kaderirade


Kaza, Kader ve Atâ Üzerine Mülâhazalar (drmavi 1988)

Kader, ölçme-biçme, biçime koyma ve şekillendirme demektir. Arapça’da fiil şekliyle ‘Ka de ra’ dediğimiz zaman, ‘takdir etme, belli hisselere ayırma ve herkese bir pay çıkarma’ manâlarını anlarız. ‘Tef’il babında ise, ‘Kad de ra,’ ‘hükmetti, kazada bulundu, hükmünü geçerli kıldı’ manâsınadır. O halde kader, “Mâ yükaddirullahü mine’l-kadâ ve yahkümü bih”, yani “Allah’ın kazâdan takdir ettiği ve hükmettiği şey” demektir.

Mevzûyu derinlemesine ele almadan önce, kaderle alâkalı bazı ayetleri mealen vermede fayda mülâhaza ediyoruz: “Gayb’ın anahtarları, O’nun yanındadır, onları ancak O bilir. (O) karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen bir yaprak -ki, mutlaka O’nu bilir,- yerin karanlıkları içinde gömülen dane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın.” (En’am, 6/59)

“Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” (Neml, 27/75)

“Şüphesiz Biz, ölüleri diriltiriz ve önden gönderdikleri ve arkada bıraktıklarını yazarız. Zaten Biz, her şeyi apaçık bir kütüğe kaydetmişizdir.” (Yasin, 36/12)

“(Eş şani yüce Nebî!) Doğrusu sana vahyedilen bu kitap, Levh-ı Mahfuz’da bulunan şanlı bir Kur’an’dır.”(Bürûc, 85/21-22)

“Doğru sözlü iseniz bildirin, bu azab sözü ne zamandır?” derler. De ki: “Onu bilmek ancak Allah’a mahsustur. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” (Mülk, 67/25-26)

Kazâ ile Kader, bir manâda aynı, diğer manâda ise kader, Allah’ın takdiri, kazâ ise, bu takdiri infaz ve yapılacak şeyin edâ edilmesi ve hükmün yerine getirilmesi demektir. Kader, sonsuz ilme sahip, geçmiş, hal ve geleceği bir nokta gibi görüp bilen -esasen kendisi için geçmiş, hal ve gelecek diye zaman dilimleri bahis mevzuu olmayan- Cenâb-ı Hakk’ın, mikro âlemden makro âleme, zerrelerden sistemlere ve gelecekteki bütün hayatıyla ‘normo âlem’ insana kadar en küçükten en büyüğe bütün kâinatı, ilmî plânda, ilmî vücutlarıyla plânlayıp programlaması, plân ve projeleriyle kesip biçmesi, tayin, tespit, tasnif ve takdir etmesi ve bütün bunları tasarı ve ilmî plândan alıp, irâde, meşîet, kudret plânına geçirmesi ve haricî vücut meşherlerinde, halk âleminde göstermesi için, hemen her şeyi, daha olmadan evvel ‘mübîn’ bir Kitapta tespit ve takdir etmesidir.

Evet ‘Kitab-ı mübîn’, henüz zuhur silsilesinde yerini almaya başlayan eşyayı, Levh-i Mahv ve İspatta ve Levh-i Mahfuz’un istinsahları halinde Allah’ın mükerrem meleklerinin yazması demektir. Ve yine Kader, insanın kesbiyle Allah’ın (cc) yaratmasının mukareneti ve beraberliğidir. Yani insan, bir işe mübaşeret edip, irâdesiyle o işin içinde bulunduğunda Allah (cc) dilerse o işi yaratır. İşte kader, bu iki ana hususu ezelî ve sonsuz ilmiyle olmadan evvel bilen Allah’ın (cc), yine olmadan evvel tespit buyurmasıdır.

Kader, insanın kesb ve irâdesi hesaba katılmadan düşünülemez. Kâinatta kader, plân, program, ölçü ve denge hâkimdir. “Allah, her dişinin neyi yüklendiğini ve rahimlerin neyi eksiltip artırdığını bilir. O’nun yanında her şey bir mikdar iledir.” (Ra’d, 13/8) “Arzı da yaydık; oraya sağlam dağlar attık ve orada ölçülü mütenasip şeyler bitirdik.” (Hicr, 15/19) “Göğü yükseltti ve mîzânı koydu.” (Rahman, 55/7).

Kâinatta öyle şamil ve geniş dairede bir kader hâkimdir ki, onun dışında hiç bir şey tasavvur edilemez. Kâinatı yaratan Allah (cc), çekirdeğin çatlamasından bahara, insanın doğuşundan yıldızların ve galaksilerin doğuşlarına kadar her şeyde muhît ilmiyle öyle bir plân ve program tespit buyurmuş ve bir kader tayin etmiştir ki, dünden bugüne dünyânın dört bir yanındaki ilim adamları ve araştırmacılar, binler eserleriyle bu nizam, bu âhenk ve bu takdire tercüman olmaya çalışmaktadırlar. Bir kısım Marksistlerin bile, ‘determinizm’ gibi değişik ad ve unvanlar altında kabul ettikleri umûmi disiplinler, dost-düşman, inanmış-inanmamış herkesin kâinatta bir plân ve kaderin bulundunu kabul etmesi bakımından çok önemlidir. Marksistlerin anladığı manâda bir determinizm, bizim için hiçbir zaman söz konusu değildir. Biz sadece, farklı bir manâda dahi olsa, meseleye kader açısından temas etmek istedik. Gerçi, İbn Haldun gibi bir kısım İslâm müellifleri de bir nevi determinizme taraftar görünür ve son dönem batı düşüncesinde, meselâ Historisizm’de olduğu gibi, bu determinizmi toplum hayatına da teşmil ederler ama biz, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat düşüncesi içinde bunu belli şartlara bağlar ve ‘belki’lerle ifade ederiz. İşte biz de bu ölçüler içinde, insan irâdesinin de dahil olduğu her şeyde küllî bir kaderin hâkim olduğuna inanırız. Evet, nasıl ki bir saat veya bir bina yaparken önce bir plân ve proje çizer, fizibilite çalışmalarında bulunur ve hassas ölçüler ve çizgilerle ilerde ortaya çıkacak şeklin takdiratını yaparız; öyle de, şu baş döndürücü sistemlerin ve şu atomlar âlemiyle insanların kendi aralarında ve kendi içlerinde biribirleriyle olan münasebetlerinin belli bir bir plân ve program haricinde olması düşünülebilir mi? Bir saat gibi bozulmadan, en ufak bir çarpma ve çarpışma olmadan idâre edilip giden şu madde âlemindeki nizam ve dengenin binde biri kadar bir sistem veya sistemler dev bilgisayarlarla bile yürütülemezken, baş döndürücü büyüklüğü ve ihtişamıyla şu koca kâinatları plansız, programsız, düşünmeye imkân var mıdır?

Çekirdek ve tohumlar, kader yüklü sandukçalardır. İlerde geçireceği her bir safhasıyla ağacın bütün hayatı, çekirdekte kaydedilmiştir. Yapı îtibâriyle birbirinin aynı görünen ve aynı basit maddelerden meydana gelen pek çok çekirdek, toprağa düştüğünde, çeşit çeşit çiçekler, binbir türde bitkiler ve ağaçlar meydana gelmektedir. Her bir çekirdek, kaderin kendine biçtiği, ya da kendine kader yapılan ölçü içinde ilmî, mânevî bir suret ve şekil alıp, kendine has biçim ve elbiseyle toprak üstünde tüllenir ve seyreden gözlere arz-ı endam eder. Binlerce terzi, yıllarca çalışsa, değil bunca çiçek ve bitkiye, tek bir ağaca bile böyle bir elbise dikemeyecektir. Oysa yüzbinlerce ağaç, belki yüzbinlerce yıldır, hiç bir ölçü, kesim ve dikiş hatası yapılmadan, adeta ısmarlama dikilmiş elbiseleri birbiri ardınca giyip çıkarmaktadır. Acaba bunu yapan gerçekten kendileri midir, yoksa onlara o kalıbı, o şekli, o kaderi veren bir yüce takdir edici midir..?

Belli bir kader ve programa tâbi olduğundan dolayı bir sperm asla yalan söylemez; kromozomların dili, RNA ve DNA’nın şaşmaz vazifesi ve hücrelerin beyanıyla, ağız, dil, dudak, göz, kaş, kulak, sîma, duygu ve kabiliyetler gibi pek çok safhalardan geçip “İnsan olacağım” der ve olur.

Astrofizikçilere göre, kâinatın her noktasında hangi buutların var olduğu ve bu noktalarda hangi manyetik etkinin ne tarzda bulunduğu az da olsa bellidir. Çünkü, geometrik yerler ve kuvvetlerin şiddeti önceden vardır. Kompüterlerin keşfiyle de anlaşılmıştır ki, atomlardan galaksilere kadar kâinatta yaratılan her varlık yaratılışıyla birlikte programlanmaktadır; evet, her şey önce Levh-i Mahfuz’da tayin ve tespit edilmiştir…

Rü’yâlar ve Kader

Doğru rü’yâlar da kaderin varlığına birer delildir. İlerde meydana gelecek herhangi bir hâdisenin önceden rü’yâlarda görülmesi ve vakti gelince aynen zuhur etmesi, her hâdisenin önceden takdir edilmiş olduğunu ortaya koymaktadır. Evet, rü’yâda hayat kitabımızın bir sayfasını önceden okuyor ve sonra da okuduğumuzun pratikte gerçekleştiğini müşahede ediyoruz.

Kurân’ın, Peygamberimizin ve evliyânın ilerde vukû’ bulacak bazı hâdiseleri şu veya bu şekilde haber vermeleri de, her şeyde kâderin hâkim olduğunu göstermektedir; öyle ya, yazılmamış, belirlenmemiş ve kararlaştırılmamış olsa, neyi nasıl bilecekler?

Kader ve İrade, Neden Altı İman Esası Arasına Girmiştir?

İnsan, çoğu zaman ülfet ve ünsiyet sebebiyle, Allah’ın (cc) kendisine olan lütufları karşısında “ben yaptım, ben ettim, ben kazandım; bildim, öğrendim, düşünüp buldum…” gibi sözlerle, her şeyi kendi izafî kudret ve kuvvetine, irâde ve kabiliyetlerine verir. İşte böyle durumlarda kader hemen karşısına çıkıp, “Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır” (Sâffât, 37/96); öyleyse haddini bil! Elindeki o minik düğmeyle bütün bu işleri yapman mümkün müdür? Değildir” der ve onu gururdan kurtarıp, hayatında denge ve muvâzeneyi sağlar.

İnsan ruhunda güzellik, meziyet ve semerelere sahip çıkıp, bunlarla övünme, iftihar etme, hattâ daha da ötesinde gururlanıp kendinden geçme duygusu vardır. İşte böyle bir duyguya karşı, bütün güzellik ve hayırların gerçek sahibinin nefis değil, ancak Allah (cc) olduğunu, buna karşılık, bütün kötülük ve günahların nefisten kaynaklandığını ifade için, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana gelen her kötülük de kendindendir. Seni insanlara elçi gönderdik (buna) şahit olarak Allah yeter.” (Nisâ, 4/79) ihtarını çeken kaderdir. Hafızanızın şeridini şöyle geriye doğru sardırıp, geçmişinize bir bakın, bakın da, günahlar içindeyken, kader’in sizi en güzelim arkadaşlar arasına katıp, sohbetlerle kafa ve kalbinizi nasıl tedâvi ettiğini, bunun neticesinde kalbinizde ve dilinizde rahmet tomurcuklarının açtığını ve göksünüze ibâdet ve ahlâk madalyalarının takıldığını görmeye çalışın; sonra da düşünün, seyredin ve diyebilirseniz “ben yaptım” deyin!…

Mes’elenin ikinci bir yönü daha var: İnsan zaman zaman, “madem beni de, yaptıklarımı da yaratan Allah’tır (cc); madem O dilemedikçe ben dileyemem ve madem ben, adeta kaderin programladığı bir robotum, öyleyse yaptıklarımda ne dahlim var ki, mes’ûl ve günahkâr olayım!” diyerek, ‘Cebrî’lik çukuruna da düşebilir. Böyle bir tehlike karşısında da hemen irade karşısına çıkar ve terazinin karşı kefesine binerek, “Hayır, mükellefsin ve mesûlsün! Evet, imân ve kullukla mükellef olduğun gibi, yaptığın bütün kötülük ve işlediğin bütün ma’siyetlerden de mesulsün; çünkü ben de varım” der ve dengeyi sağlar. Öyleyse, ne kader imân, küfür, mükellefiyet, tevbe ve günahların doğrudan kendisine havale edileceği bir mesnet ve nefsin çirkinliklerini örtecek bir kılıf, ne de irâde, kişinin Allah’ın (cc) kendinde yarattığı meziyet ve güzelliklere sahip çıkıp, firavunane “Ben!” demesi ve bütün acz, za’f ve fakrına rağmen, karşılıksız sağanak sağanak lûtfedilen nimetleri sahiplenmesi için bir vasıta ve sebeptir. Biz, iradenin bütün güzellik ve hayırlara iki elini birden atıp, üzerinde emanet bir gömlek gibi duran faziletlerle gururlanıp çalım satması tehlikesinden ancak kaderle; buna karşılık, nefsin mesuliyet ve mükellefiyetlerden kurtulmaya kalkışması tehlikesinden de ancak irâdeyle halâs olabiliriz ki, irade ve takdirin bahis mevzûu edildiği yerde ‘sırat-ı mustakîm’ işte budur.

İnsanın iyilik ve güzelliklere karşı gayet kısa, günah ve tahribata karşı ise oldukça uzun iki eli vardır. Bu ellerden birine tevbe ve istiğfar verilip, nefsin şerre ve günahlara meyli kesilmeli, tecavüzleri kırılmalı ve bütünüyle Cehennem’e giden yollar kapatılmalı; diğer eline ise duâ, Hakk’a teveccüh ve tevekkül verilip, hayır istikametinde şahlandırılmalı; güzelliklere karşı güç, kuvvet ve şevki artırılıp, Cennet yolunda coşturulmalıdır.

Mühim Bir Hatırlatma: “Mazî ve musibetlere kader, istikbâl ve ma’siyetlere ise irâde açısından bakılır”. Böyle bir bakışla, hem insan geçmişte başa gelen belâ ve musibetlere karşı “kaderimmiş” diyerek rızadîde olur, ye’se ve ümitsizliğe düşmez; hem de geleceğini tayin ve takdir noktasında mükellef ve mes’uliyetinin şuurunda olduğunu gösterir.

Geçmişe ve musibetlere kader açısından bakamayan insanın, her ümit kırıcı ve onu kahredici hâdiseler karşısında apışıp kalması, sürekli halinden şikâyet etmesi, kafasını şuraya-buraya vurması, hattâ neticede günâh ve sefahet bataklığına düşmesi bir bakıma kaçınılmaz olduğu gibi; geleceğe irâde açısından bakamayan insanın da, kötülük ve günahlarını kadere yükleyip, saplandığı sefahet bataklığına daha da saplanıp gitmesi de aynı şekilde kaçınılmazdır. İnsanın “felek, zâlim felek, kaderimin oyunu…” gibi sözlerle kader’den şikâyeti, nasıl musîbetini ikileştirir ve kalp dünyâsını ve ruhî hayatını soldurup kurutursa, iradesini devreden çıkarması da, aynı şekilde büyük bir hata ve kendi rağmına kafa ve kalbini nefse, şeytana ve ma’siyetlere teslim etmesinden başka bir şey olmaz. O halde, bir kefesinde irade, diğer kefesinde kader bulunan teraziyi daima dengede tutup, hayatımızı ona göre tanzim etmek mecburiyetindeyiz.

İnsanın Kaderi, Elindeki veya Yüzündeki Çizgilerden Okunabilir mi?

Ruh meselesiyle ciddî meşgul olan kimseler, ruhun insan dublesi veya misalî bedene sahip olmasının yanında, onun, sergüzeşt-i hayatına dair kitabeti, tayinat ve takdiratının mevcudiyetinden de haber vermektedirler. Ruhun belirli şekildeki mahiyet ve fonksiyonlarına muttalî olunduğu zaman, insanın başından geçeceklere de belirli oranda ıttılâ olunabileceği ileri sürülmektedir ki, Allah (cc) dilerse gösterir ve bildirir.

Ve yine, ilm-i kıyafetle, yani maddi yapının ifâde ettiği manâlarla uğraşanlar, elin içindeki çizgilerden, kaderin cisme çizgiler halinde aksedişinin ifâdesi olarak, kişinin başından geçecek şeyleri kısmen de olsa söyleyebilmektedirler. Yanlış anlaşılmasın, bu, gaybı bilmek demek değildir; sadece, Allah’ın (cc) cismaniyetimize yerleştirdiği işaret ve alâmetlerden istifadeyle, kişinin hayatına ait bazı yönleri bilebilme fonksiyonudur. Gaybı tam manâsıyla ancak Allah (cc) bilebilir; ve gayb, sadece bu kabil haberlerden de ibaret değildir.

Allah’ın (cc) cismaniyetimize yerleştirdiği işaret ve alâmetlere bakarak kaderi okumaya çalışmak, Devr-i Saadet’te de var olan mes’elelerdendir. O zaman, bunu yapan kimselere ‘kâif’ denirdi. Aleyhissalatü vesselâm Efendimiz, azadlısı Zeyd bin Harise’nin oğlu Üsame hakkındaki dedikoduya karşı, bir kâif getirtti. Babası ile çocuğu, üzerleri örtülü olarak yatıyorlardı; sadece ayakları açıktı. Kâif, birarada yatan baba ve oğluna yaklarına bakmış ve birbirleriyle alâkalı olduklarını söylemişti ki, Efendimiz de bu suretle, bildiği bir gerçeği bir de kâif dilinden anlayanlar için tescil ve tesbit buyurmuş ve Hz. Aişe’ye: “Ya Aişe, Üsame Zeyd’dendir” diyerek beşaşet ve bişaret izhar etmişlerdi. Allah’ın (cc) bildirmesiyle daha neleri bilen Efendimiz’in (sav) Üsame’nin durumunu bilmemesi düşünülemezdi. Fakat bir kâif getirmekle, halka mal olmuş bulunan ve içtimaî hayata yerleşmiş olan bir müesseseyi, halkın bakış açısına uygun bir delil olarak kullanmak istemişti. Kâifin söylediğiyle kendi bildiği birbirine mutabıktı; çünkü, Kurân’ın sarih beyanıyla, o Kâmet-i muâlla ne söylemiş, ne yapmışsa hiç biri hevasından değildi:”O, hevadan konuşmaz”. (Necm, 53/3)

Sözünü ettiğimiz hadisede, ihtisas ehline müracaata teşvik de olabilir. Nitekim, ağaçların aşılanması hâdisesinde de “Siz dünyâ işlerinizi bilirsiniz” buyurmuştu. Bu sözde, “ben bilmem” manâsı yoktur. -Nebi bilmeyecek de kim bilecek?- İzahı çok uzun sürebilecek bu sözle şunlar kastedilmiş olabilir:

1) Belki, ashabına bir iltifattır.

2) İhtimal o zamanlar, bir kısım sahabî arasında sebeplere te’sir-i hakikî verme gibi Tevhid’e münafî bir takım inanç ve anlayışlar hâlâ sürüyordu. Nitekim, Hudeybiye musalâhası gecesi de benzer bir hâdise vuku bulmuştu. Yağmur yağmış, Efendimiz (sav) “Bu gün bazıları mü’min sabahladı, bazıları ise kâfir” buyurmuş; “Nasıl olur?” denince de, “Kim ki, yağmuru Şira yıldızı yağdırdı demişse, işte o kâfir olarak sabahlamıştır; kim de, Allah yağdırdı demişse, o da mü’min olarak sabahlamıştır” açıklamasında bulunmuşlardı. Bunun gibi, o dönemde hurmalar aşılanmakla mutlaka iyi hurma alınacağına inanılırdı. Efendimiz (sav) her şeyin Allah’ın (cc) elinde olduğunu ve sebeplerin neticeler üzerinde fazla tesiri bulunmadığını böyle pratik bir hâdiseyle ders vermek istemiş de olabilir. “Siz dünyâ işlerinizi bilirsiniz” demekle de, ihtimal sebeplerin mutlaka göz ardı edilmesi gibi bir kaidenin olmadığını da göstermek istemiştir.

3) Efendimizin (sav) kıyamete kadar gelecek insanlara nebî ve imam olması hasebiyle, bu sözü teşrî’ maksadına matuf olarak alınabilirdi. Halbuki, insan hayatında mutlaka teşrî’ gerektirmeyen veya sükut geçilmesiyle mübah olup, tecrübe ve zamana bırakılan bir sürü mes’ele vardır. Günümüzde ilimler o kadar ilerledi ki, artık civcivin çıkması için, yumurtalar tavuğun altında 21 gün bekletilmiyor. Şimdi kuluçka makinaları, daha ucuz, daha pratik yolla civciv üretiyor. Yine, bitki ve meyvelerin verimini artırmak ve en kısa zamanda en bol ürün almak için seracılık geliştiriliyor. kim bilir, belki ilerde değişik enerji kaynaklarının keşfiyle, meselâ uzaya yerleştirilecek dev aynalarla güneşin ısı ve enerjisi kış mevsiminde dahi dünyânın belirli bölgelerine yansıtılıp, Kurân’ın ifâdesiyle her mevsim meyve veren ağaçlar misali, yılın dört mevsiminde de ürün alınabilecek ve bunun neticesinde de zekât verilecek kimse kalmayacak derecede bolluk ve zenginlik artacaktır.

4) Efendimiz, “dünyâ işlerinizi siz bilirsiniz” demekle geleceğe açık kapı bırakmış olmaktadır! Bir diğer yönüyle de, “Aşılayın” veya “Aşılamayın” dememekle, vicdanlara, irâdelere zincir vurmayıp, çalışma ve araştırmaya teşvikte bulunmuştur.

Hasıl-ı kelâm, kadere iman tam mü’min olmanın gereğidir. Allah’a, Rasûlü’ne, peygamberlere, meleklere, kitaplara, haşr’e nasıl inanıyorsak, kader’e de aynı şekilde inanmak mecburiyetindeyiz. Bu iman esasları, ebedî hayatı kazanma adına burada yaşayacağımız hayatın kaideleri ve sütunları mahiyetindedir. Bu kaidelerden bir tanesini sarstığımız zaman, kurmak istediğimiz şeyi sarsmış,belki de tamamen yıkmış oluruz. Kur’ân ve hadîsler, kader etrafında ciddi tahşidat yapmaktadır. Haşir’den sonra belki de en fazla üzerinde durulan Allah’ın (cc) meşieti, ilmi ve takdiridir. Kader, pek çok hadîslerde, sair iman esasları içinde değil de, manâ ve ehemmiyetine binaen daha çok Zat-ı Ulûhiyet ve O’nun sıfatlarının anlatıldığı yerde ve onların içinde ele alınmaktadır. Bu demektir ki, Allah’a, Allah’ın istediği manâda iman etmek isteyen mü’minin kadere de iman etmesi mecburidir. Bir başka deyişle, kadere iman, Cenâb-ı Hakk’ın Zatı’na imanın kemâlinin muktezasıdır; yani, kadere iman etmeyen, Allah’ın Zâtına ve azametine de gerektiği şekilde iman etmiş sayılmaz.

Kadere herkes seviyesine göre inanır, zira Allah (cc) hakkındaki ma’rifet ve Allah (cc) ile olan münasebetler farklı farklıdır. Henüz işin başında olan veya başladığı yerde kalan biri, kadere dinî bir formül olarak, taklidî manâda kendisini mecbur hissettiğinden dolayı ve bir ön şart derecesinde iman etmesi gerektiği için inanacaktır. Çok katmanlar aşmış, derinlere inmiş, mesafeler kat’etmiş bir müntehî de, vicdanının derinliklerinde her şeyin üzerinde gerçekten Allah’ın (cc) tasarrufunu görme noktasına ulaştığı için, kutsi hadiste ifâde edilen”gören gözü, işiten kulağı, tutan eli… olurum” tecellisinin mazharı olarak, aksine hiç ihtimal vermeden “sanki parmağımı dahi Allah’ın oynattığını görüyorum” diyecektir. Bu da, bir idrak, seviye ve zâviye meselesidir.

Kader, ilmî ve amelî değil, vicdanî ve halî bir meseledir. Hiç bal tatmamış bir insana, tadı, muhtevası ve faydalarıyla balı ne kadar anlatırsanız anlatınız veya bu mevzûda ne yazarsanız yazınız, bunun, balın tadını tanıma noktasında ağzına sürülecek bir parmak bal kadar tesiri olmayacaktır. Allah’ın (cc) varlığı, nübüvvet ve Kur’ânî meseleleri ilmî tahlillerle anlatmak mümkün olduğu halde, kaderi ihsan şuuruyla, Allah’ın (cc) icraatından görüyor gibi tanıyabilmek için vicdan sayfalarını karıştırmak lâzımdır.

Kader, ayakları kaydırabilen hassas bir mevzûdur. İnsanın çok kaygan bir zeminde her an sürçüp düşmesi muhtemel olduğu gibi, kader de, aynı şekilde kayıp düşülebilecek kaygan bir zemin mahiyetindedir. Öyle ki, bazı âlimler talebelerini kader mevzûunda konuşmaktan men etmişler, “sen konuşuyorsun ya!” diyenlere de, “Konuşmasına konuşuyorum ama, başımda bir kuş var gibi konuşuyorum; kaçırırım diye de tir tir titriyor ve endişe ediyorum” karşılığını vermişlerdir.

Kader mevzûunda bir fikir verebilmek veya bir fikir edinebilmek için şu dört ana hususun çok iyi anlaşılması gerekmektedir. Kaderle ilgili her meselenin bu dört esas ile izah edilebileceği kanaatindeyiz:

1) Kaderin mertebeleri: İlmî plân, kitabet, meşiet, halk.
2) Allah’ın (cc) sonsuz ilmi; geçmişi, hal-i hazırı ve geleceği bir nokta gibi bilmesi.
3) Cüz’î irâde: manâsı, mahiyeti ve varlığının delilleri.
4) Kader ile irâde-i cüz’iyyenin te’lifi ve münasebetleri.

Kaza ve Kaderin Mertebeleri

Kaza ve kaderi ilm-i ilâhî, kitabet, Allah’ın dilemesi yani meşiet ve yaratılış açısından ele alacağız:

İlm-i İlâhî açısından kazâ ve kader, kıyamete kadar zuhûr edecek bütün eşyâ ve hâdiselerin plân ve programlarının Allah tarafından tespiti ve bunlara ilmî bir vücut giydirilmesidir. Kâinat yaratılmadan önce, hadisin beyanıyla, “Allah vardı ve başka hiç bir şey mevcut değildi.” Bu kevn ü fesad daha yaratılmadan, Allah muhît ve sonsuz ilmiyle her şeyi tespit etti. Bu, her şeyin Allah’ın ilminde tespit ve takdiriydi (Hicr, 15/21). Allah (cc), akla gelen her şeyin verâsının verâsının verâsındadır ve O, hiç bir şekilde kullarına benzemez. Fakat, İlm-i İlâhî açısından kaza ve kaderi açıklamak için hata olmasın belki şöyle bir misal verebiliriz: İnsan yapacağı bir şeyi önce zihninde kurar, tahayyül ve tasavvur eder; sonra plân, tasarı ve proje safhası gelir ve böylece ona safha safha mahiyet ve keyfiyet kazandırır. İşte bu, o insanın yapıp, madde âleminde ortaya koyacağı şeyin bir bakıma ilmî vücududur.

İlim plânında tespiti yapılan plân ve projeler mübîn bir Kitap’ta yazılır: “O şerefli Kur’ân da Levh-i Mahfuz’dadır.” (Büruc, 85/22). Kur’ân’da buna, aralarında ufak bir fark olmakla birlikte, İmam-ı Mübîn (Yasin, 36/12) ve Kitab-ı Mübin (En’âm, 6/59) gibi adlar verilir ve başımıza gelecek her şeyin önceden bu Kitapta kaydedilmiş olduğu (Tevbe, 9/51) ve Kitapta yazılmadık hiç bir şeyin bırakılmadığı anlatılır (En’âm, 6/38). Bu esas kitaptır ve kendinde yazılı olan şeylerde hiç bir değişme olmaz. İlm-i İlâhî’nin mahlûkata müteallik bir ünvanı olan Levh-i Mahfuz, tabir caizse, asıl kütük ve orijinal ana kitap gibidir (Ra’d, 13/39). Bu kitap esas alınarak, sanki istinsahlar yapılmakta ve başka levhalara, defter ve kitaplara yansıtmalar olmakta, misaller çıkarılmaktadır. Allah’ın (cc) bir de Levh-i Mahv ve ispat isimli kitabı vardır ki, (Ra’d, 13/39) yazıp silmeler ve değiştirmeler bu kitapta cereyan eder.

Kitabet, İstinsah ve Çeşitleri:

Allah’ın (cc) çeşitli devrelerde değişik kitabeti vardır. Ana Kitap’tan alınan nüshaların levhaları, sayfaları, fihristleri kopyeler halinde küçük defterlerde istinsahı edilir. Teşbihte hata olmasın, meselâ nüfus dairesi’nde ana kütük bulunur; bu kütükten her bir insan için cebine koysun veya boynuna assın diye örnek bir nüsha çıkartılır. Bunun gibi, her insanın hayatı boyunca yapıp edeceği her şey Ana Kitap’ tan istinsah edilerek boynuna asılır.

İstinsah, her bir insanın hayatında yapıp edeceği şeylerin melekler tarafından Ana Kitap’tan alınıp benzerinin yazılması demektir. Bu mevzuda Kur’ân’da, “Şüphesiz Biz, yapageldiklerinizi kayd ediyorduk” (Casiye, 45/29) buyurulmaktadır.

İnsanların boyunlarına takılan kitapla, Kirâmen Kâtibin meleklerinin yazdıkları kitap arasında fark yoktur. Levh-i Mahfuz’daki Ana kitabın bir nüshası olan insanın boynundaki bu kitabın (İsra, 17/13) veya nüshanın haricî bir vücudu ve hüviyeti olmayıp, sadece görülmeyen ilmî bir vücudu vardır. Dünyâ hayatında insan irâdesi devreye girer ve onun dışta ağırlığı ve hüviyeti olan davranışlarını bir kitap halinde yazarlar. Bu şekilde, insanın ileriye gönderdiği de, geride bıraktığı da hiç bırakılmadan bir bir yazılır. (Yasin, 36/12) İşte bu iki kitap birbiriyle karşılaştırıldığında, aralarında hiç bir tenakuz olmayıp, tam bir denklik ve benzerlik bulunduğu görülür. Melekler, “Bizim yazdıklarımız bunlar ya Rabbi” diyecek olsalar, Cenâb-ı Allah da “Ben de şunları yazmıştım” diye karşılık verecek; Ramazan’da hafızların okudukları Kur’ân ile takip edenlerin aynı şeyleri görmesi gibi, Allah’ın (cc) Levh-i Mahfuz’dan yazdığı ilmî vücudu olan kitapla, meleklerin insanın davranışlarını kaydettikleri ‘fiilî’ kitap arasındaki mutabakat müşahede olunacaktır. Bu da, insanın sergüzeşt-i hayatına ait her şeyin önceden Levh-i Mahfuz’da tespit edilmiş olduğunu göstermektedir. Fakat, kader mevzuunun şu önemli noktası çok iyi kavranmalıdır: İnsan, Levh-i Mahfuz’da önceden tespit edilip yazıldığı için öyle davranmaz; bilakis, dünyâ hayatında irâdesini kullanarak neler yapacağı önceden bilinir ve yazılır. Bunu, net ifâdelerle bir kaç cümle halinde ifade edecek olursak:

Allah (cc), sonsuz ilmiyle insanın ne yapacağını önceden bilip Levh-i Mahfuz’da yazmış ve bir nüshasını da onun boynuna asmıştır.

İnsan, bu nüshada yazılanları irâdesiyle işler.

Allah (cc), insanın işlediklerini yaratır.

Melekler de, insanın işlediklerini bir bir kaydederler.

Melekler kaydeder, çünkü insanın lafzî, fiilî, iradî davranışlarıyla yazdırdığı kitabı veya çevirdiği hayat filmi öbür âlemde önüne açılıp, kendisine “Oku kitabını!” (İsra, 14/14) denilecek ve insan kendi çevirdiği hayat filmini kendi seyredip, itiraza imkân ve mahal bulamayacaktır.

Vicdanda Kitabet: Ruhlar Alemi’nde veya Misâl Alemi’nde ya da Zerreler Alemi’ndeyken bizden söz almak suretiyle Rabbimiz tarafından yazılan bu kitabın görülmez yazılarını vicdanımızda âdeta rûhun gözleriyle görür ve hissederiz. Daha sperm ve zerreler âlemine intikal etmeden evvel bütün zerrelerimize kumanda eden ruhun kendi âleminde kendi kulağı ile duyup, kendi diliyle cevabını verdiği vicdanlara kaydedilen bu kitabet, (Araf, 7/172) “Elestü birabbiküm?” – “Kalû Belâ” âleminde icra edilen kitabettir.

Cenin İçin Kitabet: İnsan ana rahmine düştüğü an melekler tarafından ayrı bir kitabet ve istinsah yapılır. Melekler, büyük kitap Levh-i Mafhuz’dan onun hissesine düşeni, “saîd mi, şakî mi olacağını vb.!” yazarlar (Buhari, Müslim).

Meşiet, Allah’ın (cc) isteme ve dilemesinin eşyaya taallûk etmesi ve taallûk ettiği zaman da eşyanın olur hale gelmesi demektir. Yukarıda ele aldığımız ilk iki meselede Allah’ın (cc) her şeyi ilmî plânda tespiti ve çeşitli şekillerde yazması meşietle olduğu gibi, bundan sonraki ‘halk-yaratma’ işi de, dilemesi, yani meşietinin taallûkuyla olur.

Kur’ân’da ve kâinat’ta ‘meişet’i çok açık şekilde görür ve hissederiz. Kur’ân’da en çok geçen kelimelerden biri ‘şâe’ (56 defa) ve muzari şekliyle ‘Yeşâü’dür (116 defa). Bu kelimelerle ifâde edilen ‘doğrudan dileme’ olduğu gibi, yaratılışa ait bütün safhaların da, O’nun meşieti neticesinde tezahür ettiği gayet vâzıh bir biçimde beyan edilir. İlerde yapmak istediğimiz bir iş için kullanmamız gereken (Kehf, 18/18) ‘İnşâallah’ ibaresi de, “Allah dilerse” demektir.

Yukarıda ifâde ettiğimiz gibi, Kur’ân’da ‘meşiet’le ilgili olarak geçen âyetlerin sayısı pek çoktur; meselâ: “Dilediğini yapandır” (Bürûc, 85/16). “Yerlerin, göklerin mülkü ve aralarında bulunan her şey Allah’a aittir; O, dilediğini yaratır (Maide, 5/17). “De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım, Sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin” (Al-i İmran, 3/26). “Dilediğine azap eder, dilediğine merhamet eder” (Ankebut, 29/21). “O dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir” (Nahl, 16/93),”Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz” (İnsan, 76/30, Tekvir, 81/29).

Görüldüğü gibi meşiet, insan hayatını çepeçevre kuşatmakta ve hayatın bütün cephe ve safhalarında kendini hissettirmektedir. Ayrıca, bütün peygamberlerin beyanlarında ve Kurân’ın ifâdelerinde müşahede edilen de hep aynı hakikattır. Kâinat kitabında okuduğumuz ifadeler ve her bir insanın âfâk ve enfüste, yani kâinatta ve kendi nefsinde bulduğu manâlar da bundan farklı değildir. Aşağıda ele alacağımız üzere, nasıl güneşin doğup batmasına müdahale edemiyorsak, aynı şekilde kalp atışlarımıza, göz kapaklarımızın hareketlerine de müdahale edememekteyiz. Birinci bölümde ele aldığımız imkân, hudûs, intizam, hikmet, gaye ve sanat delilleri, hep omuz omuza verip, bize aynı Meşiet ve İrâde’yi göstermektedir.

Allah’ın (cc) meşiet ve irâdesi, varda da vardır, yokta da; yani, Allah’ın (cc) yok olmasını dilediği yok, var olmasını dilediği de var olur. (Yasin, 36/82). İmkân delilinde anlatıldığı gibi, âlemin ve eşyanın varlığı ile yokluğu müsavi olup, olanların olmasını, olmayanların da olmamasını tercih eden yine Allah’ın (cc) Meşieti, İradesi ve Kudretidir.

İlerde yapacağımız şeyleri önceden bilir ve kafamızda tasarlarız. İkinci safhada, bu tasarılardan plân ve projeler yaparız; yani, kafadaki bu tasarıları kağıda döker, bir mühendis gibi yazar-çizer ve eğer arzu edersek, bu asıl nüshayı çoğaltabildiğimiz kadar çoğaltırız. Üçüncü safhada bu plân ve projeleri eşya halinde şekillendirmek, meselâ, bir bina veya bir başka şey yapmak isteriz. Bunu yapmadığımız takdirde ilim plânındaki tasavvurlarımıza dış elbise giydirememiş oluruz. Dördüncü safhada ise, bildiklerimizi pratiğe döker, taşıyla-tuğlasıyla, demiriyle, çimentosuyla, duvarları ve çatısıyla bir bina kuruveririz. Allah’ın (cc) yaratması bunların hiç birine benzemez ve akla gelen her şeyin verâsındadır ama, yine de O’nun (cc) ilminde her şeyin bir tasarısı ve plânı vardır ve O, bunları Levh-i Mahfuz’da tesbit buyurmuştur. Sonra, zamanın akışında yeri geldikçe bunları Kudret ve Meşieti’nin taâllukuyla İlim’den, Kudrete, ademden sahayı vücuda çıkarır; yok iken var eder ve Ana Kitaptaki durumlarına göre, ilmî takdirden fiilen yaratma safhasına geçirir.

Bu itibarla, geçmişe uzanan zaman dilimlerinde yaratılmış bütün eşya ve hâdiseler için, “Demek ki, Levh-i Mahfuz’da böyle takdir edilmiş ve bu takdire göre de yaratılmış” deriz. Buna karşılık, göz, hayâl, düşünce ve ruhumuzun uzanamadığı, malûmatımızın ulaşıp aşamadığı zamanın gelecek dilimleri için de yine, “Levh-i Mahfuz’da nasıl takdir edilip yazılmışsa, öyle yaratılacak” veya “nasıl yaratılacaksa, Levh-i Mahfuz’da o şekilde takdir edilip yazılmıştır” deriz.

Bu noktada her Müslüman’ın, hattâ her insanın diyeceği şudur: “Şimdiye kadar ne söylemiş, ne yapmış ve nasıl davranmışsam, hepsi de Allah’ın ilminde ve Ana Kitapta aynıyla mevcuttu. Gelecekte söyleyeceğim ve yapacağım her şey -ben bilmesem de- yine Ana Kitapta kayıtlıdır. İrâdemle ne yapacaksam, Allah (cc) sonsuz ilmiyle, geçmişimde ve geleceğimde hepsini bildiğinden “İrâdesiyle şunu şunu şöyle yapacak” diye yazmış bulunmaktadır. Ben bu yazının dışına çıkamam; fakat, onun orada o şekilde yazılmış olması beni zorlamaz; çünkü ben yaptığımı irâdemle yapıyorum ve Allah (cc) da zaten irâdemle yapacağımı ilm-î ezelîsiyle bilip yazmıştır”.

Buna göre ortaya iki tür kader, yaratma ve emretme çıkmaktadır:

1) İnsan iradesinin hiç bir tesir ve fonksiyonunun olmadığı, kâinattaki umumî kader ve yaratma (Emr-i kevnî ve cebrî hilkat) ki bu, Allah’a (cc) aittir. Allah mülkün sahibidir, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder; Fâili Muhtar’dır, neyi isterse onu işler (Al-i İmran, 3/40) ve kimse O’na hesap soramaz (Hud, 11/107). Fakat Allah, mutlak manâda Âdil ve Hâkimdir. Kullar kendilerine zulmeder de, Allah onlara hiç bir şekilde zulmetmez (Nisa, 4/40; Yunus, 10/44; Kehf, 18/49). Allah’ın (cc) bu şekilde, irâdemiz ve müdahalemiz dışında kâinattaki emir ve yaratmasında pek çok hikmetler, bu cebrî yaratılışta pek çok gâye, manâ ve faydalar vardır. Dünyânın dönmesi elimizde değildir ama, bütünüyle lehimizedir. Güneşe, “ışık gönderme” desek bile o, yine de gönderecektir; fakat biz, onun ısı ve ışığı karşısında kendisine ne yakıt gönderiyor, ne ödemede bulunuyor, ne de vergi veriyoruz. Yani güneş, hiç karşılıksız ve tamamen lehimize çalışmaktadır. İçtiklerimizin posasını, başka bir elin mahkûmu olarak böbreklerden süzüp dışarı atıyoruz; aleyhimize mi bu? Bize hiç karşılıksız verilen 24 altın kıymetindeki 24 saatimizden sadece bir kaçını o altınları verene veriyor, ama karşılığında dünyada melekleri imrendirecek faziletlerle mücehhez bir karakter ve Ahiret’te ebedî Cennet köşkleri alıyoruz. Ne kadar büyük lütuf! Gül sîmalar arasında reftare gezdiriliyor, 20’nci asrın tufanları arasında hilâl çehrelilerle saadet semasının yıldızlarının peşisıra koşturuluyoruz. Ne de güzel bir kader!

2) İnsan irâdesinin nazara alınıp hesaba katıldığı emirler ve yaratma (Emr-i Şer’î ve Dinî): Namaz, oruç, Allah yolunda mücahede ve fuhşa girmeme gibi. Meşiet ve halk, her iki kader ve emre de taallûk eder; yani Allah, irâdemiz dışında kâinatta cereyan eden hâdiseleri yaratmayı da, insanların irâdeleri nazara alınarak emrettiği hâdiseleri, bizzat insanların işlemeleri neticesinde yaratmayı da meşietiyle ister ve yaratır. Şu kadar ki, bu ikinci şıkta yarattığı bazı fiillerden hoşnut olurken, bazılarından hoşnut olmaz. Meselâ, namazı emreder, yaratmayı diler ve kul irâdesiyle devreye girince hoşnut olarak yaratır. Fakat, küfür ve günahı sevmez; ama insan irâdesiyle o yöne yönelince de, meşieti onlara taallûk eder ve yaratır, fakat hoşnut değildir. Bunun gibi, sözgelimi Allah (cc) fesat ve zulmü sevmez (Bakara, 2/205; Al-i İmran, 3/22-57); fakat insan, irâdesiyle bunlara yönelip yapmaya koyulunca da, hoşnut olmamakla beraber bunları da yaratabilir. Dolayısıyla, hayrın yanında -zâhiren veya hakikaten- şer görülen şeyleri de yaratan O’dur.

Evet, bizzat gördüğümüz ve âyetlerden de anladığımız gibi, Allah (cc) her şeyin yaratıcısıdır. Ama O, kendimizi dört-bir yandan tam bir cebrîlik ve zorlamayla sarılmış da hissetmeyelim, sebeplerin ve irâdemiz dışında cereyan eden kanun ve hâdiselerin tazyik ve hücumu karşısında boğulmayalım ve irademizi hissedelim diye bize bir menfez, bir açık pencre de bırakmış ve bizi elimiz-kolumuz bağlı, ümitsiz ve mazlum olarak şu âleme fırlatıp atmamıştır. Ve, düğmesine basınca dört bir yanımızı aydınlatacak bir ümit feneri veya bizi karanlıklardan aydınlığa, seradan süreyyaya çıkaracak asansörün düğmesi ya da koca fabrikaları çalıştıran, çarkları çevirecek ve avizeleri yakacak bir hareket düğmesi olarak bize bahşettiği bu menfez veya açık pencerenin adı, cüz’î irâdedir.

İlm-i İlâhî ve Kader’le Münasebeti

Allah (cc), o sonsuz ilmiyle geçmişi, hâzır zamanı ve geleceği bir nokta gibi bilir.

İrâde ve kader münasebetlerini daha iyi kavrayabilmek maksadıyla, her şeye nigehbân bulunan Allah’ın (cc) sonsuz ilmini biraz olsun anlayabilme yolunda bazı âyetlerin meallerine bir göz atıp, bir kaç misâl verelim:

“Allah, yaptıkları her şeyi bilendir” (Nur, 24/41). “Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, halbuki hakkınızda o bir hayırdır. Ve olur ki bir şeyi seversiniz, halbuki hakkınızda o bir şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakara, 2/216). “Yerde ve göklerde olan her şeyi bilir” (Al-i İmran, 3/29). “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. (Allah) Onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır” (Hûd, 11/6). “Allah, onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir; onlar ise O’nu ilmen ihata edemez” (Ta-Ha, 20/110). “Allah, insana bilmediklerini öğretti” (Alak, 96/5). “Gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları ancak O bilir. O, karada ve denizde olan her şeyi bilir” (En’am, 6/59). “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa, bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi” (Kehf, 18/110).

Bunlar, Kâinat kitabının da dile getirdiği aynı hakikatlardan başkası değildir. Kâinat’ta en büyük âlemlerden en küçük âlem olan atomlara kadar her şeyde hassas bir matematik denge ve ölçünün hâkim oluşu sonsuz bir ilmi gösterdiği gibi, ilmin hemen her dalında yazılan binlerce kitap da aynı hakikate parmak basmaktadır. Daha düne kadar Tıp sahasında vücudun bütün anatomisi için bir kitap yazılabilirken, bugün göz, karaciğer, kalb, kısaca bütün uzuvlar ve hattâ hücreler için ayrı ayrı kitaplar te’lif ve üniversitelerde ayrı ayrı dallar, bölümler, kürsüler teşkil edilmektedir. Daha binlerce yıl denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa ve gerek Kur’ân, gerekse kâinat kitabı için kütüphaneler dolusu eserler verilse, kalem de bitecek mürekkep de ama, anlatılanlar, bir kuşun gagasına okyanustan bulaşan su damlası kadar ya olacak, ya da olmayacaktır.

Aynaya bakarken, sîmanızın hayatınız boyunca tanıdığınız sîmalardan hiç birine benzemediğini bilmem düşündünüz mü? Ya parmak izlerinizi ve hattâ göz yapılarınızı?.. kim bilir, ilerde tespit edilecek daha nelerinizin başka bir insanınkine benzemediğini görüp görüp hayretlere düşeceksiniz.. Evet, dikkatle tetkik ettiğinizde, ağaçlarda ve yapraklarda bile ciddî bir farklılık müşahede edersiniz. Kar taneciklerini özel âletlerle büyütmek suretiyle tetkik eden ilim adamları, hiç bir kar kristalciğinin bir diğerine su molekülü sayısı ve model olarak benzemediğini ortaya koymuş bulunmaktadırlar.

Ne demektir bütün bunlar? Herhangi bir sîma veya parmak izini önceki, o anda hayatta olan ve gelecekteki bütün insan sîmalarından farklı olarak meydana getirebilmek için milyarlarca insanı sîmaları ve parmak yapılarıyla bilen, karıştırmayan, unutmayan muhît bir ilim sahibinin varlığı gerektir. Nasıl biz, arkadaşlarımızın sîmalarını Levh-i Mahfuz’un pek küçük bir misali olan hafızalarımızda yazıyor ve arkadaşlarımızı gördüğümüzde sîmalarıyla tanıyıp ayırt ediyoruz, -teşbihte hata olmasın- Allah’ta (cc) gelecek milyarlarca insanın sîmasını ve parmak yapılarını sonsuz ilmiyle bilip, çok öncelerden Kader Kitabı’na yazmış bulunmaktadır. Hafızamızda yerleşmiş bulunan tarihçe-i hayatımız, yazılmışın yaşanmışından ibaret olduğu gibi, zaman geçtikçe ortaya çıkan sîmalar ve parmaklar da, aynı şekilde yazılmışın yaratılmasından ibârettir.

Allah (cc), sonsuz ve her şeyi kuşatan ilmiyle bütün geçmiş ve geleceği bir nokta gibi bilir ve görür. Her şeyi, manzar-ı âlâ’dan, tabir caizse bir zirve noktadan adeta bir nokta içinde bilip tespit buyurur. Diyelim ki, dağda bir ağaç altında kitap okuyorsunuz ve o anda zamanın ve mekânın kayıtları içindesiniz, fakat ruh bahsinde temas edildiği gibi, birden madde buudlarından sıyrılıp yükselmeye başladınız ve dağın en yüksek noktasına ulaştınız. İşte, bu tepe noktada mahrûtî (konik) bir bakış açısı kazanıp, dağın önünü de arkasını da görürsünüz. Bunun gibi, Rabbimiz de her türlü maddî ölçü ve izahın ötesinde- geçmişi ve geleceği bütün sebep ve neticeleriyle, yaptığımız, yapacağımız her davranışımızı irâdemiz de dahil olmak üzere- muhit ve sonsuz ilmiyle çok önceden görüp bildiğinden tespit ve takdir buyuruyor, biz de, zamanı gelince irâdemizle onu yapıyoruz.

Hep biliriz, her yıl, 365 günlük namaz vakitlerinin dakikası dakikasına önceden bilinip kaydedildiği takvimler basılır. Takvimlerdeki vakit cetveline göre zamanı gelince ezan okunur, biz de irâdemizle Hakk’ın divanında el bağlayıp, namazımızı kılarız. Bu da, gelecekte yapacağımız ibadetlerin bir bakıma vakit be vakit önceden bilinip, tespit ve takdir edilmiş olmasının neticesi değil midir?

İrade-i Cüz’iyye

1. İrade-i Cüz’iyye’nin Varlığına Deliller

1) Vicdan, işlediği kötülüklerin ağırlığını insana hissettirir. Evet, çok zaman insan, yaptıklarından dolayı pişmanlık duyar; ızdıraptan kıvranır, hattâ, muvazenesiz insanların bu sebeple intihara sürüklendiği bile olur. İnsan irade ve istekten mahrum olup, yaptığını cebrî bir kaderin zorlamasıyla yapıyorsa, o zaman neden vicdan azabı çeksin ve günahlarının ağırlığı altında ezilip gözyaşı döksün, istiğfarda bulunsun? Hem neden bir insanı kırdığınızda gidip kendisinden af diler ve beyan-ı itizarda bulunursunuz? Bütün bunlar, yaptıklarınızı bizzat dileyerek, yani kendi iradenizle yaptığınızı göstermiyor mu?

2) Söz ve davranışlarımızda, harekât ve faaliyetlerimizde hür müyüz, değil miyiz? İstediğimiz zaman elimizi kaldırıp, ayağımızı, kolumuzu, dilimizi hareket ettirebiliyor muyuz, yoksa, kollarımıza zincir, ayaklarımıza pranga vurmuş ve boynumuza da tasma geçirmişler de, ancak bunları çözdükleri zaman mı yapacaklarımızı yapabiliyoruz? Oturup-kalkmak, yiyip-içmek, ya da Hak adına bir iş yapmak istediğimizde, müspet veya menfi manâda bizi zorlayan var mı? Hak ve hakikatı duyurma mevzûunda irâdemizle mi hareket ediyoruz, yoksa zorlamayla mı? Hayır, hiçbirimiz, kumanda düğmesi başkasının elinde, istenilen yöne çekilen bir robot veya -olmayan- ipimiz çekildikçe oraya buraya hareket eden bir kukla, bir piyon değiliz.

3) Tereddüt, mukayese, muhakeme, düşünüp değerlendirme ve tercih edip karar verme faaliyetleri de irâdeyi gösterir. Güzel bir arkadaşımız güzel bir yere davet ediyor; fena birisi de aynı anda fena bir yere. Böyle bir durumda nereye gideceğimizi düşünür, mukayese ve muhakemede bulunur, neticeye bakar ve sonunda tercihimizi yaparız. Aynı şekilde, günde belki yüz kere içimizde melek ve şeytanın ters istikametteki davetleri karşısında aynı mukayese, aynı muhakeme ve aynı tercihlerle karar verme faaliyetlerinde bulunmaktayız. Zira biz, rüzgârın önünde her tarafa savrulan bir yaprak veya akıntıya kapılıp sürüklenen bir saman çöpü değiliz.

4) İşlediğiniz bir suçtan ötürü, mazlumun veya adalet mekanizmasının önünde, “ne yapayım, iradem yok ki!” diyebilir misiniz; deseniz bile, böyle bir özrü kabûl ettirebilir misiniz? Gerçek bu istikamette olsaydı, o zaman ne hükümet, ne adliye, ne polis ve ne de mahkemeler olurdu ve hayat sahnesi, ölenleri ve öldürenleriyle milyarlarca ‘kader kurbanı’yla dolardı. Oysa, insanların bir yanda faziletleri, güzel ahlâk ve davranışları, öte yanda kötü ahlâk ve hareketleriyle; bir yanda suçsuzları, öte yanda suçlularıyla; bir yanda çalışıp ter dökenleri, öte yanda miskin miskin oturanlarıyla ve hayat basamaklarında çeşitli meslek, karakter ve vazifeleriyle sınıf sınıf ve rütbe rütbe oluşları, her bir insanın, irâdesinin kavgasını vererek kendine bir yer hazırladığını göstermiyor mu?

5) Ancak, mecnun veya deli dediğimiz insanlar mükellef değildirler, çünkü onların iradeleri, bizim anladığımız manâda fonksiyon ifa etmez. Bu sebeple, onların söz ve davranışlarını normal karşılamaz, “bunlar, akıllı işi değil” deriz. Nedir öyleyse bizi onlardan ayıran şey? Nedir akıllılığın hakkı? Akıl ve kalbin, düşünce ve irâdenin hakkını vermemek, ayrı buudda bir deliliğin ifadesi olmaz mı? Malın, paranın, dünyânın ve makamın delisi olmak, çok buutlu bir cinnet ifâdesi değil midir? Mefhum kargaşası içinde, akıllılık da delilik de anlaşılmaz oldu… Burada, Hasan Basri hazretlerine atfedilen şu sözün manâsını bir daha düşünmek yerinde olur: “Eğer siz Sahabe’yi görseydiniz, onlara “deli” derdiniz; onlar sizi görselerdi, “bunlar mü’min değil” derlerdi.”

6) Hayvanlarda şuur, idrak ve irâde yoktur. Onlar ‘sevk-i İlâhî’ ile hareket ederler. Meselâ arı, Allah’tan (cc) aldığı sevk ve ilham, yani sevk-i İlâhî ile (sevk-i tabiî veya içgüdü değil) peteklerini devamlı altıgen şeklinde yapar; çünkü, ne irâde sahibidir, ne de kendine değişik bir model meydana getirme kabiliyeti verilmiştir.

Bazen farkına varmadığınız, irâde dışı davranışlarınız da olur. Plânsız, programsız, düşüncesiz, fakat kafanızda binbir düşünce ile evinizden çıkarsınız.. Kalpleri doğranan, imanı alevler içinde yanan ve kendini kelebekler gibi ateşe atma cinneti içinde bulunan neslimizi ve Ümmet-i Muhammed’in hâl-i hazırdaki durumunu düşünürsünüz.. yağmur yağıyordur ama, siz yağmuru fark etmediğinizden elinizdeki şemsiyeyi açmaz, yürürsünüz. Neden sonra ayağınızın yağmur sularıyla dolmuş bir çukura kaçması, ya da yanınızdaki arkadaşınızın gittikçe yükselen sesiyle daldığınız âlemlerden sıyrılıp, kendinize gelirsiniz.. tıpkı, çok zaman ümmetinin derdiyle dopdolu, başına konan işkembelerin, yüzüne atılan çamur ve savrulan yumrukların farkına ancak kızı Fatıma(ra)’nın veya dostu Ebû Bekir’in (ra) ağlamalarıyla varan ve “Niye ağlıyorsun Fatıma?” “Niye ağlıyorsun Ebâ Bekir?” diye soran Kâinatın Efendisi gibi.

İrşad ve hizmet aşkıyla öylesine şahlanmış ve öylesine hizmet aşığı olmuşsunuz ki, akşam evime gideyim diye attığınız adımlarınız, bir de bakmışsınız sizi evinize değil de, bir Allah evine getirmiş…

Bu şekilde, irâdemiz dışında yaptığımız davranışları farkına vardıktan sonra değiştirmemiz de, irâde-i cüz’iyyeyi göstermektedir. İrâdemizle yaptığımız işlerimizin de, yine Allah’ın (cc) ilim ve kudreti dahilinde olduğunu ve yine bizzat Allah (cc) tarafından yaratıldığını tekrar belirtmeye gerek yok. Evet, âyetin ifâdesiyle, bizi de, yaptıklarımızı da yaratan Allah’tır (cc) (Saffat, 37/96).

2. Cüz’î İrade’nin Mânâ ve Mahiyeti

Cüz’-i ihtiyarî de dediğimiz ‘irade-i cüz’iyye’, esasen haricî vücudu bulunmayan, itibarî bir varlığa sahip insanî bir temayül ve eğilim hissidir. İtibarî vücudu var demek, var-yok gibi bir şey demektir. Bu itibarla, vücud-u harîcisi olmadığından, ona mevcut nazarıyla da bakmıyoruz. Meselâ başımız, kolumuz ve kulağımız vardır; çünkü bunlar yaratılmış olup, haricî vücuda sahiptirler. Haricde yaratılmayan şey ise, esasen mevcut değildir. Yine meselâ, “İki gözüm var” deriz; çünkü yaratılmıştır ve vardır. Fakat, üçüncü bir gözün varlığını kabul etmiyoruz, zira yaratılmamıştır. Fakat siz, “Benim öyle bir iç gözüm var ki, onunla iki gözün gördüğünden daha ilerisini görürüm” diyebilirsiniz. Böyle bir vazife icra eden bir iç göz de olabilir; fakat, yaratılmış bir vücud-u haricîsi olmadığından, ona “yoktur” da diyebiliriz. Binaenaleyh, hakikatte bir varlığı olmadığı ve yaratılmış bir vücudu bulunmadığı için, cüz’î irâdeye de “yoktur” diyebiliriz, fakat fonksiyon, vazife ve neticesini sürekli müşahede edip durduğumuz bir meyelanı ve adeta zar gibi incecik bir tercih noktasının varlığını insana isnat etmekle de Allah’a (cc) şirk koşmuş olmayız; zaten, Allah da (cc) kulun fiillerini bu meyelan ve tercih üzerinde yaratır ve inşâ eder.

Cüz’î İrade, aslında hiç bir şey, fakat belki de kendine çok şey dedirtecek bir şart-ı âdîdir. Çapı ve ağırlığı, manâ ve mahiyeti ne olursa olsun, Allah (cc), cüz’î irâdeyi azîm ve cesîm icraatı için basit, âdî bir şart ve bir sebep kabul etmiştir. İrade-i cüz’iyye çok küçük, basit, zayıf ve dış âlemde yok olmakla beraber, büyük, mükemmel ve kendi üzerinde yaratılan pek mühim neticelerin de sebebi durumundadır.

Yapmak istediğiniz bir binanın plânı, kâğıt üzerinde dolabınızın çekmecesinde kaldığı sürece hiç bir fayda ve manâ ifâde etmeyecektir. Ama, çekmeceden çıkarılıp ona göre bir bina yapımına başlandığı ve bina ortaya çıktığı zaman, o plân mühim bir manâ ifâde edecek ve âdeta binanın temel sebebi mevkiine yükselecektir. Aynen öyle de, -lâ teşbih- insanın irâdesi, üzerinde kendine göre çok önemli hizmetler ifa edecek, belki de pek çok kötülüklere sahne olacak bir binanın yapılacağı hatlar ve çizgilerden ibaret böyle bir plân gibidir. Bu plân üzerinde binayı asıl kuracak olan Allah’tır (cc); fakat Allah (cc), binayı kuracağında, sizin irâde-i cüz’iyyeniz olan plâna bakacaktır.. böylece irâdeniz, zatında herhangi bir kıymet ve mevcudiyet ifâde etmese de, Allah’ın (cc) yaratmasına âdî bir sebep teşkil ettiğinden, kendi çapından kat kat fazla önem kazanacaktır.

Evet, her şeyi yaratan Allah (cc) olmakla beraber, yine de hilkatte hiç bir zaman mutlak cebir değil, belki insan irâdesinin sebep olduğu ‘şartlı cebir’ bahis mevzûudur. Allah (cc), insanın fiillerini plân mesabesindeki irâdesine göre yaratmakta ve nasıl davranacağını önceden bildiği için de, yarattıklarını tâ baştan ‘Kader Kitabı’na yazmış bulunmaktadır.

Büyük bir sarayın aydınlatılması için önce mükemmel bir elektrik şebekesinin kurulması gerekir. Fakat, avizelerin yanar hale gelip, sarayı aydınlatması için de, basit ve âdî bir şart olarak parmağın düğmeye dokunması zarurîdir. O parmak o düğmeye temas etmediği sürece, o dev ve mükemmel elektrik şebekesine rağmen saray aydınlanmayacak ve o şebeke adeta işe yaramaz bir halde bekleyip duracaktır. İşte, iman adına bir meyil ve isteği olan insan, kalb sarayındaki meşaleleri yakmak için o düğmeye dokunacak, Allah da meşietiyle bütün lambaları yakacak ve onu aydınlıklar ülkesi Cennet’e varan yola sevk edecektir.. tabiî ki, küfür meyli olan da ona göre muamele görecektir.

Geda, fakrını, aczini ve ihtiyacını dile getiren kulluk dilekçesiyle ve gedalığına yakışır şekilde Sultan’ın kapısına müracaat etse, dilekçesine Sultan’a yakışır bir sultanlıkla cevap verilecek; bu basit ve cüz’î müracaat, gedayı kâinata sultan yapacağı gibi, ebedî âlemde de dünyâ sultanlarına taç giydirir hale getirecektir. Yine, bir üfürmekle yıldızların dağılıp saçılmasını, bir kaşık su ile ummanlara sahip olunmasını, bir damla ile arz yüzünün boyanmasını ve bir asansör düğmesiyle galaksiler ötesine yolculuk yapılmasını da aynı zâviyeden düşünebiliriz.

Demek ki, küllî irâde cüz’î irâdeye bakmakta olup, cüz’î irâde de çok büyük neticelerin yaratılması için âdî ve basit bir şart hükmündedir. Evet, görülüyor ki insan, kader önünde eli kolu bağlı robot gibi cebren hareket ettirilen, hele bazı edep bilmeyenlerin iddia ve ifâde ettikleri gibi, “Kader kurbanı, kaderin mahkûmu, zalim feleğin mazlumu” bir varlık değildir. Ne var ki -hakkını inkâr etmemekle birlikte- irâde de kendi adına hiç bir şeye sahip çıkmamalıdır. Çünkü, gayet âdi, basit ve küçük olan insan irâdesiyle, son derece büyük olan neticeler arasında herhangi bir tenasüp ve uygunluk mevcut değildir. Evet, küçük bir düğmenin koca bir sarayın aydınlatılmasında veya yine bir düğmenin insanın galaksiler arası seyahat yapmasındaki rolü ne kadar olabilir..? Öyleyse, meydana gelen hareketi yaratan ve çok küçük, zayıf ve basit sebeplere azîm ve cesim neticeler terettüp ettiren bir Zât vardır ve O, her şeye hakimdir. İrâde, ihtiyar ve çapımıza göre cüz’î bir kudretimiz olsa bile, kâinat çapında teşhir edilen tecelliler içinde bize düşen pay, milyonda bir bile değildir. Bu ve bunun gibi, bize karşılıksız hibe edilen lütufları saymanın üstesinden gelemeyiz (Nahl, 16/18). Allah (cc) bizden, kendimize düşenle, Zât-ı Ulûhiyeti’ne düşeni ayırmamızı istese, herhalde kendimize en yakın bilip, “sahibiyiz” dediğimiz ‘ben’ dahil, elimizde ‘sıfır’dan başka bir şey kalmayacaktır.

Meselâ, her gün menşeini ve âkibetini hiç düşünmeden yediğimiz bir lokma ekmekteki payımız ne kadardır? Her şeyden önce, o lokmanın ana kaynağı toprağı var eden ve ekime müsait hale getiren kimdir? Toprağa atılan buğday tanesini yaratıp, ona çimlenme, başak verme ve nihayet ekmek olma yolunda nemi, havayı, bulutu, yağmuru, rüzgarı, ısı ve ışığı halk eden kimdir? Hattâ, tanenin toprak altındaki macerasını; toprakla içli-dışlı olmasını, gübreyle tanışmasını, bakterilerle dost ve kardeş olmasını tanzim eden kimdir? Sonra, toprağı sürme, ekip biçme, ürün alma ve taneyi un haline getirip ekmek yapma ilmini, kabiliyet, güç ve kuvvetini bize kim verdi, kim öğretti? Öğrenmek ve bütün bu işleri yapmak için lüzumlu aklı, düşünceyi, beyni, kas ve kemikleri bize hediye eden kim? Lokmayı ağzımıza götürüp çiğnemek ve sonra vücudumuza yarayışlı hale getirmek için gerekli olan el, kol, dişler, birtakım bezler ve yutaktan yemek borusuna, mideden bağırsaklara ve pankreasa kadar bütün uzuvlar kimin eseri ve kimin emriyle çalışıyor? Lokmanın tadı ve dilimizin o tadı alma fonksiyonu nereden geliyor? Hem, bizden habersiz lûtfedilmiş olan acıkma ve doyma hissinde irâde ve kudretimizin ne dahli var? Sonra, o lokma ile beden arasındaki sıkı hayatî ilişkiyi tanzim eden kim? Lokmanın kan, gıda ve hücrelere yapı taşı oluşundaki kompleks keyfiyet ve kompleks faaliyet kimin eseri? İşte böyle, bir lokma için zeminden âsumana, soğuktan sıcağa, güneşten diğer sistemlere, yağmurdan kara kadar nerdeyse bütün kâinat iş birliği yapıyor ve bu işbirliği en dakik biçimde vücut mekanizmasıyla birleşip, bütünlük kazanıyor… Acaba, bu sergüzeşti içinde lokmanın masrafı ve fiyatı nedir? Dünyâdaki gelmiş geçmiş ve gelecek bütün insanların serveti bir araya getirilse, bu masrafı ödemeye kâfi gelir mi? Ve, bu sergüzeşt içinde bizim payımız ne kadardır, hiç düşündük mü?!.

Lûtfedilen ve daha da lûtfedilecek bunca nimeti acaba hangi ibâdetimiz karşılayabilir? Bir günlük cüz’î bir ücret için sekiz saat yorucu bir mesai yapmıyor muyuz? Yeryüzünde üzümün kendi değil de sadece resmi mevcut olsaydı, bütünüyle insanlık olarak gücümüzü, kabiliyetimizi ve servetimizi birleştirerek, bir salkım gerçek üzüm elde edebilir miydik? Oysa, Allah (cc) bütün nimetleri karşılıksız vermiş ve vermektedir de; karşılığında istediği nedir? Meselâ, bir çuval buğday için bin rekât namaz emredebilir, insanlar da açlıktan ölmemek için bu emri mecburen yerine getirirlerdi. Kuraklık zamanında dağlara, sahralara çıkıp, dualar ediyoruz; ya her damla su bir rekât namaz karşılığı olsaydı, milyonlarca rekâtı eda etmekten başka ne gelirdi elimizden? Çölde kalıp, ciğeri yanmış bir insana bir şişe suyu keselerce altına satamaz mısınız?

Efendimizin (sav) ifâde buyurdukları üzere, vücudumuzdaki her bir eklemin şükrünü ne ile ödeyebiliriz? Hastanelerde idrarını yapamayan, kolunu, bacağını ya da gözünü kaybetmiş veya kendilerine patatesten başka bütün yiyeceklerin yasaklandığı insanlar görürsünüz. Şimdi, sıhhatin şükrü nasıl eda edilebilir, düşünün! Mü’min ve Müslüman olmanın, mü’min insanlarla bir arada bulunmanın mukabilinde nasıl teşekkür edilmesi gerektiğini tefekkür edin! Sonra, kulluğumuzu hakkıyla yapamamanın murakabe ve muhasebesiyle, Cennet’i müşahede nimetini hesap edin.! Bütün bu nimetlere Allah’ın (cc) sonsuz rahmetinden ve bu rahmeti harekete geçiren acz, fakr ve hiss-i ihtiyacımızdan başka ne ile hak kazanabiliriz?

Herhalde, sahip olduğumuz irâdeyle, perverde kılındığımız nimetler arasında herhangi bir tenasübün olmadığı anlaşıldı. Gerçek bu iken, Allah (cc), sonsuz merhametiyle bizim için çeşitli vesileler yaratmış ve o küçücük ve incecik cüz’i irâdemizi Cenneti’ni lûtfetmeye sebep-i âdi kılmıştır. “Allah!” diye inleyip, “ah!” ile bir buhurdanlık gibi kaynayınca, Allah’ın (cc) affına mazhar olursunuz. Ebediyyen iman, sebat ve azm niyetiyle bir defa “Lâ ilâhe ill’Allah” dersiniz, Allah’ta (cc) “Cennetimi size vacip kıldım” karşılığında bulunur. İşte, dilde kolay, mizanda ağır ifâdeler ve işte cüz’î irâdemiz, işte neticesi!.

Netice olarak, her ne kadar şudur diyemesek de, cüz’î irâde, varlığı bedihi ve açık ama, mahiyeti ve ağırlığı bizce meçhul bir meyelandan ibarettir. Hariçte elle tutulur ve gözle görülür bir mevcudiyeti yok; ama, kendi var olan bir sır.. belki, insana göre beyin ne ise, ruha göre de irâde odur.

Kader-İrade Münasebetinde Orta Yol

Kader mevzuunda zihinleri en fazla meşgul eden husus, kaderle insan irâdesinin tevfiki meselesidir. Bir yanda, kaderi tenkide varan, zorlayıcı, bağlayıcı ve insanı bir kurban ve mahkûm durumuna düşürücü kader anlayışı, öte yanda, kaderi de, yaratmayı da tamamen insana veren kıt anlayış.. bu her iki anlayış da, bulundukları uç noktalarda kaderin ve irâdenin hakkını vermekten çok uzaktırlar. (Cebriye ve Mu’tezile). Halbuki kader adına gerçek, bu ikisinin tam ortasındadır. Yani, yukarıda izahına çalıştığımız gibi, hem bütün kâinatta ve insan hayatında kaderin hâkimiyeti bahis mevzûudur; hem de insan meyil, niyet, düşünme, muhakeme, mukayese, tercih ve karar verme adına cüz’î bir irâdeye sahiptir. Öyleyse, mesele terazinin iki kefesi gibi ele alınmalı ve denge sağlanmalıdır.

Kur’ân, peş peşe iki âyette, iki makamı birden cem etmek suretiyle meseleyi halletmektedir. Tekvir sûresi 27 ve 28. nci âyetlerde “O (Kur’ân) alemlere ancak bir öğüttür.. sizden istikamet üzere olmayı dileyen için” buyrulurken, hemen arkadan gelen 29.ncu âyette ise, “Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” denilerek, her şeyi dileyenin de yine Allah (cc) olduğu, fakat bu meşietin, insana da bir meyil ve isteme hakkı verilmesine aykırı bulunmadığı ifâde edilmektedir. Bir başka âyette, “Allah, sizi ve bütün yaptıklarınızı yaratandır” (Saffat, 37/96) buyrularak, yaratma ve var etmenin tamamen Allah’a (cc) ait olduğu beyan edilmekte, daha başka âyetlerde ise, “İnsana çalıştığından başkası yoktur..! Allah yolunda mücahede edin.! Cennet’e koşun.! Allah’tan vesile isteyin.! okuyun, yazın, düşünün!” şeklindeki beyan ve teşviklerle, insanın kader karşısında eli-kolu bağlı bir mahkûm olmadığı ve âdi bir şart olarak irâdenin kullanılması gerektiği belirtilmektedir. Bazı âyetlerde bu, daha da vazıhtır: “Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım” (Bakara, 2/40). “Siz Allah’ın (Dini’ne) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder” (Muhammed, 47/7).”Bir millet, kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez” (Ra’d, 13/11). Öyleyse, ‘mutlak cebir’ cemâdat, nebâtat ve hayvânat, kısaca irâde sahibi olmayan varlıklar için olup, insanlar ve cinler için ise, ‘şartlı cebir’ vardır. Şu kadar ki, cüz’î irâde ve neticelerini yaratmak; bütünüyle Allah (cc) tarafından önceden yazılıp çizilmiş ve Kader Kitabı’nda harfi harfine tespit edilmiştir.

1) Allah (cc), İrâdemizle Nasıl Davranacağımızı Önceden Bildiği İçin Kaderimizi Öyle Yazmıştır:

Kader insanı belli bir istikamette davranmaya zorlamaz; bilakis, kulun neyi nasıl yapacağı önceden Allah (cc) tarafından bilindiği için, kaderi de öyle tespit edilir. Yani, kader ilim nev’inden olup, irâde ve kudret nev’inden değildir; ilim ise malûma tâbîdir. Ancak, Allah’ın ilmi için tâbî demek doğru da olmayabilir.

Kaderin ilim nev’inden olması demek, her şeyin Allah’ın (cc) ilminde kesilip biçilmesi ve tayin, tespit ve sonra da bir plân ve proje haline getirilmesi demektir. Bilmek ayrı, bilineni yapmak, yani dış âlemde tezahür ettirmek ayrıdır. Zihnimizde ne kadar plân, proje çizersek çizelim, bunlar hiç bir zaman, meselâ bir fabrika veya bir ev olmayacaktır. İlmin malûma tabi olması da, bir tasarı veya plânın dışta, yani pratikte alacağı şekle bağlı olması demektir. Lâ teşbih vela temsîl Allah’ın (cc) ilminin bir ünvanı olan kader de, böyle bir plân ve proje gibidir ki, bu plân veya proje pratikte insanın irâdesiyle yapacağı fiillerle şekil ve hüviyete ulaşır. Bu, kâğıt üzerinde görülmeyen yazıların, o kâğıda kudret ve irâde eczasının sürülmesiyle vücut bulması gibidir. İnsan, cüz’î irâdesiyle teşebbüste bulununca, Allah (cc)’da, kağıttaki görünmez yazılara Kudret ve İrâdesiyle tecelli eder ve böylece kağıttaki yazılar dışta bir vücut ve şekil alır. Şu kadar ki, Allah (cc), insanın irâdesiyle neler yapacağını önceden bildiğinden, hepsini önceden tek tek defterine yazmış bulunmaktadır.

İzmir-Ankara arasında çalışan bir tren düşünün. Bu trenin hangi saatlerde hangi istasyonlarda olacağı dakikası dakikasına tespit edilip, bir vakit cetveli halinde asılmıştır. Tren, bu vakit cetvelinde yazılı olan saatleri hiç şaşırmadan varacağı istasyonlara varır. Halbuki trenin hızı, üzerinde gideceği demiryolunun çeşitli hususiyetleri, trenin ne kadar yolcu veya yük alabileceği, yani taşıma kapasitesi, yol boyunca bulunan istasyonlar ve hattâ mevsimler ve hava durumu trenin seyahatına tesir eden faktörler olup, bütün bu faktörler de, vakit cetvelini hazırlayan ilgili büro tarafından bilinmektedir. Şimdi tren, vakit cetvelini hazırlayan büro yazdığı için mi belli saatlerde belli istasyonlara varmaktadır; yoksa, sözünü ettiğimiz bürodan bağımsız faktörlere göre mi trenin seyahatı düzenlenmiştir? İşte, irâdenin durumu da böyledir.. ve o, kaderin mutlak mahkûmiyeti altında değildir.

Güneş tutulması gibi astronomik hâdiseler önceden tespit edilip takvimlere ve ilmî raporlara saati saatine, dakikası dakikasına kaydedilir. Şimdi, güneş ya da ay tutulması, takvimde yazıldığı veya ilim ehlince tespit edildiği için mi o saatte ve o dakikada gerçekleşir; yoksa o saatin o dakikasında gerçekleşeceği için mi takvimlere yazılır veya ilim adamlarının raporlarına geçer? Güneş veya ay, takvimlerde yazıldığı için tutulmuyor, bilakis tutulacağı için takvimlere yazılıyor. İnsan, yaptığını Allah (cc) kaderinde yazdı diye yapmaz; insan yapacağı için Allah (cc) yazar. İnsanın irâdesini kullanarak yapacağı her şeyin kaderî olarak yazılması, irâdesini kullanmasına nasıl mâni değilse, insanın irâde sahibi olması da, yapacağı şeylerin önceden kader halinde yazılmasına aynı şekilde mani değildir.

2) İradenin Hesaba Katılmadığı Tek Yönlü Bir Kader, Bahis Mevzûu Olamaz:

Kader mevzûunun nirengi ve can alıcı noktası diyebileceğimiz husus şudur: Allah (cc), sonsuz ilmiyle olacağı olmadan evvel bilip Kader Kitabı’nı yazarken, insanın kesbi veya o kesbi meydana getiren irâdesi bu yazının haricinde ve devre dışı bırakılmamıştır. İnsanın yaptığı şeydeki payı, kesb, yani düğmeye dokunmak, Allah’ın (cc) ise yaratmak, meydana getirmek, neticeyi hasıl etmektir. İşte, bu ikisinin aynı zamanda beraberce tespit edilip yazılmasına ‘Kader’ diyoruz.

Yan odada göremediğiniz, fakat ‘tik tak’ sesini duyduğunuz bir saat düşünün. Size, bu saatin çalışıp çalışmadığı sorulsa “evet, çalışıyor” diye cevap verirsiniz.. ve artık size ” bir bak bakayım, akrep ve yelkovanı da dönüyor mu?” denmez. Saatın çalışması, akrep ve yelkovan hareketi de içinde olmak üzere, bütün mekanizmanın devrede olması demektir; ya da tersinden bir deyişle, akrep ve yelkovanın durmadan dönüp saatleri göstermesi, saatin çalıştığına ve çarkın da döndüğüne delâlet eder. Aynen bunun gibi, kader varsa irâde de vardır veya irâdeyi ele almak istiyorsak, ancak kaderle birlikte ele alabiliriz.

Şu halde, insan kaderin önünde eli-kolu bağlı bir robot değildir. Yani insan, bir örümcek ağı gibi kaderin ağlarıyla sarılmış, elleri arkadan kelepçelenmiş, idam fermanı boynuna asılmış, soluk alamaz hale getirilmiş.. veya denize atılmış, sonra da kendisine, “sakın ıslanma!” denerek alaya alınmış zavallı bir mahkûm değildir. Evet, kader bu olmadığı gibi, insan da o kader rüzgârının önünde savrulup duran kuru bir yaprak değildir. İslâm’ın her meselesinde bir itidal ve istikamet vardır. Mesela, olur olmaz her yerede öfkelenme bir ‘ifrat’ ise, her söz ve davranış karşısında susma da bir ‘tefrit’tir. Hiç evlenmeyip, kadını adeta inkâr etme bir tefritse, önüne gelen her kadından istifade düşüncesi de ifrattır. Kapitali totemleştirme ‘ifrat’sa, bunun tam tersi, servete hayat hakkı vermeme de bir ‘tefrit’tir. İşte, kader mevzuunda her şeyi insana verme ve “İnsan kendi fiilini kendi yaratır” (İ’tizal) deme ifrat ise, bunun tam zıddı, “Kulun, kendi fiilinde hiç bir dahli ve fonksiyonu yoktur” deyip, insanı kader karşısında hiç bir uzvunu oynatamaz felçli duruma düşürmek de (Cebriyecilik) tefrittir. Bahsimiz boyu görüşlerine tercüman olmaya çalıştığımız Ehl-i Sünnet ise, “Kesb ve irâde kuldan, yaratma ise Allah’tandır (cc)” diyerek, bu mevzûda da hakikatı ve i’tidal yolunu ortaya koymuştur.

Hidayeti de dalâleti de, sevabı da günahı da yaratan Allah’tır (İbrahim, 14/4). Hidayet ve dalâlete, sevaba ve günaha sevketme ve bunları yaratma on tonluk bir yükse, bunların yaratılması tamamen Allah’a aid olup, kula düşen gramla ifâde edilebilecek bir miktar, ama neticesi büyük bir miktardır. İnsan câmi, mescid veya Allah evlerinden birine gelmek istek ve niyeti taşıyıp, o yönde bir tercih ve meyil ortaya koyduğunda, Allah (cc) da onu arzu ettiği o büyük ve mühim neticeye götürür. Bir sohbet dinlemesi, ya da temiz bir arkadaşın dizi dibinde Allah (cc) hakkında malûmat edinmesi, hidâyete sevkine bir vesile olabilir; çünkü düğmeye dokunmuştur artık. Öte yandan, meyhaneye gitme niyeti içinde yolu veya meyli o yöne olan bir insanı da Allah (cc) dalâlete sevk edip, o yolda batırabilir, ama, dilerse batırmayabilir de. Allah (cc) ve Rasûlü (sav) hakkında sarfedilen çirkin bir söz, Allah’ın (cc) Mudill (dalâlete götüren) isminin tokmağına dokunmak olabilir ve niyetine göre ona cevap verilince de haksızlık yapılmış olmaz. Kısaca, hidâyet ve dalâlet yollarından birini tercih eden insan, tercih edip yöneldiği yolun encamına ve neticesine vardırılır; vardıran Allah (cc), varan ve varmaya meyleden kuldur.. ve amelinin cinsine göre de öbür âlemde ceza veya mükâfat görecektir.

3) Kader, Sebeple Müsebbebe Bir Bakar; İrâdenin Elinde Bulunan Malzeme ve Vasıtalar da Kader Kitabı’nda Yazılıdır:

Bir kaza, bir ölüm, kısaca üzücü bir hâdiseden sonra çok defa “Keşke oraya gitmeseydi, keşke tüfeği eline almasaydı; keşke bu kadar sürat yapmasaydı!” gibi sözler sarf ederiz. Oysa, kaderde hâdiseyle birlikte, o hâdiseye yol açacak amiller ve insan irâdesi dahilinde bulunan sebeplerle, dahilinde bulunmayan sebepler birlikte yazılmış, yani, her hâdise, hayatın her ânı bütün yönleriyle ve teferruatıyla kaydedilmiştir.

Sözgelimi, bir insan, irâdesini kullanarak tüfekle bir başkasını öldürmüşse, bu hâdise Allah’ın (cc) ezelî ilminde vukuundan evvel görülüp bilinmiş ve ikisi birlikte kaydedilmiştir. “Tüfeği kullanan bu işi irâdesiyle yapacak, tetiği parmağıyla çekecek ve neticede diğeri ölecektir” diye önceden yazılmıştır. Öldürmede kullanılan veya ölüme sebep olan kurşunun atıldığı tüfeği ve parmağı oynatan sebebi ortadan kaldırınca, karşıdakinin ölümüyle ilgili takdir nasıl ve ölümüne sebep başka ne olabilirdi? Diyelim ki, “Trafik kazasında ölebilirdi.” O zaman da, onun ölümünün trafik kazasından olacağı yazılmıştır deriz. Bir başka sebep gösterilip, meselâ, hastalık dense, o zaman da, netice olan ölümün, hastalıkla beraber yazıldığını söyleyecektik…

4) Netice Olarak, Kader İrâdeyi Te’yid Eder ve İkisi Omuz Omuzadır. Ne İrâde Kaderi, Ne de Kader İrâdeyi Nefyeder.

Mevzûyu net cümleler halinde ifâde edecek olursak:

1) Kâinat’ta İlâhî bir kader ve program hakim olup, insanda da bir irâde ve meyil vardır.

2) Allah (cc), sonsuz ilim sahibi olduğundan, geçmişi, hazır zamanı ve geleceği bir nokta gibi görür ve bilir.

3) Allah (cc), gelecekte vukû bulacak bütün hâdiseleri muhtelif kitaplar halinde kaydeder ve yazar.

4) Biz yaptıklarımızı Allah (cc) öyle yazdı diye yapmayız; bilakis, Allah (cc) önceden irâdemizi hangi yönde kullanacağımızı bildiği için öyle yazar.

5) Allah (cc), kaderimizi yazarken irâdemizi dışta tutmaz ve onu nasıl sarf edeceğimizi hesaba katarak yazar.

6) Allah (cc), engin rahmetiyle bize lûtfettiklerinden ayrı olarak, irâde düğmemizi yolunda kullanmamızın neticesinde de Cennetler va’d etmektedir.

Kader, Kaza ve Atâ Kanunları

Kazâ, Levh-i Mahfûz’da, yani Ana Kitap’ta Allah’ın (cc) takdir buyurduğu hükümlerin, mevsimi gelince kulun da irâdesiyle edâ ve icra edilmesi, yani takdirin infâzıdır.

Atâ, ‘verme’ kökünden Arapça bir kelime olup, Cenâb-ı Hakk’ın vergisi, ihsanı, lütuf ve bahşişi demektir.

Levh-i Mahfûz’dan ayrı olarak, Allah’ın (cc) bir de Levh-i Mahv ve İsbat’ı vardır. ‘Levh-i Mahfûz’, daha önce sözünü ettiğimiz gibi ‘İmam-ı Mübin’ veya ‘Ümmü’l-Kitab’ olup, kendinde değişme ve silinme olmaz. Levh-i Mahv ve İspat ise, “Allah dilediğini siler, mahveder; dilediğini de yerinde bırakır; Ana Kitap O’nun katındadır” (Ra’d, 13/39) âyetinde ifâde olunduğu üzere, Allah’ın (cc) ‘atâ’ kanunuyla takdiratından bazısını değiştirip, infaz buyurmadığı kitabının adıdır.

Atâ kanunu kazâyı bozar. Meselâ, hakkındaki takdirin infaz edilebileceği, yani kazâ buyurulabileceği herhangi bir kul, kendine has bir lâtifeyi kullanarak Allah’la (cc) münasebete geçer, kurbiyet kazanır.. veya dua ve sadaka gibi Cenâb-ı Hakk’ın hoşuna gidecek bir amelde bulunup, O’na yaklaşır ve kazandığı bu kurbiyetten dolayı Allah (cc) kendisine husûsî bir atâ-yı şâhânede bulunur ve hakkındaki bir kazâyı infaz etmeyip, lehinde değiştirir.

Meselâ, kul bir günah yerine gitmek niyet ve meyliyle evden çıkar.. o bu niyetle irâde düğmesine dokunduğu için, Allah da meylinin neticesini yaratacak ve onu irâde ettiği yere götürecektir. Fakat, o kulun güzel bir hali, Allah’ın (cc) hoşuna gidecek bir tarafı, sözgelimi gecesinin zülüfünde iki damla gözyaşı ya da arabasıyla bir-iki arkadaşını bir sohbete götürüşü vardır da, bunlar Rahmet-i İlâhî’yi ihtizaza getirmiştir ve Allah (cc) da yolda o kulun karşısına kendisini günah mahalline değil de gülzâra götürecek bir arkadaş çıkarır ve kulun iradesiyle hak ettiği hükmü değiştirir. İşte, Allah’ın (cc) sebepli sebepsiz kulu hakkındaki bir hükmü veya bir kazâyı onun lehinde değiştirmesi, O’na ait bir atâdır.

Bu değiştirmesinden dolayı Allah’a (cc), “Niyet ettiği halde, neden o kulun meyhaneye gitmesine müsaade etmedin?” Neden hakkındaki kazâyı atâ ile değiştirdin?” diye sorma hakkımız yoktur. O, dilediğini dilediğine dilediği kadar lûtfeder; dilediğini hidâyete, dilediğini dalâlete sevk eder. Bu sebeple, bizim bütün hasenatımız Allah’ın (cc) lûtfu, bütün seyyiatımız ise kendi müktesebatımızdır (Nisa, 4/79). Fakat çok defa Allah (cc), seyiatımız ve günahlarımızla baş aşağı düşeceğimiz zaman, elimizden tutup bizi kurtarır. Lûtfudur bu; bu lûtufla belâ ve musibetlerin önünü aldığı gibi, küfre, küfrana ve günahlara dalma izni de vermez. Bunlar, hak etmedikleri ve liyakatleri olmadığı halde bir kısım kullarına onun atâyâ-yı Sultanî’sidir.

Allah (cc), atâsıyla kazasını bozmayıp, irâdemizi sarfetmek suretiyle yapmaya meylettiğimiz işi yaratsaydı, bu mahz-ı adâlet olurdu.. ve yine kimse bir şey diyemezdi. Yaratmaması ise, husûsî bir lütuf ve ihsandır. Kur’ân’da sık sık ifâde edildiği üzere, Allah (cc), çeşitli kavim ve milletlerin helâkını küfür, şirk, zulüm, tuğyan ve isyanda temerrüdlerine bağlamıştır. Ama Yunus Kavmi, tam hak ettikleri belâ ve helâk gelmeye başlayınca duaya durmuş, bunun neticesinde de Allah (cc) o belâyı kendilerinden def’ etmiştir; yani atâ, Yunus (as) kavmi hakkındaki kazâyı bozmuştur.

Kâlû-Belâ Ne Demektir?

Bu sözler, Yaradan’ın yarattıklarıyla; hususiyle insanla olan mukavelesine ait bir kısım sözlerdir ki, bu mukavelede: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorulur. Karşılığında da: “Evet, Rabbimizsin.”(A’raf sûresi, 7/172) cevabı alınır.

Bu meselenin iki yönü vardır:

1) Bu soru kime ve nasıl sorulmuştur?
2) Ne zaman sorulmuştur?

Birinci şık itibarıyla, birkaç mülâhaza arz edilebilir.

1) İnsan henüz hiçbir şey değilken “var olma” emrini alması ve onun da bu emre, “evet” demesi ki; tekvînî mahiyette bir soru-cevap ve bir mukavele sayılır.

2) İnsan atomlar âleminde, hatta bu âlemin de ötesinde parçacıklardan ibaret iken, her şeyi bir kemâle doğru sevk edip terbiyeye tâbi tutan Rabbülâlemîn, bu parçacıklara insan olma şevkini duyurarak, o istikamette onlardan bir söz ve mîsâk almasıdır ki; bu da, her zerrenin kendi tâkatinin çok üstünde, Kafdağı’ndan ağır yükleri omuzlayarak, Rabbin “varetme” teklifine “evet” demesinden ibaret sayılabilir.

Bu iki şekilde cereyan eden “soru-cevap” veya “teklif ve kabul” söz ve beyanla değil gibidir. Buna binâen, bir kısım tefsirciler bu mukaveleye istiâre-i temsîliye tarîkiyle yapılmış bir mukavele nazarıyla bakmışlardır. Yani, sanki öyle denilmiş, öyle cevap verilmiş ve öyle hukûkî kıymeti hâiz bir sözleşme kabul edilmiş; yoksa, beyanla ve yazışma ile yapılmış bir akit değildir.

Aslında, bin bir çeşit hitap ve bin bir çeşit cevap sahibi Rabbin, “hitap ve cevap” indeksini nazara almadan böyle bir hükme varmak, tekellüften sâlim olamaz. Yeri gelince ona da temas edeceğiz.

3) Bu türlü bir ikrar isteği ve şehâdette bulunma sözleşmesi, insanın kendini duyması ve kendinin, kendinden başka bir şey olmadığını anlamasından ibaret, bir nefis mârifeti, bir “Nefsini bilen Rabbini bilir.” (1) hakikatini temsil; bir mahiyet âyinesini seyre koyulma ve bu yolla şuuruna akseden rengârenk hakikatlerin petekleşmesine şâhit olma ve bu şehâdeti ilân etmektir. Ne var ki, bu icâp ve kabul; bu söz verip-söz alma, bu duyma ve duyurma, çok açık ve hemen sezilecek gibi de değildir. Belki, çok ikaz ve tenbihlerle duyulup hissedilebilecek şeylerdendir ki; irşâdın ehemmiyeti de, bu noktadan ileri gelmektedir.

İnsana emanet edilen nefis veya benlik “ego”, Yaratıcı’nın yüce varlığını bilmek ve itiraf etmek için ona verilmiştir. Zaten onun varlığının gâyesi de bu bilme ve itiraftan ibarettir. Binâenaleyh, insan, varlığıyla O’nun varlığını, sıfatıyla O’nun sıfatlarını gösterdiği gibi, kusurlarıyla O’nun kemâlini, ihtiyaçlarıyla O’nun servet ve gınâsını, aczi ve fakrıyla O’nun iktidar ve ihsanlarını gösterir. Bu bir ilk mevhibe ve ilk ihsandır. Bu ilk ihsana terettüp eden idrak ve irfan ise, her varlıkta onun varlığını; her ziyâda O’nun nurunu hissettiği yüce Yaratıcı’yı, ilân ve itiraftır. Bu ise “elestü” ve “belâ” mukavelesi demektir.

Bu sözleşme, kudret ve iradenin yazdığı muhteşem kitabın mânâsını anlama ve hâdisat satırlarının sırlarını kavrama neticesinde, âdeta bir “icâp ve kabul” gibidir.

4) Bu sözleşme ve sözleşme içindeki sual-cevap, cismâniyete göre düşünülmemeli ve yine ona göre değerlendirilmemelidir. Hak (cc) bütün varlıklara, kendi mahiyetlerine göre emirler verir ve yine mahlûkattan yükselen sesleri, sadâları dinler.. anlar ve yerine göre onları is’âf eder, yerine getirir. Kelâmî ıstılahla ifade edecek olursak; insan gibi ayrı ayrı dil ve lehçelerle meramını ifade eden varlıkların her dediğini anlayan Hz. Allah (cc), aynı zamanda, öyle ayrı ayrı lisan ve lehçelerle, onlara emirler verir, hakikatleri anlatır; insan ve kâinatı şerh eder; yarattıklarından sözler alır, mîsâklar yapar ve mukavelelerde bulunur ki, lâfzî kelâm ve beyanla yapılan bunların hepsi “kelâm-ı lâfzî” cümlesindendir. Bir de, bize göre kelâm ve beyan olduğu açık olmayan, hayvanlara olan ilhamdan meleklerin mazhar olduğu ilâhî hitap tarzına kadar, Hakk’ın bir çeşit konuşması vardır ki, o da, “kelâm-ı nefsî”nin ayrı bir tezâhür ve tecellîsidir.

Allah’ın, bu çeşit konuşması, insanın kalbine gelen esintilerden, melekler âlemine kadar çok geniş bir dairede cereyan ediyor olmasına rağmen, her dairenin “alma-verme” keyfiyeti başka başka olduğu için, bu dairelerden herhangi birine gelen mesajı, ondan yükselen söz ve ifadeyi, bir başka daireye göre ne duymak, ne de tespit etmek mümkün değildir.

Aslında bizlerin, her şeyi duyabileceğini iddia etmek de çok yanlış bir kanaattir. Zira, bugün artık anlamış bulunuyoruz ki, bizler, duyulma cinsinden olan şeylerin ancak, milyonda birkaçını duyabilmekte; görülebilecek şeylerden de ancak, o kadarını görebilmekteyiz. Bu demektir ki, bizim duyduğumuz ve gördüğümüz âlem, duymadığımız ve görmediğimiz âlemlere nispeten hiç hükmündedir.

Bu itibarla, Cenâb-ı Hakk’ın zerrelerle konuşması, sistemlere emirler vermesi, terkipler, tahliller yapması, çok yüce buutlarda cereyan edip durduğundan bizim küçük ölçücüklerimizle tespit edilmesi mümkün olmayacaktır.

Allah (cc) zerrelerle mukavele yapacak, moleküllerle mukavele yapacak, hücrelerle mukavele yapacak; atomlar âleminde, anne karnında, çocukluk devresinde mukavele yapacak, fakat biz bunları, kendi ölçülerimiz içinde açık seçik olarak hiçbir zaman tespit edemeyeceğiz.

Hele bu görüşme, insan ruhu ve o ruhta bir mekanizma olan vicdanla olmuşsa…

İnsan ruhu, müstakil bir varlıktır ve bu husus bugün artık münakaşa götürmeyecek şekilde vuzûha kavuşmuştur. Çeşitli dallarıyla, bütün ilim dünyasını saran parapsikoloji, günümüzde ruhu, mevcudiyetiyle, fonksiyonlarıyla; düşleriyle, temennileriyle; ümitleriyle, emelleriyle öylesine merak mevzûu hâline getirdi ki, ondan bahsedilmedik bir sosyete salonu ve ilmî mehâfil kalmadı… Tamamen ayrı ve müstakil bir mevzû teşkil eden ruhun üzerinde başka zaman durduğumuz için, şimdilik mevzûumuzla alâkalı kısmına temas edeceğiz.

Ruh, insan bedeninden evvel ve bir bakıma zamanüstü mahiyete sahip bulunduğundan, mîsâkla alâkalı icâp ve kabul onunla yapıldığı takdirde, anlama ve anlatma kıstaslarımız içinde onu kavramamız kat’iyen mümkün olmayacaktır. Evet, o rüyalardaki diline ve duymasına benzer şekilde konuşuyor, telepatide olduğu gibi, ses titreşimlerine ihtiyaç duymadan muhâbere temin edip anlaşabiliyor ve hatta bu husus kendine has ağırlığıyla, komunizmin hakim olduğu dönemde Sovyetler Birliği’nde dahi -materyalist bir dünya olması itibarıyla çok mânidârdır- alâka görüyorsa, ruhun kendine mahsus konuşması kabul ediliyor demektir. Bu farklı konuşma, farklı bantlara alınacak; farklı kasetlerde korunacak ve yeri geldiğinde kendine has hitâbetle ortaya çıkacak; kendi dilini kullanarak konuşacak ve yine nev’i şahsına mahsus tedâileriyle ortaya çıkacaktır.

Binâenaleyh, “elest” bezminde de ruhlar Rab’le mukaveleye çağrıldılar. Cismâniyet berzâhı arada olmadığı için, her şeyi ayan beyan gördüler ve “evet” diyerek böyle bir mukaveleye imza attılar. (A’râf, 7/172) Ancak günümüzde çokça bulunduğu gibi bir kısım kimseler, ruh kitabının vicdan bölümünü hiç kurcalamadıkları için böyle bir imzaya ve mîsâka rastlamadılar. Rastlamalarına da imkân yoktu; çünkü ne o âleme bir bakışları, ne de o âlemle ilgili bir araştırmaları olmuştu. Aslında, Kant’ın; Yaratıcıyı tarif istikametinde yazılan bütün kitapları arkaya atarak, Bergson’un, umum kâinata sırt çevirerek dinlemek istedikleri sessiz kitap da işte bu idi… Ruh dinlenilecek; ruhun ilhamlarına kulak verilecek; vicdanın dilini anlama lâboratuvarları tesis edilecek ve şuura akseden indekste hakikatin çehresi görülmeye çalışılacak…

Bu kitap başlı başına yüce hakikatin en yanılmaz şâhidi ve mukaveleye imza atan âkittir; ama, böyle bir dili öğrenme cehdinden mahrum olanlara bunu anlatmak çok da kolay olmayacaktır.

Şayet kafalar şartlanmışlıktan arınabilseydi, insan, vicdanının bu ilk mîsâka “evet” dediğini duyacak ve görecekti. Aslında âfakî ve enfüsî tefekkür ve araştırmalardan maksat da budur: Zihin kendi saplantılarından kurtarılacak; mefkûreye hürriyet kazandırılacak ve serbest düşünce adesesiyle vicdandaki bu ince yazılar okunmağa çalışılacak… Bu yolla kalbin derinliklerine bakmağa kendini alıştırmış nice kimseler vardır ki, iç müşâhede ve iç duygularıyla, elde ettikleri vâridatı, hiçbir kitapta görmeleri mümkün değildir. İlâhî kitapların remiz ve işaretleri dahi, ancak bu adese altında kendilerine has renklilikleriyle zuhur ederler. Bu ufku göremeyen ve kendini aşamayanlar ise, bundan hiçbir zaman, hiçbir şey anlayamayacaklardır.

Şimdi, gelelim meselenin ikinci yönüne. Acaba bu mukavele ne zaman yapıldı? Hemen arz edeyim ki; bu mevzûda, âyet ve hadis olarak bir şeyin gösterilmesi oldukça güçtür. Ancak bir kısım tefsircilerin, bir kısım beyanlarından bahsetmek mümkündür.

Bu icâp ve kabul, spermin dölyatağına seyahâti esnasında olmuştur. Ceninin insan şeklini iktisap ettiği zaman olmuştur. Veyahut, çocuğun rüşde erdiği, kendini bildiği zaman olmuştur… ilh.

Bütün mütalâaların kendilerine göre müdâfaa yol ve usûlleri de vardır. Ne var ki, bunlardan birini diğerine tercih ettirecek; hatta bunlardan başka bir diğer hususu râcih kılacak ciddî bir sebep göstermek de bir hayli zordur.

Bu mîsâk ruhlar âleminde olabildiği gibi, ruhun kendi atomlarıyla münasebete geçtiği başka bir âlemde de olabilir. Embriyolojik safhaların herhangi bir devresinde olduğu gibi, rüşde erileceği âna kadar geçen herhangi bir devrede de olabilir…

Düne, bugünle beraber seslenen ve dünü bugünle beraber duyan ve dinleyen Allah (cc) bütün bu devrelerin hepsinde de, bu mîsâkı almış olabilir. Bizler, vicdanlarımızın derinliklerinden gelen böyle bir sesi duymakta ve kalbimizin bu bezme şehâdetine muttali bulunmaktayız.

Ne var ki, mide, açlığını kendine has diliyle anlattığı, vücut, elem ve acılarını kendi kelimeleriyle dile getirdiği gibi, vicdan da kendi dilini kullanarak, kendi terminolojisine sadık kalarak sözleşmelerden bahisler açıyor, duyduğu acı ve ızdıraplar için inliyor; verdiği sözde sadık kalmak için çırpınıyor ve muttasıl bir dalgalanma hâlinde heyecanlarını sürdürüyor. Bir çocuk gibi, iniltileriyle dikkati çektiğinde, kendini mes’ut ve talihli sayıyor; hâlini anlatamadığı, derdine nigehbân bulamadığı zamanlarda da inkisar içinde kıvranıp duruyor.

En yüce hakikate pırıl pırıl bir ayna olan gönül, ne zengin bir kütüphâne, ne muhteşem bir kayıt defteri, ne âlî bir mahfazadır ama; ondan anlayan mütalâacının nazarında!..


Adese: Ölçü, bakış açısı
Belâ: Elest bezminde, ruhların Allah Teâlâ’nın, “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” sorusuna “Evet, rabbimizsin.” diye cevap vermeleri.
Berzâh: Perde
Elestü: Allah Teâlâ’nın ezelde ruhları yarattıktan sonra onlara, “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” şeklinde hitap etmesi
Gınâ: Zenginlik
İs’af: Bir isteği bir ricayı kabul ederek yerine getirme
Mefkûre: İdeal, gaye-i hayal, ülkü
Mîsâk: Verilen söz, yemin
Muttasıl: Sürekli, aralıksız, biteviye
Râcih kılmak: Daha üstün kabul etmek, tercih etmek
Tahlil: Çözümleme, ayrıştırma, analiz
Tedâi: Çağrışım
Tekellüf: Zahmet, külfet
Tekvînî: Yaratılışla ilgili
Telepati: Uzakta meydana gelen bir olayı hissedebilme hali
Terettüp etmek: Gerekmek, lazım gelmek
Terkip: Birkaç şeyin birleşmesinden meydana gelen yeni şey, sentez
Vuzûh: Açık olma, belirginlik

[1] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliya 10/208; el-Münavî, Feyzu’l-Kadîr 1/225, el Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ 2/343

Bazılarına Mal, Mülk; Bazılarına Dert Keder Eşitsizlik Değil mi?

Böyle bir soru, ancak öğrenmek maksadı ile sorulabilir. Yoksa başka türlü günaha girilmiş olur. Esasen, içinde böyle bir derdi olan insanın da, bunu sorması lâzımdır.

Allah (cc) dilediğine at, araba, han, hamam, taksi, apartman verir; dilediğine de fakr u zaruret. Fakat, bütün bunlarda, âile ve sâireden gelen bazı sebepler de inkâr edilmemelidir. Meselâ, bir insanın mal kazanma dirâyet ve kiyâsetini inkâr etmek mümkün olmadığı gibi, kendi devrinin şartları içinde kazanma yollarını bilmesi de, kazanç sebebi olması bakımından inkâr edilemez. Bununla beraber Allah (cc), bazı kimseler, liyâkat izhar ettiği halde, yine onlara mal-menâl vermiyor. Mâmâfih, zayıf bir hadis-i şerifte; Allah’ın, malı istediğine, ilmi ise isteyene verdiği ifade edilmektedir ki, mevzûmuz itibarıyla oldukça mânidardır…

Bir de, mal-mülk mutlaka hayır sayılmamalıdır. Evet, bazen Allah (cc) mal-menâl, dünyevî huzur ve saadet isteyenlere, istediklerini verir; bazen de vermez. Ama, Allah’ın (cc) hem vermesi, hem de vermemesi hayırlıdır. Zira, sen iyi bir insan ve verileni de yerinde kullanacak isen, senin için hayırlıdır. İyi bir insan değil ve istikametten de ayrılmış isen, Allah’ın vermesi de vermemesi de senin için hayırlı değildir.

Evet, istikametin yoksa, fakirlik senin için küfre bir vesiledir. Çünkü, seni Allah’a karşı başkaldırmaya sevk eder de, her gün O’na karşı bir isyan bayrağı açarsın. Yine, şayet sen istikamette değilsen; kalbî ve ruhî hayatın da yoksa, senin zenginliğin senin için bir belâ ve musibettir. (1)

Şimdiye kadar çok kimseler bu imtihanı kaybetmiştir. Nice servet sahibi kimseler vardır ki, servet içinde yüzdükleri halde, nankörlüklerinden ötürü, kalblerinde tecellîden en ufak bir parıltı ve aydınlık yoktur.

Binâenaleyh, bunlara Cenâb-ı Hakk’ın mal ve menâl vermesi bir istidraçtır; dolayısıyla da sapmalarına bir vesiledir. Ama bunlar, her şeyden evvel ruhî ve kalbî hayatlarını öldürdükleri ve Allah’ın verdiği fıtrî kabiliyetleri çürüttükleri için, buna müstahak olmuşlardır.

Bu arada, Efendimiz’in (sav) şu hadislerini kaydetmek de yerinde olur: “İçinizde öyleleri vardır ki, ellerini kaldırıp Allah’a kasem ettikleri zaman, Allah (cc), onların yeminlerini yerine getirir. Ve yeminlerinde hânis kılmaz. Berâ İbn Mâlik onlardan birisidir.” (2) Hâlbuki Enes’in kardeşi Berâ’nın ne yiyeceği ne de yatacak bir yeri yoktu, kût-u lâyemûtla yaşıyordu. İşte, Berâ gibi saçı başı karışık, nice pejmûrde görünüşlü ve perişan sayılacak kimse vardır ki, onlara büyük insanlar nazarıyla bakılmış ve kalblerinin büyüklüğü, içlerinin aydınlığıyla değerlendirilmişlerdir. Ve işte bunlardır ki, Resûl-ü Ekrem’in (sav) diliyle, yemin etseler, Allah’ın (cc), yeminlerinde yalan çıkarmayacağı kişiler olarak vasıflandırılmışlardır.

Onun için; müstakillen ne servet, ne de fakirlik bir felâket, veya nimet sayılmamalıdır. Belki yerine göre fakirlik, Allah’ın en büyük nimetlerindendir. Allah Resûlü (sav) iradesiyle fakirliği ihtiyar buyurmuşlardır: “İstemez misin dünya onların olsun, âhiret bizim.” (3) Hz. Ömer, dünya servetleri devlet hazinesine aktığı halde, bir fakir insan gibi, kût-u lâ yemûtla geçinmiş ve fazlasını istememiştir.

Ama, öyle fakirlik de vardır ki, -Allah muhafaza buyursun- küfür ve dalâlettir. Meselâ: Yukarıdaki sözler tahkik niyetiyle bir mü’minin ağzından çıkmasaydı da, bir nankörün ağzından çıksaydı, Allah’ın nimetlerine karşı şikâyet eden o kişi, kâfir olurdu.

Demek ki, yerine göre fakirlik nimet, yerine göre de devlet. Asıl mesele, kalbde musaddıkın bulunmasıdır. Yani,

Ya Rabbi, Senden ne gelirse gelsin makbûlümdür.

“Hoştur bana Senden gelen,
Ya hıl’atü yahut kefen;
Ya taze gül, yahut diken,
Lûtfun da hoş, kahrın da hoş”

Şarkî Anadolu’da; “Senden, o hem hoş, hem bu hoş.” derler.

İnsan hil’at da giyse, servet içinde de yüzse, Allah’la beraber olduğu takdirde, Abdülkadir Geylânî gibi, yine ayağı velilerin omzunda ve mübarek başı da Resûl-ü Ekrem’in (sav) dâmenine dokunacaktır. Ama Allah ile münasebeti yoksa, o fakirin dünyası da hüsran, âhireti de hüsran olacaktır. Kezâ, Allah ile beraber olmayan zengin, zâhiren dünyada mesut gibi görünse de, neticede ağır bir hüsrana uğrayacaktır. (4)


Hânis: Yeminini bozan, sözünde durmayan
Hil’at: Bir çeşit üst elbisesi, teşrifat elbisesi, kaftan
Kiyâset: Anlayışlılık, kavrayışlılık, akıllılık
İstidraç: Allah’ın dinsizlerin sapıklığını artırmak için üst üste ihsanda bulunması
Kut-u lâyemût: Ölmeyecek kadar olan rızık, yiyecek

[1] Bkz: Teğâbûn sûresi, 64/15
[2] Tirmizî, Menakıb 54
[3] Buhârî, Tefsiru sûre (66) 2; Müslim, Talâk 31
[4] Bkz: Kasas sûresi, 28/78-84

Allah Niçin Kullarını Bir Yaratmadı? Kimini Kör, Kimisini Topal Olarak Yarattı?

Allah mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Kimse O’na karışamaz ve O’nun icâdına müdahale edemez. Senin zerratını yaratan, terkibini düzenleyip insanî hüviyeti bahşeden Allah’tır (cc). Sen bunları sana lûtfeden Allah’a daha evvel bir şey vermemişsin ki, O’nun karşısında bir hak iddia edebilesin..

Eğer sen, sana verilenler mukâbilinde Allah’a bir şey vermiş olsaydın, “Bir göz değil iki göz ver, bir el değil iki el ver!” gibi iddialarda bulunmaya; “Niye iki tane değil de bir ayak verdin?” diye itiraz etmeye belki hakkın olurdu. Hâlbuki sen Allah’a (cc) bir şey vermemişsin ki -hâşâ ve kellâ- O’na adâletsizlik isnadında bulunasın. Haksızlık, ödenmeyen bir haktan gelir. Senin O’na karşı ne hakkın var ki yerine getirilmedi de haksızlık irtikap edildi!

Allahu Teâlâ Hazretleri seni yokluktan çıkarıp var etmiş: hem de insan olarak… Dikkat etsen; senin dûnunda birçok mahlûkat var ki, pekâlâ onlara bakıp nelere mazhar olduğunu düşünebilirsin.

Cenâb-ı Allah, bazen insanın ayağını alır; onun karşılığında âhirette pek çok şey verir. Ayağını almakla o kimseye aczini, zaafını, fakrını hissettirir. Kalbini Kendisine çevirtip, o insanın duygularına inkişaf verirse, çok az bir şey almakla, pek çok şeyler vermiş olur. Demek ki zâhiren olmasa bile, hakikatte bu ona, Allah’ın lûtfunun ifadesidir. Tıpkı şehit edip cenneti vermesi gibi… Bir insan, muharebede şehit olur. Bu şehâdetle mahkeme-i kübrâ ve Allah’ın huzurunda, sıddîkların, sâlihlerin gıpta edeceği bir makama yükselir. Onu gören başkaları “Keşke Allah bize de harp meydanında şehâdet nasip etseydi.” derler. Binâenaleyh, böyle bir insan parça parça da olsa çok şey kaybetmiş sayılmaz. Belki aldığı şey ona nispeten çok daha büyüktür.

Çok nâdir olarak, bazı kimseler, bu mevzûda küskünlük, kırgınlık, bedbinlik ve aşağılık duygusu ile inhiraf etseler bile, pek çok kimselerde bu kabil eksiklikler, daha fazla, Allah’a teveccühe vesile olmuştur. Bu itibarla haşarât-ı muzırra nev’inden bir kısım kimselerin, bu meseledeki kayıplarının serrişte edilmesi yerinde değildir. Bu mevzûda esas olan, ebede namzet insanların ruhlarında o âleme âit iştiyâkı uyarmaktır. Bu, arızalıda, arızaların itmesiyle Hakk’a teveccühü; başkalarında da ondan ibret alarak kanatlanmaları şeklinde kendini gösteriyorsa, maksada uygun ve hikmetlidir.

“Her işte hikmeti vardır,
Abes fiil işlemez Allah…” (1) (Hz. İbrahim Hakkı)


Bedbîn: Kötümser, karamsar
Dûn: Aşağı, derecesi düşük
İnhiraf: Doğru yoldan çıkma, sapma
Serrişte: Bahane

[1] İbrahim Hakkı, Ehl-i Sünnet İnancı, 11. beyit

Günahı İnsan mı İşler Yoksa Ona İşleten mi Var?

Meselenin kısaca ifadesi şudur: İnsanın elinde irade vardır. Biz buna ister cüz’î irade, ister meşiet-i beşeriye, isterse insanın kesb gücü diyelim. Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına da, küllî irade, halketme kuvveti yani kudret, irade ve tekvinin tasarrufu diyelim. (Bunlar Allah’ın sıfatlarıdır). Mesele, Cenâb-ı Hakk’a ait yönü ile ele alındığında, âdeta, Cenâb-ı Hak zorluyor da, olacak şeyler öyle oluyor, şeklinde anlaşılır ve bu suretle de, işin içine cebir giriyor. Mesele, insana ait yönüyle ele alındığı zaman ise, insan kendi işlerini kendi yapıyor, şeklinde anlaşılıyor ki, o zaman da işin içine “Herkes kendi fiilinin hâlıkı” düşüncesinden ibaret olan Mutezilî düşünce giriyor.

Kâinatta olup biten her şeyi Allah yaratır. Bu soruda “küllî irade” diye geçen şey de işte budur. Hatta, “Sizi de, işinizi de, Allah yarattı..” (Sâffât, 37/96) Yani sizin de, sizden sâdır olan ef’âlin de hâlıkı yalnız Allah’tır.

Meselâ: Siz bir taksi yapsanız, bir ev inşa etseniz, bu işleri yaratan Allah’tır. Siz ve ef’âliniz Allah’a aitsiniz. Ama ortaya gelen bütün bu işlerde, size ait bir husus da vardır ki, o da kesb ve mübâşerettir. Bu ise âdî bir şart ve basit bir sebeptir. Tıpkı dünyaları aydınlatacak dev bir elektrik şebekesinin düğmesine dokunmak gibi… Bu durumda “Sizin hiçbir şeyiniz, hiçbir müdahaleniz yok.” denemeyeceği gibi, işin tamamen size ait olduğu da söylenemez. İş tamamıyla Allah’a aittir. Fakat, Allah size ait bu işleri yaratırken, sizin cüz’î müdahalenizi de âdi şart olarak kabul buyurmuş ve yapacağı şeyleri onun üzerine bina etmiştir.

Meselâ: Şu câminin içindeki elektrik mekanizmasını, Allah kurmuş; işler ve çalışır hâle getirmiştir. Yeniden bunu tenvir etme işi, ameliyesi de Allah’a aittir. Elektron akımlarından bir ışık meydana getirme, câmiyi tenvir etme birer fiildir. Ve bunlar da “Nuru’n-Nur, Münevviru’n-Nur, Musavviru’n-Nur” olan Hz. Allah’a (cc) aittir. Ama bu câminin aydınlanması mevzuunda, sizin de bir mübâşeretiniz vardır; o da Allah’ın kurduğu bu mekanizmada, Allah’ın ayarladığı düğmeye sadece dokunmanızdır. Sizin irade ve takatınızın çok fevkinde, o mekanizmanın tenvir vazifesi yapması ise tamamen Allah’a aittir.

Bir numune daha arz edelim: Meselâ; hazırlanıp, işler, çalışır, yürür hâle getirilmiş bir makine düşünelim ki; sadece çalıştırmak için onun düğmesine dokunma vazifesi, size verilmiş. O makineyi harekete getirmek ise, onu kuran ve inşa eden Zât’a mahsustur. Binaenaleyh, beşere ait bu küçük mübâşerete, “kesb” veya “Cüz’î irade” diyoruz. Allah’a ait olana ise “halk etme, yaratma” diyoruz. Ve böylece bir irade inkısâmı karşımıza çıkıyor:

1) Küllî irade,

2) Cüz’î İrade. İrade dediğimiz ki; murat etme, dileme demektir, bu tamamen Allah’a aittir. “Allah’ın dilediğinden başkasını dileyemezsiniz.” (İnsan, 76/30) Bu husus, yanlış anlaşılmasın. Biz böyle düşünürken, kulun da “Bir parmak dokundurma denecek kadar iradesi vardır.” diyerek, tamamen cebrî bir determinizmden uzaklaşmış bulunuyoruz. İşi meydana getiren Allah’tır, derken de, Mûtezile mezhebi ve rasyonalistler gibi düşünmediğimizi gösteriyoruz. Bu suretle de ne Ulûhiyetinde, ne de Rubûbiyetinde Allah’a eş ve ortak koşmamış oluyoruz. Allah (cc) nasıl ki, Zâtında birdir; icrâatında da birdir.. işini başkasına yaptırtmaz. Allah (cc) her şeyi kendisi yaratmıştır. Fakat, teklif, imtihan gibi birtakım sırlar ve hikmetler için, beşerin mübâşeretini de şart-ı âdî olarak kabul buyurmuştur.

Meseleyi daha fazla tenvir için, bir büyük zâtın bu mevzûda irat ettiği bir misali sunmak istiyorum. Diyor ki: “Sen bir çocuğun isteğiyle, onu kucağına alsan; sonra sana dese ki; beni falan yere götür; sen de onu oraya götürsen; o da orada üşüyüp hastalansa.. sana: “Beni niye buraya getirdin!” diye itirazda bulunabilir mi? Tabiî ki bulunamaz. Çünkü; kendisi istedi. Üstelik ona: “Sen istedin!” diyerek iki de tokat vurursun. Şimdi bu hususta çocuğun iradesi inkâr edilebilir mi? Elbette edilemez. Zira; o talep etti ve istedi. Ama onu oraya götüren sensin… Hastalanmayı da, çocuk kendisi yapmadı. Belki ondan sadece bir talep sâdır oldu. Binâenaleyh, burada hastalığı verenle oraya götüren ve bu işi talep eden birbirinden ayrılmış olur. Biz kadere ve insanın iradesine bu mânâ ve bu anlayışla bakarız. ”

İşin doğrusunu her şeyi takdir eden bilir.


Cebrî determinizm: Hürriyeti reddeden, aynı şartlar altında, aynı sebeplerin aynı sonuçları doğuracağını iddia eden ekol
Cüz’i irade: Cenab-ı Allah tarafından insanlara verilen irade
İnkısâm: Bölünme, kısımlara ayrılma
İrade-i külliye: Cenab-ı Hakk’ın engin, sınırsız iradesi
Kesb: Kazanmak, edinmek
Meşiet-i beşeriye: İnsanın dilemesi, istemesi
Mu’tezile: Kaderi inkar eden, aklî esaslara dayalı bir din felsefesi meydana getiren itikadî mezhep
Mu’tezilî düşünce: Kaderi inkar eden, akli esasları ön planda tutan düşünce tarzı
Mübâşeret: Bir işe girişme, başlama
Nur’un nur: Pürnur, nurun ta kendisi
Sâdır olan: Çıkan, meydana gelen, zuhur eden
Tekvin: Yaratma, vücuda getirme, hasıl etme

Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim? Sualine “Evet Rabbimizsin” İle Cevap Verildiğine Aklî Delil Var mı?

Bazı meseleler vardır ki, bunları aklen izâh etmek çok zordur. Anlatılabilirse de bu gibi şeylerin ancak mümkün olduğu anlatılabilir. Aslında, Allah (cc) böyle birşeyden bahsediyorsa, artık meselenin itiraz edilecek tarafı kalmamış demektir.

Bu soruyu iki cihetten ele alabiliriz:

1) Böyle birşey vâki olmuş mudur? Olmuşsa, bunun isbatı nasıl yapılır?
2) Mü’min ferd bu işten haberdar olmuş mudur?

Evvelâ, Cenâb-ı Hakk’ın, herhangi bir âlemde, ruhlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Onların da: “Evet, Rabbimizsin.” demesi, kat’î midir? suali varid oluyor. Bu mevzu Kur’ân-ı Kerim’de iki âyette ele alınmıştır. Birisinde:

وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى

“Rabbin, Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahid tutarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim (demişti)” (Araf, 7/172) denilmekte ve böyle bir sözün alındığından bahsedilmektedir. Eski ve yeni bütün tefsirciler bu söz alınma meselesinin hakkında pek çok şey söylemişlerdir.

Bir kısmı “zerrât âleminde daha atomlar halindeyken, ileride terkib hâline gelecek bu zerrelerden, ruhları ile beraber söz alınmıştır” demektedir. Bazı tefsirciler de, “bu, çocuğun anne karnına düştüğü zaman alınmış bir sözdür” derler. Bir hadis-i şerifin de teyitine dayanarak, bazı mudakkik müfessirler de derler ki, “hayat nefh edildiği anda o insandan alınmış bir sözdür” (1) kanaatini izhar ederler.

Esas itibarıyla Cenâb-ı Hakk’ın varlıklarla konuşması çeşit çeşit ve değişiktir. Biz burada, belli bir şekil, belli bir stilde konuşuyoruz. Ama, bundan başka bizim iç dış duygularımız, zâhir ve bâtınımız, kafa ve ruhumuz, nefsî ve lafzî konuşma tarzlarımız vardır… Zaman zaman bu dilleri de kullanır ve onlardan anlayanlara yine onlarla bir şeyler anlatmaya çalışırız.

Kalbin kendine göre bir konuşması vardır ki, kalb konuşur ama bu konuşma duyulmaz. Bize deseler: “Kendi içinizden ne konuştunuz öyle” Biz de: “Şunu şunu dedik” diye anlatır ve bu hususdaki kelimeleri de sırayla diziveririz. Bu nefsî bir konuşmadır.

Bazan olur ki, rüyalarımızda birşeyler konuşuruz. Başkalarından da birşeyler duyarız. Ama yanımızda bulunan hiç kimse bunu duymamıştır. Sonra da kalkar, kelimesi kelimesine, konuştuğumuz ve duyduğumuz şeyleri başkalarına naklederiz. Bu da değişik stilde bir konuşma şeklidir.

Bazı kimseler uyanıkken dahi, misâl âleminden nazarlarına arz edilen misâlî levhaları görür ve misâli şahıslarla konuşurlar. Belki bir kısım maddeciler bunlara inanmaz ve “hallüsinasyon” derler, varsın desinler… Resûl-ü Ekrem’in (sav) mazhariyetlerinden bir tanesi de bu idi: Alem-i misâle, âlem-i berzaha ait misâlî levhalar, O’nun (sav) kudsî nazarına arz edilir, O da gördüğünü, duyduğunu, anladığını başkalarına neklederdi. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir.

Vahiy ise, bambaşka bir konuşma tarzıdır. Hz. Peygamber’e (sav), vahiy geliyordu. Efendimiz (sav) dışında kimse hiç birşey duymuyor ve anlamıyordu. Eğer bu maddî kulağa gelecek birşey idiyse, yakınında bulunan kimselerin de duyması gerekirdi. Oysa ki, bazan zevcelerinden birinin dizine başını koyup yatarken, veya mübarek dizini birinin dizine koyduğu halde vahiy gelirdi de, O, (sav) duyardı ama, öbürleri ne birşey duyar, ne de hissederlerdi. Resûl-ü Ekrem (sav), o vahyi, harfiyyen beller ve onlara anlatırdı. Bu da başka bir ses, başka bir konuşma tarzıdır…

Velinin kalbine ilham geliyor: Âdeta onun içine birşeyler fısıldanıyor. Bu da değişik stilde bir konuşma. Morsla konuşma gibi birşey… Morsda nasıl “di.. di.. da..dit; dâ..dâ..dit” denir; operatör hemen maksadı anlar. Öyle de bir kısım şeyler velinin kalbine dikte edilir, veli de onlardan bir kısım mânâlar çıkarır. Meselâ: Veli: “Şu anda falan oğlu falan kapının önüne geldi.” der, açarlar kapıyı ve bakarlar ki o adam karşılarında… Bu da ayrı bir konuşmadır.

Bir de telepati var.. Şimdinin ilim adamları, bir gün o yolla mükemmel bir muhabere gerçekleştirebileceklerini hesaplıyorlar. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir. Kalbin kalbe teveccühü, insanların birbiriyle içten muhaberesi. Bu da bir başka beyan…

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah (cc), “lâ yuâd ve lâ yuhsâ” (sayısız, pek çok) konuşma stilleri yaratmış.

Şimdi gelelim meselemize. Allah (cc) bize اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’râf, 7/172) buyurdu; ama, bunu hangi konuşma stilinde ifade etti bilemiyoruz. Şayet, velinin kalbine dikte edilen mors alfabesi gibi bir tarzla bildirmişse bunu, herhalde kulaklarımızla duyacağımız bir sesle beklememiz doğru olamaz. Bu bir ilham ise, vahiy değildir. Vahiy ise, ilham değildir. Ruha bir konuşma ise, cesede bir konuşma değildir. Cesede bir hitap ise o zamanda ruha hitap nevinden değildir…

Şu nokta çok önemlidir: İnsanlar, misâl âleminde, berzah âleminde veya ervah âleminde gördükleri, duydukları şeyleri, bu âlemin mikyasları ile değerlendirdikleri takdirde yanılırlar. Muhbir-i Sâdık (sav) bize diyor ki: “Kabirde Münker, Nekir gelir, size soru sorar.” Acaba adamın neyine soru soracaklar?

İster cesedine sorsunlar, ister ruhuna; netice değişmez; ama, ölü duysa bile, onun yanında bulunan kimseler kat’iyen bunu duymazlar. Hatta bir teyp koyup, mikrofonunu da kabrin içine sokuverseler, yine bir ses tesbit edemezler. Çünkü, artık mükaleme başka buudlarda cereyan ediyor, sizin buudlarınızda değil. Hani Einstein’in ve daha başkalarının ortaya attığı dördüncü, beşinci buud var ya, işte bunun gibi, mekân değişikliğine göre mesele değişecek, başka bir hüviyetle karşınıza çıkacaktır.

Binaenaleyh, bu اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (A’râf, 7/172) Allah’ın (cc) ruhla olan, ruha mahsus bir mükâlemesidir. Bunun tesirini ben duyayım, hıfz edeyim şeklinde beklememek lâzımdır. Belki vicdandan bir his şeklinde aksedeceği intizar edilmelidir. Biz vicdanla ve ona gelen ilhamlarda bunu hissedebiliriz.

Bir keresinde bu meselenin izâhını yaparken, birisi dedi ki: “Ben bunu duymadım.” Ben de “Duydum” dedim. “Sen duymamışsan başının çaresine bak! Çünkü, ben duyduğumuzu çok iyi hatırlıyorum.” Ne ile duyduğum sorulacak olursa; içimdeki ebed arzusuyla, mütenâhi olduğum halde nâmütenâhi arzularımla duydum bu sesi. Evet esasen ben Allah’ı da bilemem; çünkü sınırlıyım. Sınırsızı nasıl idrâk edeyim? İşte sınırsıza karşı içimdeki bu hâhişkarlık ve arzu ile duyduğumu anlıyorum. Şu sınırlı âlemde benim gibi bir böcek, sınırlı âleminde, sınırlı hayatını yaşayıp ölmesi gerekirken ve onun düşünce sahasına giren şeyler de böyle sınırlı şeylerden ibaret olması gerekirken, ben sınırsızlık içinde nâmütenâhiyi düşünüyorum. İçimde ebed arzusu var; ruhumda cennet ve Cemâlullah arzusunu taşıyorum. Bütün dünya benim olsa, gamım gitmiyor. İçimde bu hâl var da, bundan dolayı ben “onu duydum” diyorum.

Vicdan dediğimiz şey ne ise, kendisine ait fakülteleriyle, bölümleriyle daima Allah’ı terennüm eder ve o hiç yalan söylemez. Ona arzu ettiği, taleb ettiği şeyi verdiğiniz zaman, onu huzura kavuşturmuş olursunuz. Onun için Lâtife-i Rabbâniye olan kalbin ancak, vicdanın bu huzuru ile huzura kavuşacağına işareten Kur’ân-ı Kerim:

الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“Dikkat edin! Kalbler, ancak Allah’ı zikir ve O’nu duyuşla mutmain olur, oturaklaşır ve huzura kavuşur.” (Ra’d, 13/28) buyuruyor.

Bir diğer husus da şudur. Bergson gibi bir kısım feylesoflar bütün aklî, naklî delilleri bir tarafa bırakarak, Allah’ın varlığında sadece vicdanlarını delil olarak kullanmışlardır. Hatta bir keresinde Kant, “Ben, Allah’ı azametine uygun anlayabilmek için bütün malumatımı arkaya attım!” der. Bergson sadece “sezgi”siyle bu istikamette yol almak ister ve onun tek delili de vicdanıdır… Vicdan, Allah’ı inkârdan muzdaribtir. Vicdan Allah’a imanla huzura kavuşur. İnsan vicdanın sesini derinden derine dinlediği zaman ezelî ve ebedî bir Ma’bud arzusunu her zaman onun içinde duyacaktır. İşte bu hâl, bu edâ, insanın vicdanında sessiz kelimelerle ifadesini bulan ve Allah-u Teala’nın: اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf, 7/172) hitabına verilen: بَلَى “Evet Rabbimizsin” cevabıdır ki; dikkat etse herkes, ruhun derinliklerinden kopup yükselen bu sesi duyabilir. Yoksa bu kafada, cesedde aranırsa tenakuza düşülmüş olur. O, herkesin vicdanında vardır, meknîdir. Ancak, isbatı, kendi sahasında yapılabilir bir hususdur. Ehl-i tahkik, ehl-i şuhud, asfiyâ, evliyâ ve enbiyâ, bunu açık seçik, görmüş ve göstermişlerdir.

Ama, aklî isbatına gelince, tabiî, bazı meselelere aklî dendiği zaman mahsusatı isbat ettiğimiz gibi, yani size bir çınar ağacını, bir çam ağacını göstermek gibi, bunu göstermemiz mümkün değildir. Vicdanını dinleyen, içinden geçenleri seyreden, bunu görecek, bilecek ve duyacaktır.


[1] Elmalılı, IV/167-175; (İstanbul 1992, Azim Dağıtım)
[2] Buharî, Cenâiz, 87

———————————————-

LİSE DERS NOTLARINDAN

KADER

1) Anlamı: Yaratıcının, sonsuz ilmiyle, yaratacağı her şeyi, önceden (özgür iradeyi hesaba katarak) belirleyip programlaması ve yazması demektir. KAZA: Yazılanların, zamanı gelince, (insan iradesi katkısı oranında) Yaratıcının iradesi ve yaratmasıyla gerçekleşmesi demektir

2) Kaderin varlığının delilleri:
Kur’an, evren ve insan, farklı dillerle, kaderin var olduğunu anlatır. Kur’an, her şeyde bir ölçü, plan ve yazarak önceden belirlemenin olduğunu söyler.
Doğada matematiksel denge ve belirlenmiş bir işleyiş görülür. Hücre, yumurta ve çekirdekler, gelişip olacakları varlıkların kader kitabı gibi-dir. İnsanın gen haritası, adeta kader kataloğuna benzer.
Vicdanda hissedilenler, özellikle gelecekte olacak olayların; ayet, hadis ve hissetmeyle ifade dilmesi ve bazen rüyada görülenlerin aynen gerçekleşmesi hep kaderin işaretleridir.

3) İnsan iradesinin varlığının delilleri:
İnsan tartışmasız, davranışlarında seçme özgürlüğüne sahiptir.Vicdan azabı çekmesi, sorumlu tutulup kanuni ceza uygulanması, farklı kişilik ve mesleklerin oluşması hep delildir. Mevlana, Mesnevisinde, kaysı yerken yakalanan ve bunu kadere havale eden adamı hikaye eder; bahçe sahibi kaysı dalıyla vurur, bunu da kader yaptırdı der!

4) İrademizden bağımsız kader:
Şu varlık alemi, insanın iradesi hesaba katılmadan bu şekliyle yaratılmıştır.Bununla beraber insana, geniş bir müdahale alanı da bırakılmıştır. Kıyametin kopması, ölümün öldürülmesi, güneşin doğması, ruhun yaşaması önlenemez ama gen haritasıyla oynanabilir şifasız hastalık kalmayabilir. Genellikle tabiat kanunlarını içeren bu kaderin içeriği ve geleceği, çoğunlukla insanlar tarafından önceden bilinebilir; güneş tutulması, hava durumu gibi. Doğa kanunları değiştirilemez kader alanına girer. Bu kader, doğrudan Yaratıcıya baktırır.

5) İrademizle biçimlenen kader:
Doğrudan insanı ilgilendiren bu kaderde gelecek bilinemez. Çünkü insan özgür İradesiyle onun şekillenmesi-ne, yazılanların biçimlenmesine öncülük yapacak ve bu yüzden sorumlu tutulacaktır.Önceden bilinemeyen bir şeyin değiştirilmesi ise söz konusu olamaz. Bu kader ise, doğrudan insa-na baktırır.

6) Her iki kaderde de Rahmet hakimdir:
İnsana sorulmadan yaratılan doğa; güneş, su,toprak, hava; insanlara hizmete koşan bitkiler ve hayvanlar, çiçekler, bin bir lezzet alan organla rımız, hep kaderin bize karşılıksız, peşin ve sayısız olarak sunduğu lutuflarıdır. Öte yandan, maddi pek çok hastalığa karşı Yaratıcı, her çeşit şifa yolla rı var ettiği gibi, manevi hastalıklar olan günahlara karşı da tövbe başta olmak üzere farklı ihsan kapıları açmıştır. Önemlisi de insanın, aciz, zayıf, fakir, muhtaç bilinen şu haliyle hiç de elde edemeyeceği sonsuz bir cennet hayatı hazırlanmıştır.

7) Kaderi yazmak sadece Allah’a özgüdür:
Her şeyi mükemmel yaratanın, mükemmel ve sonsuz ilmi, iradesi kudreti var demektir. Sayısız insan simasını, göz yapısını,parmak izini ka-rıtırmadan farklı modellerde var etmesi bunu gösterir. İnsan yaratıcı gibi, konik bir bakışla tüm zamanı bir nokta gibi göremez ki kaderinin nasıl yazıl mış olduğunu görsün! Kaderini göremeyen insanın onu yazması, hele kaderin yaratıp da eline verdiklerini, kendi başına elde edebilmesi ise hayal bile edilemez! Sahip olduklarımızda irademizin payı ne kadardır? Bir çocukta ya da bir lokmada payımız?

8 Kaderi kendine hizmet ettirmek küçücük insan iradesine özgüdür:
Nokta dünyada mikroskobik varlık olmasına rağmen, bir asansör düğme sine dokunur gibi, iradesi onu evren ötesine çıkartır. Basit iradesiyle
bir gemi dümenindeymiş gibi insan, kaderin hazırladığı gemiyle, kader deryasında, kaderin cennet sahillerine ulaşıverir. Bazen içten gelerek yapılan bir dua, hiç ummadığımız şekilde olayların akışını lehimize çeviriverir.

9) Kaderin varlık hikmeti: İnanın Yaratıcısından kopmaması, Yüceliğini tanıması, O’nunla huzur bulması; kendi acizliğini, zayıflığını, fakirliğini, muhtaç olduğunu ve is-yankarlığını hesaba katarak, basit varlığıyla; BEN!” diyerek her varlığa ve hayra sahip çıkıp azmasın diye kader vardır.

10) İnsan İradesinin varlık hikmeti:
Yaratıcısının, kendisine yüksek bir anlam ve değer verdiğini anlaması; kader kumandası karşısında eli kolu bağlanmış bir robot ya da kader rüzgarları önünde kuru bir yaprak gibi olmadığını kavraması, kötülüklerini kadere yükleyip sorumluluktan kaçmama-sı, Hak namına güvenle “BEN!” diyerek her başarıya koşması için irade vardır.

11) Kaderle insan iradesinin denge ve uyumu:
Kaderle insan iradesi, terazinin iki kefesi, saatin akrep ve yelkovanı, aynı noktaya uyumla bakıp gören iki göz, hedefe uyumla uçan kuşun ka natları gibi beraber denge içinde ele alınmalıdır.
Allah önceden, hakkımızda olacakları yazarken, irademizi hesaba katmadan yazmaz.Kader organizasyonunda merkez hep İnsan iradesidir.
Hem yazarken, hem de yaparken ikisi beraber işler. İnsan aleyhine tek taraflı bir yazma asla yoktur.
Allah, sonsuz ilmiyle, gelecekte, insanın iradesiyle neler yapacağını önceden bildiği için yazar; o yazdığı için biz mecburen yapıyor değiliz.
Böyle olsaydı, sorumlu olmamızın bir anlamı kalmaz, adaletsizlik olurdu. Biz yazılanı yapıyor değiliz; yapacaklarımız önceden yazılıyor.
Takvim gibi; sayfada yazılı olduğu için güneş tutulmuyor, güneşin tutulacağı önceden bilindiği için yazılıyor.
Bir tren gibi; varış saati yazıldığı için varmıyor, varış saati önceden bilindiği için yazılıyor.
Biz de Allah önceden yazdığı için yapmıyoruz, Allah irademizle ne yapacağımızı önceden bildiği için yazıyor.

12) Kadere bakış açısı:
İrademizin kesin ulaşamadığı her varlık ve olaya ve geçmişte yaşadıklarımız hadiselere kader açısından bakılmalıdır. (Geçmiş hastalık, gü-nahlar, deprem vb. olaylardan mutlaka ibret alınmalıdır).

13) İnsan iradesine bakış açısı:
İrademizin ulaşabildiği her olaya ve bütünüyle geleceğe; özellikle günahlara kötülüklere, problemlere ve başarı yolunda azim ve planla her çalışmaya irade açısından bakılmalıdır.

14) Tevekkül: Üzerimize düşen maddi manevi bütün görevleri hakkıyla yerine getirdikten ve gerekli tüm tedbirleri aldıktan sonra, Allah’a daya nıp güvenmek, dua etmek, işlerimizin sonucunu O’ndan beklemek demektir.
(Sonuçta kader konusu, inanç ve ibadette derinleştikçe, okuyup dinleyip öğrendikçe daha iyi anlaşılabilecek ve hissedilebilecek bir konudur)

İKADER VE NSANLARIN FARKLI YARATILMASI-ALLAH’IN RAHMETİ VE ADALETİ
(İnsanların, zengin-fakir, güzel-çirkin, mutlu mutsuz vb. farklı yaratılması, acılar çektirilmesi…)

1-Kur’an, Allah’ın adalet ve rahmet sahibi olduğunu söyler. Allah zulmetmez, insanlar hem kendilerine hem başkalarına zulmeder. Allah’ın rahmeti hep ön plandadır.Tevbe kapısı hep açıktır. Allah,her şeyi güzel ve güzel amaçlar için yaratmış, insanlar ise kötülük kapısını açmıştır. Tarih bu-nun örnekleriyle doludur.

2-Evren ve insan, Allah’ın Rahmetini gösteren iki kitaptır. Bu iki kitap, Kur’an’ı doğrular. Güneş, hava, su, toprak, bedenimiz; tüm yiyecek ve içecek ihtiyaçlarımızın bir Rahmet servisiyle zamanında hazırlanması, bir Şefkatli elin acizlere en iyi bakması, yavrulara süt tulumbacıkları asması bu ev rensel rahmetin birer göstergedir.

3-Adalet,hak edene hakkını vermektir. Bazen bu, ihtiyaç sahiplerine ihtiyaçlarını vermek bazen de hak edene gereğince ceza,fazlasıyla ödül şeklinde tezahür eder ki bu noktada Rahmet söz konusu olur. Adalette alıp vermede denge aranır. Emeğe, yetki ve yeteneğe göre ücret verilir

4-Allah rahmetiyle karşılıksız ve peşin vermiştir. Doğada, vücudumuzda bize verilen nimetlerin hangisine bir karşılık, ücret ödedik? Allah’a karşı bizim hangi haklarımız vardı ve bunlar verilmedi de hak talebinde bulunuyor, şikayet ediyoruz? Allah, bize karşılıksız verdiği onca nimeti geri çekse elimizde koca bir hiç kalacaktır.

5-Allah’ın,Rahmetiyle geçmişte verdiklerini ödemek mümkün değildir.Cok borcumuz bulunan birinden yeni bir borç istemeye yüzümüz olmaz.
Bir lokmamız,ya da çocuğumuz için benim deriz.Oysa kaçta kaçına gerçekten sahibiz? Geçmiş nimet borcumuz öylesine kabarık ki, niye daha fazla şeyim yok diye şikayete yüzümüz yok! İnsan bir kainat zengini olarak doğmaktadır, her şeyi hazır olarak dünyaya aziz bir misafir gibi gelmektedir.

6-Allah’ın, Rahmetiyle gelecekte verecekleri nasıl ödenecektir? Kısacık bir ömürle sonsuz bir cennet hayatının kazanılması hangi adaletle a-çıklanabilir? Bu dünyada adaletsizlikten şikayetle daha fazlasını isteyenlere, adalet gereği,sana dünyadaki hayatına bedel, 80-90 yıllık cennet hayatı yeter dense, bu ilahi adalet olurdu ama Rahmet, daima insandan yanadır ve mahşerde sonsuz tecelli edecektir.

7-Hayatımızda nimetler, güzellikler, mutluluklar hep ön planda ve uzun sürelidir. Felaketler, hastalıklar, sıkıntılar, çoğunlukla geçici ve kısa sürelidir. Depremlerin, ağrıların,ekonomik sıkıntıların toplam süresi, hayatımızda az bir yeri kapsar .Etkisi derin olanların ise manevi getirisi fazladır.

8-Olumsuzlukların ortaya çıkmasında insan iradesinin payı büyüktür.Alkol, kurallara uymama trafik kazası yaptırır. Hijyene dikkat etmeyen, abur cubur yiyen hasta olabilir. Zevki yolunda yaşayan, öfkesinin mağlubu olan kimseler problem yaşayabilir. Çevreyi kirleten insan eli değil midir? Kötü olan, kötü yaratılması değil, kötüye kullanılmasıdır. Ateş, bıçak, üzüm, haşhaş vb. aslında güzeldirler, insanların ellerinde kötü amaçlarla kirlenirler ve kirletirler…Allah her şeyi yaratırken, olumlu sonuçlarını hesaba katarak yaratmıştır,insan olumsuz sonuçları seçerse sorumludur.

9-Dünya,sıkıntılarla sınandığımız bir imtihan yeridir.Kış görmeden bahara,karanlık olmadan ışığa,çilesiz başarıya ulaşılamaz; sancısız doğum sorunsuz evlilik, ağrısız hastalık olmaz. Sabır, Allah’ın bir ismidir dinin yarısıdır.
Sabır Dört konuda olur: Allah’ın emirlerine karşı sabır, yasaklarına karşı sabır, bela musibet ve felaketlere karşı sabır, başarı yolunda her işte ve hizmetlerde sabır…Dünya Ahiretin bir tarlasıdır; bu dört yönümüzle sonsuz cennetin tohumlarını ekmekteyiz.

10-Kötü görülen şeylerde, göremediğimiz farklı yönler, hatta güzellikler saklı olabilir. Çünkü her şeyin bize bakan yönü bir ise, Allah’a bakan yönleri yüzlercedir ve biz çoğu zaman sebeplerin görünen(zahiri) yönlerine bakıp hüküm vermekteyiz.

Şu noktalar da ayrıca göz önünde tutulmalıdır:
­Allah’ın isimleri farklı tecelli eder; Rezzak açlığı, Şafi hastalığı, Mümit ölümü gerekli kılar.
­Zıtlar bütünlük ve mükemmellik sağlar. Her şeye bir anlam yükler; gül dikenle, sağlık hastalıkla, nimetlerin tadı açlıkla, ücret emekle, başarı çileyle, mutluluk fedakarlıklarla anlamlıdır ve güzelleşir.
­Dünya hizmet yeri ahiret ücret yeridir ve sıkıntı çekmeyen Peygamber ve büyük zat yok gibidir. Güzel bir niyetle her sıkıntı, insanı olgunlaştırır, manevi derecesini yüceltir. İnsanın gaflet perdesini yırtar, günahların dökülmesine, sevap kazanmasına sebep olur. Özürlüler de ibret dersi verirler, fazlasını ahırette alırlar.
­
24 altın örneği: Yoksul birine 24 külçe altın verilse, sonra birini geri ver dünyanın hazinelerini al dense, kabul etmemesi akılsızlık olur. Allah karşılıksız 24 saat vermiş, bir saatini ibadetle geri verme karşılığı cenneti va’d etmektedir.Ve sonsuz cemalini! O Cemal için dünya çekilir doğrusu!..
­
Üç şerefeli minare örneği: Üç yoksul,her basamakta hediyeler verilerek, ayrı şerefelerde bırakılıyor. Yukardakine bakarak fazla verildi diye şi kayet etmek nankörlük olur. Alttakine bakmalı! Yukarıdakine bakılacaksa bu, bela ve musibetler noktasında olmalı. Halimize şükredip çalışmalıdır.

11. SINIFLAR: KADER VE İRADE

A  KADERE GİRİŞ Tanım Genel bakış

 Kader: Her şeyin (gereğinde insan iradesi hesaba katılarak) Allah tarafından önceden bilinip yazılması. Kaza, zamanı gelince ilahi irade ile yaratılması.            

2 çeşit kader var:                                                                          

 1-İnsan iradesi hesaba katılmadan yazılan kader

Evrenin fiziğimizin bu haliyle yapılması

  -Allah gizli hazineydim bilinmek istedim buyurdu

-Her Cemal ve kemal sahibi Cemalini görmek ve göstermek ister

  -Sonsuz isimler insan aynasında en güzel şekliyle tecelli eder

  -Kullukla imtihan ve mükemmelleşmek ve cennet için yaratıldık.

2- İnsan iradesi hesaba katılarak yazılan kader

 Serbest irade tercihimizle yaptıklarımızdan sorumluyuz.

 Her kader cilvesinde Rahmet hakim: Güneş yağmur oksijen bahar sayısız lezzette nimetler, gözümüz dilimiz duygularımız aklımız… var olmaktan ne kadar şikayetçiyiz.

Bir de irademizle işlediğimiz günahlardan tövbe ile temizleyip sonsuz cennete alacaksa…

 Minare örneği: Üç şerefeli minare basamakları varlık dereceleri. Hiçbir şeyi olmayan üç kişiye her basamakta farklı nimetler veriliyor. Her biri bir şerefede bırakılıyor. Kendimizi orta şerefede kabul edip zenginlikte değil musibetlerde yukarı bakmalı musibetlerde değil yoksul lukta aşağı bakmalı, halimize şükredip yoksullara ve daha fazla sıkıntıda olana yardımcı olma lı, helalinden kazanıp israfa düşmeden insanlığa yardım amaçlı olabildiğince zengin olmalı.

 Örnekteki gibi Allah karşılıksız ve peşin sayısız nimetler vermiştir. Şikayet eden daha fazla isteyen adaletsizlikle suçlayan önce geçmişte verilenlerin borcunu ödemeli. Ya gelecekte verilecek sınırsız nimetlerin hakkını nasıl öderiz?

 25 yıllık emeğe 25 yıllık emeklilik hak oluyor. 70 yıllık ömür ve kulluğa karşı adalet gereği 70 yıllık cennet verilmeli. Oysa Rabbimiz Rahmetiyle muamele edip biri bin yapacak sonsuz hayat verecek. Kısacık dünyadaki sonsuz inanma niyetine sonsuz cennetine alacak.

 Kader ve ilahi ilim: İzmir’de iki milyon insan var hepsinin siması göz yapısı parmak izi gen haritası farklı. İki milyon birinci bebeği kim yapacaksa, öyle sınırsız bir ilmi olmalı ki iki mil-yon insanın tüm bu özelliklerini bir bakışta bilsin karıştırmasın hafızada tutsun; tutsun ki yeni bebeğe bunlardan farklı bir model verebilsin. Adem-kıyamet arası tüm insanlar için de aynısı geçerli. Allah onca farklı orijinal model insan yaratıyor sonsuz ilmini böylece gösteriyor.

Kar taneleri de su molekül sayısı ve model olarak asla birbirinin aynısı değil.

 Koni örneği: küçük bir koniye tepeden bakar her tarafını görürüz yani kaderini tamamen okuruz.Oysa koni büyür boyumuzu aşarsa tek tarafını görebiliriz. Büyüdükçe görme alanımız daralır. Evren çapında büyüse tepeden bir nokta gibi kim görebilir. İşte Allah bütün varlığı insanları geçmişi ve geleceği ile bir nokta gibi öyle görür bilir, bu O’na aittir. Zaten bu yüzden sadece O kaderi bilir  yazar. Biz bilmediğimiz için tercih ederiz. Olduktan sonra bu kaderde vardı ama ben bilmiyordum der ya sorumluluk duyarız ya da rahat oluruz. Tövbe eder  ya da hamd tevekkül eder sabreder eder ders alır dürüstçe çalışmayı sürdürürüz.

 Kader konusunda iki temel yanlış: Kader yok, Kader suçlu

İnsan iradesi konusunda iki temel yanlış: İradem yok, İrade her şey

 Kadere doğru bakış:

Tablo örneği: Köşesine değil bütün tabloya geniş perspektiften bakmalı

Saray kapıları: 99 kapı açık biri kapalı, girilemez denemez. Geniş açı bakmasını bilmeli!

Harita: Yukarıdan geniş açıdan çok yönlü bak ki gideceğin yere avantajlı olanla ulaşabilesin.

Film-Kitap: Birkaç karesine veya sayfasına bakarak bir filim ve kitap hakkında önyargıyla karar verilemez. Kader kitabını tamamen okuyup anla! Çünkü kaderin sana bakan yönü bir ise  başka insanlara ve Allaha bakan yönleri bindir. Sen bir sebebe bakarsın o bin sebebe.

Uçakta korsan var diye masumlar düşünülmeden düşürülür mü? Kadere de öyle bak!

Sana zararı oldu diye elektrik güneş yağmur sınavlar yok olsun denir mi? İlaç acı olmasın mı?

 Acıların amacı -Başına gelen acıda kendi iradenin payı var, çıkış yollarını bulmaya çalış!

  -Acıya odaklanma, sıkıntının anlamını düşün, sahip olduğun nimetlere de bak

  -Dünya hizmet yeri ahiret ücret yeri imtihandayız sabretmeliyiz de!  -Esma elbisesi üzerinde

  – Her sıkıntının bir getirisi vardır. Açlıkla nimet, hastalıkla sağlık anlaşılır

  -Hayatında hep nimet güzellik sağlık hakim, yokluk çirkinlik hastalık kısa ve geçici

  -Her acı yüceltir günah döker sevap kazandırır ebedi cennete hazırlar

  -Allah hayır ve güzellik için yaratır. Allahın yaratması kötü değil, onu kötüye kullanmak kötü. Evini sel yatağına yap sel bastı de! Ders çalışma başarılı olamadım de!

B  KADER ve İRADE VAR Külli-cüzi irade

 Kaderin varlığının kanıtları:

1-Kur’an Allah sözü, kaderin yazıldığını söyler

    Ayet: “Her şeyi bir ölçüye göre yarattık” (Kamer/49)

2-Evren ve varlıklar kaderde planlı. Yani fiziksel yasalar.Örnek; elimize aldığımız çekirdekten hangi çiçeğin, yumurtadan hangi kuşun çıkacağını bilmek  gibi.

3-İnsanın gen haritası ile fizyonomisi kaderde yazılı.

Yani biyolojik yasalar. Genlerle bebek siparişi iyi mi?

4-Rüyalarda geleceğe ait olaylar görülür. Nebiler vb

5-Peygamberimiz gelecekle ilgili haberler vermiştir.

6-İnsanlar takvimde yazıyor; kader de öyle yazıyor?

 İnsan iradesinin varlığının kanıtları

1 Kur’an insanın iyi-kötü seçtiğini söyler

   Ayet:”Doğru yolu gösterdik ister şükret ister nankörlük et” (İnsan/3)

   Ayet: “Yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız” (Nahl/93)

2-Bir şeyi tercih ederiz ister yapar ister yapmayız

3-Farklı meslekler ve uğraşlar iradenin sonucudur

4-Suça ceza verilmesi de, vicdan azabı çekmek de ancak sorumlulukla açıklanır.

5-Hayvanlar programlı kaderli. Arı altıgen ev yapar insanlar çeşitli mimaride. Koyun inek süt verir insanlar bin bir çeşit ürün üretir vb.

5-Mevlana örneği: Adam kayısı bahçesine girer yer.Sahibi Allahtan korkmuyor musun deyince. Allahın adamı Allahın tarlasında Allahın meyvesini yiyor der. Sahibi alır eline sopayı vurmaya başlar. Feryat edince de Allahın adamı Allahın sopasıyla Allahın adamını dövüyor der. Demek ki irade sorumlu.

 Külle irade:Allahın her şeyi kuşatan sınırsız iradesi

Cüzi irade: İnsanın hiç hükmündeki sınırlı iradesi

İnsanın nesi var listelesin! Sıfır! Her şey O’na ait!

Bir lokmanın hikayesi: Bu lokmayı kim yedi Ben!

Oysa iradeyle bir kol hareketiyle ağzımıza atıyoruz

O lokmanın gelişinde güneş bulut yağmur toprak çifti değirmenci fırıncı bakkal aile… Bak gelişinde neler var!

Ağzı yapan dişleri dizen dili tükürükle ıslatan midede işlem yaptıran vücuda yayan boşaltan,nice mekanizmaları kuran;

Bak gidişinde neler var

Bir çocuğun hikayesi:Bu çocuk kimin? Benim! Nasıl senin? İradeyle anne baba bir araya gelir, aylarca anne karnında onu geliştiren, geleceği dünyayı önceden hazırlayan, her ihtiyacına koşan biri var!

Buna rağmen minicik iradesiyle sonsuzlaşıyor o!

Çekirdek ağaç: Bir danesin toprağa düşüyorsun, ağaç binler meyve oluyorsun!

Düğme asansör:Bina O’nun, asansör O’nun düğme O’nun; sadece basacaksın! Birden semaya çıkaracak. Demek ki Külli irade cüzi iradene nazar eder durur.

Gemi dümen: Okyanus O’nun, gemi O’nun, dümen de O’nun. Bir çevireceksin; ya kayalara bindireceksin ya da eşsiz mutluluk sahillerine …Sen seç!

 İnsan aciz >>  sınırsız düşmanları var!

İnsan fakir >> hadsiz ihtiyaçları var!

İnsan basit >> mükemmelleşme istidadı yeteneği var!

İnsan fani  >> onu bakileştirecek Baki bir Sultanı var!

Bir mikroba yenik düşen dünyaya bir bezle gelen İnsan Sahibine bağlanmakla et yığını hücre torbası gübre fabrikası ve solucan yemi olmaktan çıkıp birden sonsuz bir anlam ve değer kazanıveriyor. Tıpkı basit taşın Mikelanja verilmesi ile müstesna heykele, sıradan bez parçasının Picasso fırçasıyla şahesere dönüşmesi gibi. İnsan lailahe illallah ile Allaha bağlanıverir, cam parçası iken elmasa dönüşür, damla iken derya hiç iken her şey ve köle iken kainata sultan oluverir.

Öldü gitti mi?  Hayır ebedileşiverir,  cennete kuruluverir…

Bu da Kaderin Rahmetle dolu oluşunun diğer boyutları…

           C  KADER-İRADE ONAYI BİRLİKTELİĞİ UYUMU                11

Kaderle irade terazinin iki kefesi gibi,doğru gören iki göz, hedefe uçuran iki kanat gibi. Bir saat gibi ya da. Akrepsiz de olmaz yelkovan sız da. Birlikte gösterirler doğru zamanı. Omuz omuzadır ikisi.

 Allah İRADEMİZİ ve SEBEPLERİ HESABA KATMADAN yazmaz.

Allah yazdığı için biz yapmıyoruz İrademizle ne yapacağımızı önceden bildiği için iradesiyle yapacak diye yazıyor.

Yazdım yap değil Yapacağını biliyorum yazıyorum.

Kader yaptırmaz yazdırır, irade yaptırır. Yapılmasına sebep olur.

Manisa treni: Manisa treni Sabah 7.30 da Manisa’ya varacak diye önceden yazıldığı için mi varıyor , yoksa o saatte varacağı önceden bilindiği için mi varacak diye yazılıyor? Yani kader iradeyi teyid eder.

Takvimde güneş tutulması: Şu tarihte güneş tutulacak diye takvim-de yazıldığı için mi güneş tutuluyor yoksa o tarihte tutulacağı önce-den bilindiği için mi tutulacak diye önceden yazılıyor. Kısaca kader !

D  SONUÇ KADER ve İRADEYE BAKIŞ

 İki kader yanlışı var

1-Kaderi inkar   2-Suçu kadere yüklemek

İki irade yanlışı var

1-İradeyi inkar  2-Her şeye Ben diye sahip çıkmak

 Kader neden var?

İnsan ben deyip azmasın Rabbi karşısında acizliğinin bilincine vara-rak secdeye kapansın, eğilsin kul köle olduğunu itiraf etsin, aslında kainat kadar yücelsin! Secde Allaha en yakın olunan andır. Secde kibri ezer, şeytan secde ile ezilmedi, kibrinin altında ezildi. Secde, ve kader başkalarına kul köle olmaktan ezilmekten kurtarır, özgür kılar.

 İrade neden var?

Ben ile Rabbini tanısın, kendini ölçü-mikyas yapsın. Kendi sınırlı özellikleriyle Yaratıcının  sınırsız sıfatlarını anlamaya çalışsın. Allahın güzel isimlerine nasıl bir ayna olduğunu bilsin. Öte yandan iradesi-nin sorumluluğunu bilip kötülüklerini kadere yüklemesin! Hakim bey ben suçsuzum! Bütün bu cinayetleri hırsızlıkları kader yaptırdı!

 “Kader meselesi, teklif ve mes’uliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki, imana girmiş. Cüz-ü ihtiyarî, seyyiâta merci olmak içindir ki, akideye dahil olmuş; yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.”

“Mü’min, herşeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakka vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için, cüz-i ihtiyarî önüne çıkıyor; ona “Mes’ul ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudur eden iyilikler ve kemâlâtla mağrur olmamak için, kader karşısına geliyor; der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”

 Kadere bakış açısı:

İrademiz dışı olaylara ve Geçmişimize Kader açısından bakmalı, kai -nat kitabını iyi okuyup tedbir almalı sonra tevekkül etmeli.

 İradeye bakış açısı:

İrademizi ilgilendiren her olaya, geleceğimize, kötülüklere günahlara, başarı yolunda dürüstçe çalışmaya irade açısından bakmalı, gay-ret etmeli. Külli irade ile bütünleşen cüzi irade önünde güç duramaz.

   Kötülükler insanın nefsindendir sorumludur. İyilikler ise tamamen İlahi Rahmettendir, yaratan O’dur. Ayet: “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir “ ( Nisa/79)

Günahlara açık cüzi irade, tövbe istiğfar ve dua ile hayra yöneltilir.

 Kader konusu vicdani bir konudur, ibadette derinleştikçe içselleştirilebilir. Teorik ve mantık olarak açıklanması her kalbi ve aklı tatmin etmede kifayetsiz kalabilir . Kalplerimiz O’nun elinde!

 

Kader oyunu Kader mahkumu. Kader kurbanı Kaderine küs. Oysa iraden var! Bunlar kadere taş atmaktır. Kadere konu oluyorsun bu ne şeref, ne paye!
Kaderi inkar eden sırtına Evren yükünü alır. Çünkü insan evrenle alakalı. Yükünü kadere taşıt rahatla, benlikten de kurtul!
Ne kaderli inansın. Kimse seni kader kadar sevemez. Kaderin sana şu karşılıksız ve peşin verdiklerine bir baksana. Ya ebedde verecekleri!

Eylül 2014
DETAYLI BİLGİ 11cepders’te
http://dindersi.wordpress.com/11cepders/

İKİ KADER YANLIŞI 1-Kader yok 2-Kader suçlu
İKİ İRADE YANLIŞI 1-İrade yok 2-Ben yaptım
A – TANIMLAR: ALLAH’IN İLİM İRADE KUDRET TEKVİN SIFATLARI
SONSUZ İLİM: SİMALAR, PARMAK İZLERİ, GENLER, BİTKİ HAYVAN YILDIZLAR
KADER, KAZA, KÜLLİ İRADE, CÜZİ İRADE, İLİM MALUMA TABİ
B – KADERİN VARLIĞI KANITLAR
1- EVREN FİZİK YASALARI. Güneş sistemi, Fizik kanunları, Yumurta , Çekirdek
2-İNSAN-BİYOLOJİK YASALAR. Gen haritası Sima parmak izi Göz
3-KUR’AN İFADELERİ.
AYET: “Her şeyi bir ölçüye göre yarattık” (Kamer/49)
AYET: “Güneş ve ay bir hesaba göre hareket eder. Bitkiler ve ağaçlar secde eder. Göğü Allah yükseltti ve ölçüyü-dengeyi O koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” Rahmân/5-8.
(RÜYA – Takvim sayfasından yazılan geleceği görmek)
C – İRADENİN VARLIĞI KANITLAR
1 – DOĞADA İNSAN ETKİ ALANI.
Yağmur yağar baraj yapmaz. Çekim gücü koyar sen yen der. Dağlar yapar gökdeleni insan! İneğe süt verir sağ der, arıya bal ağaca meyva verir topla der..
2 – İNSANIN İSTEME GÜCÜ.
Tercih ve seçme gücümüz var kumandalı Robot değiliz.
İnsanı yaratır geliştirme ve tedavi yöntemlerini iradeye bırakır.
İnsan neden suçluluk duyar vicdan azabı çeker özür diler.
Hukuk kadere değil insana ceza verir.
Mevlana örneği: Kayısı bahçesinde iki Allah kulu. Hırsız meyvalardan yerken sahibi gelip tepki verince: ‘Kızma!” der “Allahın kulu Allahın meyvasını yiyor.” Öbürü sopayla başlar vurmaya. Bağırınca da: “Kızma!* der” Allahın kulu Allahın sopasıyla vuruyor!
3 – KUR’AN İFADELERİ.
AYET: ”Doğru yolu gösterdik ister şükret ister nankörlük et” İnsan/3
AYET: “Yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız” Nahl/93
AYET: “İnsan için çalıştığının karşılığı vardır” Necm/39
AYET: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir” Şura/30
AYET: “Allah’a döneceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin eliyle kazandığının kendisine eksiksiz verileceği günden korkunuz.” Bakara/281
AYET: “Allah, insanı ancak gücü nispetinde sorumlu tutar”. Bakara/286
D – İRADEMİZLE KADERE DOĞRU BAKIŞ
1 – ALLAH’IN SINIRSIZ İLMİ İRADESİ KUDRETİ VE YARATMASI
Bilen dileyen gücü olan yapar. Evrende insanda bu gözleniyor.
VE Seçme özgürlüğümüz ve sorumluluğumuz açısından bakmalı
2 – ÖNYARGISIZ, OBJEKTİF VE ÇOK YÖNLÜ OLMALI
Tablo örneği: Köşesine değil bütün tabloya geniş perspektiften bakmalı
Saray kapıları: 99 kapı açık biri kapalı, girilemez denemez. Geniş açıdan bakmasını bilmeli!
Harita: Yukarıdan geniş açıdan çok yönlü bak ki gideceğin yere avantajlı olanla ulaşabilesin.
Film-Kitap: Birkaç karesine veya sayfasına bakarak bir filim ve kitap hakkında önyargıyla karar verilmez. Kader kitabını tamamen okuyup anla! Çünkü kaderin sana bakan yönü bir ise başka insanlara bütün varlıklara evrene ve esas Allaha bakan yönleri bindir.
Koni örneği: Allah bir nokta gibi varlığı görür bilir. İnsan hep dağın eteğinde.
Sen bir sebebe bakarsın, sonuçları göremezsin! O bin sebebe ve de sonuçlara göre hükmeder.
Google earth: Samanyolunda dünyayı nasıl görürsün. Allah genlerini biliyor. Bilim okumaya çalışıyor. Geleceğini bilmeyen genlerini nasıl yazabilir?
3-KADERİN RAHMET TECELLİLERİ
2 çeşit kader var:
1-İnsan iradesi hesaba katılmadan yazılan kader
2-İnsan iradesi hesaba katılarak yazılan kader
Her iki kader konusunda da Rahmet hakimdir.
* Geçmişte PEŞİN ve KARŞILIKSIZ verilenler
24 ALTIN örneği Karlı ticaret
ÜÇ ŞEREFELİ MİNARE örneği, varlık dereceleri.
* Küllî iradesini senin cüz’î iradene yöneltir. Kainatı varlıkları hizmetine koşturur.
* Peygamberler ve kitaplar göndermesi
* Duaları kabulü, Günahları affetmesi. Silmesi, yerine sevap yazması
* Gelecekte vereceği cennet. Kısa ömürde ebedi hayat.
25 YILLIK EMEĞE 25 yıl emeklilik, 80 yıllık ibadete sonsuz cennet
E-ACILARA FARKLI YARATIŞLARA GENİŞ KADER PENCERESİNDEN BAKMALI
-Başına gelen acılarda kendi iradenin payı var mı, çıkış yollarını bulmaya çalış!
-Acıya odaklanma, sıkıntının anlamını düşün, geçmişte verilen nimetlere bak!
-Dünya hizmet yeri ahiret ücret yeri imtihandayız sabretmeliyiz de!
-Esma elbisesi üzerinde sahibin işliyor; zaten O’nunsun, yaptığı hep senin lehine
– Her sıkıntının bir getirisi vardır. Açlıkla nimet, hastalıkla sağlık anlaşılır
-Hayatında hep nimet güzellik sağlık hakim, yokluk çirkinlik hastalık kısa ve geçici
-Her acı yüceltir günah döker sevap kazandırır ebedi cennete hazırlar
-Allah hayır ve güzellik için yaratır. Ya bizzat güzeldir veya sonucu açısından güzeldir. Allahın yaratması kötü değil, onu kötüye kullanmak kötü. Evini sel yatağına yap sel bastı de! Ders çalışma başarılı olamadım de!
KÜLLİ İRADE CÜZ’İ İRADENE RAHMETLE BAKAR ve ONA UYAR
İnsan aciz >> sınırsız düşmanları var!
İnsan fakir >> hadsiz ihtiyaçları var!
İnsan basit >> mükemmelleşme istekleri var!
İnsan fani >> sonsuz gençlik arzusu ebed duygusu var!
İnsanın nesi var listelesin! Sıfır! Her şey O’na ait!
Bir lokmanın geliş gidiş hikayesi: Bir lokma gelişinde kainat lazım. Gidişinde sen!
Bir çocuğun hayat hikayesi: Bu çocuk kimin? Benim! Nasıl senin? İrademiz her durumda her adımda her solukta Kadere muhtaç
Çekirdek ağaç: Bir danesin toprağa düşüyorsun, ağaç gibi binler meyve oluyorsun!
Düğme asansör: Bina O’nun, asansör O’nun düğme O’nun; sadece basacaksın! Birden semaya çıkaracak. Demek ki Külli irade cüzi iradene nazar eder durur.
Gemi dümen: Okyanus O’nun, gemi O’nun, dümen de O’nun. Bir çevireceksin; ya kayalara bindireceksin ya da eşsiz mutluluk sahillerine …Sen seç! Esas yükü kader almış; insana ne kalmış.
F – KADER İRADE UYUMU
Saatin akrep ve yelkovanı, Terazi kefeleri, Kuşun kanatları, iki göz
ŞU ÜÇ CÜMLEYİ EZBERLEYİN!.. İlim Maluma tabidir
1 – ALLAH İRADEMİZİ VE SEBEPLERİ HESABA KATMADAN YAZMAZ.
2 – ALLAH YAZDIĞI İÇİN BİZ ZORUNLU YAPMIYORUZ.
3- ALLAH İRADEMİZLE NE YAPACAĞIMIZI ÖNCEDEN BİLDİĞİ İÇİN YAZIYOR.
NE YAPACAĞIMIZI BİZ BİLMİYORUZ ALLAH BİLİYOR. ALLAH ÖNCEDEN BİLDİĞİNİ YAZIYOR. BU YAZMA, YAPMA – YAPTIRMA ANLAMINA GELMİYOR. YAZMA İRADENE BAĞLANIYOR.
YAZDIM YAP DEĞİL. YAPACAĞINI BİLİYORUM YAZIYORUM.
TREN ÖRNEĞİ: Trenin hangi saatte bir mekana varacağı önceden bilindiği için yazılır. Yazıldığı için varmaz.
TAKVİM ÖRNEĞİ: Güneş tutulması önceden bilindiği için takvime yazılır. Yazıldığı için tutulmaz.
Filimlerde ajanlara zarfta gizli görev verilir.
Kim ALLAH KADER ZARFIMA KATİL OLACAĞIMI YAZDI açtım okudum öldürdüm diyebilir.
Hangi hakim bu hikayeye gelir?
NOT: Kader konusu, akıl mantık açısından açıklanmaya çalışılsa da, Sonsuzluğun konusudur, sonsuzlukta sözü geçen kalp ve vicdan gözüyle de bakmaya, ibadetlerle tadmaya, iyiliklerle huzur bulmaya bakmalıdır.
G- SONUÇ:
Kader neden var? – ACİZLİĞİNİ FARK ET, RAHİM KUDRETE SECDE ET HUZUR BUL KADERİNDE CENNET
– BEN DİYEREK AZIP SAPMA O’NDAN KOPMA ORTADA KALMA
İrade neden var? – HİÇ İRADESİYLE SONSUZ İRADEYİ TANISIN
– KÖTÜLÜKLERİN GÜNAHLARIN SORUMLULUĞUNU TAŞISIN
Kadere bakış açısı: – İRADEMİZ DIŞI OLAYLARA VE GEÇMİŞİMİZE DAHA ÇOK KADER AÇISINDAN BAKMALI
İradeye bakış açısı: – İRADEMİZ İÇİNDEKİ OLAYLARA, GELECEĞİMİZE, GÜNAHLARA İRADEMİZ AÇISINDAN BAKMALI

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s