Tarafından kurannuru r r

>>> İNANCIN GÖLGESİNDE

Mu’cize ve Keramet Ne Demektir?

Mu’cize, nübüvvetini ispat, ehl-i küfrün inadını kırmak ve mü’minlerin îmânını kuvvetlendirmek için nebînin elinde Allah’ın yaratıp meydana getirdiği hârikulade hallerdir.

Mu’cize, beşerin görüp bildiği ve dâima içlerinde yan yana beraber yaşayıp ünsiyet ettiği sebep ve kanunların, insan irâde ve kudretinin üstünde olarak Allah’ın irâdesiyle harikulâde kabilinden değiştirilmesi, normal fonksiyonunun iptal edilmesi demektir. Mu’cizeler, mevcut ilimlerle, deney ve tecrübelerle; laboratuarlarda mikroskop ve rasathanelerde teleskop gibi âletlerle incelenemez; fizik, kimya, biyoloji ve astronomi gibi ilimlerle şerh ve izâh edilemez.

Mu’cizeler, âdiyât cinsinden, yâni varlığın ilimlere esas teşkîl eden kâinat kitabındaki ilâhî âdetler türünden değildir. Her günkü yeme, içme, yatıp-uyuma, tarla ve bahçede çalışma, toprak, su, hava ve Güneş’ten istifadeyle meyve ve sebze yetiştirme gibi sebep ve kanunlarla alâkalı işlerimizde mu’cize olamaz. Bir tabak yemeği bir kaç kişi yer doyarız; bir bardak suyla kanar, üşüdüğümüzde ateşle ısınır; hasta olduğumuzda veya bir yerimiz kırıldığında doktora gider, onun verdiği ilaçları kullanıp iyileşiriz. Hayvanları hizmetimizde kullanır ama, onlarla konuşamayız. Ağaçları hep yerlerinde sabit görür, ölülerle konuşamaz ve doğrudan temâsa geçemeyiz. Dağlar, taşlar ne bize selâm verir, ne de elimizde top ve gülle olur. Çekim kanununu değiştiremez, onu vasıtasız yenip yukarılara çıkamayız. İşte, bunlar gibi, günlük hayatımızda birer kanun ve sebep çerçevesinde cereyan eden hâdiselere biz âdiyât deriz. Mu’cizeler ise âdiyât kabilinden olmayıp, harikulâde, fevka’t takat-ü’l beşer, fevka’l-âde ve fevka’t-tabia, yani âdet üstü, alışılmışın ötesi, tabiat üstü ve insanın güç, kudret ve irâdesinin verâsında cereyân eden hâdiselerdir.

Mu’cize dışında Allah’ın, velî zâtların elinde yarattığı bir kısım başka harikulâde hâdiseler daha vardır ki, bunlara ‘keramet’ denir ve kerametler esasen mu’cizeleri doğrular mâhiyettedir. Bir anda çok uzun mesafeleri kat’etme (tayy-i mekân), zamanın genişlemesi, yani çok kısa bir zamana sığmayacak işleri sığdırma (bast-ı zaman), içten geçenlerin sezilip okunması ve kabirdekilerin durumlarının keşfi gibi hâdiseler.. ve ayrıca, Evliyâullah’ın gelecekten peygamberlerinkine benzer haberler vermesi hep birer kerâmettir ki, Peygamber’e, O’nun getirdiği Din’e ve O’nun yoluna içten bağlılığın eseri olarak, hem mutlak Nübüvvet’in hem Efendimizin (sav) nübüvvetinin, hem mu’cizelerinin hem de Efendimizin (sav) getirdiği Din’in hakkâniyetine bir başka delildirler.

Muhyiddin İbn Arabî’nin, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan bir asır önce yazdığı Şeceratü’n-Nûmaniye’sinde Osmanlılar’ın tarih sahnesine çıkışından, Şam ve Mısır’ın fethinden, Yavuz Selim’in Şam’a girmesiyle kendi kabrinin ortaya çıkacağından, IV. Murad’ın Bağdat seferine çıkıp 41 gün içinde şehri fethedeceğinden ve Sultan Abdülaziz’in, bilek damarlarının makasla kesilerek şehid edileceğinden bahsetmesi; Bitlis’li Müştak Dede’nin 71 sene evvelinden savaşlardan sonra Hicrî 1341 tarihinde Ankara’nın başkent olacağını rumuzlu olarak bildirmesi, velîlerin kerametine birer misâldir.

Her mü’minin görebileceği gelecekle alâkalı sâdık rüyalar ve hiss-i kabl-el vukû gibi hâdiseler de Allah’ın insanlara birer ikrâmıdır.

Efendimizin (sav) en birinci ve büyük mu’cizesi Kur’an-ı Kerîm’dir.

Efendimizin (sav) Nübüvveti bütün zaman ve mekânlara, bütün insanlara hatta cinler gibi diğer mahlûkata da şâmil olduğundan, mu’cizeleri çok çeşitli olmuştur. Diğer peygamberlerin mu’cizeleri ise böyle değildir. Her nebî, kendi zamanında en müteâref ve meşhur mes’elelerle alâkalı mu’cize göstermiş, meselâ Hz. Mûsa (as) zamanında Mısır’da sihir revaçta olduğundan O, bütün sihirleri yutup iptal eden ve bütün sihirbazları dize getiren ‘âsâ’ mu’cizesiyle; Hz. İsa (as) zamanında ise, tıp revaçta olduğundan ölüleri ihya, onulmaz dertleri iyi etme mu’cîzesiyle; Efendimiz (sav) zamanında ise şiir, belâğat (güzel söz söyleme) el üstünde tutulduğundan ve belki âhir zamanın en tesirli ve güçlü silâhı ‘söz söyleme san’atı’ olacağından, kendisine en büyük mu’cize olarak bütün şairleri, hatipleri, edibleri susturan Kur’ân mu’cizesiyle gelmiş.. ve ayrıca bütün Kâinat’a ‘rahmet’ olarak gönderildiği için de, her türden mahlûk ile alâkalı mu’cizeler göstermiştir.

Nasıl ki, büyük bir pâdişah bir yâverini veya elçisini çok çeşitli milletlerin ve kabilelerin bulunduğu bir vilâyete gönderse, orada bulunan her millet, her kabile ve her sınıf kendi milleti, kabilesi, sınıfı adına o elçiyi karşılayıp “hoşgeldin” der, ona alkış tutar, şükran ve teşekkürlerini arz eder; aynen öyle de, kâinatın yegâne Sahibi ve Yaratıcısı olan Allah, en büyük yâveri ve elçisi olan Rasûlü Ekrem’i (sav) âleme gönderdiği zaman, O Elçi, insanoğluna bir memur ve meb’ûs olarak geldiği gibi, bütün mahlûkata da rahmet olarak gelmiş, dağlar, taşlar, ağaçlar, hayvanlar, güneş, ay, yıldızlar ve bütün hâdiseler abes, boş ve manâsız görülmekten kurtulmuş, birer manâ, birer değer kazanmışlardır. Bu münasebetle de, meleklerden cinlere, insanlara; Güneş’ten ve Ay’dan yıldızlara; sudan yiyeceklere; ağaçlardan taşlara ve dağlara; her cins hayvanâta kadar her tâife, her sınıf kendi türü adına O’na şükranlarını arz edip, ve O’nun elinden sâdır olacak mu’cîzelere birer vasıta olmuştur. Böylece, Kâinatın Efendisi’nin, doğruluğuna ve peygamberliğine -inkârı mümkün olmayacak şekilde- kâinat çapında şahitlik yapıp, nübüvvetini bütün âleme ilân etmişlerdir. İşte, böyle kâinat çapında mu’cizeler göstermek, Kâinatın Efendisi olan Nebîler Sultanı’na (sav) hastır.

Peygamber Efendimiz (sav), her ne kadar sayıları bine varan mu’cizeler göstermiş ise de O’nun her sözü, her hâli, her hareketi harikulâde ve mu’cize değildir. Allah, O’nu beşer olarak yaratmış, şahsî, âilevî ve içtimaî bütün hallerinde kendi zamanındaki ve sonraki bütün insanlara imam olsun diye vazifelendirmiş ve hem dünyevî, hem de uhrevî saadetlerinde rehber olmasını irâde buyurmuştur. İnsanların hepsi aynı seviyede bulunmadığından ve insanlığın büyük ekseriyeti avam olduğundan, eğer her hâl ve hareketi harikulâde olmuş olsaydı, imam, rehber ve mürşid olamazdı. Bu bakımdan, Efendimiz (sav) daima sebep ve kanunlar dairesi içinde yaşamış, yiyip- içmiş, evlenip çoluk-çocuk sahibi olmuş, yara almış, çile ve ızdırap çekmiş; hayatı bütün yönleriyle aksettirmiş ve Allah’ın bütün san’atlarını, tasarruflarını, isimlerinin tecellîlerini gösteren câmî bir ayna olmuştur.

Peygamber Efendimizin (sav) aşağıda misâlleriyle göreceğimiz mu’cizelerinin tamamı her yerde, herkesin her zaman açıkça göreceği şekilde cereyan etmiyor ve umumî olmuyordu. Böyle olmuş olsaydı, o zaman aklın hikmet-i vücûdu kalmaz ve insanlar, irâdeleri ellerinden alınarak cebren îmân etmeğe zorlanmış olurlardı. Bunun neticesinde de, kulluk teklifi ve imtihan sırrı ortadan kalkardı. Dolayısıyla, elmas ruhlu Ebû Bekir (ra) ile kömür ruhlu Ebû Cehil arasındaki fark bulunmaz ve insanlar îmân etmede birbirine müsavî olurdu. Bu sebeple, meselâ Ay’ın ikiye ayrılması gibi büyük ve bâhir bir mu’cize, gecenin belli vaktinde, kısa bir zaman içinde, az sayıda müşâhidin gözleri önünde meydana gelmiş ve neticede hem vak’âya şahit olanlar hem de sonradan gelecekler için irâdenin hakkı selbedilmemiş ve aklın kapısı kapanmamıştır.

Mu’cizelerin çoğunu, yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan bir topluluk nakletmektedir. Bazıları ise, bu seviyede bir cemaat tarafından nakledilmese de, diğer sahabelerin buna itiraz etmemeleri, onlara da âdeta aynı rivâyet kuvvetini kazandırmaktadır. Bir yerde gösterilen herhangi bir mu’cizenin daha başka yerlerde de benzerleri veya aynıları gösterildiğinden, hiç bir mu’cizeyi mu’cize olarak inkâra yol yoktur.

Peygamberimizin Mu’cizelerine Misâller

Mi’rac Mu’cizesi

İsrâ Sûresi 1′nci âyet’te, “Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, (Muhammed) kulunu, Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, muhakkak Semî’dir, Basîr’dir.”

Necm Sûresi âyet 8-11′de ise “Sonra yaklaştı ve sarktı; iki yay aralığı kadar, belki daha da yakın. (Allah O anda) kuluna vahyedeceğini vahyetti. (Muhammed’in) gözüyle gördüğünü (gönlü) yalanlamadı” buyurularak, Mirâc hâdisesine işaret edilmektedir. Ayrıca, hadîs kitaplarında bu kudsî yolculuğun teferruatı zikredilmektedir.

Allah, ubûdiyetiyle mâhiyetini inkişâf ettiren ve mübârek rûhu gibi cismi de letâfet ve ulviyet kesbeden Rasûlü’nü, lütfûyla huzûruna almış ve müşahedesiyle ni’metlendirmiştir. Kulluğunun bir semeresi ve neticesi olan Mirâc yolculuğunda Efendimiz (sav), kendisini çepeçevre saran kanun ve sebepleri aşarak, beşeriyete ait perdeleri geçip uzun mesâfeleri bir hamlede kat’etmiş, yıldızları, sistemleri birer merdiven, birer basamak, birer atlama taşı gibi kullanıp, Rabb’ini görmeğe mâni buudları geride bırakmış, cismen ve rûhen vardığı makamdan Cenâb-ı Hakk’ı müşahede etmiştir. Peygamberlerle selâmlaşmış, melekleri görmüş, Cennet’i ve güzelliklerini, Cehennem’i ve azâmetini temâşâ etmiştir.

Ümmetine anlatacağı mes’eleleri ciddî bir itminân ve yakîn içinde anlatsın; gıyâben inandığımız şeyleri müşahedesi olarak bize intikâl ettirsin; hatta Allah’ı görsün ve görmeğe dayalı olarak da “vardır” desin; melekûtu, melekleri, Cennet’i, Cehennem’i görsün ve bildirsin diye çıktığı Huzûr (cc)’dan bir saatine bin yıllık dünya hayatının kâfi gelmediği Cennet’i temâşâ edip ve bir anlığına bin yıllık Cennet hayatının kâfî gelmeyeceği Cemâlullah’la müşerref olduktan sonra; Kur’ân’a ait bütün mes’elelerinin hakikatlarını, temessül keyfiyetlerini, bütün ibâdetlerin manâ ve hikmetlerini anlamak, anlatmak ve Risâlet vazifesini tamamlayıp, Ümmeti’ni karanlıklardan kurtarıp nûra çıkarma yolunda, Kendisine her türlü işkencenin yapıldığı bir anda, yeniden yeryüzüne dönmüştür. Dönerken de, mü’minlerin mirâcı olan namazı da hediye getirmiştir.

Buraya kadar, O’nun yüzlerce mu’cizesinden sadece nümûneler serdetmeğe çalıştık. Tafsilâtı selef-i sâlihinin nurlu eserlerinde…

Ay’ın İkiye Ayrılması Mu’cizesi

Abdullah b. Mes’ud anlatıyor: Bir defa biz Mina’da Resulûllah’la (sav) birlikte iken, ansızın Ay iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın arkasında, bir parçası da önünde idi. Bunun üzerine Resulûllah (sav) bize: “Şâhid olun” buyurdular. (1)

Su Mu’cizeleri

Peygamber (sav) ashâbı ile birlikte Zerva’da içinde su bulunan bir kap istedi; avucunu suya koydu. Derken, parmaklarının arasından kaynamaya başladı. Ve bütün ashabı abdest aldılar. Râvi demiş ki: Ben:

Kaç kişi idiler ya Ebu Hamza? (Hz. Enes’in künyesi) diye sordum. Üçyüz kişi kadardılar, cevabını verdi.

Hudeybiye de Resulullah (sav)’a susuzluktan şikayet olundu. Bunun üzerine Resulullah (sav) ok mahfazasından bir ok çıkardı. Sonra onlara bu oku Semed kuyusuna koymalarını emretti. Vallâhi o anda kuyunun suyu çoşmağa başladı. Suyun bu feverânı Ashâb oradan dönünceye kadar onları suya kandırmak için devam etti. (2)

Hasta ve Yaralıların Şifâ Bulmaları

Buharî ve Müslim’in naklettiğine göre, Hayber’de Resulullah (sav): “Ali b. Ebi Talib nerede?” diye sordu. Ashâb: Ya Resulallah! O gözlerinden rahatsızdır dediler.

“Hemen ona haber gönderin” buyurdu. Ashâb hemen Hz. Ali’yi getirdiler.

Resulullah (sav) mübârek tükrüğünü onun gözlerine sürdü ve kendisine duâ etti. Hz. Ali, derhal iyileşti. Hatta hiç ağrısı yokmuş gibi oldu… (3)

Osman b. Huneyf anlatıyor: Resulullah (sav)’a a’mâ bir adam geldi. “Ya Nebiyallah! Allah’a gözlerimi açması için dua eder misiniz?” dedi. Resulullah da: -Dilersen senin için bu duayı erteliyeyim; o ahirette senin için daha faziletlidir; ama istersen dua edeyim. A’mâ: -Allah’a dua edin, dedi. Peygamber Efendimiz (sav) güzelce abdest alıp iki rek’at namaz kıldıktan sonra, ona öğreteceği duayı okumasını emretti. A’mâ, Resulullah’ın emrini aynen tatbik etti ve iyileşti. (4)

Temessülat ve Gaybe Âit Mu’cizeleri

Hz. Âişe (ra) anlatıyor:

Bir gün Güneş tutulmuştu. Resulullah (sav) küsûf namazını kıldıktan sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz Güneş ve Ay Allah’ın âyetlerinden iki âyettir. Sizler bu tutulmayı gördüğünüz zaman açılıncaya kadar namaz kılın. Yemin olsun ki, ben şu küsûf namazı kıldığım yerde bana va’dolunan her şeyi görmüşümdür. Hatta namazda benim ileriye doğru gitmeye başladığımı gördüğünüz vakit de, ben Cennet’den bir salkım üzüm almak istediğimi görüyorum; ve yine yemin olsun ki, beni geri çekiliyor olduğumu gördüğünüz sırada ben cehennemi: Bazısı bazısını târumâr ettiğini müşâhede ediyorum. (5)

Abdullah b. Abbas (ra) anlatıyor:

Rasulullah (sav) iki kabrin yanına uğradı ve:

“Dikkat edin. Bunlar, muhakkak azab görüyorlar. Hem de büyük bir şeyden dolayı azab görüyorlar. Bunlardan biri koğuculuk yapardı, diğeri de bevlinden korunmazdı.” (6)

Peygamberimiizin Mu’cizeleri İnkâr Edilemez

Her şeyden önce mu’cizeyi, mu’cizeyi Yaratan’ı ve mu’cizenin elinde yaratılan kimseleri inkâr etmenin düşünce adına insana kazandıracağı hiç bir şey yoktur. Kaldı ki, akıllı bir insana yaraşan şey de, hemen “aklım almıyor” diye inkâr etmek değil, düşünüp değerlendirmektir.

“Aklım almıyor” diye düşünmemek, veya bunu bir düşünce haline getirmek, akıl ve ilim adına bir cinayettir. Baştan aklın veya bazı akılların almadığı nice keşifler, icâdlar ve teknik buluşlar, hep düşünme kavgası vermekle elde edilmiştir. Öyle bir tarzda ki, bu düşünce humması kişiye düşünmekten traş olacak vakit bırakmamış, ayakkabısını ve gömleğini çıkaracak fırsat vermemiş, çok kere evinin yolunu unutturmuş ve onu sokaklarda pejmürde bir kıyafet içinde dolaşır hâle getirmiştir.

Düşünme kabiliyetinden mahrum varlıklar; buna rağmen kendilerine düşeni en mükemmel şekilde yapmaktalar. Eğer insan, düşünmesi için kendisine verilen bu istidadı yerinde kullanmazsa, hiç olmazsa kimlerden ve ne ölçüde geri kalacağını düşünmelidir..!

“Aklım almıyor” demek, insan için mazeret olamaz. Aksine, biz düşünüyoruz ve aklımız O Zât’ın (sav) böyle mu’cîzeleri pek rahat gösterebileceğini gayet iyi alıyor. Düşünüyoruz da, kendinden şeref-südûr olan hiç bir sözünde yalanın bulunmadığı O Zât’ın (sav) mu’cizelerinde de aldatma olmayacağını kabul etmenin dışında bir yol göremiyoruz; göremiyor O’nu ve mu’cizelerini yalanlayamayanların “sihir” deyip geçmelerinden daha çok, bilhassa bugün çeşitli te’villerle zihinleri bulandırmaya çalışanların inkârcı tavırlarına ve “almayan” akıllarına şaşıyoruz…

Mu’cizeleri inkâr etmek, bir bakıma Allah’ın varlığını, Kurân’ın Allah Kelâm’ı olduğunu ve O Zât’ın (sav) peygamberliğini inkâr etmek demektir ki, aslında böyle bir inkâr aklı da, düşünceyi de çok çok aşar. Zira, bu hakikatler için bir delil kâfi olduğu halde, binler delil vardır; oysa, inkârcının elinde inkârını haklı çıkaracak tek bir delil yoktur ve esasen olamaz da. Onun delil saydığı, olsa olsa gözünü Güneş’e kapamakla etrafında oluşturduğu karanlıktır; ya da mumunu söndürüp karanlığa boğduğu rûh ve gönül odacığıdır.

Onbinlerce nebî, milyonlarca evliyâ ve milyarlarca mü’minin karşısında, pamuk ipliğinden ve örümceğin ağından çok daha zayıf, dayanıksız ve hiç mesâbesindeki “hayır”ıyla inkârcının durumu, dibi olmayan kovayla kuyudan su çekmeğe çalışanın, ya da girdiği muntazam, ölçülü san’at ve mimarî hârikası bir sarayda, hikmet icâbı ortaya bırakılmış muvazenesiz bir taşa bakıp, “bu sarayda hiç bir nizam ve intizam yok, her şey rastgele” diyen veya binler kapısı açık bulunan bir sarayın kapalı tek kapısını görünce “bu saraya girilmez” hükmünü veren zavallı bedbahtın durumundan farksızdır.

Mirâc, Efendimizin (sav) kulluğunun meyvesidir. Kim nefsini terbiye etse, hemen rûhunun terakkî edip, yükselmeğe başladığını görür. İki sene riyâzet ve tezkiye-i nefste bulunun; sizler de hemen yukarılara doğru urûc ettiğinizi farkedersiniz. Ehlullâh’da çok görülen bu vâkıalar rûhun kadirşinaslığı, kalb ve hissin anlayış ve âşinalığıyla anlaşılıp, anlatılabilir. Tadmayan, görmeyen, hissetmeyen hiç bir şey anlayıp bilemez. Bu bir halüsinasyon olsa, o zaman meyhanedeki, puthanedeki adamda da olması gerekir. Kendini, ibâdete vermenin neticesinde Allah’ın bir ihsânı olarak tecelli eden şeylerdir bunlar. Fakat, bu yükselme ve irtifayı fizikle ölçmeğe kalkmak, ukbâya, ötelere, verâya ait mes’eleleri dünya ölçüleriyle ölçüp tartmaya benzer. Arpa veya un çuvalı tartan terazi ile altın ve elmasın tartıldığı görülmüş şey midir?

Efendimizden (sav) önce gelip geçmiş peygamberler de mu’cize göstermiş olup, bunlar Yahudi ve Hristiyanlarca kabul edilmektedir. O halde, benzer hâdiselerin bir başka peygamberde tekerrürü için bir mâni yoktur. Medeniyet ve teknikte devrim yaptıklarını kabullendiğimiz insanların anlayışlarına göre -biz de öyle kabul ediyoruz- Hz. İsa’nın semâlara yükselmesi, Tûr’da Hz. Mûsa’nın Allah ile konuşması mümkün olduğu halde, bir başka kul için aynı veya benzeri mu’cizelerin gerçekleşmesi niçin mümkün olmasın?

Hz. Âdem, Havva ve Hz. İsa’nın yaratılmaları, sebepleri kanunları aşan bir mevzû ve ilmî ölçülerle izâh edilemeyecek birer mu’cizedir. İlim ve sebeplerle izâhını yapamadığımız hâdiselerde, Allah ve Rasûlü’nün izâhına teslim olmaktan başka bir çıkış yolu var mı? Âdem de Havva da annesiz babasız, Hz. İsa ise babasız dünyaya geldiler. Âdem (as)’ın yaratılışında ne sperm var, ne de yumurtalık. Yeryüzünün çeşitli elementlerinden toplanmış ve yerin mayasından bir protein çorbası yapılarak iskeleti meydana getirilmiş; Hz. Havva da, bir nokta-i nazara göre ondan alınan bir parça ve bir mayadan halkedilmiş; bu, mu’cizeden başka bir şey değildir. Her şeyi ilimlerle izâha kalkışmak ve ilmin izâh edemediğine ‘efsâne’ deyip geçmek, esasen ilmi efsâneleştirmektir. Dünyada ilmin izâh edemediği nice hâdiseler, nice vakıalar vardır. Bir Hind’linin şişler, dikenler ve ateşler içinde sürdürdüğü hayatı, şişi tam ortasından soktuğu halde dilinden bir damlacık olsun kan gelmemesini.. bir kılıçla kesip şişe taktığı dilini yeniden yerine yapıştırmasını.. ve geride hiç bir iz kalmamasını hangi ilmî prensiple izâh edebilirsiniz? Kaldı ki, bunlar mu’cize de değildir.

Âdiyât dediğimiz her gün gözümüzün önünde cereyan edip duran işleri bile dikkatli bir incelemeden geçirdiğimizde, ilimle izâh edilemeyecek nice vâkıalarla karşı karşıya kaldığımızı görürüz. Halbuki biz şu anda mu’cîzeden bahsetmekteyiz.

Mu’cizelere, harikulâde hâdiseler diyoruz; sanki günlük işlerimizde harikulâdelik yok mu? Bir insanın annesiz-babasız dünyaya gelmesi hârika da, basit, mikroskobik ve âdi, hakîr bir damla suyun esrarlı bir yolculuktan sonra edindiği yumurtalık hücresinin arkadaşlığıyla, ruh ve hayat sahibi, gören, düşünen, bilen, konuşan 60 trilyon hücrelik bir insan haline gelmesi hârika değil mi? Ne var ki, biz alışıp ünsiyet ettiğimiz ve gözümüze ülfet perdesi çektiğimiz için böylesi harikulâdelikleri sıradan vakıalar olarak görüyoruz. Düşünüp değerlendirme mekanizmamızı hep sebep-sonuç münasebetlerine ve kanunların tesirlerine göre ayarladığımız için, her duyup-gördüğümüzü ve çevremizde olup biten her şeyi bu mekanizmaya adapte etmeğe çalışıyoruz. Öyleyse, bize düşen, her şeyden önce fikrî bir ameliyat geçirmektir.

İster mu’cizeler olsun, ister âdiyat, ister sebep ve kanunlar hemen hepsinin varıp dayandığı kaynak bir ve aynı değil midir? Asıl aynı, fasıl farklı; kaynak bir, usûl değişik; esas bir, tatbikat muhteliftir. Sonra, Âdem’in (as) yaratılışı ile bizim yaratılışımız arasında esasen öyle çok fazla fark da yoktur. O, yeryüzündeki elementlerin bir araya getirilip, bir protein çorbası halinde balçık olarak iskeletinin kurulup, içine ruh üflenmesiyle mu’cizevî şekilde spermsiz yaratılmışsa, biz de sadece usûl farklılığı içinde, Allah’ın koyduğu kanun ve sebepler muvâcehesinde, yine yeryüzünün elementlerini ihtiva eden gıdalardan vücut makinasında hasıl olan spermin anne rahminde çeşitli tahavvülattan sonra iskelet haline gelmesi ve bu iskelete rûhun üflenmesiyle yine bir mu’cize olarak yaratılmıyor muyuz? Asıl aynı, Yaratan aynı; fakat icraatta sadece belli sebep ve kanunların perdeliği var. İşte fark bu kadar!

Ruhun üflenmesi asıldır ve bunda herhangi bir farklılık yoktur. Değişen sadece cesede ait keyfiyettir. Bunun sebepler altında yapılmasını “normal” görüyor, sebepler üstü cereyan etmesine de “mu’cize” diyoruz.

Mu’cizeler, bize kat’î ve doğrulukları sabit rivâyetlerle gelmektedir.

Aklın belli bir sahası vardır; 10 kilo tartabilen bir teraziye 100 kiloluk yük konamayacağı gibi, belli bir kapasitesi bulunan akla da kendi üstünde bir güç tanınamaz. Akıl, kendi üstünde ve sahası dışında bir mes’elede ya inkâra gidecek, ya da çaresiz boyun eğecektir. Meselâ, akıl Allah’ın Zâtı’nı asla kavrayamaz, Zât hakkında düşünemez, tanıma iddiasında bulunamaz; çünkü Zât, akla her gelen şeyin ötesinde hatta ötelerin de ötesindedir. Ona düşen, Zât’a îmân edip, sıfat ve isimleriyle tecellileri ve icraatı, tasarrufat ve eserleri üzerinde düşünmek ve ma’rifete ulaşmaya çalışmaktır. Yaratan’ın san’atı ve eseri olan akıl, San’atkârı’nı kavrayamaz. Bu yüzden, mu’cîzelerin asıl mahiyetlerinin, yani Allah’ın sebepler ötesi icraatının kavranması, rûhun kavranması kadar zordur. Dolayısıyla, yerleşmiş ve doğruluğu tescil edilmiş rivâyet kanallarıyla gelen mu’cizeleri kabul etmek, en akıllıca yoldur

Aklın iki türlü tecrübe sahası vardır. Bunlardan ilki, daha önce misli ya da benzeri geçmemiş, dolayısıyla kıyasa imkân bulunmayan hâdise ve vâkıaların sahasıdır. Bunlar, bazen tek ve münferid vak’â olarak kalır; bazen de misli ve örnekleri çoğalır gider. İnsanın ilk yaratılışı bu sahanın birinci şıkkına girer; yani, bu annesiz-babasız yaratılış bir daha tekerrür etmemiş, dolayısıyla kıyasa kapı açılmamıştır.

İkincisi, kıyasa ve ilmin kanunlarına tâbi olan misli ve benzeri geçmiş hâdise ve vâkıaların sahasıdır. Bu sahada alışagelen sebep ve kanunlar İlâhî icraata bir perde olarak göründüğünden, akıl daha çok bunlarla meşgul olur. Bu sebeple, benzeri olmayan ilk yaratılışı, münferid ve benzeri yok diye inkâra kalkışmak, en azından tefekkür, düşünce ve ibret noktasında aklın sahasını daraltmak, kendi sınırlarını aşmak ve dolayısıyla akıllı ve mantıklı hareket edeyim derken, akılsızlık ve mantıksızlık sergilemektir.

Münferid kalan ve alışılmışın dışında cereyan eden vak’alara biz ‘Şüzûzât-ı İlâhiye’, yani, münferid, benzeri olmayan ve ender meydana gelen hâdiseler diyoruz. Esasen, içinde yaşadığımız sebepler ve kanunlar dairesinde bile bu tür hâdiselere zaman zaman rastlar ve asla inkâr etmeyip; ilim adamlarının bunları inceleyerek, yeni icâd ve gelişmelerle temel ya da destek ve izâh bulmalarını bekleriz: Meselâ, İngiltere’de doktorların ülser tedavisinde artık ilaçları bırakıp, yavaş yavaş ‘hipnoterapi’ denilen telkin yoluna başvurduğunu öğreniyoruz. Telkin ve duâ ile tedavi, şâz, yani benzeri ve öncesi olmayan bir vakıaysa, akıl ve ilim adına bunu reddetmemiz mi gerekecek? Öyleyse, akıl da ilim de, sebep ve kanunlar dairesinde olmayan mu’cîzelere sırt çeviremez.

Allah, izzet ve azâmeti gereği sebepler ve kanunlar çerçevesinde icraatta bulunur; aynı zamanda O, Hakîm’dir de; yani abes işi olmaz, her yaptığında mutlaka ‘hikmet’ vardır. Fakat, ne sebepler ve kanunlar dahilinde icraatta bulunmak, ne de mutlaka her işinde ‘hikmet’i gözetmek mecburiyetinde değildir.. evet, Allah için herhangi bir mecburiyet söz konusu olamaz. Bu yüzden, hiç bir şeye mecbur olmadığını göstermek, akılların ve kalblerin sebep ve kanunlar ağına takılıp kalmasını önlemek, ihtiyâr ve irâdesini apaçık ortaya koymak ve nazarları Kendi’ne çevirtmek için Allah, zaman zaman şâz icraatta bulunur; sebep ve kanunları aşan hâdiselerle bizi karşı karşıya bırakır. Günlük hayatımızda sık sık okur ya da rastlarız: 3′üncü kattan yetişkin bir kişi düşer ve ölür; fakat 5′nci kattan düşen çocuğun burnu bile kanamaz. Yine bir uçak kazasında herkes hayatını kaybederken, kundaktaki bir bebek yara bile almadan kurtulur. Çift başlı dört ayaklı çocuk doğması, güneş ve ay tutulması, yapışık ikizler, daha önce geçtiği gibi yoginin şişe geçirilmiş bedeniyle yaşaması, yine kendisini ateşe atıp yanmaması ve dilini kesip, kan akmadan ve acı duymadan yeniden yerine yapıştırması gibi hâdiseler hep bu tür şuzûzâttan ve kanunlar-sebepler üstü hâdiselerdendir. Eğer bütün bunlar ve bunların daha üst buudunda cereyan eden mu’cîzeler akla ve ilme uymuyorsa, o zaman aklı ve ilmi kabul etmenin de hiç bir manâsı yoktur.

İlim ve akıl, sadece rasyonaliteye, maddeye ve atomun hareketlerine mahsus ve münhasır kılınamaz. Şundan ki, her şeyden önce akla sahip olup, ilim yapan insan madde ve cesetten ibaret değildir. İnsanın maddesine bakan, binlerce âlemden sadece biridir. Mu’cizeleri aklına sığdıramayan, ilmî gelişmeleri biraz olsun takip edip, ilim çevrelerinde olup bitenlere vâkıf bulunsa, o zaman, serseri bir meteor gibi boşlukta gezip duran aklı da tam yörüngesine oturtacaktır. İnsanda ruh vardır ve bu rûhun da anlaşılamayan pek çok fonksiyonu mevcuttur. Ve, bugün ruhla ilgili çalışmalar, ilmî mahfillerin başlıca uğraşılarından biri haline gelmiş bulunmaktadır. Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiş olup, göz ise ma’neviyatta kördür. Mu’cizeleri inkâr edenler, belki de Din’e karşı yabanîlik ve tedirginliklerinden böyle bir yola başvurmaktadırlar. Ama, düne hükmettiği gibi, geleceğe de hükmedecek olan sadece Din’dir.

Modern ilimler, çok defa dün “yanlış” dediğine bugün “doğru”, “doğru” dediğine ise “yanlış” diyebilmektedir. Bugün doğru kabul edilenin yarın yanlış, yanlış kabul edilenin de doğru olmayacağını kimse garanti edemez. Sonra, ilmin bugün açıklayamadığı madde, sebep ve kanunlar ötesi pek çok mes’eleyi “ilim yarın açıklayacaktır” diye bekleyip inkâr edememe karşısında, geçmişte olup biten hâdiseleri, “mümkün değil” diye inkâra yeltenmek hiçbir akıl ve mantıkla izâh edilemez. Neden “mu’cizeler” için de “bunlar bizi, aklımızı, düşünce ve tecrübe sınırlarımızı aşar” deyip daha yumuşak yaklaşmıyoruz!

İnkâr eden aklın, kendine dayanak seçtiği ilme ait sebep ve kanunlar, yaratıcı olamaz ve dolayısıyla mu’cizelere hükmedemez ve mu’cizelerin anlaşılmasında bir ölçü ve mukayese vasıtası sayılamazlar. Zincirleme olarak sonsuza kadar uzanamayacak olan sebepler gibi, mu’cizeler de Yaratıcı Kudret’in eseridir. Kâinatta cebrî bir determinizmin hâkimiyetini varsayanlar, ilk sebebe gelince tıkanmakta ve ‘niçin’e cevap veremeyip, ‘nasıl’la uğraşıp durmaktadırlar.

İlimler adına mu’cîzeleri inkâr edenler, hakikatı anladıkları zaman utanacaklardır. Çünkü, ileride, Kur’ân ve Hadîsler’in parmak bastığı ilmî ve teknik icât ve gelişmeleri incelerken göreceğimiz üzere, pek çok ilmî ve teknik gelişme ve buluşun önünde onlara bayraktarlık yapan birer mu’cize vardır. Peygamberler ve Son Peygamber (sav), akılların bugünü idrâkten fersah fersah uzak bulunduğu dönemlerde, belki bugünkü akılların da kavramaktan âciz kalacağı bir şekilde, mu’cizeleriyle bugüne ve bugünkü ilim ve tekniğin basamaklarına ışık tutmuş, hatta çok daha ötede ilim ve tekniğin henüz çok uzak bulunup, ulaşmaya çalıştığı zirveleri göstermiş ve bu zirvelere ulaşılmaz sınır taşlarını dikip, bayrağı dalgalanmaya bırakmışlardır.


0 Yanıt, “mucize”



  1. Henüz Yorum Yok

Yorum Yapın

Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekli.