi ezer geçer, yüce duyguları boğazlar, güzel düşüncenin nefesini keser, insanlarla olumlu iletişimi ve diyalogu dinamitler. Kısaca kibir, insanın, hem yaratanla hem de yaratılanla ilişkilerini koparması, egosunu her şeyin üstünde tutması anlamına gelmektedir.

Kibirli insanın yaşam kuralları kendi tarafından belirlenir. O kendi benlik yasalarını oluşturmaktan büyük keyif alır. Şeytan ve Firavun gibi…

Kibrin ne anlama geldiğini en iyi şekilde, Kur’an’daki, ayet ayet canlı tablolardan anlayabiliriz:

Kibir, büyük olma ve büyük görünme ise şayet, buna en çok layık olan Allah’dır. Nitekim bu her gün minarelerden beş kez, namazlarda defalarca, “Allahü Ekber” lafzıyla ilan edilmektedir. Ve bu büyük tanımayı, Allah istemektedir (17/111,22/37, 74/3) Aslında bunun istenmesi de insanın büyüklük kazanması içindir. Bir damlanın kendi adına büyüklüğünü düşünün bir de denizle beraber olunca büyüklüğünü!..

İnsan kainatla denk varlık diyoruz. Ama bu büyüklüğe ulaşabilmesi için, kainatın “Kebir” olan Yaratıcısının büyüklüğü karşısında küçüklüğünü itiraf etmesi, kibrini secde örs-çekiciyle eritmesi gerekiyor. O zaman insan öyle bir büyüklük kazanır ki, büyük görünen nice devler, onun yanında çok küçük kalırlar. Allah’tan kopan hiç kimse büyük olamaz!..Nuh Peygamberin dediği gibi:”Ne oluyor size? Allah’a büyüklüğü yakıştıramıyor musunuz?” (71/13). Demek ki Allah’a yakıştırılmayınca kendilerini kibirle büyük yapmaya çalışıyorlar. Ya da kendilerini büyük gördüklerinden, büyüklüğü Allah’a yöneltmek istemiyorlar.

Kibrin ilk temsilcisi şeytan, kibri, varlığının aslı ve özü olarak benimsemiş onunla bütünleşmişti. Bu duygusunun hortlamasına sebep olan şey, Adem’in göz kamaştırıcı donanımlarla ortaya çıkması karşısında, kıskançlık damarlarının kabarmasıydı. Adem’den üstün olduğunu Allah’a karşı ilan etti, ardından da secde etmemekde direndi. Allah, secde etmeme sebebinin, kibir olup olmadığını ve kendisinin yüce bir varlık olup olmadığını sordu.

Şeytan öncelikle Ademin topraktan beni de ateşten yarattın diyerek güya Allah’ın yaratıcılığını kabul etmiş olduğunu göstermiş fakat, beni üstün olarak yaratan asıl sensin demeye getirmiştir.

Allah’ın sorusunu reddetmez; bu kabul anlamına gelir. Zaten cevabı da bunu teyit eder. “Ben ondan üstünüm” diyerek örtülü biçimde kibrini iti raf etmiş olur (38/75-76) Bunun doğal sonucu da kafirlerden olma hükmünün verilir (2/34). Şeytanın cennetten, aşağılanmış olarak kovulmasının temelinde bu kibri ve büyüklenmesi bulunmaktadır (7/13, 38/74).

Kibrin filizlenmesinde, ortaya çıkmasında ve insanı azmanlaştırmasında en etkili sebep, nefistir. Nefsin alışageldiği, tutkunu olduğu ve hoşuna giden şeylerin terk edilmesinin istenmesi karşısında yaşadığı çelişki ve iç çatışmasıdır. Ki bunun ilk çarpıcı örneği şeytanda görürüz.

Her Peygamber bilindiği gibi, inanç ilkeleriyle gelmiş ve ahlak adına bazı taleplerde bulunmuşlardır. Ancak her peygamber, toplumlarının, nefis hesabına edindikleri alışkanlıklarıyla daima ters düşmüş, mücadele etmek zorunda kalmışlardır. O kadar ki, nefislerini savunma adına kibir silahına sarılan kimi toplumlar, yalanlamakla kalmamış canavarlaşarak peygamberi öldürmekten çekinmemişlerdir (2/185).

Kibir, duygu ve düşüncenin denge ve ölçüsünü bozar. Eşyaya doğru bakmayı ve olayları doğru okumayı engeller. Ayeti okuduğumuzda bunu açıkça görebiliriz. Kibir, doğru olanla insanın arasında kesif bir perde gibi inmektedir. Gerçeğin kanıtları ortada olmasına rağmen, gizli bir manyetik benlik gücü, sanki onu ona ulaşmaya engel olmaktadır. Yüzünü hep yanlış yollara çevirmektedir.

Kibir, Allah’ın hem Kur’an ayetlerini hem kainattaki ayetlerini hem de insanla ilgili sosyolojik ve psikolojik gerçeklerini görmesi ne mani olmaktadır (7/146). Sözgelimi “Psikolojik pek çok rahatsızlığın kökeninde, inanç eksikliği, Allah’ı tanımama, ibadeti eksikliği, ahlaki gevşeklik bulunmaktadır. Bu yüzden ilaçlı tedavinin yanında iman ve ibadet konuları da işlenmelidir” tezini, pek çok insan savunduğu halde, kibirlerini aşamamış kimi insanlar buna kulak asmazlar. Çareyi sadece ilaçlarda ve sözüm ona acıları unutturan içkilerde, eğlence ve zevk dünyalarında ararlar, “Kafana takma eğlenmene bak” derler…

Kibir, resmen bir duygu ve düşünce özürlülüğüdür. Çünkü hem Yaratıcı ile hem de yaratılanlarla seviyeli bir iletişim kurma niyetinden ciddi bir mahrumiyet söz konusudur. Bunun sonucu olarak da ölçülü ve dengeli bir aklı yürütmek,yargıya varmak ve olumlu davranışlar beklemek de imkansızdır.

Bu düşünceyi doğrulayacak bir başka olay: Müşrikler, Peygamberimiz ve getirdiği mesajlarla ilgili karar vermek üzere toplanmışlardı. Çünkü okunan ayetler, aklı başında olan her insanı etkileyecek güçte ve içerikte idi. Kahin , şair, yalancı, mecnun gibi öneriler kabul görmedi ve sonunda Velid b. Mugire, derin derin düşündükten ve oldukça zorlandıktan sonra, sihirbaz demeyi uygun buldu.

Kur’an, bilgisi, serveti, nüfuzu, otoritesi olan bu inatçı adamın, son karar noktasının kibir olduğunu söylüyor. Çünkü ne duygusal açıdan ne de fikir açısından konuya yüklenecek hiç bir mantıklı ve olumsuz bir anlam bulamadılar. Kur’an, o şahsın dört-beş kez derin düşündüğünü, çok kötü ölçüp biçtiğini, adeta kaçamak bir yol arar gibi sıkıntı çektiğini, kıvrandığını, mimiklerine varıncaya kadar tasvir etmektedir. Fakat o, ne kalbini ne de aklını dinle meye niyetlidir. Kibir putu karşısına dikilmiş kaş çatıp surat asmış, onu tahrik etmektedir.

Ve kibir, genellikle insana yalancı, şişirilmiş, suni bir cesaret ve üstünlük duygusu kazandırır. O da öyle yapar ve kararını açıklar: Bu olsa olsa bir sihir olabilir! İşte benliğini aşamamış, aklını ve kalbini kaybetmiş bir kibir özürlüsü!..Doğrusu, fani dünyada, bir gün gömlek gibi çıkarıp atacağımız şu bedenin özürlüsü olarak yaşamak, sonsuz hayatı yok edecek bir vicdan ve beyin özürlüsü olarak yaşamaktan çok daha iyidir. Anlaşıldığı gibi, kibirli insanın duygu ve düşünce yönetiminde, ölçü ve dengeyi sağlaması oldukça zor görünüyor.

Kibir, bilince ve vicdana giden yolları tıkar, bloke eder. Göz görmez, kulak işitmez, beyin düşünmez olur. Üç beş yıl, elli-yüz yıl değil, Nuh Peygamber bir milenyum boyunca, bin yıl durmadan, hem de gece gündüz anlatmış fakat karşısına hep kibir duvarını örmüşlerdi. Peygamber ne zaman ağzını açsa, kibir şartlanmışlığı içinde, hemen kulaklarını tıkıyorlardı; beynimiz de kalbimiz de sana kapalı demeye getiriyorlardı (71/7) Nuh’un oğlu bile dev dalgaları aşabileceğini zannetmiş fakat kibrini aşmamıştı (11/43).

Kibir, insanlara daima yukardan baktırır ve küçük gördürür. Bu kendini büyük görmenin doğal bir sonucudur. Bir büyük varsa bir de küçük olacaktır. Sınıf ve tabaka ayrımı ortaya çıkacaktır. Özellikle peygamberlere çevresindeki ayak takımını, fakir ve zayıfları uzaklaştırması teklifinde bulunmuşlardır (11/27).

Kibir, yeteneklerin, bilginin, servetin ve otoritenin büyüklüğüyle orantılı olarak büyüklenmeye götürebilir, gelişebilir ve insanı baştan çıkartabilir. Bunun en çarpıcı örneğini de Kur’an’da görüyoruz. Tıpkı şeytan gibi firavun da, bu dört temel konuda sahip olduklarına bakarak öylesine büyüklenmişti ki, büyüklükte sınır tanımamış, kendini tanrılığa layık görmüş; “kendimden başka ilah tanımam” diyerek işi Musa’nın tanrısını düelloya davet etmeye kadar vardırmıştı.

Ne var ki büyüklenmekle kendilerine zulmettiler ve denizde boğulmakla peşin cezalarını çekmekten kurtulamadılar (28/37-38). Aynı dönemde servetiyle çalım satan, böbürlenen Karun da benzer yoldaydı; Bilgisini ve servetini, kibir duygusunu beslemekte kullanmış olmalı ki: ”Bu serveti bilgimle kazandım” demiş kibirlenmişti. Kalbini boş bırakmış, kasalarını mücevherlerle doldururken, iman cevheri yerine kalbini kibirle doldurmuştu. (40/56) Çevresindeki, hayra hizmet taleplerine hep kulak tıkamıştı. Servetiyle birlikte o da, tevazûnun yeri olan toprağa karıştı gitti (28/76-81).

drmavi

.

Bu yazı msnmail sayfasında geçen eşcinsellik konusu üzerine yazılmıştır drmavi

Günah Allah’dan uzaklaşma nefsin O’nu tanımaz yanını harekete geçirme eylemidir denebilir. Allah helal haram sınırları çizmiştir. Ağız vermiş yenecek içilecek helal karşılıklarını da yaratmış ve haramları belirtmiştir Efendimiz de Allahın verdiği yetki ile bazı haramlar ilave etmiştir, yırtıcı hayvanların yenmesinin haram olması gibi. Aynı şekilde cinselik, şehvet duygusu vermiş ve bunun eşler arasında meşru çizgilerde ailehelal platformunda karşılanması sınırlarını getirmiştir.

Günah ayet ve hadislerle bize çizilen duygu düşünce ve davranış sınırlarını çiğneme ihlal etme anlamına gelir. Bunun tedavi ve restorasyonu da içte tövbe ve yanışla dışta güzel tutumlar sergilemekle olabiliyor.Ama bu ihlalde israr etmeme ve önemlisi bunun ruh kalp vicdan akıl tarafından tamamen benimsenmemesi bir günahta israr edilmemesi özellikle de başka insanlara ve topluma taşınmaması ve de haksızlık ve zulüm haline dönüştürülmemesi konusu çok önemlidir.

Bireysel kalan her günah Allahın Settar ismiyle örtülür gizlenir affedilir. Başkalarıyla paylaştıkça yaygınlaştırdıkça sürekli hale getirdikçe bu gizlilik şahsilik affa layık olma hali gittikçe ortadan kalkmaya başlayabilir.

O kadar ki bu tür günahların toplum tarafından yaygınlaştırıldığı Lut kavmi dünyevi helak olma cezasını daha bu dünyada iken görmeye başlamıştır. Kuran bu konuyu ve Peygamberin uyarılarını dile getirir. O kadar olumsuz bir mahiyet kazanmıştır ki bu hastalık, sıradan günlük bir olay haline gelivermiş hatta Peygamberin evine gelen genç erkek şeklindeki meleklere karşı bile Peygambere gelip küstahça taleplerde bulunmuşlardır. Nebi toplumsallaşan günahların felaket getireceği endişesini taşımış olmalı ki onlarala bile güzel aile yuvaları kurmaları teklifini bile getirmiş, onları evlendirebileceğini belirtmişti.

Peygamberimizin benzeri konuda davranışına dikkat çekmek isteriz. Zina eden iki kişi sırayla gelmiş Efendimize israrla itirafta bulunmuştu. Peygamberimizin yaklaşımı çok önemlidir. Bunun bireysel kalmasını istemektedir ve gidin tevbe edin Allah affeder demiştir. 4 kez israr edilmesi karşısında konu toplum hukukuna girmiş sayılmaktadır müeyyide sonra gelmektedir. Hatta onların bu durumlarına tepki gösteren birine

Peygamberimiz O öyle bir tevbe etti ki bütün günahkarlar o tövbe ile affedilebilirdi buyurmuştur.

Bundan şunları çıkarabiliriz kısaca. Hangi günahı işlenmiş yaşamış hatta alışmış olursak olalım bu kişisel planda gizli kalmalı yaygınlaştırılmamalı; tabi ki gizli yapılan günah da günahtır o da bir virüs gibi insan ruhunu kirletir ama mesela iftira vardır ki zinadan bin

beterdir.

Hayrı sevabı çoğaltmanın yolu başkalarına yararlı olmak bunu toplumsallaştırmaksa, günahı zararının büyümesinin yolu da kuşkusuz bunu yaygınlaştırmak toplumsallaştırmaktır. Ve iyi ve kötü çığır açanlar öldükten sonra da o yolda yürüyenlerden eksi artı puan paylarını kazanmaya devam ederler.

Bu açıdan bireysel yaşadığımız kötü deneyimler günahlar bizi batırmamalıdır ve bağlamamalıdır, bu topluma yapacağımız yararlı işlerin de batırılması anlamına gelmektedir. Bir kötü durumdayken pek çok iyi durumları berhava etmek ve pek çok kötü duruma kapı açmaktır. O bir iki kötü durumu orada sabitlemek dondurmak buzdolabına almak gerekir. Onu zihinde kopyalayıp durmak kendimize çevremize psikolojik zarar vermektir yapacağımız güzel hizmetleri engellemektir. Ben kirliyim temiz insanların yanına gidemem… E temizlen kardeşim derler. Kirli kalmakta kirli olduğunu düşünmekte temizlenemem fikrinde sabitlikte israr etmemelidir.

Öte yandan bu bir iki günahla işinin bittiği düşüncesi tamamen yanlıştır, Allahı tanımamak hatta “Ben bitmişim ne yaparsam yapayım ben düzelmem artık sen beni affetmezsin!” der gibi bir itham ve Rahmetini daraltma sınırlandırma gibi bir durum söz konusu olabilmektedir.

Evet şu noktada siz ve benzeri durumda olanlar haklı gibi görünüyorlar. Yani neden falan gibi bir aile çevresinde eğitim çevresinde toplum çevresinde doğmadım büyümedim ben. Neden şu şu kötü davranışlara maruz kaldım. Ben kötü biri olarak yaratıldım ki bu kötülükler başıma geldi. Öyleyse hep böyle kötü kalmaya mahkumum!… Özellikle küçük yaşta ya da herhangi bir yaşta suistimale uğramış kızlarımızı düşününüz. Tabi ki travma

yaşanması söz konusudur mutlaka psikiyatrik tedavi psikolojik yardım ve terapi

alınmalıdır. İnançla beraber bunun yapılması ise fevkalade müessir olabilir.

Üç bakış sunulabilir bu gibi durumlarda. Yaratıcıyı inkar ya da isyan etmek. Allah korusunve her şeye sınırsızca dalmak. Ama vicdan susturulamadığı ruh mutlu olmadığı için bunalımlar psikolojik rahatsızlıklar hatta sağlık problemler vb sorunlar hep baş gösterecektir. Doğrusu inançsızca psikolojik sorun yaşayacağına insan inançlı olarak yaşamalı bunu da hafifletmenin yollarını mutlaka araştırmalı desteklere kapalı

olmamalıdır.

Ya da inançlı insan olarak yine de erken ya da yakın dönemlerde insanın yaşadığı olumsuzlukların manevi baskısı altında kalıp ciddi mutsuzluklar yaşamak, depresyonlara ve doğal olarak başarısızlıklara girmek.

Üçüncüsü ve en doğru olanı ise inancımızla ibadet ve dualarımızla yönelmek, olaylara dengeli sağlıkla bakışla bakmaya çalışmak, uzmanlardan bilginlerden ve güzel yaşayanlardan destek almak.

Ve şu önemli pencereden bakabilmek:

İrademin dışınca seçimim olmadan başıma gelenler imtihan dünyasında olmamızın gereğidir. Reşit olmadığım dönemde kim bu yanlışlığı yapmışsa o sorumludur ben değil. Kaldı ki o kimse için bile tevbe kefaret ve temizlenme kapısı daima açıktır kaldı ki benim için kapalı olsun!

Sorumlu olmadığıma göre kendim bunu sorun haline getirmemeliyim. Felaketi ikileştirmemeli çoğaltmamalıyım!

Bakın bir ayette dendiği gibi, dünyada gelen belalar savaşlar hastalıklar musibetler depremler vs. masumları da alıp götürüyor; bu arada bir kısım azmışların zulümleri cezalandırılmaları sebebiyle belalar yeryüzüne toplumlara inse bile bu masumlar onların elleriyle adeta cennetle ödüllendirilmiş oluyor.

Benzer bakış açısıyla şöyle bakılabilir:

Küçük yaşta bana bazı kötülükleri yapanlar ciddi tövbe etmez rahat yaşarlarsa zaten onlar kaybetme kuşağında yaşıyorlar ben böyle kalmamalıyım, Allah Adili Mutlaktır onlardan zaten hesap soracaktır. Bana gelince evet ruh dünyamda sıkıntı yaşadım yaşıyorum amabu deneyimlerden bir ders çıkarmalıyım hatta bunları birer vesile saymalıyım.

Herkesin farklı bir derdi vardır benim imtihanım bu tarz bir deneyimle başlamıştır. Beterin beteri vardır. Toparlanmalıyım, bir kanser mikrobuna yakalanan insan gibi en azından mücadele etmeliyim.. Söz gelimi benim düştüğüm durumlara yavrularımızın düşmemesi için eğitime öğretime manevi hayata ahlaka gereken önemi vermeliyim hassas olmalıyım,

kendim ailem çevrem toplumum insanlık adına kendimi adamalıyım. Bu bana bir kamçı olmalı ateşlemeli gayrete gelmeliyim himmetimi yüksek tutmalıyım.

Ya da şöyle düşünmeliyim: Allah nasıl ki bazen kuluna hastalık verir ta ki gençlik ve sağlık coşkusuyla heyecanlarının kabarmış duygularının kurbanı olmasın zevklere dalıp esas ebedi alem yolculuğundaki konumunu ve görevlerini unutmasın, bazen katlanılmaz bu gibi

sıkıntılar karşısında O her derde derman olana iltica etsin ondan yardım iç

huzuru ve güç istesin…

Ve şöyle bir cümle nasıl karşılanır? Allaha içten iltica etmek duygu seli haline gelebilmek için günahlara bulaşmak lazım… Asla!..

Hele iyi ki günah işlemişim denir mi?

Ama Rabbim günahlarımı affet diyebiliriz. Günahı kabulleniriz ama Onu silecek olanın olduğunu da biliriz.

Ve Peygamber ve özel anlamda evliya-Allah dostu yakını olan zatlar dışındaki insanların günah sonrası gözyaşı içinde Allaha dönüşleri, dönüşlerinde hissettikler de bir başka olur!…

Olmasaydı günahınız bunu nasıl diyecektiniz? Rahman Gaffar Settar isimlerinin sıcaklığını nasıl ruhunuzda esintiler halinde hissedecektiniz?

Nebice velice düşünüp “Yakınlaştıkça sana Rabbim sana uzaklığımı fark ediyorum buna hayıflanıyorum sana uzak kaldığım her dakika günahıma estağfirullah diyorum anlayışından da ne anlayabiliyor alabiliyorsanız anlamaya almaya bakabilirsiniz tabi ki.

Anne öfkesi hatta cezalandırması sonrası şefkat ve tebessümle açtığı kucağına koşma görüntüsü nasıl bir duygu verir insana. Ya da birbirini çok seven iki sevgili bir sebeple bir müddet ayrı kalsalar türk filmlerindeki gibi hani sonunda birbirlerine kavuşma anını

yaşamaları gibi…

Melek değiliz melekler içinde de değiliz. Hem melekler içinde olmak bile bir meziyet değil bir yönüyle. İblise baksanıza melekler içinde olduğu halde sonradan ismini alacağı o şeytanca duygu ve düşüncelerle nasıl melek içinde şeytanlık oyununu oynayıvermişti. Ateşler

içinde gül bahçeli İbrahim gibi olmalı insan. Dikenler içinde gül gibi ya da. Ya da çamurlar içinde belki ama bir elmas! Bunu sağlayan imandır iman gözlüğüyle bakmaktır.

Tamamen dini bir çevrede yetişmek değil esas olan. İçi melekleşmiş insan haline gelmek için melek içlilerle beraber olmaya bakmak onlarla içlenmek lazım ki tüm kirlerimizden pak hale gelelim.

Rabbim bize böyle bakar O’na içten

yönelişimize değer verir, inanın günahlarımız ne türde ve çoklukta olursa olsun affdeceğini vad buyurur. Bu bizim O’nun hakkındaki zannımız inancımız olmalı. Zira buyurur ki kudsi hadiste “Ben, kulum beni nasıl zannediyor biliyor inanıyorsa O’na öyle muamele ederim”. Çamura batmışız… El uzatan temiz giyimli biri var. Ben çamurluyum sana nasıl dokunurum bu kirimle denir mi hiç?… Kirlerimize rağmen temizliğe temiz insanlare el uzatabildiğimiz kadar uzatmalıyız ve Rabbimize….

Biz Rabbimizi kaybetme kaygısı taşıdığımız sürece günahsızlığa doğru yelken açıyoruz günahlardan ve sonuçlarından kaçıyoruz demektir, firarımız Allaha olmalı, önceki hayatımız ne derece günah dolu olursa olsun. Allah Müslüman olan insanın geçmiş puta tapma ve inkar olayını bile affeder kaldı ki günahlar!…

Bize düşen günahlara girmemeye çalışmak ama bir o kadar önemlisi de günaha girdiğimizde orda kalmamaya israr etmemeye hele hele asla yaygınlaştırmamaya bakmak

Eski olumsuz hatıraları utamamanın da güzel bir esprisi vardır. Bu anımsama sürekli Rabbe karşı insanın dudağının bir yanı sarkık, buruk bir yönelişi ve hisli bağlantıyı canlı tutar daima…

Ve madem bundan rahatsız oluyorsunuz demek ki kalbiniz bunu kabullenmiyor, onlar kalbinizin ruhunuzun malı değil, Allah da kalbinize bakmıyor mu zaten?

Madem bundan rahatsız oluyorsunuz demek ki o rahatsızlık verici bir durum. Demek ki siz erken dönemde rahatsız edici bir durumu yaşadınız anladınız. Demek ki artık yaşamamalısınız, rahatsız edici bir durumu kimse bile bile yaşammak istemez çünkü. Yaşamazsanız rahatsızlık vermeye devam edemez ki!. Bu da sizin gelecek adına bunlardan uzak kalmanızı sağlayacaktır. Yani niye yaşadım ki deyip üzülmemeli, madem yaşadım rahatsız oldum bir daha yaşamamalıyım demeli… Oldu yaşadı bir insan tekrar pişman olmalı yanmalı yine kapısına varmalı… (Ne var ki sürekli günah tekrarı hassasiyetteki

tekrarı zayıflatır. Yani ilk günah pişmanlığındaki derinlik zamanla kaybolmaya iç yanışı ferini kaybetmeye başlayabilir ve nasılsa tekrar işliyorum der azmi kırılabilir zamanla duyarsızlaşabilir günah zevkinin rüzgarına kapılaibilir ve bir gün gelir iki taraftan birini tercih etme zorunda kalıverir alışageldiği günahları terkedemeyebilir tevbeyi terkedebilir. Günah fasit dairesi içine girmemeye bunu kırmaya kıracak güçlü pazulu dostlara her zaman ihtiyaç vardır)

Sanki temizlik takıntısı gibi bir TAKINTI haline dönüşüyor bakın eski bir deneyim. Vesvese nasıl büyütüldükçe insana zarar verici hale geliyorsa eski olumsuz deneyimleri zihinde tekrarlayıp durmak da bilinçaltımızı olumsuz motive ediyor ve ruhumuza bu sürekli yansıyor. Ve olumsuz mesajlarla bilinçaltımızı besleyip ben kirli bir insanım fikri saplantıya dönüşüyor, bilinçaltı kirlilği oluşturuyoruz kendi telkinlerimizle… Bizim iç telkinlerimiz zayıf kalıyorsa bize hakimiyet kurmuş nefsimize veya kimi takıntılarımıza karşı mutlaka çevremizden güzel arkadaşlardan nasihat eden büyük zatlardan dersler dinlemeli, yetersiz kaldığımız noktalarda onların ruhumuzu beslemesini bilinçaltımızı düzenlemelrini sağlamalıyız…

Eski günahların, uyarıcı iç yakıcı göz yaşartıcı kamçılayıcı Rabbe ve hizmete yöneltici misyonuna EVET!

Bizi vicdanımızdan koparıcı ruhumuzu hırpalayıcı Rabden ayırıcı yalnızlığa itici işlevine HAYIR!

Hz Vahşiyi getirdi aklımıza bu son dizeler. O, Hz.Hamzayı vurmuştu ama Nebiler Nebisi O Nur insan onun gönlüne iman nurunu vurmuştu, Müslüman olmuştu Hz.Vahşi , görüvermişti ki o mızrakla asıl kendi vicdanını vurmuştu. O Günah hatırası mızrağı hep yanına taşımıştı, hayırlı hizmetlerde koşturup durmuştu ve Yalancı Peygamberi aynı mızrakla yere sermişti… İnsan taşıyacaksa vicdanında günah ağırlığını bi rVahşi mızrağı gbii evet taşımalı ama onu en hayırlı şekilde değerlendirmeye hayra çevirmeye bakmalı

vesselam…

.

AÇLIK AŞKI drmavi

Gelin aşkımıza sahip çıkalım

Yaz aşkları vardır bir gecelik aşklar veya

Kimi aşklar nezih masumiyetli

Kimileri ruh tablosundan yoksun boş beden çerçeveli

Bizim tasavvuf iklimimizde Allah aşkı vardı Hak aşıkları yanardı

Aşk karın doyurmuyor dendi o bile mazide kaldı

Hakiki aşkların yerini heyhat hep mecazi aşklar aldı

Aşkımızı yaban ellerden istirdad etmeli

Açlıkla bile aşk nasıl olur tüm toklara belletmeli

Aşk uğruna ne deryalar aşılmış çöller geçilmiş dağlar delinmiş

Nefis öyle bir deniz derya sarp kaya ki karşısında çelik iradeler erimiş Nice pehlivanları yere sermiş çam gibi adamları devirmiş Açlık öyle bir intisap ve güç ki kainatlara meydan okutmuş Nefesi Melek nefesine karışmış ateş olmuş nefsi yakmış

*****Açlık neden var? Susuzluk? İsterseniz şehvet hissi neden var da diyelim?

“İnsanlık varlık neden var? sorusuna cevap varsa, buna da öylece bir cevap var!

“Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler-tanısınlar diye yarattım”

Demek bu insani duygular -ki yerinde nimet yerinde nıkmet olabiliyor bunlar- O’nu istemek için var!

Acıkmak susamak arzulamak… Ve yana yakıla peşine düşüp aramak bulmak ve onlarla…. O’nunla doymak için var!

*****Nefsimiz neden bu kadar güçlü!

Neden bunca şeye hep iştahlı hep aç böyle?

Bakın size nefsimize bakışta onu anlamada tanımada ve de hayra doru yönlendirmede son derece çarpıcı bir bakış açısı.

Çünkü nefsi var eden sınırsız güçlü.

Çünkü O’nun hazineleri güzelikleri nimetleri lutuflarının haddi hesabı yok!

Çünkü cennet gibi sonsuz nimetlerin bulunduğu sonsuz bir hayat nefsi bekliyor!

Böyle olunca buna denk düşebilecek bir cazibe merkezi gerekiyor insanda.

İnsana öyle bir sınırsız arzu kaynağı verilmeli ki sınırsızı arzulasın peşinden koşsun!

Böyle olmaz da güneş bırakılıp ışık böceklerinin ardına düşülürse mumlara mum olunursa, sonsuza endeksli nefis sermayesi çarçur edilmiş olacak. Tıpkı Paşaya verilen çaplı sermayenin çobanlıkta harcanması gibi.

İşte aşk derecesindeki açlıktır ki kalbi vicdanı uyarır insanın aklını başına getirir ve peşin ücrete meftun fani lezzetlere aldanabilen nefsi uyarır sütten keser aklını başına getirir esas arzulanması gerekenin yolunda yürütür.

*****Hz.Adem Havva Şeytan nefis ve dört tarz açlık….

Cenab-ı Hak ilk insanı diğer varlıklardan farklı olarak yarattığında ruhsal bedensel duygusal düşünsel yapılarıyla bütün yönleriyle bir şekilde açlık hissetmeye elverişli bir varlık olarak yarattı denebilir. Bunların veriliş amacı konusu sorulsa her aklı selim diyecektir ki, bütün bu açlıkların veriliş hikmeti, bütün bu açlıkları bu dünyada rızasına uygun şekillerde gideren ve gerçek anlamda ve ebediyyen giderecek onu esastan doyuracak olan Allahü Tealaya hesabına değerlendirmek içindir çünkü “İtminan-ı kalp kalplerin gerçek doyması zikrullah!” iledir diyecektir.

1-Yeme içme açısından insanın açlığı, cennetteki yiyeceklerle giderildiği anlaşılabilir ki Ayet yeyin için fakat şu ağaca yaklaşmayın demişti. Bu ağaç bir yiyecek türü olabilir mi olabilir. Elma buğday incir vb. şeklinde ayette bir açıklama yok.

2-Cinsellik açısından insanın açlık hissetmesi söz konusu ise şayet, Cennette insanın karşı cinsi de yaratılmış olmakta ve yaklaşılması yasaklanan ağaç da -Allah doğrusunu bilir- soy ağacı üreme ağacı cinsellik ağacı olarak anlaşılabilir. Yaklaşma yasağı acaba kadının muayyen günleri miydi olağan günleri miydi bunu da bilemiyoruz. Şunu da eklemeli ki bu yasak ihlali, eylemin gerçekleşmesinden çok kuran ifadesiyle tadmaktan ibaretti, bu belki bir temas yasağı durumundaydı, belki de bu davranış kaçınılmaz insani yapının aşılması zor bir refleksiydi (İnsanın eşine değme yasağı olan durumları düşünün; birisi de Şafi mezhebine göre abdestli haldir. Hz.Ademin imtihanı o duruma göre belki de çölde susuz kalmışın yanmışın bir damlaya el uzatmasıydı kimbilir! Kimbilir cennetteki o sırf lahuti atmosferde bulunmanın büyüsü ve abdesti o dokunuşla bozulmuştu!)

3-İktidar ve saltanat açısından insanda bir başka açlık noktası vardı. Yasak ağaca yaklaşma sonucu böyle bir sınırsız devlet ve saltanata sahip olma beklentisi olabilirdi. Ayetten anlaşıldığına göre şeytan bu yönüyle de Adem ve Havvaya yaklaşmış o yasak meyva neyse onu tattıklarında ebedi saltanata ereceklerini fısıldamıştı.

4-Dünya açlığı. Hz.Adem üstleneceği misyonu sahip olduğu bilgi ve becerilerini ancak dünyaya geldiğinde ve neslini çoğaltabileceğini biliyor ve bunu belki arzu ediyordu. Yine ayetin remiz ifadesiyle O yasak delici olma konusunda şeytan gibi azimli kararlı israrlı durumda değildi. Enfes bir yorumda dendiği gibi neslinden Muhammedin geleceğini bilseydi -ki cennetin kapısında Mumammed S.A.V. ismini görüp onun hürmetine affet! dediği anlatılır- o ağacın kabuklarını bile yerdi!… Şeytanın açlığına ve hırsına gelince bu açlıklar onun iştahını kabartıyordu, insanı çözmüştü açlık boşluklarını görmüştü bu aralıklardan sızıp onu vuracağından kuşkusu yoktu.

Nitekim Allaha karşı isyan edip istiklalini ilan ettikten sonra yemin etmişti dünyada insanları birbirine düşürecek günahlara sokacak cehenneme gitmeleri için ne gerekiyorsa yapacaktı. Ve bu insan şeytan savaşları ancak dünyada olacaktı. Bu sebeple ki taraf da Hak namına ve İnkar namına hesaplaşma yeri olarak dünyayı açlık derecesinde şiddetle arzuluyorlardı. Biri Medeniyet kuracaktı diğeri edeniyet!
Habil medenice düşünecekti Kabil denice ve şeytan ilk katil nişanını ona takacaktı.

İnsanın bu dört yönü dört önemli boşluğu idi. Ya da şeytanın en önemli dört savaş cephesi. Hayatı dünyadan ibaret saydırmak, hayatı yeme içme cinsellik ve iktidar savaşları olarak göstermek insan üzerinde şeytanın en önemli icraat alanlarıydı.

İşte Açlık konusuna Aşk ile yaklaşmamızın ana sebebi budur. Şu açlık aşkına sahip olabilsek inanın bu dört cephedeki savaşı da lehimize çevirebilir, şeytani cepheye karşı zafer üstüne zafer elde edebiliriz. Bu dört açlıktan her hangi birisine karşı yenik düşersek diğerlerine karşı da zaafımız yenilgilerimiz artabilecek demektir.

Açlık açlığı çekecek insanı yutar hale gelecektir. Söz gelimi midemiz açken mi tokken mi cinsel açlıkla savaşabiliriz. Açlıktan iki büklüm olmuş bir insan ne kadar çevresine karşı kibir kokan bir iktidar gösterisinde bulunabilir. Saltanat sevdasına kendini kaptırmış da da bütün açlıklarını dizginleyebilmiş kaç tarihi şahsiyet vardır!!! Ayaklarının altında servetler Tarıkbin Ziyad geldi aklınıza hemen değil mi?.. Onun açlık duyduğu aşkı sevdası neydi ki?

***** Açlık, aşk duyulacak bir şey mi ki? Kuru açlık aşkı karın doyurur mu?

Müspet-istenen ve menfi-istenmeyen açlık…

Farklı açlık durumları olabilmekte. Yoga açlığı ruhban açlığı açlık grevi cinsel açlık vb…

Efendimiz denge insanıdır denge için gelmiştir bütün Nebiler gibi… Yogaların rahiplerin veya grevcilerin yaptığı gibi emanet nefsi aç bırakıp telef etmek caiz değildir intihar hükmüne bile geçebilir.

Bir Sahabenin evlendiği günün akşamı namaza durması namazı bırakmaması gündüz oruc tutması eşine yönelmemesi karşısında onu karşısına alıp uyarılarda bulunmuş ve her hak sahibine hakkını vermesi gereğini anlatmıştır.

Öte yandan bilinen bir olaydır servetinin tamamını vermek isteyene üçte biri yeter çocuklarını aç bırakman doğru değil demiştir Allah Rasulü.

*****Şimdi konunun farklı boyutuna bakalım:

Gün gelir ki Ebu Bekirce elde avuçtakinin tamamı sarfedilebilir. Farzlar üstü farz konumuyla umumi seferberlik yaparcasına dine hizmetin gerekli olduğu dönemler vardır. O zaman verilen kırkta bire cimrilerin zekatı dendiği olabilir üçte bire rıza gösterene mahşerde sorgulanabileceği uyarısında bulunabilir.

Yine aynı şekilde Gün gelir ki tok olanlar aç olanlardan önde sevap ve fazilette ilerde olabilirler. Nasıl mı? O çok oruç tutan Sahabe yaşlılık döneminde zaafiyeti artınca hayıflanmıştır keşke Allah Rasulünün farklı tavsiyesini dinleseydim diye. Bir sefer esnasında ramazandır kimileri dayanırım diye orucunu açmamıştır Bazı Sahabe de oruçlarını açmış yemiş güçlenmişler ve en önde faaliyet göstermişlerdi. Allah Rasulü bugün oruç tutmayanlar oruç tutanların sevabını aldı götürdü buyurmuştur.

Meselelere dengeli bakarsak açlık aşkı sanırız yerine oturur yerinde anlaşılır.

Bu arada bir hırka bir lokma meselesine de değinmekte yarar var.

Belli amaçlı ve belli bir tasavvufi neşve ile belli bir dönemin deyim yerindeyse manevi sloganı olarak literatüre kaydı düşen bu mefhumun, hakikatli yönü olduğu kadar sathi nazarla bakanlar için özellikle mahzurlu mesajlar içeren tarafı da yok değildir kanımızca.

Nasıl ki az yeme az uyuma az konuşma gibi gönül insanlarından tevarüs eden hoş hayat ölçüsü mefhumlar vardır, bu kavram da nefsin arzularıyla yaka paça olma, Allaha yürüyüş yolunda aradaki engelleri kaldırma adına iç cihad anlamında bir anlam ifade edebilir; ne var ki günümüz cemaat zamanıdır anlayışından yola çıkarak reklamcılığın marketçiliğin lezzetli mutfak programlarının ve de yarışmaların önü alınmaz haline geldiği günümüzde, hele Müslümanlık mesajı adına bir lokma bir hırka yeter size ölçüsüyle insanların karşısına çıkmak en azından dinin evrenselliğini anlamamak din adına tepki toplamak demektir.

Dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta da Açlığı giderelim derken tokluğa erme ötesine geçip mideyi fesada götürecek şekilde tıka basa doldurma eylemidir ki Allah Rasulü bu konuya Allahın en sevmediği kap dolu midedir buyurarak dikkat çekmekte ve üçte birinin yiyeceğe üçte birinin suya üçte birinin boşluğa ayrılması ölçüsünü getirmektedir.

Beden ruhun madde mananın rağmına gelişir boy atar. Bedene gösterilen ihtimamdaki aşırılık bilinmelidir ki ruhu küstürmekte ruhun ruhlar alemiyle ilgisini kesmekte… Açlık ne kadar manaya yaklaştırıyorsa tokluk da o kadar maddeye esir hale getirebilir ruhumuzu uçuracak kanatları güdük hale getirebilir.

*****Kuran-İslam aç bırakan değil aç doyurandır.

Kuran açlık konusuna şöyle yaklaşır: 1-Açlığın çizdiği hudutlara riayetle helal dairede giderilmesi 2-Helal dairede de olsa israfa girilmemesi 3-Rızık verme açlıktan ölmeme ilahi taahhüd altında fakat insanın vazifesini yapması ve suistimal etmemesiyle ilintili bu 4-Açlığı gideren unutulmamalı şükürle mukabele edilmeli ki ziyadeleşsin 5-Başka açlar gözetilmeli Cenabı Hakkın her mahlukun rızkını ihtiyaç zamanında ve miktarınca gönderdiğini hepimiz bilir inanırız. O kadar ki Sina çölünde beni İsraile yerden su fışkırtan Allah semadan maide indirmiş pişmiş tavukla helva göndermiş insanları doyurmuştu.

Kudsi hadislerde aç doyurma öyle çarpıcı şekilde ele alır ki duymayan yoktur: -Kulum ben açtım beni doyurmadın -Aman ya Rabbi sen nasıl aç olursun? -Falan komşun açtı onu doyursaydın beni doyurmuş olacaktın! şeklinde müteşabihat ifadeli beyanlar vardır.

Efendimizin Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir sözü ne kadar manidardır. Yine mesela Hadislerde ibadetli de olsa bir insanın bir kediyi aç bırakmasının vebal getireceği ateş tehdidiyle anlatılırken, günahkar da olsa bir insanın bir köpeğe su içirmesinin sevap getireceği cennet taltifiyle ele alınır.

Peygamberimiz azdıran zenginlikten isyan ettiren fakirlikten sana sığınırım buyurur.

Efendimiz, şartlara göre davranarak, fert aile ve toplumun açlık içinde yaşamasına izin vermemiş en etkili tedbirleri zamanında almıştır. Tabi ki öncelikle ve özellikle ruhlara girmiş kalpleri işlemiş ve zihinleri bu işe hazır hale getirmiştir. Ve her istediğini evveliyetle kendi yaşamıştır. O kadar ki ganimetten kendisine ayetin ifadesiyle beşte birlik bir pay ayrılmış olmasına rağmen, geleni verdiği gibi içten de veriyor verdiklerinin yerine bazen taş bağlıyor bazen oturarak namaz kılabiliyordu.

Ensar Muhacirin kardeşliği bu konuda çok önemli misal teşkil eder. İsteyerek sahip olduklarını kardeşleriyle paylaşmak istiyorlardı.

Bununla yetinilmiyor herkes çalışmaya üretmeye teşvik ediliyordu. Mesela bir Sahabenin yok şartlarda bile bir ip bir balta sahibi olmasını odun kesip satmasını sağlıyordu.

Ve öyle bir gün gelimişti ki Sahabe: Biz çevremizde verecek kimse bulamazdık zekatları uzağa gönderirdik demişlerdir.

Hz.Ömer yıllarca çalışıp elden ayaktan düşenlere aylık bağlatıyor, açlık sebebiyle hırsızlık yapana ceza uygulatmıyordu. Osmanlı vakıfları imarethaneleri ise dünyaya örnek olmuştur.

Bir kent düşünün açlarla dolu. (Kent kavramını yakıştırabiliyorsanız mesela Darfur deyin)

Bir kent düşünün sadece toklarla dolu (Paris mi dersiniz Londra mı Las Vegas mı)

Bir kent düşünün açları doyuran toklarla dolu (Kent bulmada zorlandınız değil mi?)

Bir de bir kent düşünün ki açları doyuran açlarla dolu (Ütopya mı dersiniz benzeri göklerde bulunur mu dersiniz!..)

Üç örnek kafidir, bu son kent iki kez kurulmuştur Hz.Davudun Kurduğu Kudüs gibi…

Ebu Hüreyre açtır, Ramazan oruçtur, Allah Rasulü açları birer Sahabiye ısmarlamıştır Ebu Hüreyre kalmıştır, kendi evinde de bir şey kalmamıştır. Ebu Talha rast gelir ona verir. Evde çocuklar açtır uyutulur. Hanım kandil yakar karanlıkça atmosferde kaşık çorba tasına boş gelir gider aç açına ta ki aç Ebu Hüreyre doysun denir. Sabah vakti göklerden ayet gelir Onlar kendileri aç muhtaç iken açları doyururlar…

Bir muharebe sonucu üç sahabe ardı ardına son nefeslerini verirken kendilerine uzatılan bir damla suyu yakınlarında son nefeslerini vermek üzere olan arkadaşlarına havale ederler. Su elde kalır ruhlar semada sulanmaya dururlar. Açlık aşkı aç bırakır aç doyurtur.

Ve günümüzde yurtların anası bir yurtta gece vakti koridorda bir battaniyeye sarılmış da soğukda, bir muallimin kıvrılmış yattığı görülür ve sebebi sorulur; gelen hazırlık öğrencilerine yatağımı vermiştim der ferih fahur; aç kalıp lokmasını da vermez mi? Aç iken kardeşini nefsine tercih edene Cenab-ı Hak ebedi lokmalar vermez mi?..

*****Müslümanlar 10 yıllık sıcak ve uzun günlerde oruç tutma gibi ciddi sınanacakları bir sürece girdi. Ve Hz.Musa’nın Şuayb yanındaki dönem gibi… Eshab-ı Kehf’in mağarada beklemesi gibi, sanki Mekke Habeşistan dönemleri benzeri… Bu yaz çile mevsimi 10 yıl kadar sonra bahar mevsimine bahar açlığına ya da bahar aşkına dönüşecek…

Aslında bahar kıştan sonra gelir; zorluktan sonra kolaylığa erilir. Çile döneminden sonra ferahlık ve fetih günleri görülür. Öyle görünüyor ki önümüzdeki bu sıcak uzun açlık günleri müslümanları göklerde hazırlanan dünya çapındaki şenlik günlerine hazırlayacak… Meleklerle birlikte açlık çekenler de sevinecek…

*****Yaklaşan oruç ve açlık günleri, sıcak ve uzun günlere denk gelmesi sebebiyle akla geldikçe daha şimdiden bir tedirginlik meydana getirmesi kimileri için söz konusu olabiliyorsa, bunun önü nasıl alınabilir?

Olmayan günler için acı çekmek de neden denir geçilir ama bir de:

Açlığa açlık duyulur mu? Açlığa aşık olunur mu? Açlık sevilir mi, özlenerek gözlenir mi? diyerek farklı açılar yakalamaya çalışalım deriz.

Hele o açlık halimizde yemeğe karşı duyduğumuz iştahı ve önü alınamaz gençlik arzularına karşı duyulan arzuyu açlığa karşı duyar hale gelebilmek mümkün mü?

Renklere tabiat güzelliklerine, kimilerinin karşı cinse olan göz kulak dil gönül akışları ve yönelişleri ölçüsünde Açlığa karşı bir iştiyak hissi bir cezbe hali yakalanabilir mi?

Meleğin hissedemeyeceği bir duygu açlık duygusu; insana özel!… Belki de bu sebeple melek oruçlunun sevabını yazacak kalem bulamıyor bulsa da hesabını yapamıyor Rabbi Rahim sadece rapor et sevabını ben kendim yazacağım diyor.

Çünkü fevkalade bir duygusal tercih söz konusu!… İnsanın vazgeçemeyeceği türde lezzet tad iştah şehvet aşk duygularının yönleri bir başka amaca çevriliyor.

Açlık seviliyor Aç kal diyenden ötürü! Ve bu tam bir sadakat içinde yalnızken de sürdürülüyor.

O’ndan ötürü “Aç kal imsak yap!” “Tok ol iftar yap!” komutlarına ram olunuyor.

Açlık seviliyor çünkü açlık beşeri beşeriyetten soyutluyor ve İlahi aşkla buluşturuyor!

Meleğin duygu olarak algılayamayacağı bir duygu cinsellik duygusu, o da insana özel!

Ve evlenmeye gücü yetmeyenlerin oruç tutmalarının tavsiye edilmesinin ardındaki bu “Açlık aşkına” davet bu sayede daha iyi anlaşılabiliyor. Sevdalını sever gibi açlığa sevdalı ol! Meryem gibi tebettül et!

Farklı şekillerde açtım ama onları aştım sana kaçtım de ya Rabbi! Açlık aslında nedir biliyor musunuz?

Rabbimizle aramızdaki en kesif perdeleri ve aşılması zor duvarları eritmek engelleri aşmak, sanki onunla yüz yüze kalmaktır namaz arefesi…

*****30 günlük Ramazan açlığı 335 günlük belki bir ömürlük açlık aşkına model…

Her günü kadir bil dedikleri gibi her ayı ramazan bil neden denmesin?

Diğer klasik bir yaklaşım şekli Rabbimiz sadece Ramazanda değil her zaman Rabbimiz her zaman ibadete layık. Ve ruhumuz da bir ömür boyu O’na yönelmeye muhtaç.

Bir farkla ki Ramazanda yeme içme ve ilişkinin meşrusundan da uzaklaşıyor, dezavantaj gibi görünen bu açlık durumlarını aslında manevi yükselişimiz adına avantaja çeviriyoruz.

Ramazan sonrası ise bu durum zorlaşıyor çünkü açlık gibi bir avantajı kaybediyoruz. Bu durumda Ramazan dışındaki Rabbe yöneliş daha mı bir değer kazanmış oluyor. Diğer günlerin açlığı Ramazan oruç açlığından daha mı üstün hale geliyor. Çünkü herkes yerken yeme izni varken açlık çekebilmek apayrı bir irade ve sabır gücü istiyor.

Bu tıpkı Sahabe gördü de inandı biz görmeden inandık onlardan daha mı değerliyiz? Tabi ki hayır! Bunun gibi Bin aydan kıymetli olan Kadir gecesini zarf gibi içinde barındıran Ramazan diğer aylarla herhalde kıyaslanamaz.

Ne var ki Siz arkadaşlarımsınız hitabına mazhar olan Sahabe sonrası gelen İkincilere kardeşlerim taltifi yapıldığı gibi, Ramazan dışında açlık aşkıyla davrananlar da herhalde en azından Ramazanlaşmış Ramazan rengine bürünmüş olacaklardır. Belki de en azından oruç zırhına bürünmüş olmadan o açlık aşkıyla negfis cephelerinde verdikleri mukaddes savaş sebebiyle Ramazan orucunu az kıskandırmış olacaklardır

*****Açlığı seven aşkını ona saklayan, oburca yeme içme isteğini de şehvet duygusunu da kolayca bastırabilir kontrol altına alabilir ve onlarsız yapamam duygusunu kolayca aşabilir

Bir de Efendimizin işaret ettiği gibi bu iki iştahın yönü Namaza çevrilirse!

El pençe divanında huzur içinde açlığın gerçek tadı hissedilebilirse (O Hz.Ali ki namaza başlamadan önce maşukuyla buluşma heyecanı yaşayan bir genç gibi heyecana tutulur sararır ve bütünleştiği o namaz aşkının tutsaklığı içinde ayağına saplanmış okun çıkarılmasını hissetmez. Ve bu noktada O Sahabi daha bir başka anlaşılıyordu; gerdek aşkıyla baş başa kalınca el pençe divana durmuş muttasıl oruç aşkını tercih etmiş Nebi uyarısıyla Davud orucunda karar kılmıştı…)

İnsan adeta melek kesilir yeme içme ve cinsellikten uzak bedenden soyutlanmış ruh itminanına doyumuna ulaşmış olur; şehidin bedeninin eza çektiğini zannettiğimiz noktada ruhunun neşat içinde pervaz edip uçması gibi….

*****Ve… Ne güzel Rabbim bu aç halimle senin isminin mazharı oldum. Samediyet gömleğine büründüm der! Bir başka aşk yaşar….

Açlık aşkı!….

Açlık! Seni çok seviyorum iyi ki varsın, iyi ki beni benden bedenimden benliğimden uzaklaştırıyorsun özgürleştiriyorsun sonsuzluğa kulaç attırıyor Sahibime yaklaştırıyorsun der!

Zira Kuran dilinde “Açlık”, beraberinde korku ile maldan candan alınmakla sınanacağımız ve sonunda sabır müjdesi olarak “Rabbimiden geldik O’na döneceğiz” şeklindeki vuslat haberi ile taltife mazhar bir durum olarak ele alınmakta, açlıktan karnı içine geçmiş aşıkların aşklarının simalarına vurduğu vurgulanmakta…

Zira “Açlık” Hüzün Nebisini, aşığı olduğu namazında bile onu yanlız bırakmayan yerinde kasığında sarmalanan taşlara inkılab eden Nübüvvet ahlakıydı.

Çünkü “Açlık” aşığının ağzında, meleğin cennet revhu reyhanı tüten semalardan yere inip de burnunu dayayıp arayacağı bir ağız kokusu halinde temessül ediyordu.

İnsanlar kimi zaman şikayette bulunur teessüf ederler; “Açlıktan nefesim kokuyor!” derler. Bir bilseler, Melekler zaviyesinden meseleye bir bakabilseler!..

Evet bütün önü alınamaz nefis açlıklarına karşı tek alternatif çözüm; açlık, açlığa duyulan o aşk!..

Risale-i Nur’da geçer ki: Cenab-ı Hak nefse Sen kimsin ben kimim? diye sordu. O da Sen sensin ben benim dedi. Ateş cezası aldı ve bu tekrar etti. Üçüncüde aç bırakıldı. Aklı başına gelmiş olacak ki Sen Rabbimsin ben kulunum dedi. Demek ki Açlık aşk hatta aşk ötesi bir şey. Şefkat gibi ki aşkın beklediği karşılığı beklemiyor. Hem sonludan arındırıyor uzaklaştırıyor hem de sonsuza yaklaştırıyor.

*****Açlık olmalı hayatımızda…

Tevbe olmalı hayatımızda ta ki günahlarımızı silsin Teheccüd olmalı gecelerimizde ta ki kabir karanlığımızı tenvir etsin Gözyaşı olmalı gözlerimizde ta cehennem alevlerini sütrelesin Abdest olmalı ibadet dışı hallerimizde bile ki nefeslerimizi de tesbihe çevirsin Sadakalarımız olsun ki belaları def etsin Her hatamızın ardından bir iyiliğimiz olsun ki o iyiliğimiz hatamızın yerine geçsin Ayakta geçen hizmet günlerimiz olmalı olmalı ki oturduğumuz nice günlere de hizmet rengini versin Açlık olmalı hayatımızda… Olmalı ki nefsimizi dizginlesin, Açlık aşka dönüşsün ki Allaha yürüyen yolda o da mübarekleşsin

*****(Şimdiden sabah kahvaltısından veya akşam yemek vaktinden önceki açlık halinizi üç beş dakika bir değerlendirmeyi deneyiniz!

Hani derler ya korkularınızdan kaçmayınız yüzleşiniz! Açlığınızı midenizden alıp gözlerinizin önüne getiriniz beyninizin derinliklerine götürünüz kalbinizin girizgahlarında dolaştırınız. Onu öfke kaynağı stress unsuru huzursuz ve rahatsız eden bir olgu olarak değil de sanki yiyeceğiniz yemeğiniz gibi lezzetli bir varlık halinde temessül ettirip konuşunuz onu konuşturunuz… Bir an önce ondan kurtulunması gereken sanki bir işkence aracı değil de bir arkadaş bir yoldaş olarak tanımaya dost olmaya çalışınız… Hususiyetle o halinizle tefekkürün ayrı buudda tadını fark ediniz… Hatta ona tebessüm ediniz. Mütebessim çehrenizi sonra hüzünle harmanlayınız.

Olmaz mı olur; hem de nurun ala nur olur; bir kaç damla göz yaşınızla da açlığınızı taçlandırınız…Çevrenizdekiler sorarsa aşkımla buluştum onunla söyleşiyorum deyiniz!…

Bakın bir de şöyle hissetmeye ne dersiniz? Açlık sizi yokladığında anne karnındaki çocuk gibi size bir tekme attığında: “Ah! Aşkım beni aradı!” deyip gözlerinizi kapayıp O’nu düşünmeye!… Kimilerinin nelerden keyifler almasına mukabil o açlık yoklamasının, içinize ötelerden esip gelen bir rahmani meltem şeklinde yayıldığını hissetmeye…

Aşk dakikalarını kim uzatmak istemez ki!…

Tıpkı Hz.Musa gibi. Cenab-ı Hak, Ey Musa elindeki nedir? diye sorunca, Kelimullah olan Hz.Musa İlahi huzurdaki bu konuşmayı olabildiğince uzatmş, Asanın özelliklerini onunla yaptığı işleri anlatmıştı. Rabiatül Adviyye-Adeviyye vakit gece olunca aşıklar maşuklarına ben Rabbime deyip ibadete dururdu. Mevlananın şeb-i arusunu-düğün gecesini Rabbe kavuşma olarak anlattığı bilinmektedir. Ve Nebiler Nebisinin uzattıkça uzattığı o gece namazlarını anlatabilmek için Hz.Aişe Validemizi konuşturalım: Bir kıyamı bir rukuu bir secdesi vardı ki güzelliğini ne sen sor ne ben söyleyeyim…

Aşk dakikalarını kim uzatmak istemez ki!… Ve oraya gidince bugünkü açlıklara aşklara bedel orda yeyin için rızam sizin hitabına mazhar olmayı!

*****Ve ramazana 3 gün kala size çok ama çok önemli hayati bir tavsiye.

Asla ama asla bu aşkınızdan vazgeçmeyin; ölürüm de vazgeçmem deyin!

Hatta o kadar ki objektif olmasa da; tokluklar ve hatta cürümler içinde zaman zaman bata çıka da yürüseniz yine de şeytan inadına inat deyiniz; o secdeden kaçtı ben kaçmayacağım bu yaralı halimle Atam Babam Adem gibi yine de secdeye varacağım deyiniz, O’nun buğu buğu Rahmet kokan açlık kapısından vazgeçmeyiniz; ille de oruç ille de açlık ille de aşk deyiniz!…

Bir deneyelim bakalım bize neler fısıldayacak bu açlık!… Bir de o oruçtaki açlık!..)

kurannuru 05.08.2009 İzmir

.

SECDE AŞKI – İLK TERAVİH drmavi

Ne de tatlıydın 20 rekat 40 secde sen ilk teravih ilk sahur akşamında…

Oruç açlığına dayanamama riski karşısında Açlık aşkı alternatif olarak sunulmuştu.

Aynı durum her akşam kılması kimilerine ağır gelebilecek 13 rekat yatsı ile beraber kılınacak 20 rekat teravih için de söz konusu olabilirdi.

Hamlaşmış bedenlerin bir kaç koşu karşısında yoruluvermesi nefes nefese kalması gibi yine Ağustos sıcağında bir ay boyunca kılınacak teravihler de kimi -bu satırları yazan gibi- ham ruhlara ağır gelebilirdi; geldi de!..

Daha başlarda çoğu cemaat ter siliyordu tekbir öncesi…

Sanki bir akabe bir tepe vardı nefsin önünde 33 rekat 66 secde nasıl bitecek dedi nefis bu sıcak nemli havada…

Sanki o açlık aşkı orda da imdada yetişivermişti; aynı yöntem uygulanabilirdi,

Namaz aşkı neden olmasındı;

secde aşkı diye bir ad neden konmasındı!

Nasıl ki diyoruz, Rabbim isyan ve günahlar bana yakışıyor ama Rabbim Affetmek de sana yakışıyor.

Aynı şeyi secde duygusuyla düşünebiliriz. İnsan olarak Rabbimize secde bize yakışıyor Rabbimiz secdemize ne kadar layık bulunuyor.

1-Rabbim sen secde edilmeye ne de layıksın!

Teravih olsun başka namaz olsun hele özellikle geceyi sevenler için teheccüd olsun; ne tatlı ruh kamçısıdır bu düşünceye dalma sonra dalgalanmalar halinde duygulanma…

Rabbim Sen secde edilmeye ne de layıksın!

Secdem sen beni Rabbim tek yaklaştıransın!

Nebiler Nebisinin fem-i güherinde ifade edilir: “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde halidir”.

Ve sular ötesinde büyüğümüzün değerlendirmesi: “Secde halinde öyle an yakalanır ki işte cennet deseler insan girmek istemez!”.

İnanın, sadece şu düşünceyi zihnimizde mayalayabilsek ruhumuzda çimlendirebilsek, en mübtedi ruh halimizde bile, bir 20 değil belki beş 20 teravihlik bir şevk ve arzu uyandırdığı müşahede edilecektir.

Aşağıdaki düşünmeler ve duygulanmalar da ruhta namaza ve teravihe karşı hahiş teessüsünde müessir olacaktır.

2-Şeytanın nefis aşkına karşı inadına secde aşkı.

Secde, yolların ayrımında bir duruştur. İnsan ötesi varlıklar Melek ve Cin atası olan şeytan, secde ile birbirinden ayrılmış. Secde itaat aşkının kibir de isyan kahrının nişanesi olmuş.

Secdeden kaçma şeytan tavrı şeytani bir boykot eylemi. Hiç bir sebep olmasa insan sırf şeytandan kendini ayırmak soyutlamak cephesini belirlemek için inadına secde etmeli, secdede israr etmeli. Secdeyi her varlığa; nefsimize ve bütün sevdiklerimize tercih etmeli.

3-Geçmiş nimetlere karşı nasıl şükür ve secde etmem!

Rabbim karşılıksız ve peşin öylesine nimetlerle serfiraz kıldı ki beni, borcumu ödeyebilmek için başımı hiç secdeden kaldırmasam yine az şey yapmış olurum.

4-Gelecek nimetler ve cennet için nasıl dua ve secde etmem!

Şu kısacık ömür sermayesi ile sonsuz cennet gençliğini kazanabilmek için yine ne kadar secde etsem azdır.

5-Günahlarımızın affı ve cehennemden kurtulmak için nasıl iki büklüm secdeye varmam!

İbadetler ve secde günahları temizler, yur yıkar pak eder. Ve insan nasıl ki oruçlu iken bedenden uzaklaşmışlığı ile meleğe benziyorsa, secdesiyle de meleklere benzemektedir.

6-Geçmiş deneyimleri ve geleceği düşünmek.

Geçen sene oruç tutanlar şunu düşünebilir: Tuttum ne kaybettim aksine sevap kazandım. Tuttuğum oruçların sıkıntısının yerine manevi bir lezzet ve iç rahatlığı kaldı; iyi ki tutmuşum diyorum! Yine aynı duyguları yaşayabilirim. Tekrar başarabilirim diye düşünmeli.

Geçen sene oruç tutmayanlar da şunu düşünebilir: Tutmadım ne kazandım, aksine inancım gereği bir farzı terk ettim Allahın rızasından uzaklaşıyorum.

Hem tutan arkadaşlarımdan neyim eksik, onlar hatta küçüklerim bile nasıl bunu başarabiliyorsa ben de başarabilirim inşallah diye düşünmeli.

Teravihin ve diğer namazların nefsimize ağır gelebileceğini hissettiğimiz her noktada sadece ilk maddeye konsantre olmak bile yeterli olacaktır. Diğerleri de belki kimi serkeş nefislere farklı etkiler de yapabilecektir.

.

RAMAZANIN VE ORUCUN ANLAMI VE ÖNEMİ drmavi

21.Ağustos Cuma günü, Ramazan kutlu zamanlarının başlama günü…

Deyim yerindeyse kadri büyük büyük buluşmanın gerçekleşeceği Kadir Gecesinin aramaya başlanacağı gün…

“Her geleni Hızır her geceyi Kadir bil!” dermiş büyüklerimiz. Kendilerini kaybeden insanların çok şeyler bulabilecekleri bu feyizli günler, ümid ederiz ki bizleri bulduğu gibi bırakıp gitmesin. Rabbimizin katında kadrü kıymetimizi yüceltsin..

1-Ramazan, zamanlar içinde, madenler içindeki altın gibidir.

Bütün madde alemi ve maddenin hareketiyle meydana gelen bütün zaman parçaları, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin teşhir alanıdır. O’na ayna olması yönüyle bütün cisimler ve zamanlar değerlidir, değerli olmada müsavidir.

Ne var ki hayvan bitki hatta melek gibi varlıkların yanında insanın Allah’a aynalık yönüyle anlam ve değerinin farklı olması gibi, bizimle ilgili olarak bazı mekanlar da zaman dilimleri de diğerlerine göre farklı değer kazanırlar.

Bütün isimlerinin yanında azam isimlerin ve hepsinin başında Allah c.c. isminin, varlıklar arasında insanların insanlar arasında büyük zatların, onların içinde Peygamberlerin, ülül-azm olanların ve nihayet Peygamber Efendimizin, Kitaplar içinde kutsal olanların onların arasında Kur’an’ın, melekler içinde dört büyük melaikenin, bütün binalar içinde Kabetullah’ın, madenler arasında altının farklı ve üstün anlam ve değerleri olduğu gibi çağlar asırlar yıllar aylar günler hatta an’lar arasında bile benzerlerine göre bir üstünlük söz konusu olacaktır.

Kainat içine aldığı Nur’u Muhammedi ile başka bir anlam kazanır, toprak parçaları içinde, O Kainatın Efendisinin pak bedenini misafir eden toprak farklı muamele görür “Ravda-i Mutahhara” ismini alır.

Her Peygamberin yaşadığı ve insanlığa medeniyet ışığı sunduğu dönemler farklıdır. Allah Rasulünün yaşadığı asır ise “Saadet” ünvanını kazanır. Kadınlar içinde bile ayetin ifadesiyle Hz. Meryem Betül’e “En Hayırlı Kadın” ifadesi kullanılır. (3/42)

Ramazan zamanları neden farklıdır?

Bir madenin içine altın katılır ve katkı oranı artarsa o madenin değeri de artar. Zamanlar da içinde barındırdıkları değerlerle değer kazanırlar.

ZARF-MAZRUF: Mazruf, zarfın içine konan nesnedir. Zarf ise bilindiği gibi zati önemli bir değeri bulunmayan ve çoğu zaman yırtılıp çöpe atılan bir kağıt parçasdır. Ancak bu basitliğine rağmen bazen olağanüstü denebilecek önemde bilgi ve belgeleri servetleri hazineleri bile taşıdığı olur ve bu içindeki değerlerden dolayı onlar gibi muamele görür ve değer kazanır. Tıpkı inciye yatak yorgan olan o basit iki kabukcuk, hazinelere analık yapan eski sandıkcık ve sonsuzluğa bizi uçuracak cevherimizi ruhumuzu taşıyan eskiyip gömlek gibi atılacak ve çürüyecek cesedcik gibi…

İşte Ramazan ayı da diğer zamanlardan farklı olarak bağrında, bin aydan kıymetli olarak ayette dile getirilen (kadir süresi) ve o da içinde Kur’an’ı barındıran “Kadir Gecesi” ni barındırmaktadır. Kadir gecesinin kadrü kıymeti de Kur’an’ı taşımasındandır. Kur’an’ın içine girdiği Kadir zarfı aynı zamanda Ramazan içinde bir mazruf olarak durmaktadır. Tıpkı Cebrail gibi Kadir gecesi, Allah’dan gelen vahyi insan olarak Kadri Yüce Nebiler Nebisine zaman olarak Kadri Büyük Ramazan’a teslim etmekte, nuruyla onların sinesini aydınlatmaktadır.

Bu açıdan Ramazan, insanın iç ve dış dünyasıyla farklılaştığı gerçek bir “Aydınlanma Zamanı”dır. Eşi bulunmaz kutlu zamanın altın kapısını tıklatıp göklerle göktekilerle kucaklaşma fırsatıdır.

Oruç da, insanın yeme içme gafletiyle, Kur’an’ın feyzinden Ramazanın bereketinden mahrum olmaması ve Ramazanın kutlu zamanıyla buluşmasını sağlayıp Rahmana yaklaştırması adına önemli bir misyon yüklenmiştir.

2-Ramazan Allah’ın hususi iltifatının ve Rahmetinin yoğunlaştığı zamanları kapsar

Bu zaman dilimlerinde Cenab-ı Hakk’ın iltifatı şahanesi en yakın ve Rahmeti sağanak halini aldığı anları ihtiva eder. Bu günlerde Kur’an’ın inişi gibi lutuf ve Rahmet esintileri en çaplı şekilde gelir ve adeta üzerine yağacak baş arar, gönül bakar.

CULUSÜ HÜMAYUN VE ULUFE:

Önceki kelime padişahların tahta oturuşunu sonraki de her oturuş yıl dönümünde bahşişler dağıtmasını ifade etmektedir. Ve bu dönemlerde her zamankinden çok ihsanlarda bulunulur. Teşbihte hata olmasın, Cenab-ı Hak kullarına her an ihsanda ve lutuflarda bulunur, her an tevbeleri kabul eder.

Fakat bu sözünü ettiğimiz zaman dilimlerinde yönelişin yoğunluğuna ve derinliğine göre daha bir geniş ve kesif bir mahiyet kazanır. Konunun diğer boyutunda da şu vardır: Bir sultanın umum halkına bir konuşması teveccühü iltifatı vardır bir de hususi olarak huzuruna alarak konuşması perdelerin kaldırılması ve özel iletişimi vardır. Tıpkı Nebilerle vahy ile kelam ve Nebiler Nebisi ile Mirac’da kelam gibi…

Hayatımızda çok özel buluşmalar, konuşmalar hemdem olmalar vuslatlar vardır ya da olmuştur. Namahrem olanlarından Rabbim muhafaza buyursun. İnsanın hasretle yolunu gözlediği sevdiklerine vuslattan izdivaçlara, büyük bildiği kimselerin yolunu hasretle bekleyip sonra görüp diz dize gelmesinden, Hacca gidip rüyalardaki iştiyakı bilfiil yaşamaya kadar.

Ramazan zamanları işte bu Halık-Mahluk, Abid-Mabud hususi buluşmasının, insanın farklı bir buudlaşmasının hususi mevsimidir.

3-Ramazan ahiretin karlı bir ticaret pazarı verimli bir tarlası gibidir.

Bu kutlu mevsim öyle bir mevsimdir ki adeta toprağa ne atsanız boşa gitmemekte bir on bire yüz bire bin bire yedi bin milyonlar sevap verilir. Her bir tesbih bir cennet ağacı halinde orada karşınıza dikiliverir. Tıpkı toprağa attığımız bir çekirdeğin tohumun nüvenin kuru çelimsiz çürümüş haliyle çatlayıp binler çekirdek ve mevve veren ağaçlar gibi, çeşitli lezzetli yiyeceğimizi pişiren toprak kazanı gibi.

BİR ÖMÜRLÜK SEVAP BİR GECEDE:

Ulufe dağıtılması örneğinde olduğu gibi bu hasat mevsiminde bulunan Kadir gecesi Kadir süresinde “Bin ay” dan hayırlı olarak değerlendirilmekte ve o gecede melaikenin bin bir güzelliklerle fevc fevc nüzul ettiği belirtilmektedir. Bin ay 80 yıla tekabül ediyor.

Peygamber Efendimiz, eski milletlerden 80 yıllık hayatı boyunca hep hak yolunda koşturan birisini anlatınca, buna gıpta eden ve nasıl öyle olabiliriz diyen Sahabiye verdiği cevapta, bu gecenin bu değerine ve değerlendirilmesine dikkat çekmektedir.

4-Ramazan senelik ruh bakımı rehabilitasyonu terapi ve tedavisi zamanıdır.

Ruh mekanizmalarımız olan kalp vicdan akıl bilinç bilinçaltı ve özellikle nefis ve ona hizmet eden organlarımız komple bir bakıma alınır bu ışık tedavisi uygulanan dönemde. Esas hedef de “Ene” dediğimiz ben, benlik, ego, nefis!… Sene boyunca kendimizi kendimizden koparmışızdır, farklı bakışla da kendimizi sadece kendimize nefsaniliğin kollarına bırakmışızdır.

Dünyanın fani ve çoğu zararlı geçici güzelliklerine kapılmışız ruhumuzun paçasını kaptırmışızdır. Kendimizin farkındalığından yoksunuzdur. Nesneler hep objemiz olmuş, kendi benimizi benimizden ötesini obje yapmayı unutmuşuzdur. Ramazanda insan bedeninde kaybettiği ben’ini bulur. Bulmasında açlık Rahmeti yardımcı olur. Çünkü artık lezzet teknesi zevk torbası bedeninden mahrumdur.

Dışa açılan pencereler kapanır içe doğru orjinal pencereler açılır irtibatlar kurulur. Ben’i ona bir ayna ve anahtar olur, bu ayda alabildiğine yere yaklaşmış Rahmete uzanır, turfanda nur gibi gelir

Rahmet tabibi O’nu bulur. Ramazan, makas gibi kollarını açar, on bir aylık bir gidişe dur! der: Ne yapıyorsun sen? Nereye gidiyorsun? Sen kendinin sen ne yaptığının farkında mısın? Bu ne hal? Tepeden tırnağa beslenme ve güzellik uzmanı, zevk ve eğlence harmanı kesilmişsin! Ne yazık ki ruhunla kalbinle gökyüzünle sonsuz güzelliklerle irtibatını kesmişsin! Bütün dünyanın yükü altında ruhun depresyona girmiş, problemlerin düğümlenmiş, günah paletleri altında ezilmişsin!

Namaz gibi Orucuyla da Ramazan kötülüklerin kötülükleri ve günahları isteyen nefsin önüne bir set çeker, kötü gidiş varsa ona son verir, Helal yeme içmeleri ve cinsel davranışları askıya aldırır, gayrı meşrusu zaten otomatik olarak durur.

Obur nefse zorunlu perhiz uygulatır, ambargo koydurur yerinde ültimatom çektirir, yüzünü yerlere getirir. Ruhun eteğinden çeker, biraz da bu tarafa bu tarafa! ikazında bulunur.

Cismin derece-i hayatından çık da biraz kalbine bak! ölüm sonrası geleceğini düşün! uyarısında bulunur, uyandırır insanı, fırsatı kaçırma şu altın kapıyı tıklat! der ve bunun platformunu hazırlar. İnsanlar sene boyunca katılaşan iç dünyalarını yumuşatma billurlaştırma imkanını yakalar, ruhlarında teraküm etmiş birikmiş günah is pas ve kirlerinden de arınma zeminini bulurlar. Bu bir aylık manevi varidat ve dersler on bir ay boyunca adeta ruhta bir revizyon gerçekleştirmekte, yenilemekte, neşat ve zindelik kazandırabilmektedir.

Kuşkusuz sene boyunca Namaz gibi Kuran okuma gibi, pt-per oruçları gibi, haftalık sohbetler ve hizmetlerde güzel arkadaşlar arasında bulunma gibi durumları da metafizik gerilimin korunması adına lüzumlu görmek gerekmektedir.

5-Ramazan nimetlerin kıymetini anlama şükretme Allah’a yakınlaşma zamanıdır.

İnsan elinde çok ve sık bulunduğunda nimetlerin kıymetini tam anlayamaz. Mahrumiyetler elimizdeki nimetlerin değerinin farkında olmamızı sağlar. Alıştığımız sevdiğimiz nimetlerden mahrum kaldığımızda dikkatimiz, arzu heves ve isteğimiz o nimetlere bir başka yoğunlaşır.

Hastalandığımızda sağlığımızı geri isteriz doktorlara koşar ilaçlar alırız, zaruri hallerde neşter altına yatarız. Mum ışığında boyunu aşkın eserler yazanların devrinde değiliz ama elektrikler kesildiğinde nasıl mum! mum! diye feryat eder karanlıktan bizi çıkaracak bir damlacık ışık kovalarız.

Nefis ve nefsin hoşuna giden yeme içmeler cinsellikler eğlence ve hazlar aslında birer perdedir. Bunlara yoğunlaştıkça bu perdeler kesafet kazanır kalınlaşır duvarlaşırlar, ruha ruh yoluyla ruhaniliğe Rahman ile beraberliğe uzanan yolu tıkarlar. Yere urganlarla bağlanan ve ağırlıkları olan balonun yükselememesi gibi insan zamanla bedenleşir, yere yerleşir, çekim gücünün bağımlısı haline gelir, yücelere yolculuktan uzak dört duvar etten ibaret bir dünyada sığlaşır köleleşir.

Ramazanda nefse ait maddi zevklerin önü kesilir ve mahrumiyetle nimetlerin ama esas nimet verenin farkında olma platformu hazırlanır. Artık ruh ve beden her gün aldığı ve zaman zaman beğenmediği o nimetlerin en azından, en kurusundan ve tatsız olanından bile müstesna bir lezzet almaya başlar. Dikkat kesilir. Bunları bir veren var! der, minnettarlığını ifade etmek ister. İçinden gele gele karanlıkta mum ışığı arayan insan gibi “elhamdülillah!” der “Verdiklerin için binler şükür sana ya Rabbi!”.

Ve hem çehresini hem ruhunun vechesini O Nur kaynağına çevirir. Şükür, hem Rahmana amudi uzanan yolun peçelerini kaldırılmaya bütün perdeleri birer birer şeffaflaştırmaya vesile olan çaplı bir adımdır, hem de verilenleri ziyadeleştiren bir bereket kaynağı.

6-Ramazan istiğna gömleğini giyme Samediyete aynalık yapma hususi halidir.

Cenab-ı Hakkın ahlakı ile ahlaklanma diye bir hadis vardır ve insanın Allah’ın güzel isimlerini temsil etmesi. Birer şeref madalyası gibi onları taşıması. İnsanın Rahman suretinde yaratılması yani onda Rahmanın sıfat ve isimlerinin tecelli etmesi şeklinde açıklamalar vardır. İnsan bütün esmanın tam bir noktai mihrakiyesi-odak noktası durumundadır. Allah isimlerinin birer numunesini insana lutfetmiştir.

Subuti sıfatlar bunu anlatır. O görür bize göz vermiştir, işitir kulak vermiştir, konuşur dil vermiştir gibi…Bunun yanında Rabbimiz cömerttir, cömert olmalıyız, sabırlıdır sabırlı olmalıyız, affedicidir affedici olmalıyız gibi yaklaşım da doğrudur.

İnsan sıkça aynaya bakar ve kendi güzelliği ile iftihar eder. Kendini sever ve beğenir. Kendi doğal güzelliğine yeni güzellikler ilave etmek için de makyajlar yapar bakımı için zaman ve servet ayırır. Bazen ölçüyü kaçırdığı olur güzelliğinin hakiki sahibini unutur da benden güzeli var mı söyle ayna dediği olur.

Aslında her ayna Rabbimizin simamıza bastığı isimlerinin mühürlerini okumada çok güzel bir aracı olabilir. İnsan, ben aynaya bakıp nasıl güzelliğimi görüp seviyorsam, Rabbim de yüzüme bakıp tecelli eden güzel isimlerini ve önemlisi onların tarafımdan güzel temsil edilmesini sever diye düşünebilir farklı bir iç huzuru yakalayabilir.

Adeta Rabbi onu güzellik vermekle sevindirdiği gibi o da bu güzelliği onun adına güzel temsil etmekle rabbini (mukaddes haliyle) sevindirmiş olabilir. Ramazan, bu düşüncenin ufuklaştığı adeta muşahhaslaştığı bir fırsatı sunar bize oruç sayesinde.

İhlas süresinde ifade edildiği gibi “Samed” hiç bir şeye muhtaç olmama demektir. İnsan ise daima tartışmasız doğumundan ölümüne kadar ve ölümünden sonra da hep muhtaç durumdadır. İnsan ve ölümlü oluşunun muktezası yaşayabilmesi için öncelikle yemeye içmeye muhtaçtır.

Meleklerden insanı ayıran nokta da burasıdır. Yemesi içmesi cinsel yönünün oluşu. Fakat oruç tutuğunda insan adeta meleklere benzemiş olur. Kendisine helal olan eşine ve ekmeğine suyuna bile elini uzatmaz incelmiş ruhuyla, yoğunlaşmış manevi boyutuyla, berraklaşmış latifleşmiş ruhuyla özellikle iftar saatlerinde öyle bir hali kendisinde hisseder.

.

GÜNAHLAR VE PSİKOLOJİK RİSKLERİ drmavi

*****Günah ruhta bir yaradır, silinesi bir lekedir. Ruh Cenab-ı Hakkın en has varlığıdır. Bir elmas bir pırlantadır o. Varsın elmasın üstünde bir toz lekesi olsun o yine aslını korumakta yine kıymettedir.

Günahlı da olsan Ruhunu O’na yönelt. Yaralısın pansumanın O’nda bak! Kim yaralı gördüğü bir kediyi bir kuşu sokak ortasında bırakır; hele senin ardın sıra acı acı cıyaklayarak miyavlayarak yakarırcasına mahzun sana bakarken!

Yaralı ol ama O’nun yolunda ol! Yaralı yaralı halinle yalvara yalvara o kapıda ol! Ama bil ki bir başka olur yaralıların vefası ve de vefalısı… Sen yaralı vefalı olacaksın da O’nu yaralarını saracak bir Vefalı olarak bulamayacak mısın sanıyorsun? Rabbim yaralı geldim ama yine sana geldim de!

*****Günah aslında yaratılışla ilgili; yaratılış sebebiyle… İnsan niçin yaratıldı? Her halde günah işlesin diye demiyeceksiniz! Ama işleyecek belli ki!. Nerden belli? Açlık aşkında temas edildiği üzere yaratılış mahiyetinden. Taşıdığı nefisten nefsani boşluklardan.

Melekte bulunmayan boşluk, melek içinde bir boşluk bulup yerleşmeye çalışan şeytan nefsinde meğer o kadar derinlere kadar kök salmış ki karşısında Ademi görünce birden boşalıverdi kibrini boşalttı, ben varken o da kim oluyor dedi secde karşısında dayattı, isyana demir attı, kendi sularında dolaşan insanları da hep aldattı. Kibirle isyanı birleşince artık o nefsi hesabına bir baş düşman ve bir psikopattı.

Ama Adem ne yaptı topraktandı toprak gibi mütevazı oldu nefsine değil tövbe kapısında Rahmana ram oldu. Arındırdığı nefsiyle o artık bir Safiyyullah oldu.

*****Tövbe edilen edilmeyene göre, Küçük büyük günaha göre, işlenen pişmanlık duyulan zevk duyulana göre, ibadetli günahkar gibadetsiz günahkara, hizmet eden günahkar hizmet etmeyene göre vb…. daha mı ehven ve affa layık olur?

*****Büyük pişmanlık ve çaplı tövbe için çok ve büyük günah mı gerekir? Ne çarpık yaklaşım!…

Burda bir günah küfre uzanan uzun yolda bir leke bir küçük açı olarak görülebilir; semalarda onun iz düşümü ise gittikçe büyüyen bir açı kazanarak devasalaşabilir. Vücudu kemirmeye hazır ölümcül tek bir virüs gibi…

Ben artık günaha bulaşmış karalanmış biriyim, beni Allah bile affetmez? Aynı çarpıklıkta bir saplantı. Rahmeti sığlaştırma Rahmana karşı önyargı hatta affederim diyen Rahimi itham!…

*****Günah şeytanı kesmez, israr tevbeyi terk isyan ve inkar bekler.

*****Dünya öküzün iki boynuzu üzerindeymiş, doğru! O öküz nefis; birinde paralar dünyalıklar yemeler içmeler var diğerinde cinsellikler!…

*****Günah işlemek kolay, tövbe etmek ondan kolay

Bakıvermek dokunuvermek konuşuvermek duyuvermek çalıvermek… Günaha girmenin bin bir yolu var. Ama dağlar kadar köpükler kadar da olsa günahlar nasuh tövbe ile tertemiz hale gelivermek de mümkün.

*****Günah işlemek zor tövbe etmek ondan da zor!

Aslını fıtratını unutmayan, bilgi ve eğitim alan, ibadetle bunu perçinleyen bir de gül kokulu arkadaş çevresinde, koşuşturan ehli hizmet dairesinde ise günah işleme riski sıfıra yakın hale gelebilir. Hatta bir hatası olduğunda o mu nasıl yapar gibi tepki verdiğimiz olur.

Günahı hayat tarzı olarak benimsemiş kabullenmiş bağımlısı haline dönüşmüş insanları alışkanlıklarından vazgeçirmek, ibadetlere başlatmak güzel işlere yönlendirmek ne kadar zor olabileceğini herkes kendi aile ve dost çevresinden gözlemleyebilir.

-İnkar etmek kolay, inkar tahrip yolu, bir inkar sözü ile imanın uçuvermesi mümkün

-İnkar etmek zor hatta imkansız; yerde gökte onca delil var, Kuran mucizesi Nebiler var. Akıl mantık denge düzen var. Nasıl olur okuyan düşünen bir insan inkarcı olur… deriz bazen.

-Müslüman olmak kolay. Lailahe illallah Muhammedurrasulüllah deyivermek tertemiz eyler.

-Müslüman olmak zor, tamir imar zor çok şartı berabernide getirir. Kuranda Sünnette geçen farzlar haramlar yükümlülükler, insanlığa yapılması gereken hizmetler…

Yani cennet ucuz değil cehennem de lüzumsuz değil!

*****Günahı Ağırlaştırıcı sebepler. (Mahkeme kararları gibi; ağır tahrik sonucu cinayet planlayarak taammüden cinayet)

Allaha isyan amaçlı işleme

Şeytana itaat amaçlı işleme

İsrarla sürdürülmesi

Alışkanlık haline getirilmesi

Rahatsızlık duymadan zevk alarak işleme

Aleni yapılması

Yaygınlaştırma toplumsallaştırma çabaları

Yaşlı haliyle gençler gibi davranma

*****Günahı hafifletici giderici sebepler

Tevbe istiğfarla temizlik

İbadetler

Bela musibetler

Sadaka dağıtma

Her hata ardından bir iyilik ve keffareti

Günah vebalini yıllarca sinesinde taşıma ve hüzün

İnsanların günahtan kurtulması için samimane hizmetler

*****Günahı hafifleştiren-ağırlaştıran sebepler

Günahı küçük büyük diye kategorize edip küçüğü hoş görmek

Nefsin baskısına havale etme Nefsime mağlup oldum yenik düştüm

Nasıl olsa tövbe affedettirir bin defa tövbeni bozsan yine gel denmiyor mu

*****Günah aslında bedenleşmek midir? *****Günahın büyügü küçüğü hangi anlamda olmaz? *****Ruh hasta olmaz günah hastalıktır. Bir nezle veya koma halinde günah hastalıkları nefsin kaymaları kaydırmalarıdır

*****GÜNAHIN EN BÜYÜK RİSKİ tabi tevbe istiğfar ibadetler ve güzel hizmetlerle isi pası izi eseri ruhtan silinip atılmamışsa mesela tekrarlanıp duruyorsa, vicdanı sönmemiş kararmamış kalbi taş kesilmemiş müslüman için dünyada ruhu adeta cennet cehennem arası ARAFTA bırakması. Ne oldurur ne öldürür derler ya, öyle bir ruh azabı kalp sıkışması düşünce tazyiki duygu daralması gibi hallerle insanı ne ibadetinden ne de dünya zevlerinden zevk alamaz tatsız tuzzus hale getirmesidir.

Hoş günahkarın bir taraftan böyle tamamen zevlere gömülüp rahatsız olmaz hale düşmemesi ve zaman zaman günahlarından sıkılması da bir avantaj lehine bir durum olarak değerlendirilse bile fakat bu tarz ikilem yaşayanlar aile hayatlarında da arkadaş eş dost ilişkilerinde de verimli uyumlu olamazlar, sürekli tedirginlik emareleri gözlenir. Huzurlu bir dünya hayatları da olmaz manevi oturmuş ruhani bir hayatları da…Çünkü günahtan tam sıyrılamıyor ki lahut aleminin kapısından içeri daha içeri ilerleyebilsin. Ağırlıklarını atamayan hava balonları gibi…

*****BİR DİĞER RİSK insanın kendiini kendine ötekileştirmesi yabancılaştırması, dünya ve insanlar içinde yanlızlığa itmesi

Günahlar karşısındaki durumunu insan bazen vicdanileştiğinde daha rahat değerlendirebilir. Hani kendimi tanımıyorum bazen deriz. Bir öfke halinde kırıp döktüğünde kalpleri kırdığında bunu söyler insan.

Cepten fotoğraflarını çekenler beğenmezler tekrar tekrar çekerler. Kendimizin beğinilir halimizi bulmaya çalışırız. O günah hallerimizle kendimizi beğeniyor muyuz? Meleklere rica etsek acaba çekime aldıkları günah hallerimizi silebilirler msinizi onları yeniden güzelce çektirmek istiyoruz da…Rabbimizin taahhüdü var siler yerine sevap yazarım diyor.

Evet böylesi istenmeyen hallerimiz eğer günah devam ediyorsa vicdanen insanı de yemeye içini kemirmeye devam eder ve nefsin bu bir rahatsızlığı halinde çevresini de rahatsız etmeye başlayabilir.

Bu durum KENDİNLE BARIŞIK olma kavramıyla çelişir. Yani her günahı zevle işleyecek kendince mutlu olduğunu söyleyecek ve biz buna kendinle barışık diyeceğiz. Ya ötedeki durum. Mahşerde günahlarımızın hesabı sorulur defterler açılırsa yüzümüz hangi hali alacakacaba, yine kendimle barışığım diyebilecek miyiz?

Kendinle barışıklık Rabbe olan yakınlıkla doğru orantılıdır. Nefsimi ne kadar aşmışsam ibadetlerimi yapıyor haramlardan akçınıyorsam ve başkalarının huzuru için hizmetlerde koşuyorsam kendinle barışıklık budur esasen. Çünkü kendini Allaha adamıştır bu insan. Nefsine değil… Bir sinek düşmüş de bilmem ne hayvan idrarına, kaptanı derya sanmış… İnsan avuç içi kadar yalancı mutlulukla mutlu oldum barışıkım kendimle diyebiliyorsa vahim bir durumu vardır durumunu sorgulamalıdır.

*****BİR DİĞER RİSK: Günah işleyen insanın kendine yönelik olumsuz duygulara kapılmasının yanında bir adım ileriye geçerek Yaratıcıya karşı bazı düşüncelerin çimlenebilmesidir. Hem nefsi yaratıp insana veren hem de ona bir takım sınırlamalar kısıtlamalar getiren İlahi iradeye karşı Merhametini şefkatini itham edici sözleri zaman zaman insanlardan duyabiliriz. Adaletsizlik olmuyor mu bu? Hani kiminin zengin kiminin fakir kiminin güzel kiminin çirkin veya engelli yaratılması dertler verilmesi durumlarında tepkiler yükselir bilgisiz tevekkülsüz ağızlardan.

Allah nasılsa affeder deyip ahlaki gevşeklik içinde gönül rahatlığı içinde günahı sürdürmek nasıl bir risk ise Allahın yaratışını imtihan edişini eleştirmek de bir o kadar risklidir.

Risalei Nurda belirtildiği gibi meleklerin görmesini istemez Allahın görmesini istemez bu görenler olmasa anlayışına da düşebilir.

*****BİR DİĞER RİSK: Kalbin vicdanın kararması katılaşması duyarlığın kalmaması özellikle tövbeye karşı soğuk hale gelebilmesidir. Evet ne kadar günah tekrarı olsa da bu tövbe tekrarına engel değildir tabi ki kabulüne de. Ne var kiGÜNAH TEKRARI TÖVBEDEKİ DUYARLILIĞI ZAMANLA ZAYIFLATIR. Her günahda küfre yaklaşma söz konusu olduğu gibi her günah tekrarında kalp yumuşamasını ve hassasiyetini de o derece kaybedebilir.

Ve şu anlayışa düşebilir. Nasılsa tekrar günah işleyeceğim alıştım bu işi bırakamıyorum. O zaman tekrar tekrar tevbe etme yerine topluca tövbe ederim olup biter. Hani emekli olunca yaşlanınca camiye giderim namaza başlarım hacca giderim planlaması gibi. Ömür vefa ederse!!!

Bir Yanıt Bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s