fghutbehaşir

HUTBE HAŞİR-1 (11 Kasım 1977)

ALLAH YOLUNDA ÖLEN, ÖLMEZ…
ŞEHİD KİME DENİR?
YAŞLI VE AKSAK AMR İBN-İ CEMUH’UN ŞEHADET KOVALAMASI VE ŞEHİT OLMASI..

Elhamdülillâh…Elhamdülillâh…Elhamdülillâhillezî hedânâ lihâzâ…vemâ künnâ linehtediye levlâ en hedânallâh…
Vemâ tevfîkî vela’tısâmî illâ billâh…aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb…
Eşhedü ellâ ilâhe illallâhü vahdehû lâşerîke lehû velâ nazîra lehû velâ misâle leh…
Ellezî lâ uhsî senâen aleyh…Kemâ esnâ alâ nefsihî…
Azze câruhû ve celle senâühû velâ yü’zamü cündühû velâ yuhlefu va’dühû velâ ilâhe gayruh…
Ve neşhedü enne Seyyidenâ ve Senedenâ ve Mevlânâ Muhammeden Abdühû ve Rasûlüh…
Essâbiku ilel-enâmi nûruh verahmetün lil-âlemîne zuhûruh
Sallallâhü teâlâ aleyhi ve alâ âlihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve eshâbihî ve etbâıhî ve ahfâdihî ecmeîn
Emmâ ba’dü feyâ ıbâdallâh ittkullâhe teâlâ ve atîûh fekad kâlellâhü teâlâ fî kitâbihil-kerîm
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Velâ tekûlû limen yüktalü fî sebîlillâhi emvât…” (Bakara, 2/154)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Kur’an’ın nassı ve beyanıyla, Allah yolunda yaşayan, Allah yolunda olan, Allah yolunda ölen, ölmez…

Kur’an’ın nassıyla: Allah’a intisap içinde hayatını geçiren bir insan, burada muvakkaten durduktan sonra, öbür alemde, burada başlattığı hayatı devam ettirir.

Buradan daha tatlı, daha huzurlu, özlenilir, özenilir, imrenilir bir hayat yaşar orda…

Allah yolunda olan insan, burada alınan, elde edilen, burada rızık olarak istifade edilen şeylerin çok fevkinde, öbür alemde Cenab-ı Hakk’ın tam ve ekmel nimetlerinden istifade etme imkanına sahip olur.

Kur’an, Allah yolnuda olanların ve ölenlerin, ölmediğini nass-ı kat’îsi ile ifade ediyor.

Şehitlik ve şehadet demek esasen, uhrevî aleme göre büyük kıymet ifade eden bir pâyenin adıdır.

Şehid, ahirete inanan insanın ölmesi demektir.Şehid, Allah yolunda Rıza-i İlâhî istikametinde ölen insan demektir.

Allah’a inanma pazarında hesabı olmayan, ahirete imanaın kalbinde yeri olmayan insan, sittîn defa ölse, yine şehid olamayacaktır.

Şehitlik İslam terminolojisinde yerini alan mukaddes bir kelimedir.Ve bu mukaddes kelimeyi evc-i kemale çıkaran, Kur’an’ın ifadesiyle Allah’dır.

Allah’dır ki şehit diyerek insanı huzuruna alır.

Allah’dır ki şehit olarak huzuruna aldığı insanı, tekrim ve teşrif buyurur, dünyadan bin kat daha aziz eder.

Gerçekten Allah’a ve ahirete inanan her insanın, hayatında özlediği, arzuladığı en mukaddes şey şehitlik olmalıdır.

Hz. Ömer: “Allahım beni Peygamberin şehrinde yaşat ve sonra beni şehadetle öldür diyor”. Büyük bir hakikat mevzuunda bizi uyarıyor.

Umum cemaat namına: Ey Rabbi Rahimim bu mevzuda istek ve arzuları olanları, Nebiler Nebisinin köyünde ve şehadetle şehit eyle, kurb-u huzuruna al derim…

Şehadet ulvi paye…Şehit olanlar ölmez diyor Allah Celle Celâlühû.

Kimdir şehit?

Allah yolunda yaşayan, her sesini ve soluğunu Allah rızası istikametinde alan, son nefesini kadar Allah’ı düşünen, hayatını ahirete göre tanzim eden, ahireti burda inşa eden kuran, burada yaptığı ahiret yurduna giren insan; şehid ona diyoruz.

Nebiler Nebisi, Uhud’un sonunda, o gayb âşinâ gözlerini, gayb-bîn gözlerini, meçhullerin ötesi aleme tevcih buyurarak dudaklarından şu sözler dökülüyordu: Ben Amr ibn-i Cemuh’u o sakat ayağı düzelmiş, cennetin bahçelerinde koşa koşa gezerken görüyorum. Amr bin Cemuh bir kaç dakika sonra Nebiler Nebisinin önünde, yaşlı bu adam, beli bükülmüş bu adam, ayaklarını sürükleyerek yürüyen, ayağı sakat bu adam, kılıç sallıyordu.

Kimdi Amr ibn-i Cemuh?

Benî Seleme’nin seyyidi Ensar’dan, Aleyhissalatü vesselam’ın hicretinden sonra, Nur ordusuna karışan, Rasulüllah’ın ifadesiyle: “el-ca’zül-ebyad” saçının rengi beyaz, beli bükülmüş ihtiyar Amr ibn-i Cemuh, kendisi İslam şerefiyle müşerref olmadan önce, dört oğlu Akabe’de Rasulü-i Ekrem’in huzurunda Müslüman olup baş koyan dört büyük evladın babası ki, bunlardan bir tanesi Ebû Cehil’i yere serenlerden Muaz ibn-i Amr ibn-i Cemûh idi.

Muaz’ın hayatı şerefle doludur. Babasının rüşdünü hazırlayan, hidayetini hazırlayan Muaz…Muaz ibn-i Cebel ile yaptığı şey şundan ibarettir Müslüman olduktan sonra:

Her şerefli insan gibi, Amr ibn-i Cemuh’un evinde de menat isminde bir put vardır. Her gece Muaz ibn-i Cebel ile, Muaz ibn-i Amr ibn-i Cemuh, bu yaşlı ihtiyarın putunu götürür, kirli bir kanala atarlar. Sabah yaşlı ihtiyar, Rasul-i Ekrem’in nurunu görememiş, kelbi hayatına erememiş bu yaşlı ihtiyar; yıkar, temizler, güzel kokular sürer, menat putunu yine getirir evine kor, baş köşeye yerleştirir. Ertesi gece yine aynı şey olur, ertesi gece yine aynı şey olur.

İşin üstesinden gelemeyeceğini anlayınca, canı sıkılır, kılıcını menat putunun boynuna takar: “Ben artım seni koruyamıyorum”…cahiliye insanı bu; “Sen kendini eğer iktidarın varsa müdafaa et!”…

Bu davranışından anlaşılıyor ki, putlara inanma, onları mabud ittihaz etme mevzuunda kanaatının temeline kurt musallat olmuş, kanaatı sarsılmaya yüz tutmuştur.

Ertes gün boynunda kılıç olan menat, yine pislik dolu bir kanalın içine atılmış ama bu defa sadece kendi atılmamış, kendisiyle beraber bir de -af buyurun- kelp laşesi ona bağlanmış, sımsıkı onunla beraber atılmış:

“Veyleküm! mâ fe’ale biâlihetinâ hâzâ!”…

“Yazık! İlahlarımıza bunu yapan kim?” diye feryat eder. Bekleyenler başına üşüşürler, orada herkes putla putçulukla alay eder. Beşer kendi elleriyle yaptığı şeylere tazim durması, büyük durması, tebcil etmesi kadar manasızlık ve beşeri yerin dibine batırır başka bir hadise yoktur diye bu meselenin mantığı ve felsefesi anlatılır…

Yavaş yavaş içinde aydınlıklar baş göstermeye başlar. İhtiyar adamın içinde zor erimektedir bu buzlar. Bir kaç dakika sonra buzlar çözülüyor gibi olur ve o aksak ayağıyla seke seke hızlı hızlı evine doğru koşar, evin girer girmez, bir guslediverir, güzel kokular sürünür ve sonra koşa koşa Huzur-ı Risaletpenahiye gider, Allah Rasulünüh elini sıkar:

“Oğullarımdan sonra geldim, geç kaldım ama yâ Rasulallah yine geldim…..!”.

Herkes bütün hayatında desin…..

Ölürken desin…..

Kalırken desin……

“Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedi enne Muhammederrasûlüllâh!”…

Yeniden dünyaya gelmiş gibi, gençleşmiş gibi, kendisine vadedilen ebedi bir gençlik kazanmış gibi, beyaz saçları silinmiş gibi bir hal alır.

Gençleşen adam!…

İslam’da o kadar ileri gider ki, Nebiler Nebisi benî Seleme’ye sorar:

- “Men seyyidiküm?”…

- “Efendiniz kim?”

- “Seyyidünâ elced ibn-i Kays”

- “Bizim seyyidimiz Elced ibn-i Kays’dır”

- “Bel seyyidüküm el-ca’dül-ebyad Amr ibn-i Cemûh” buyurur Allah Rasulü…

- “Aksine seyyidiniz Amr ibn-ü Cemuh’dur, beyaz saçlı adam!..”

Onlar atalarını söylerler…

“Hayır! Sizin kabilenin reisi Amr ibn-i Cemuh’dur…Şu saçı sakalı ağarmış adam, beli bükülmüş adam, kıvırcık saçlı adam…Efendiniz odur!” der.

O, İslam ile müşerref olur. Fırsat bileceği bir şey vardır. Malından semahatte ve cömertlikte bulunur. Canının semahatini izhar edeceği anı araştırır:

“Ah! Bir gün gelse de bana dense ki, şu canını sadaka ver! Veriversem de kurtulsam!” der.

Bedir karşısına çıkınca çok sevinir ve :

- “Yâ Rasûlallâh! Beni de alır mısın?” der.

Dört oğlu birden dikilir karşısına:

- “Baba! Biz varken sana düşmez, yaşlısın!..Yaşlılar muaftır derler ikna ederler”.

Ama onun içindeki ateşi söndüremezler.

Nihayet Bedir dönüşü, Bedrin Aslanları dönerler ama, onun içinde bir dert olur…Uhud’a kadar nasıl saklar bunu sinesinde aksak adam!..Bu yaşlı adam!..Yanar tutuşur, öleceği anı intizar etmektedir. Cünkü veraların verasına inanmaktadır. Çünkü Mevlayı müteali görmenin iştiyakı içinde yanmaktadır.

Uhud olnuca Rasulü Ekremin önünde, İslam olduğu gün dize geldiği gibi, bel kırıp boyun büktüğü gibi, edeple dediğini ve dilediğini deyip dilediği gibi yine oturur ve:

- “Yâ Rasûlallâh! inne beniyye yürîdûne en yeb’ısûni minel-hurûci ma’ake ilel-cihadi”

- “Yâ Rasûlallâh! Çocuklarım, benim seninle beraber cihada çıkmama mani olmak istiyorlar.

- “Vallahi innî ercû le’aksiru bierceti hâzhî fil-cenneh!”

- “Vallahi Allah’a yemin ederim ki, şu sakat ayağımla yâ Rasûlallâh! cennet seke seke dolaşmak istiyorum”

Bu şiddetli ve yürekten isteği Rasul-i Ekrem kırmaz, bu istizân izinle mukabele görür. Uhud’a çıkarlar. O, şehadet aramaktadır.

İki ordu karşı karşıya gelir, Müslümanlar ve kafirler Uhud’da karşı karşıya gelir kıyasıya savaşırlar.

Amr ibn-i Cemuh, yaşlılığıyla beraber Rasulü Ekrem’in önünde, her kaldırıp indirdiği kılıcı bir kelle götürürken, başını yukarılara dikip şehadetin geleceği anı beklemektedir:

“Nerdesin?” der gibi beklemektedir.

Hangi kem-talih, Amr ibn-i Cemuh’un kanına girdiklerinde, daha kimsenin haber yok iken, Allah Rasulü bidayette söylediği sözü söyler:

“Ben Amr ibn-i Cemuh’u şu anda cennette görüyorum, o sakat ayağı sağlamlaşmış, salına salına yasemenlikte geziyor gibi geziyor” buyurarak

“İc’alû abdallâh ibn-i Amr ibn-il-Haram ve Amr ibn-i Cemûhın fî kabrin vâhıdin” Ferman eder.

“Cabir’in babası Abdullah ile, Amr ibn-i Cemuh’u ikisini bir kabre koyun! Zira dünyada onlar birlerini seviyorlardı”.

İki şehidi haber veriyor Allah Rasulü. İki şehid Uhud’da bir kabre yan yana konur.

Cabir megazide kasemle anlatıyor:

“Tam 46 sene sonra, Uhud’u sel bastığında, babamın mezarından çıkarıp yerini değiştirmek istediğimde mezarı açtım; tam 46 sene sonra, sırt sırta yatırdığımız Abdullah ibn-i Amr ibn-i Haram ve Amr ibn-i Cemuh sanki o anda kabre konmuş gibi tebessüm ediyorlardı…………………………”

Cabir gibi Rasulü Ekrem’in sadık bir yârânı, bir dostu kasemle anlattığı bir meselede hilafı vaki bir durumu düşünmek mümkün değildir.

“Velâ tekûlû limen yuktelü fîsebîlillâhi emvât…………”

“Zinhar Allah yolunda ölenlere öldü demeyin, onlar hayydırlar hayattadırlar ama sizin anlayamayacağınız bir hayatı yaşamaktadırlar”

Hayy olmak istiyorsanız, Mevlayı mütealin huzurunda kıymetle serfiraz olmak istiyorsanız, Allah yolunda olunuz, Allah yolunda yaşayınız, Allah yolunda ölünüz, Allah ile beraber olunuz…

Elâ inne ahsenel-kelâmi ve eblagan-nizâm…Kelâmüllâhil-Melikil-Azîzil-Allâm…
Kemâ kâlellâhü tebârake ve teâlâ fil-kelâm…
Ve izâ kuriel-Kur’ânü festemiû leh… Ve ensıtû lealleküm türhamûn…
Eûzü billhi miheşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
İnnallâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn…Sadekallâhül-Azîm… Bârekallâhü ve velicemîıl-mü’minin…
……..
Elhamdülillâh, Elhamdülillâh, Elhamdülillâhi hamdel-kâmilîne kemâ emarr
Eşhedü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühün-Nebiyyül-Mu’tebarr…
Ta’zîmel-linebiyyihî ve tekrîmen lifehâmeti şâni safiyyih…
Fekâlellâhü Azze ve Celle min kâilin muhbiran ve âmirâ…
İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne alen-Nebiyy Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ…Lebbeyk!..
Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin Kemâ salleyte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbrâhîme fil-âlemîne Rabbenâ inneke Hamîdün Mecîd.
Ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin kemâ bârakte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbráhîme fil-âlemîne Rabbená inneke Hamîdün Mecîd.
Verdallâhümme anissıddîkı Ebî Bekrin vel-Fârûka Omara ve Osmâne ve Aliyyin Radyallâhü anhüm ve anissitteti bakıyetil-aşeratil-mübeşşirati ve anissahâbeti vettâbiîne el-Ahyâru minhüm vel-Ebrâr.
Ve Selleme teslîmen kesîran ilâ yevmil-haşri vel-karâr vahşürnâ meahüm bilutfike âmîn…
Allâhümmensur men nasaraddîn…

İnnallâhe ye’müru bil-adli vel-ihsâni ve îtâi zil-kurbâ ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy… yeızuküm lealleküm tezekkerûn. (16/90)

Ibâdallâh!.. Allah’ın kulları!..Bu şeref bu paye bu ünvan size yeter; Allah’ın kulları!.. Allah’a kul olma âlî payesiyle şerefyâb ve serfirâz olan, Allah’a kul olma şerefini ihraz eden, bütün şerefi Allah’a kulluğuna bağlı olan, şerefi O’na kullukla bulan Allah’ın şerefli kulları!..
İttekullâhe ve atîû. Allah’a karşı gelmekten, isyandan çok korkun; Azameti kadar, acziniz ve fakrınız kadar, büyüklüğü kadar küçüklüğünüz kadar korkun!.. İsyandan sakının ve saygı içinde ona itaat edin.Takva dairesi içine girin! Ayatı tekviniyenin esrarını kavrayın İlahi kelamla ve kendinizle tevfikini yapın!
İnnallâhe ye’müru bil-adli. Allah en geniş manasıyla adaletle; dosdoğru yolda sıratı müstakimde dürüst bir hayat yaşamakla emrediyor.
vel-ihsâni. En geniş manasıyla ihsanla; Mevlayı müteali görüyor gibi O’na kulluk yapmakla; her ne kadar siz O’nu görmeseniz de O sizi görüyor ve her halinize nigehban bulunuyor ya!..
Ve îtâi zil-kurbâ. Yakın daireden başlamak süretiyle yakınlara bir şeyler vermekle, yüce ve yüksek olan İslamiyetin ufkunuzda şehbal açması yücelmesi ve bayraklaşması uğrunda servetinizi sarfetmekle emrediyor.
Ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy. Ahlaksızlığın her çeşidinden; büyüğünden küçüğünden gizlisinden açığından, Dinin kerih gördüğü, Rasulü Ekremin çirkin dediği şeylerden sizi menediyor. Dinin emirlerini dinlemeyip serkeşlik yapmanın, hakka baş kaldırmanın, huzursuzluk çıkarmanın her çeşidinden de men ediyor.
Yeızuküm lealleküm tezekkerûn. Size böyle vâz-u nasihatta bulunuyor, irşad ediyor ta düşüne, kendinize gelesiniz, istikamet bula, inhiraflardan uzak kala, rızasını kazanarak emnü eman içinde doğruların varacağı cennete dahil olasınız…

Ekımıssalâh innassalâte tenhâ anil-fahşâi vel-münkar…vele-zikrullâhil-ekbar…vallâhü ya’lemü mâ-tasnaûn… (Ankebut, 29/45)

HUTBE HAŞİR-2 (18 Kasım 1977)

BİR KERE GELDİĞİMİZ DÜNYADA TÜKENİNCEYE KADAR HAK YOLUNDA VAZİFE YAPMALIYIZ…
BURDA ÇEKİLEN HER MEŞAKKATİN KARŞILIĞI VE SEMERESİ ÖBÜR ALEMDE VERİLECEKTİR…

PEYGAMBERİMİZİN MEDİNE’YE GELİNCE EBU EYYUB EL-ENSARİ’NİN EVİNDE KALMASI…
EBU EYYÜB EL-ENSARİ’NİN İSTANBUL ÖNLERİNE GELMESİ, RUM’UN İÇİNE GÖMÜLMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Vallâhü yed’û ilâ dâris-selam…” (Yunus, 10/25)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Bir imtihan pazarı mahiyetinde önümüze açılan ve bu pazarda imtihana tabi tutulan bizler, bir kısım fırsatlardan ibaret olan bir kısım hususları değerlendirnmekle mükellefiz.

Değerlendirmemiz, ebedi saadetimizin temel esası, temel rüknüdür.

Dünyaya bir kere geldik…

Bir kere gittikten sonra geriye dönmek yoktur.

“Heyhâte heyhâte limâ tû’adûn” (Mümimün, 23/36). Bir daha avdet öbür alemde olacaktır.

Burada dökülen tohumlar orada neşv-ü nema bulacaktır. Burada ekilen her şey orada büyük bir mazrûât halinde karşımıza çıkacaktır. Burada çekilen zahmetler, katlanılan meşakkatlar orada uhrevî semere halinde bize takdim edilecektir.

Burayı değerlendirmek lazım. Bitinceye tükeninceye kadar burayı değerlendirmek lazım.

Bizim için önümüze açılan, hakka götürücü, iletici vasıl kılıcı, bütün yolları değerlendirmek, bütün o yollara başvurmak, onların hangisinden Allah’a ulaşacağımızı intizar havası içinde hepsini behemehal değerlendirmek lazım. Cenab-ı Hak idrak ihsan eylesin.

Bir irşad vazifesiyle mi karşı karşıya kaldınız…

Dini bir müesseseyi ihya vazifesiyle mi karşı karışya kaldınız…

Hakkı batılıhn salvetinden kurtarmakla mı karşı karşıya kalıdınız…

Müslümanların eski onur ve haysiyetini yeniden iade etmek vazifesiyle mi karşı karşıya kaldınız…

Ne pahasına olursa olsun, ölümünüz pahasına dahi olsa bu işi yapmada tehalük gösterin, mehaliki iktiham edin ancak ölümünüz veya bir parçanız orada bulunacakmış… diriğ etmeden Allah’ın gösterdiği istikamette koşmaya çalışın…

Hicretin 30 küsuruncu senesiydi. 33-34 sene gibi bir zaman geçmişti. Medine-i Tahira’nın içinde, Suriye’de Şam’da bütün vilayetlerinde techizatına dikkat edilen ve ciddi bir hazırlık havası durumu içinde bulunan bütün müslümanlar, yepyeni güçlü, kuvvetli, musallah bir ordu teşkil ediyorlardı. Yaşlı, kadın, genç, ihtiyar herkes bu orduya iştirak etmek istiyordu.

İslam aleminin sair yerlerindeki durumu, orada hazırlık yapan askerlerle başbaşa bırakıp, biz kainatın Fahrının köyüne Medineye dönelim..

Sakatı, yaşlısı, genci ihtiyarı, hatta kadınları, bu sefere iştirak havası içinde heyecan ve helecan geçiriyordu.

Kollarına girerek evlerinden dışarıya çıkartıkları ve zor yürüttükleri bir insan vardı. Zorla ata bindirilmek isteniyordu. Bu, cihada iştirak etmek istiyor, bu cihadı herkes mübeccel bir cihad, bu fethi Allah’ın rızasını kazanmaya vesile sayıyorlardı.

Yapılacak bu büyük cihad için Nebiler Nebisi, sahih hadisiyle:

“Letüftehunnel-kostantîniyyetü velen’mel-emîru emîruhâ velenı’mel-ceyşu zâlikel-ceyş”

“Konstantiniyye, İstanbul fethedilecektir, onu fetheden kumandan ne yüce, ne alicenap, ne güzel kumandan, onun arkasında, o büyük serdarı dinleyen, fetih ordusu havası içinde fethe giden asker ne güzel asker diyor Alah Rasulü.

Herkes bu güzel askerin içinde yerini almak ve her kumandan Nebiler Nebisinin tebcil ettiği bu serdar-ı azam olmak istiyordu.

Bu mevzuda ilk hamleyi yapan Hz. Muaviye’nin oğlu talihsiz Yezid olmuştu. Bu ordu içinde bu heyecan ve helecan vardı…

Bu heyecan ve helecanın olmasından belki 35-40 sene evvel, Medine tatlı bir gün yaşarken, binecek iktidara sahip olamayan o yaşlı insan, çiçeği burnunda 30 küsur yaşında bir delikanlıydı. Nebiler Nebisi Medine’ye teşrif etmişti. Hicret dediğimiz İslam Tarihinin başlangıcı olmuştu.

Allah Rasulü yer yurt köy değiştirmiş, site İslam Devleti teessüs etmişti.Garip bir deve Medine’nin sokaklarında dolaşıyor, benî Saide oymağının önünden geçerken zimamı tutuluyor:

“Akım ındenâ yâ Rasûlallâh!” deniyor.

Deve serkeş deve gibi, başını dikmiş başka tarafa gidiyor…

Derken benî Haris ibn-i Hazrec’in kapısına gidiyor, derken benî Beyâd’ın kapısına gidiyor, hiç bir yerde durmuyor.

Herkes yalvarıyor, yakarıyor, herkes:

“Yâ Rasûlallâh! Ekım ındenâ!” diyor….Allah Rasulü:

“Hallû sebîlehâ feinnehâ me’mârah”

“Bırakın devemin zimamını, o bir memuredir, bilir ne yapacağını…

Nihayet bir kapının önünde çöküyor. Bu, benî Neccâr ibn-i Malik’in kapısıdır. Deve benî Neccâr’ın harabesine çökünce Rasulü Ekrem’in önünde keyfinden ne yapacağını bilemeyen, 30′unu aşkın bir delikanlı arz-ı dîdâr eder…

Biz bunu Ebû Eyyûb el-Ensarî olarak tanıyoruz. Halid ibn-i Zeyd olarak biliyoruz. Bir iki sene evvel, 70 kişinin içindeAkabede Rasulü Ekrem’in elini sıkmış:

“Gel yâ Rasûlallâh!” demişti…

İşte geldi…

Öyle “Gel!” demişti ki, evine kadar geldi Allah Rasulü Sallallahü aleyhi ve Sellem.

Aziz misafir, medine’nin umum ahvale göre garibi, Ebâ Eyyûb el-Ensarî’nin evinde misafir kalır.

Evlenmişken dul kalmış insan, anne görmüşken yetim kalmış insan, himaye görmüşken hamîsiz kalmış insan…

Ana baba ve hami yerine her şeyini Allah’a vermiş, Allah’dan bekleyen büyük insan Allah Rasulü, Ebâ Eyyûb’un evinin alt katında…

O muhteşem enkazın yerinde Rasulüllah aşıkı Osmanoğlu, kargir bir bina yapmıştır. Kubbe-i Hadra’ya yakın o binayı her görüşte hala, Ebu Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin evine Nebiler Nebisinin teşrif ettiği o günü hatırlarım. ..Cenab-ı Hak görmeyen gözlere de nasip etsin…

Medine’nin toprağını göze sürme diye çekmek, gözden günahı götürür…Allah herkese nasip etsin…

Ebâ Eyyüb ne yapacağını bilememekte, Rasulü Ekrem evin alt katında o üst katında…

Bir gün kendi kendine gelir, ben üstte çoluk çocukla meşgul olurkan, bu ayağımın altındaki taban çatırdarken, ses çıkarırken, kimbilir Allah Rasulü ne kadar rahatsız oluyor…

Hemen dulydugu içinde hissettiği anda, aşağıya iner:

- “Yâ Rasûlallah!..Af buyurun!..Büyük hata ettik!..Lutfederseniz üste çıkmanızı istiyoruz, israr ediyoruz.”

Allah Raslü çıkmak istemez. İlhah neticesinde üstte yaşamayı kabul buyurur.

Üstte Allah Rasulü, altta Ebâ Eyyûb el-Ensarî…Şehid oluncaya kadar, Anadolu’ya gelinceye kadar, Allah rasulünün mübarek ayakları onun omuzları üzerindedir…

Allah onu bir gün ağız atların üzerinde Anadolu’ya kadar gönderecektir…

Ebâ Eyyûb el-Ensarî hayatında cihaddan şehid oluncaya kadar, Anadolu’ya gelinceye kadar şehidlik aramış olmamıştır. Rasulü Ekrem hayattayken Bedir’de, Uhud’da, Hendek’de her yerde bulunmuş, dudağından sık sık dökülen bir dua vardı, herkes ondan onu duyardı:

“İnfirû hıfâfen ve sikâlen vecâhidû…” (9/41)

“Yaya olarak, ağır yüklü veya hafif yüklü sahip bulunduğunuz imkanlarla Allah yolunda cihad edin, seferber olun. Neye malik iseniz onunla cihad ediniz. En çok söylediği söz bu idi. Hz. Ali ve Muaviye meselesinde Hz. Ali’nin tarafında bulunuyordu. Mesele sulh ile bertaraf edilince, fitneye sebebiyet vermemek için, o da etrafa biat ediverdi, fitne olurum diye endişe ediyor tir tir titriyordu.

Bir gün İstanbul’u fethetmek üzere, Yezid kumandasında bir ordu teşkil edilince bu orduya katılmayı arzu etti.

İşte 70 yaşındaki insan, aradan 30 küsur sene geçmiş, Hicretin delikanlısı şimdi ata binecek güçte değildir. Amma bütün ruhunda cihad yapma, mücahed de bulunma zevki ve şevki vardır, enerjisi vardır. Ruhen ihtiyarlamamıştır. Çocukları, torunları belki torunlarının çocukları vardır Ama yaşlı adam ruhen gençtir ve cihad etmek istemektedir.

İple mi bağladılar, hevdece mi koydular, İstanbul önlerine kadar nasıl geldi bunu bilememekteyiz. Ama atın üzerinde duracak kadar bir güce bir iktidara sahip değildi. İstanbul önlerine kadar geldi. Ve basit savaş ilk tabi harbi esnasında da ağır yara aldı. Yara aldı ve ruhunu Allaha teslim edeceği dakikaları beklemek üzere uzandı. Yezid kumandar…Geldi ve :

“Mâ hâcetüke yâ ebâ Eyyûb?” İhtiyacın nedir? dedi.

Bu dakikada insana, “İhtiyacın nedir”? diye sorulunca herhalde der ki: “Beni kafirin çizmesi altında bırakma! Çocuklarıma söyleyin şunu yapsın, evlatlarım böyle yapsın, kızım hanımım şöyle etsin!..”

O, bunları demiyor, o tarihin kulağına küpe olacak şu sözü söylüyor:

“İzhebû bicimsi hâzâ ba’îden ba’îden ardırrûm sümmedfinûnî…”

“Beni şöyle alın, götürebildiğiniz kadar Rum’un içine doğru götürün, götürdükçe götürün, müsademe yapın götürün, Rum’un içine gömüverin! Bu ordu İstanbul’u fethetmezse, bir gün bir fatih ordu gelecek, ben o fatih ordunun kılıç şakırtılarını duyacağım, atlarının kişnemesini duyacağım…işte bunu duymak için beni götürdükçe götürün!”

Yezid, bütün yezidliğine rağmen, Allah Rasulünün Mihmandarını omuzuna alır, vefat ettikten sonra, başlarına dökülen kaynar sulara rağmen, “Baîden…baîden” “Götürdükçe götürün, Rum’un göbeğine kadar götürün, ben Fatih ordularının atlarının kişnemelerini duyacağım!” sözüne uyarak, İstanbul’da Rum’a en yakın yere gömülür. Bugün medfun bulunduğu yere yakın bir yere gömülür.

Yezid ordusu Fatih ordu olamaz O Fatih ordu Osmanlının içinde zuhur edecekti. Padişahıyla, serdarıyla, Ulubatlı Hasan’ıyla fatih ordu Osmanlının içinden zuhur edecek, arabın yağız atı oradaysa, Türk’ün ala atı buradaydı, orada o serdar varsa, Osmanlının içinden Hz. Fatih zuhur edecekti. Alli bu şerefi bu aziz millete nasip edecekti.

Fatih İstanbul’u ethetti, ezanlar okuttu, kişneyen atların sesini duydu veya duymadı…şurası muhakkak ki: Her gün yüzlerce minareden “Allahü Ekber! Allahü Ekber!” semaya doğru Nâm-ı Muhammed şehbal açınca, Ebâ Eyyûb el-Ensarî’nin dudaklarından şunları duyuyoruz:

“Sadekallâhü mâ vaedaâ ve Rasulüh”

Allah ve Rasulünün bize vadettiği şey doğru çıktı ve biz onu bugün müşahede ediyoruz. Allahın rahmet ve gufranı Ebâ Eyyüb el-Ensari ile beraber bütün mücahidlerin ruhuna olsun…

Ne idi bu tehâlük? Ne idi bu mehlekelere iktiham?

Ne idi hayatı istihkar ettiren husus?

Ne idi evlad-ü ıyali terk ettiren mesele?

Ne idi o yaşta ata binmeye zorlayan ve at üzerinde İstanbul önlerine kadar kendisini getirten?

Ve neydi beni düşmanı içine gömün dedirten?

Neydi acaba atın kişnemesinden duyduğu hazzın manası?

Bütün bunların verasında inandığı bir saadet yurdunda selamet evinde, Allah’ın rızasını kazanma, Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın turfanda hurmalarla donatılmış mukaddes sofrasına oturma…

Hz. Muhammed Sallallahü aleyhive Sellem ile beraber olma, haşr-ü neşre inanma, öldükten sonra ba’s-ü ba’del-mevte inanma, hakiki hayat ve saadetin, kafirin dediği gibi:

“İn hiye illâ hayâtüneddünyâ” (6/29) dedikleri gibi değil, belki hakiki hayat, hakiki saadet ve selamet, ahiret yurdu olduğuna inanma…

Bu tehalüklere onu zorlayan, mehaliki iktihama onu zorlayan husus olmuştu. İnsanlar öldükten sonra dirilmeye inandıkları nisbette mehaliki iktiham ederler. Meşakkatlere katlanırlar, hayatı istihkâr ederler. Milletlerini millet fertlerini düşünürler, kendilerini düşünürler.

Allah yığın yığın saadet ve selamet intizar eden, fakat saadet ve selametin yolunu kaybeden, 20′inci asırda başıbozuk cemaatler haline gelen ve her birisi ayrı bir vadide bir tugyan içinde bocalayıp duran şu serkeş cemaate hidayet buyurmak süretiyle, tarik-i müstakime ihda buyursun, hidayet eylesin ve sonra darüsselama vasıl kılsın…

HUTBE HAŞİR-3 (20 Kasım 1977)

YAPILAN HER İŞİN BİR MAKSADI VE HEDEFİ VARDIR…AHİRET HEDEF OLMALI…

HARAM İBN-İ MİLHAN’IN ŞEHİD OLMASI…
MUS’AB BİN UMEYR’İN ESKİ HALİ, UHUD’DA KOLLARININ KESİLMESİ, YÜZÜNÜ SAKLAMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Minel-mü’minîne sadakû mâ âhedullâhe aleyh…” (Ahzab, 33/23)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Bizler beşer olarak en küçük işlerimizde dahi bir kısım gayeler ve maksatlar düşünüyoruz. Her davranışımızın verasında bir hedef kendisini hissettiriyor.

Bir mektep açıyorsak, memleketin ilmine irfanına hizmet etmek için açıyoruz. Bir kısım muallimlere para vermek ve bir kısım çocukları sokaktan almak için değil; belki bu arada bu işler dolayısıyla yapılıyor.

Bir üniversite açıyorsak şayet…bizi geçmiş, çok ilerlemiş, bundan sonra yapacağımız hamleler ne kadar büyük olursa olsun, çok kolaylıkla aradaki mesafeyi kapatamayacağız…batılılar sayesinde yeni keşifler, yen icatlar yapalım diye üniversiteyi bunun için yapıyoruz.Ama bu arada bir kısım profesler öğretim vazifelileri maaş alıyorlar, talebeye bir şeyler öğretiliyor veya sokaktan alınıyor…Bunlar dolayısıyla yapılıyor. Asıl hedefi bunun, memleketin ilmine irfanına yardım etmek, içinde bulunduğu tedennînin ka’rından onu çıkarmak, evc-i kemale ulaştırmak…

Bir ordu teşkil ediliyor, bu ordunun her kademesinde ideal ve gaye olarak,memleketin dahilinde asayişin teminini düşünüyoruz ve dış düşmanların taarruzlarına onu sedd-ü Zülkarneyn gibi görüyoruz. Veya fatih devirlere ait meseleyi ele alacak olursak, ordumuzu hak ve hakikatın nâşiri ve tebligcisi ve buna karşı çıkacak kemtalih kimseleri bertaraf etme, cihanda fatih olma maksadıyla bir ordu teşkil ediyoruz. Ama bu arada da bir kısım kışlalar yapılıyor, subaylara maaş veriliyor, neferata masraf ediliyor. Bunlar dolayısıyla yapılan şeylerdir.

İnsan bir nefer gibi, askerlik erkanını öğrensin diye dünyaya gönderiliyor… İnsan bir talebe gibi bir mektebe kaydoluyor… İnsan bir muallim gibi öğrendiği şeyleri başkalarına öğretmek maksadıyla bir mektebe muallim oluyor, bir mektebe intisab ediyor. Dolayısıyla istifade ettiği vazifeler olabilir.

Fakat onun yaratılışının, dünyaya gönderilmesinin, burada yaşlanmasının ve sonra kabre girmesinin ve kabrin verasında esas gayesi ve hedefi, Allah’a vasıl olmak, ahirette mesud olmaktır.

Dolayısıyla Allah, kendisine ahirete inananlara dünyada da saadet veriyor.

Mümin ahirette Mevlanın huzuruna çıkmayı hedef alarak harekek edecektir. Sair işlerini de yapacak ihmal etmeyecektir.Fakat mütemadiyen nazarını oraya dikecek, orayı matmah-ı nazarı yapacaktır. Bir oraya bakacak blir de işlerine bakacaktır. Bir öbür alemi safha safha, sayfa sayfa düşünecek, bir de sahife-i amâline bakacak, ona göre vaziyet almaya, ona göre adımlarını atmaya çalışacaktır. Allah iz’an ve idrak ihsan eylesin…

Haram ibn-i Milhan, sinesinden yediği mızrakla, sinesine mızrak saplanınca şakır şakır kanlar akarken, gözlerini nâmütenâhî ufuklara doğru dikti ve dudaklarından şu sözler döküldü.

“Füztü ve Rabbil-Ka’beti” dedi.

“Kabe’nin Rabbine yemin ederim ki, şu dakikada kurtuldum!” diyordu, kanını yüzüne sürerken!..

Sizin çok iyi bildiğiniz bir kaharmanı misal cvermek süretiyle misali muşahhaslaştırmayı düşünüyorum.

Mus’ab bin Umeyr…

Onu anan her delikanlının ruh hayatında makes bırakacak, bir çizgi bırakacak Mus’ab bin Umeyr…

Medine’de işin başladığı dönemde, Rasulü Ekrem , derilere sarılmış gördüğü Mus’ab hakkında parmağını kaldırmış, onu göstermiş, bütün gözler dolmuş ve şöyle buyurmuştu:

Mekke’de aziz yaşıyordu ama inandığı dava uğrunda her şeyini feda etmiş, servetini tamamen feda etmiş, yumuşak aile yuvasını, okşayıcı döşeğini, tatlı şeyleri feda etmiş, belki günlerce ağzına lokma girmez hale gelmişti. Bu vaziyette Medine’ye hicret etmiş, bir postun bir derinin içinde her şeyini feda etmiş, Huzur-ı Risaletpenahi’de dimdik duran Mus’ab’ı Allah Rasulü gösteriyor ve şöyle diyordu:

- “Şunu görüyorsunuz değil mi?” deyince. Sahabe-i Kiram dolu dolu gözlerle, hıçkırık dolu ifadelerle:

- “Görüyoruz yâ Rasûlallâh!”…dediler. Allah Rasulü:

- “Mekke’de anne ve babasının nezdinde bundan daha aziz bir delikanlı ben bilmiyordum, herkes buna bakardı, süsüyle püsüyle herkesin dikkatini çekebilecek mahiyette idi. Allah ve Rasulü için her şeyini feda etti”…

Allah ve Rasulü için öylesine her şeyini feda etti ki, belki bu söz söylendikten kısa bir zaman sonra, Uhud’da Aleyhissalatü vesselam’ın önünde bulunuyordu, ona çok dikkat etmek lazım, o gün Efendimize ait bir libası, bir urbayı giymişti sırtına. İbn-i Kamie Rasulü Ekrem’i yaraladıktan sonra, Mus’ab’ın karşısına dikilmişti. Mus’ab’ı Rasulü Ekrem zannediyordu. Onun başına koluna kanadına kaldırıp indireceği kılıçları, İslamın pazusu olan Rasulü Ekrem’in başına kaldırıp indirdim zannıyla yapıyordu.

Mus’ab belki daha 30′una gelmemişti. Henüz delikanlılık çağındaydı. Şekliyle sîretiyle şemâiliyle Rasulü Ekreme çok benziyordu. Rubayı da sırtına geçirip miğferi de başına koyunca elleri kırılası ibn-i Kamie, Mus’ab’ın karşısına dikilmişti. Kaldırdığı tek bir kılıç darbesiyle, bayrak tutan sağ kolunu aşağıya indirince:

“Vemâ Muhammedin illâ Rasû!l” diyordu. (3/144)

Bu ayet Mus’ab’ı tebcîlen nazil oldu. Kıyamete kadar da ayet nazil olmadan Mus’ab’ın sözü olarak ifade edilen bu söz, onun sözü olarak Kur’an’da tilavet edilecekti…

Sağ kol aşağıya düşüyordu…

“Muhammed sadece Allah’ın Rasulüdür…vefat edebilir, ondan evvel de çok Peygamber vefat ettiler!” diyordu…

Bayrak yere düşmesin diye sol koluyla bağrına basıyordu onu…

Bir kılıç darbesi sol kolunu da indirirken, yine:

“Vemâ Muhammedin illâ Rasûl!..” diyordu.

Nihayet o kolu da kesilince, kesik kollarıyla sıkıştırıyordu düşmesin diyordu yere…

Bir kılıç darbesi boynuna indirilince, bayrağın üzerine yıkılıyordu…

Yıkılıyor fakat kesik boynuyla yüzünü saklamaya çalışıyordu…

Manzara işin ötesindedir…

İbn-i İshak bunu adım adım takip etmiştir ve bize naklederken şöyle diyor:

Rasulü Ekrem şüheda arasında Mus’ab’ı buldu gözlerinden…………………..şakır şakır…………..yaşlar dökülüyordu……………dudağında da:

“Minel-mü’minîne sadakû mâ âhedullâhe aleyh…” (Ahzab, 33/23) ayeti nazil oluyordu…

“Allah kullarından, Allah’a karşı verdiği ahde sadık nice kimseler vardır ki, verdikleri sözde erkekçe durmuş, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmişlerdir.

Bu ayet sanki Mus’ab’ı anlatıyordu…

Ama Mus’ab yüzünü saklamıştı…

Kesik boynuyla yüzünü tozun toprağın altına sokuvermişti…

Değerlendirici şöyle değerlendiriyor:

“Beni Rasulü Ekrem diye şehid ettiler, şayet yüzümü görürlerse o olmadığımı anlarlar, bu meydanda yine Rasulüllah’ı anlarlar…Saklıyayım da yüzümü görmesinler!” diye Mus’ab yüzünü saklamıştı…

Hayatının bir gayesi vardı…

Hayatının gayesi, o gayeyi kendisine talim eden Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam uğrunda feda etmekti. Feda edip aziz olarak, aziz bir şehid olarak haşr ve neşr olmaktı.

Ne idi acaba onda bu duyguyu medana getiren husus?

Allah’ı inanması, Allah’a imanın neşvesi içinde, ahiret saadeti, ebedi hayattı…

Ebedi hayat meselesi bahis-mevzuu olmasa, bir insanın ölmesinin manası olmayacaktır. Yüzünü saklamasının manası olmayacaktır…Boşu boşuna bir kahramanlık olacaktır bu. Ama onun kolunu vermesi, kanadını ulvî bir dava uğrunda feda etmesi, yüzünü ulvî bir dava uğrunda saklaması, ona öyle bir imtiyaz kazandırır. Öyle bir müstesna keyfiyet kazandırır ki bu meseleyi biz tartabilecek bir mizan ve terazi bilmiyoruz. Bunu ahirette Allah tartacak, melekler seviyesinde bu ulvî keyfiyet ve duruma Allah mükafat ihsan edecektir.

“Efehasibtüm ennemâ halaknâküm…” (23/115)

“Ya siz abes yere yaratıldığınızı mı ve Allah’a dönmeyeceğinizi mi sanıyorsunuz? Hepiniz döneceksiniz”…İçinizden niceleri kimbilir, kaçaklar ve firarlar gibi, boyunlarında pranga, ayaklarında zincir öyle dönecekler. Herkes Allah’a dönecek..

Ama nice şerefliler de Mus’ab bin Umeyr gibi dönecek…

- “Yüzünü niçin sakladın Mus’ab?”….

- “Rasûlüne zarar gelmesin diye yâ Rabb!”…

Son dakikada dahi bu kadar civanmerdane ölen insanlar, onlar da Allah’a dönecekler…

Bütün beşer saf saf olacak, halaka halaka Rasulü Ekrem’in yanında bir vücut teşkil edecekler, iyiler de kötüler de teşkil edecekler.

Eliyle âb-ı kevser içirdiği de olacak, yine elinin tersiyle kevser suyunun başından kovacakları da olacak.

Cenab-ı Hak bizi ve bütün müminleri, bu kötü encam ve akıbetten muhafaza buyursun…

Orada mahcub olma var…

Orada mesrur olma var…

Orada memnun olma var…

Orada mahzun olma var…

Orada haktan iltifat var; buyrun diyecek:

“Fehulû fî ıbâdî…” (89/29) iltifatına mazhar olma var.

Orada kovulma ve tard edilme ve mizan terazi vaz edilmeme tokadını yeme de var…

Orada İyi encam da var, kötü encam da var…

Ama katiyyen bilin ve bilelim ki, hayatını o ulvî aleme göre tanzim edenler, inşallah Mus’ab gibi şerefli bir ölümle ölecek ve Allah’a kavuşacaklardır.

Ahdlerini yerine getirenler, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmiş olmanın süruru ve neşvesi içinde, güvercinler gibi kanat çırpa çırpa Allah’a vasıl olacaklardır.

Dünyada kirlenenler, eteklerini dünyanın tozuna toprağına boyayanlar, hayatlarının ayesini idrak edemeyenler, macera olsun diye dünyada yaşayanlar, ulvî alemlere nazarlarını dikemeyenler, onlar da haşrolacak, Rasulü Ekrem’in ifadesiyle:

“Kevser kuyusunun başında kendilerine kevser takdim edeceğim an, kovacaklar ve ben feryat edeceğim:

- “Ya Rabbi! Eshabî Eshabî!” diyeceğim…

Allah bana diyecek ki:

- “Bilmiyorsun! Bilmiyorsun senden sonra karıştırdıkları haltı, bilmiyorsun senden sonra nasıl irtidad ettiler, bilmiyorsun nasıl yolu terk ettiler, şehrahtan çıktılar, apık sapık yollara saptılar!…” diyecek.

Allah bizi matrûkînden ve matrûdînden eylemesin…Makbûlîn ve mahbûbîn zümresine ilhak buyursun!…

HUTBE HAŞİR-4 (06 Ocak 1978)

YAKINLARA VE MİLLETE VERİLECEK EN BÜYÜK HEDİYE İMAN KAZANDIRMAKTIR….

PEYGAMBERİMİZİN, EBU TALİB’İN İNANMASI İÇİN ÇABASI…EBU TALİB’İN MÜSLÜMAN OLMADAN ÖLMESİ…
PEYGAMBERİMİZİN,YAHUDİ ÇOCUĞUNUN SON NEFESLERİNDE MÜSLÜMAN OLMASI İÇİN ÇABALAMASI…
EBU BEKİR’İN, MEKKE FETHİNDE, BABASI EBU KUHAFEY’İ PAYGAMBERİMİZE GETİRMESİ VE AĞLAMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Femen ya’mel miskâle zerratin hayran yerah…” (Zilzal, 99/7)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Bir insanın kendi yakınlarına ve milletine karşı yapacağı en büyük iyilik, takdim edeceği en mukaddes töhfe ve hediye, onun dünyevi ve uhrevi saadetine fayda getirebilecek bir hediye ve töhfe olmalıdır.

Bayramlarda yakınlarımıza hediye verir gibi her günü bayram sayarak, yakınlarınıza Allah katında en kıymetli olan şeyi vermek, sonra daireyi genişletmek, topyekün milletimize bu türlü hediyeleri takdim etmek…Dünyevi ve uhrevi saadetleri için bir şey ifade eden hadiyeleri takdim etmek…Çerez gibi yenecek tükenecek şeyler değil, kaldıkça revnektarlığı artacak, yeniden çiçekler açacak, yeniden boy verecek ve semalara doğru ser çekecek hediyeler vermek…

Dünyevi ve uhrevi saadetler için, Nebi’nin içinde düğüm düğüm, onu daima meşgul eden büyük dava budur.

Eğer bu davayı gerçek manada kavramış bir cemaat varsa, Ashab.-ı Kiram Hazeratı…Onların içinde de ikinci planda yine düğüm düğüm kendisini hissettiren büyük, muglak, mudıl ve müşkil mesele olarak mevcudieytini hissettiren dava budur.

Babana ahirete giden yolu göstermek, amcana ahirete giden yolu göstermek, evlatlarına ahirete giden yolu göstermek, onların dünyevi huzurlarını kalp emniyetlerini, iç huzuru içinde bulunmalarını ve ahiret saraylarından, saadet bağ ve bahçelerinden gerektiği gibi istifade etmelerini temin etmek…

14 asır evvel Aleyhissalatü vesselam bu büyük vazifesini yaparken, yakın ve uzak herkese karşı bu büyük vazifesini idrak etmenin havası içinde yaparken, 40 seneye yakın kendisini himaye eden amcası Ebû Talib’in ruhunu Allah’a teslim etmesiyle karşı karşıya kaldı…

Ebu Talip, tam 40 sene dizini O’na yastık yaptı, sinesini döşek yaptı, göğsünü kefere ve fecereye karşı kalkan yaptı…Evde bir şem’a bir mum yanıyordu. Etraftan pervaneler gibi, pervaz eden herkes o şem’aya koşuyor, ona pervane kesiliyordu. Ama Ebu Talip o mum yanında, ama bu ilahî ışıktan istifade edemiyordu…Sadece bir karabet ve cibilli yakınlık ifadesi olarak, dehrin hadiselerine karşı, göğsünü geriyor, elini kolunu devahiye karşı kalkan yapıyor ve sinesini ona sıcak bir döşek haline getiriyordu…

Ne acı hakikattır, ne acı vakadır ki, bu kadar iyiliğine rağmen, demesi lazım olan şeyi diyemediği için, ruhunu Allah’a teslim ettikten bir kaç dakika sonra, yüzü ekşiyen ve yanından ayrılan Rasulü Ekrem, amcası Abbas’a:

“Hayır! Kardeşin lailahe ilallallah demedi” diye teessürünü ifade ediyor ve:

“Ben Ebu Talib’i cehennemde gördüm, ayaklarında ateşten ayakkabı vardı ve beyni kaynıyordu” buyuruyordu.

Himaye fayda etmiyordu. Rasulü Ekrem’e çok iyilik yapmıştı ama faydası olmamıştı. Belki faydası sadece azab-ı ilahiyi ayaklarından duyma şeklinde hafifletici mahiyette olmuştu.

Allah Rasulü, Ebu Talip ruhunu Allah’a teslim ederken başında feryat ediyordu

“Amca ne olur bir kerecik lailahe illallah Muhammedürrasulüllah deyiver de orada şefaat hakkını kazanayım!”..Bu bir anahtar ve kilittir. Söylediğin zaman benim kollarım arkadan açılıverecek, seni tutacağım…Ama bunu demezsen, kollarım bağlı gibidir sana yardım edemem…Nefsini satın alacaksın, kurtaracaksın…Senin nefsini kurtaracak, bir rehin olarak Allah’ın elinden alacak, lailahe illallah Muhammedürrasullülah’dır.

Rasulü Ekrem israr ediyordu, o O’nun yüzüne bakıyordu:

“Oğlum! Haklısın! diyordu ama “Haklısın!” sözü kafi değil…

Ebu Cehil ve emsali kefere Ebu Talib’in başında:

“Babanın dedenin dininden dönmek mi istiyorsun?” diyerek şeytanlıklarını iddia ve ifade ediyorlardı.

Kaderin garip cilvesi Ebu Talib sözünü şöyle ifade ediyordu:

“Alâ milleti Abdilmuttalib!”

Ben İslam Dini değil Abdülmuttalib’in dini üzerine ölüyorum diyordu. Rasulü Ekrem de mahzun kalıyordu…

Çünkü davası bu idi. 40 sene kendisine iyilik yapmış insana iyilik yapmak istiyordu. Bu ahirette kendisine şefaaat etmek şeklinde olacaktı. Mahzundu Allah Rasulü, Ona en büyük armağan ve hediyeyi verememişti, dünyada elinden tutup iç huzuruna kavuşturamamıştı veya Ebu Talip, onun elinden tutamamıştı. Hidayet ufkuna ulaşamamıştı. Allah Rasulü son vazifesini yapacaktı ama Ebu Talip yaşadığı gibi ölüyordu.

Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz…

Peygamberimizin, o hakkın kapısını vurmadan içeriye giren Nebiler Nebisinin, o imkan ve vücub arasına ihraz eden O Zât-ı Muallâ’nın, mübarek hanesi içinde ölseniz dahi, demeniz gerekeni demedikten sonra kurtulamayacaksınız.

Onun için mahzundu.

Allah Rasulü, Yahudi çocuğunun başında, bir yahudinin evinde, halet-i nez’de, son nefeslerinde bir çocuk, ruhunu Allah’a teslim etme helecanları ve çırpınışları içinde. Yahudi anne baba da çocuğun başında. Munammed’ül-Emin’in doğru insan olduğuna inanmışlar. Ama kendilerini aşamamış, İsrail efsanelerini geçememiş, semt-i Nübüvvet’e ulaşamamışlardı. Çocuklarına karşı koyacak halleri de yoktu. Rasulü Ekrem içten içe müheyya 5-10 yaşlarındaki çocuağ açılıp saçılıverdi:

“Evladım! Lalihae illallah Muhammedürrasulüllah de! De de, şu son dakikalarını yaşarken. ötede elimi uzatayım, seni kurtarayım.Çocuk babasının annesinin yüzüne baktı. Yahudi hınç ve gayzıyla bakan babasının, annesinin yüzüne baktı. Ama Rasulü Ekrem’in karşısında yumuşamışlardı:

“Oğlum! Ebu Kasım’ın dediğini deyiver!”

Çocuk dili çözülmüş gibi, kendisine cennetten beşaret gelmiş gibi: Muhammedürrasulüllah diyordu. Nebiler Nebisi seviniyordu.

Ebu Bekir-i Sıddık’ı görüyoruz. Mekke fethine kadar, karı, buzu, çığı çözülmeyen bir babası vardı. Ebu Kuhâfe…

Ebu Kuhafe ancak, “yedhulûne fîdînillâhi efvâcen…” sırrı zuhur edince Mekke Fethinde müslüman oldu. Fevc fevc cemaatler İslama dehalet ettiği zaman Müslüman oldu. Kitle ruh halet-i ruhiyesi meydana gelip Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın hakkaniyeti ictimai hayatta dahi kendini gösterdikten sonra Müslüman oldu…

Ebu Bekir, âmâ babanın elinden tutmuş, talihli evlat Hz. Ebu Bekir, Huzur-u Risaletpenahiye getiriyor, Rasulü Ekrem’in önüne oturtuyor.

“En son babam geldi biat etmeye yâ Rasûlallâh!” diyor ve hıçkırıklarını tutamıyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor:

- “Yâ Ebâ bekir! Niye ağlıyorsun? Sevinmeli değil misin, baban lailahe illallah Muhammedürrasulüllah dedi”.

- “Yâ Rasûlallâh! Ben babamın yerinde, senin amcan Ebû Talib’in olmasını arzu ederdim dedi………….

Rasulü Ekrem………..hıçkırıklarını……………..tutamadı…….

“Babam Müslüman oldu ama………..40 sene sana her şeyi yapan………. Ebu Talip diyemedi….. olmadı…… senin şefaat elini uzatmana müheyya hale gelemedi, ahiretini kurtaramadı, onun için ağlıyorum!” diyordu…

Haşre inanma her şeydir. Mümin için öldükten sonra dirilmeye inanma her şeydir. Dünyada dahi çeşitli ictimai ölüşlerimiz vardır, ferdi ölüşlerimiz vardır. Yani ruh ve hissiyatımızı kaybedişimiz vardır.

İlim ve fikir planında da dirilişlerimiz vardır. Bu vadide dahi yeniden dirilmemiz, yeniden ba’s-ü ba’del-mevt’e mazhar olmamız, öldükten sonra dirilmeye inanmaya bağlıdır. Öldükten sonra dirilmeye inanan insanlar, yeniden bir haşri görecekler.

Bu millet, bir bâd-hazân esip, yapraklarını döktükten sonra, ırz namuz ve haysiyet her şey ayaklar altında payimal olduktan sonra, hocanın sarığına kadar alev aldıktan sonra, hanımların etekleri tutuştuktan sonra, değer hükmü adına hiç bir şeyimiz kalmadıktan sonra, yeniden bütün değer hükümlerine sahip bir diriliş bekliyorsak, bir var oluş bekliyorsak, bunu ba’s-ü ba’del-mevte inananlar gerçekleştirecektir. Bu, onlar sayesinde tahakkuk edecektir. Burcu burcu ahiret kokanlar, dudağında, hakkın huzurunda hesap kazanmış olmanın tebessümünü taşıyanlar gerçekleştirecektir.

Dokuz asır insanlık için bir dirilişin, bir varoluşun bayraktarlığını yapan, ufuktan ufuğa Allah’ın adını gezdirme liyakatını izhar eden şu necip bayraktan milleti Cenab-ı Hak, ba’s-ü ba’del-mevte inanmak süretiyle bütün huzursuzluklarını bertaraf kılsın, bizim ba’s-ü badel-mevtimizi onlar vasıtasıyla tahakkuk ettirsin…

HUTBE HAŞİR-5 (13 Ocak 1978)

İNSAN ALLAH’A VE AHİRETE İNANDIĞI NİSBETTE FEDAKARLIK YAPAR…

SÜHEYB İLE AMMAR’IN İBN-İ ERKAM EVİNE GELİŞLERİ…
SÜHEYB BİN SİNAN’IN HİCRET ESNASINDA HER ŞEYİNİ FEDA ETMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“İnnellâheştrâ minel-mü’minîne enfüsehim ve emvâlehüm bienne lehümül-cenneh…” (Tevbe, 9/111)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Hakiki fazilet gerçek fedakarlık, Allah’a ve ahirete inanma sayesinde elde edilebilir.

İnsan Allah’a ve ahirete inandığı nisbette faziletli ve fedakar olabilir.

Fedakarlıkta bulunduğu hususların bâd-ı hevâ gitmediğine inandığı nisette, fedakarlık yapabilir.

Gançliğini bir ideal uğrunda feda ederken, sıhhatini bir dava uğrunda kaybederken, hayata ait her şeyi bir dava uğrunda teker teker bırakırken, hedef olarak ele aldığı hususa inandığı nisbette bunları rahatlıkla bırakabilir.

Bir mümin Allah’a ve ahirete inandığı nisbette fedakarlık yapabilir.Çünkü Allah için verdiği şeyleri Allah’a satmış gibi, karşısında cennet alacaktır.

Kur’an’ın sarih ayetlerinin bu husustaki beyanlarına dayanarak, ahiret uğruna her şeyini feda eden bir insan, feda ettiği şeyleri öbür alemde baki sürette alacağına, elde edeceğine inandığı için, rahatlıkla onları terk edebilir hükmünü verebiliriz.

İnsan inandığı, inandığı şeye bel bağladığı, gönül verdiği nisbette seve seve ruhunu, ruhuna kadar her şeyini feda eder.

Onun için vatanperverlik, milletperverlik gibi bütün faziletlerin temelinde esas itibariyle Allah’a ve ahirete iman yattığı nisbette o iş devamlı olmuş, hasbî olmuş ve fazilet dairesi çerçevesi içinde cereyan etmiştir. Her türlü üstün hissin, her türlü meziyetin temelinde Allah’a ve ahirete iman yattığı gibi, milletseverliğin, milliyetperverliğin, vatan severliğin temelinde de fazilet hissi yatmaktadır.

Allah’a gönül verildiği nisbette, ölüp de dirildikten sonra orada iyi ve kötü her şeyin hesabını vermeye bel bağlandıktan sonra her şey fazilet çerçevesi içinde cereyan edecektir.

Allah Rasulü gayret ve himmetini bu tek nokta dediğimiz noktaya teksif buyurmuş, yetiştirmek istediği cemaatin himmetini bu noktada toplamış. Onlara bu büyük dersi vermiş. Diğer dersleri tâlî saymış.

Bir cemaat böylesine sağlam bir mana yapısına sahip olursa, halledemeyeceği mesele yoktur. Milletinin refah ve saadeti için kafa ve karın sancısı çeken bir milletin halledemeyeceği mesele yoktur.

Uhrevi durum bir tarafta duruyorken, dünyevi menfaatleri, dünyevi faydaları aşamamış, dünyanın faydaları karşısında dize gelmiş insanların da halledeceği hiç bir mesele yoktur.

Sıra sıra ve zincirlemesine bütün meseleler, içi fazilet hisleriyle dolpu taşan, kalbi imanla meşbu bulunan insanların halledeceği şeylerdir.

Bir avuç insan, sık sık arz ettiğim evsafı içinde, atının eğeri olmayan, atının kaşında zimam taşımayan, kılıcında kın bulunmayan baldırı çıplak bir avuç insan, insanlığın kaderi üzerinde rol oynuyor, beşerin maküs talihini değiştiriyor…

Onun bağı bahçesi, bostanı yoktur. Onun hanı hamanı yoktur, onnu fabrikası, atı arabası yoktur…Onun kalbi imanla meşbudur, hissiyatı ahirete müteveccihtir, Allah ile sıkı bir rabıtası vardır.

En büyük müşküller, çözülmesine imkan ve ihtimal verilmeyen problemler rahatlıkla çözülür…bu imanlı insanın elinde…Hakka gönül vermiş insanlar, insanlığın kaderini değiştiriyorlar.

Yüz yüz elli seneden beri çırpınıyoruz, hiç bir meselemizi halledemedik.

Teknik dünyada, Avrupa’da müzelerini gördük. Almanlarla beraber işe başlamış görünüyoruz. İlk alman uçaklarının Alman semalarında kelebek gibi biçimsiz şekilleriyle uçtuğu tarih 1900 senesinden sonraki tarihler. Müzede sırasıyla bunları gösteriyorlar, teşhir ediyorlardı, müşahede ettik.

Teknik dünya ile zifaf evine beraber giriyor gibi Almanla beraber girdik. Ama onların şu dakikada ulaştığı, teknik alemin son mahsulü olarak beşere hediye ettikleri teknolojik semerat karşısında, bir muhasebeye vardığımız zaman şu hükme varıyoruz: Almanla ile şu anda aramzda 60 senelik bir mesafe var.

Her ihtilal, her muhtıra, her darbe-i hükümet, 10 sene daha mesafe açmaktadır.

Kem kollar kırılsın, nankör gözlere ve başlara vurulsun. 60 senelik korkunç bir mesafe meydana gelmiş. Her çırpınış 10 sene daha ilave katıyor ona. Varsın hala pervazane atsın dursunlar.

İnsanlarda her şeyi fazilet hissi, Allah’a verilmiş bir gönül, ahırette Allah’a hesap verme duygusu halledecektir.

İşte dünün eğersiz atlı, zimamsız atlı mücahidiyle, bugünün tankı içinde, tayyaresi içinde mücahede eden adam arasındaki fark budur.

Sahabe-i Kiram her şeyi imanıyla hallediyordu. Kafa ve karın sancısı çektiği için, yurdunu yuvasını terk etmeye amade bulunduğu için, dünyada şahsı adına taş taş üstüne koymuyordu. Allah’ı Rasulüllah’ı vatanını düşünüyordu.

Camia-i Diyanetten alın da Üniversite camiasına kadar, sinelerine ve kalplareni kulağınızı verin, iğrenç ve midenizi bulandıracak şeyler duyacaksınız. Ev yaptırmak istediklerini duyacaksınız. Batıya gidenlerin dahi mark getirme hissiyle meşbu bulunduklarını duyacaksınız…

Yıkılsın böyle hırpanî gönüller!..Batsın böyle düşünen insanlar!..

Gönüllerimiz gerçek salaha kavuşacağı, şahsı adına taş taş üstüne koymayan insanların arz-ı didar edeceği ana kadar, ayakta gezmeye yeltenen beşer solucanlar gibi sürüklenecektir…Fedakar ve hasbi gönüller istiyor.

Kimdi Rasulü Ekrem’in etrafındaki bu hasbî insanlar

Size okuduğum Kur’an ayetinin ilhamı altında, bir zatı size tablolaştırayım:

Süheyb ibn-i Sinan… Süheyb-i Rûmî dediğimiz, Rumlar içinde kalıp da fazla rumca bildiğinden ötürü Süheb-i Rûmî denen Süheby ibn-i Sinan…Babası Übülle’nin hakimi. Romalılar tarafından işgal edilen Übülle, Süheyb’i ailesiyle beraber esir götürmüş, Abdullah ibn-i Cüd’a tarafından satın alınmış, bir esir olarak Mekke’ye gelmiş.

O dünyasını kurtarmaya çalışırken ahireti kurtarma imkanları kendisine bahşedilmiş, insanlığın iftihar tabslosuyla karşı karşıya gelmiş. O, hürriyetini ararken, maddi ve manevi planda gerçekten insanları esaretten kurtaran Hz. Muhammed ile karşılaşmış Sallallahü aleyhi ve Sellem…

Maddi istiklalin yanında şu iç hürriyet, derinleşme manasına olan hürriyet yok ise insanlarda, başkasının işgali bir bakıma ondan daha iyidir.

Süheyb ibn-i Sinan kendisini, nefsin, arzuların esaretinden, behimi hislerin esaretinden, şehevani duyguların esaretinden, dünya karışısında serfüru etmenin esaretinden, maddenin kavgasını yapma gibi pesbayağı şeylerin esearetinden kurtaracak; Mürşid-i Ekmel, büyük Halaskâr Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam ile karşılaşıyordu.

Bin kuşku ve tereddütle o, muhteşem misafirin ve büyük mürşidin oturduğu evin kapısına kadar gizli gizli gidebilmişti. O kapıya gittiği gün, kapının önünde ayrı bir genç, bir civanmert daha fırsat kolluyordu ki, kapı açılsın da içeriye girsin. Bu da tıpkı onun gibi başka bir şey aramak için oraya gelen Yasir’in oğlu Ammar idi.

Ammar evden içeriye girmek istiyordu. Hürriyete kavuşmuş bir esir ve başka bir esirin oğlu ibn-i Erkam’ın kapısının önünde yüz yüze gelince:

- “İlâ eyne!” diyor ikisi birbirine.

- “Nereye gidiyordun? Ne istiyordun?”

Bir süre tereddüt geçirdikten sonra, korkulu dakikalar yaşayıp terledikten sonra; haber verilebilir, zağlı ve kinle bilenen bıçaklı kimselere, sinesi gayzla dolan kimselere haber verilebilir endişesiyle terledikten sonra:

- “Şöyle bir içeriye girmeyi düşünmüştüm, girip de şu adam ne konuşuyor bir dinleyeyim diye düşünmüştüm!”

- “Ben de aynı şeyi düşünmüştüm!”

Ve iki kardeş, esarette iki yoldaş, Nebiler Nebisinin yanına girerler, huzurla dolarlar ve ondan sonra bir daha da o huzuru terk etmezler.

Hayatı öğrenmek için yepyeni bir hayatın erkan ve prensiplerine muttali’ olmak için, bu dershanede dersleri sıklaştırır, sık sık Allah’ın Rasulünü ziyaret ederler.

Çile ısdırap işkence, hiç bir şey, tuttukları o yoldan onları vazgeçiremez ve çeviremez. Nihayet hicret emri olur. Herkes adım adım Medine’ye hicret eder. Süheyb göç etmemekte, Rasulü Ekrem, Ebu Bekir, ben üçümüz gideceğiz demektedir.

Rasulü Ekrem herkese ruhsat vermiştir, herkes gitsin…O gitmemekte, akıllı zeki insan rumlar arasında ticareti öğrenmiş insan…Mekke’de kısa zamanda epey para da elde etmiştir. Malı menalı stok yaptığı altınları vardır. Rasulü Ekrem ile beraber gidecek, her şeyini saklamış muhafaza etmiş, fakat müşrikler onu tutarlar bırakmazlar…

Rasulü Ekrem, Hz. Ebu Bekir ile hicret eder. Kuba’ya kadar giderler. Süheyb daha Mekke’den ayrılamamıştır. Nihayet arkadan bir fırsatını bulur, atına biner ve Medine’ye doğru azm-ı râh eder.

Ayrıldığını gören müşrikler takibe koyulur ve yetişirler. Yaklaştıklarını görünce, sağındaki ok yığınına elini atar ve şöyle der:

“Biliyorsunuz, attığım ok yerini bulur, isabetsiz ok atmam. Allah’a yemin ederim ki sadağımdaki oklarım bitinceye kadar size teslim olma niyetinde değilim. Oklarım , bitince de kılıcımı çekerim, belki beni öldürürsünüz, belki de ben sizi haklarım, ama elinize bir şey geçmez, benim yakamı bırakın, ben Medineye gidiyorum, Rasulü Ekrem’e gidiyorum ama isterseniz servetim falan yerdedir, altınlarımı filan yere sakladım gidin alın onları”.

Böyle bir ticarete yanaşır Süheyb’in yakasını bırakırlar. Koşa koşa Kuba’ya gelir yetişir. Bir keren kendi kendine söz vermişti. Medine’ye ben Rasulü Ekremle birlikte gideceğim demişti. Küba’da Allah rasulüne yetişince çok sevinir. Allah rasulü daha o yanına yaklaşırken şöyle der:

“Rabihal-bey’a yâ Ebâ Yahyâ!”

“Ticartein mutlu ve bereketli olsan ey Eba Yahya!..

Malını menalini verdin ama ahiretini aldın, malı menali verdin ama Rasulüllah’ı aldın, malını menalını verdin ama Rıda’yı ve Rıda-i ilahiyi aldın.

Mümin böyle bir ticaret yoluna koyuluyor:

“İnnellâheştrâ minel-mü’minîne enfüsehim ve emvalehüm bienne lehümül-cenneh…” (Tevbe, 9/111)

Cennet karşılığı malını ve canını veriyor seve seve. Öteki dünyayı kazanmak için ölüme amade hale geliyor.

Rasulüllah’ın cemaati, tereddütsüz gözünü kırpmadan, çoluk çocuğunu Mekke’de terk edecek, malının yerini müşriklere söyleyerek, fazilet hissini izhar edecek. Mekke’den ayrılırken söylediği altın ve gümüş hazinelerini müşrikler bulunca; “Doğru söylemiş!” diye onları dahi gıptaya ve hasede sevk edecek Süheyb ibn-i Sinan…

Merdiven merdiven dünyanın üzerine, beşerî kaprislerinin üzerine, şahsî refah ve saadeti adına her şeyi terk etmek süretiyle, Rahmetin pâk dâmenine dudaklarını yapıştırıyor, “Her şeyi bıraktım ama Allah’ım, Sen varsın ya!…” havası içinde Allah’a vasıl oluyor.

Süheyb öylesine mualla bir noktaya ulaşıyor ki, manevi terakkide doruk noktasıdır. Sinesinden hançeri yiyen Hz. Ömer, acaba, yerine kimi tavsiye edecek diye endişeli bakışlar arasında, nazarını kime çevireceği beklenirken:

“Süheyb’e söyleyin benim yerime namaz kıldırsın!” diyecektir.

O yaralı Aslanın bu halinde Sahabe cemaatine namaz kıldıran Süheyb faziletin bu denli zirvesine ulaşmıştır. İçten derinleşmişti, şekil insanı değildi, gönül adamı, aşk adamı, heyecan adamıyd…

Allah bu milletin kaderini şöyle ve böyle omuzuna alan kimselere şuur anlayış ve basiret ihsan eylesin. Şeklen Müslüman görünen bizleri, saçımızla sakalımızla, tesbihimizle kendimizi layık gördüğümüz bu dairede Cenab-ı Hak, işi kemaline erdirsin, taklitçilerden kurtarsın bizleri inşallah…

Müslümanlık bir gönül işidir. Şekil o gönül heyecanın ifadesi, formule edilme şeklidir…

HUTBE HAŞİR-6 (20 Ocak 1978)

AHİRETE İNANAN, DÜNYAYI İSTİHKAR EDER, AHİRETE AİT İŞLERE YÖNELİR, SEMERESİNİ ALIR…

BİLAL-İ HABEŞİ’NİN EHAD SÖZÜ, BEDİR’DE ÜMEYYE’Yİ ÖLDÜRMESİ…
BİLAL-İ HABEŞİ’NİN KIZ İSTEMEDEKİ SAFFETİ VE DURULUĞU…
BİLAL-İ HABEŞİNİN HALİFE EBU BEKİR’DEN İZİN ALIP CİHADA GİTMESİ…
BİLAL-İ HABEŞİ’NİN HALİFE ÖMER’İN RİCASIYLA SON KEZ EZAN OKUMASI, HERKESİN AĞLAMASI…
Elhamdülillâh…Elhamdülillâh…Elhamdülillâhillezî hedânâ lihâzâ…vemâ künnâ linehtediye levlâ en

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Vallâhü yed’û ilâ dârisselâm…” (Yunus, 10/25)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Elde edilen kaçançların heba olmayacağı, çekilen zahmetlerin boşa gitmeyeceği, dökülen gözyaşlarının israf olmayacağı, akıtılan kanların bir şeye yaramayacağı bir anlayış, bir hayat tarzı bir kanaat vardır.

Bunu İslam getirmiş, tahkim etmiş, insanlara tebliğ etmiş: Her sa’y, karşısında bir semere bulur, her meşakkat bir rahata mukabil gelir, her dökülen kan ve her akıtılan ter öbür alemde çeşit çeşit mükafatlarla insanları karşı karşıya getirir.

Mutlaka sa’yinizin semeresini görmeyi düşünüyorsanız, meşakkatlerinizden sonra rahata ermeyi düşünüyorsanız, bin türlü kalaktan ve iç ısdırabından sonra, gönül huzuruyla yaşamak istiyorsanız, onu Allah’a imandan başlayıp, ahirete imana kadar, ondan teferruat-ı dine kadar…her şeyi kabul etmede bulacaksınız Allah’ın tevfik ve inayetiyle…

İnsan çeşitli fedakarlıklara katlanır, insan seve seve ölüme katlanır, insan akla hayale gelmedik tehlikelere karşı, tehlikelerin kucağına atılır, tehalük gösterir…

Niçin yapar bunları? Nasıl yapabilir bunları?..

Bu vadide kaybettiği şeylerin karşısında büyük şeyler alacağına, elde edeceğine inandığı için, seve seve böyle bir alışverişe, böyle bir pazarlığa girer. Ve katiyyen bilir ve inanır ki, burada kaybettiği her şey, baki bir sürette öbür alemde kendisine verilecektir.

Apaydın bir mazi, yıldız yıldız mefahir, bu inanç üzerine kurulmuş, bu inanç üzerine gelişmiştir. Seve seve kendilerini ölmümün kucağına atan, dünyayı istihkar eden, dünyanın verasında bir şey arayan insanlardı…

Dünyayı rahatlıkla tepebilecek insan, ondan daha büyük bir şey gördüğü içindir ki onu tepmiştir.

Binaenaleyh bir mümin, Allah’ın tevfik ve inayetiyle, ahirete inandığı için, hayat ve hayata ait bütün lezaizi terk edebilir. En huşûnetli bir hayatı rahatlıkla tercih edebilir. İnsan için tahammülfersah olabilecek meşakkatlere rahatlıkla katlanabilir. Çünkü bütün bunların verasında, hakiki huzura ve hakiki saadete erecek, Allah huzurunda ebedî mesud olacaktır…

İşte gerçek inanmış, büyük bir davaya gönül vermiş ve seve seve onun uğruna başını koymuş hakiki Hz. Muhammed cemaatiyle yapmacık güller, çiçekler gibi, taklîden onun arkasında duran cemaatin farkı bu noktada olur. Bu noktada iki cemaat birbirinden ayrılır.

Hakikaten büyük bir davaya gönül vermiş, büyük bir davaya başını koymuş, seve seve ölüme tebessüm ederek giden bir cemaatle, hayat altında mağlub olmuş, davaya gönlünü kaptırmış ve en küçük meseleler karşısında eziklik hisseden taklidi cemaat bu noktadan ayrılır.

Yeniden yeryüzünde bir ihya, mürdenin ihya edilmesi, ölü gönüllerin hayata kavuşması, sönmüş hislerin kaybettiği heyecanı yeniden elde etmesi düşünülüyorsa, kendi manasında yeniden bir dine dönüş, yeniden din ve dine ait meselelerin ele alınması gerekmektedir.

Muhterem Müslümanlar!..

Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam, cemaatini bu anlayış içinde yetiştirdi. Bu anlayış içinde bulunan cemaat, dünyanın kaderini değiştirdi. Yıkılması gereken umranları yıktı. Umran demek caiz midir, değil midir?..Yapılması gereken umranları kurdu vaz’ etti.

Her hal-ü kârda Allah diyen bir cemaat, her mesele karşısında Allah’a itimad eden bir cemaat, daima nazarı ahirete müteveccih bir cemaat, ezelden, ebedden, ebedi duygudan başka bir şey düşünmeyen kimselerle ebede, ezel ve ebed sultanına gönlünü kaptırmış ve vermiş bir cemaat…

İnsanlığın kaderini değiştiriyor…

yapıları ve yetiştikleri muhit itibariyle, tahsilleri ve kültürleri itibariyle, bizlerden farklı değilleirdi. Şayet farklı deseniz dahi, kültür ve ictimî seviye bakımından bizim çok dûnumuzda idiler. Bununla beraber, en medenî en mütefennin milletlere Allah, yaptırmadığını onlara yaptırdı.

Bilal-i Habeşi ile Habbab abin Eret’e, Selman-ı Farisi’ye yaptırdı…

Mekke vadisinin her taşına, her kumuna, her çakılına, Betha’nın kenarına köşesine bütün kıyılarına işlenen bir ses, bir solku vardı:

“Kulhüvallâhü ehad…Allâhüssamed!..”

Mazi silemedi bunu. Deccal’ın oraya giremeyeşine tatlı bir remiz vardır, hadiseler silemedi bunu, kan ve ter içinde, boğuk soluklarla Betha’nın her vadisine işlenen bir ses kıyamete kadar devam edecektir. Mekke metrûk hale geleceği ana kadar devam edecektir. Her vadide, hak davasının, büyük davanın bir mecnunu, bir gönül vermişi, “Ehad!..Ehad!..” diye Allah’ın adını vadilere, Betha’nın her köşesine işlemektedir…Sadece bunlardan Bilal-i Habeşî’yi arz edeyim:

Bilal-i Habeşî… Ümeyyetübn-i Halef’in, bu zalim, bu gaddar insanın bir köle olarak himayesinde bulunan ve Aleyhissalatü vesselam’ın zuhuruyla, onun için yepyeni bir dünyaya kapı, pencere ve menfez açılan Bilal-i Habeşî…

Hayatının sonuna kadar, girdiği zifaf evinde devam edip, sadakattan taviz vermeyen bu Habeşli siyah köle, sultanlara tac giydirecek kadar âlî makamın sahibi Bilal-i Habeşî…

Allah Rasulüne gönül verdiği için ayağına ip bağlanıyor Betha’da sürükleniyordu. Ama o, sözünü sazını değiştirmiyordu. Uğradığı her yer, sürüklendiği her kum parçası, sırtına konan her taş, ondan tek şey duyuyordu;

Tek ses tek nefes:

“Ehad!..Ehad!..” sesini duyuyordu.

Aleyhissalatü vesselam o güne kadar kendisine, daima hasım vaziyette bulunmuş düşmanına, müthiş bir darbe indireceği Bedir harbi oluyordu. Bilal-i Habeşi Bedir’de bulunuyordu. Gözü Ümeyye’ye ilişince:

“Re’sül- kafir velâ necevtü in necâ”… Küfrün başı ve babası, o kurtulursa ben kurtuyumuş sayılmam!” diyordu. Eğer o bugün diri, Mekke’ye dönerde ben kurtulamadım demektir, Allah bana sorar…Onun canına okumak bana düşüyor…

Kafir Bedrin sağında solunda dolaşırken, senelerce evvel duyduğu bir sesi duyuverdi. Bilal-i Habeşi karşısına dikildiği zaman, şu kıvırcık saçlı insan, bir hurma ağacı gibi dehşet salıvermişti Ümeyye’nin kalbine…Kulaklarını çınlatacak bir ses duyuyordu, tanıdığı bir sesti. Bu sesi kapısında, sokakta, Betha’nın vadisinde çok duymuştu:

“Ehad!..Ehad!..” sesini duyuyordu…

Ve bir kaç dakika sonra da, bu kölenin kılıçları altında yere yıkılıyordu. Bilal’in gönlü inşiraha kavuşmuş, Allah Rasulü’nün huzuruna dönüyordu. Bedrin de aslanı, kahramanı olmuş Bilal-i Habeşi, Allah Rasulünün huzuruna dönüyordu.

Bilal-i Habeşi, Allah Rasulü hayattayken bütün meşahide iştirak etti. Tek duygu, tek düşünce, ahireti kazanma duygu ve düşüncesi…İyi bir hayat yaşama, mesut bir akıbet elde etme düşüncesi…Bütün meşahidde hazır bulundu. Bedir demedi, Uhud demedi, Hendek demedi, Yermük demedi bütün meşahidde hazır bulundu.

Allah Rasulü vefat ettikten sonra da Medine’de duramaz hale geldi. Medine’nin sokağı, Medine’nin evleri, binaları, Medine’nin havası onu artık sıkıyordu. tevazuunu hiç kaybetmemişti, kulübesini terk etmemişti. Öyle basit bir hayat yaşıyordu, duyguları o kadar sonuna kadar duru idi ki, bir gün hem kardeşini hem kendini evlendirmek üzere gitti aileye aynen şöyle dediğini duyuyoruz:

“Ene bilâl ve hâzâ ahî künnâ abdeyn minel-habeşeh!..”

“Ben Bilal bu da kardeşim biz Habeşten iki köleyiz!”

Kız isterken bu kadar duru, bu kadar berrak duygularla istiyor…

Birisinden bur hıtbede bulunacak:

“Künnâ dâlleyn fekad hedânllâh ve künnâ abdeyn fekat a’tekanallâh!..”

“Biz dalalette idik ikimizi de Allah hidayete kavuşturdu. Fahırlanacak gururlanacak ne tarafı var? Biz ikimiz de esirdik Allah hürriyete kavuşturdu”

“İn tüzevvicünâ felekel-hamd felillâhil-hamd ve in temne’unâ vallâhü ekber!..”

“Eğer bizi evelendirir iseniz Allah’a hamd ederiz, eğer meneder vermezseniz Allahüekber der gideriz, esbabını anlayamayız bunun…” Hayatının sonuna kadar dupduru duygularla yaşadı…

Allah Rasulü vefat edince, dünyası değişmişti. Medine birdenbire ona bir zindan haline gelmişti. Hz. Ebu Bekir’in karşısına çıktı:

- “Efdalül-a’mâli el-cihâd fî sebîlillâh…ürîdü en ürâbita fî sebîlillâhhi ilâ en ümît”

- “Ben Efendim’den işitmiştim: “Müminin en faziletli ibadeti cihaddır” buyurmuştu. Müsade edersen ben cihada gitmek istiyorum. Ölünceye kadar başımı bu yola koymak istiyorum”

- “Men yüezzinünâ yâ Bilâl?”

- “Bize kim ezan okuyacak ya Bilal?”

- “Vallahi Rasulü Ekrem’den sonra ben ezan okuyamam!”

Bir iki defa denemişti bunu. Muhammedürrasûlüllâh’a gelince, ayaklarının…………bağı çözülmüştü de………….okuyamamıştı. Eşhedü enne Muhammeden Rasulüllah diyememiş bitivermişti……………….ne gönüldü…………..nasıl bağlılıktı……….nasıl….. Rasulü Ekreme…… gönül vermeydi ki……. eşhedü…. deyemiyordu…….

- “Ben ondan sonra ezan okuyamam!”

Ebu Bekir yaşlarını tutamadı……

- “Arzu ettiğin gibi git, ribat yap!” buyurdu…

Git istediğin cephede, uyûn-ı sâhireden olarak gelecek düşman mazgallarını gözetle! Düşmanın sızmasına imkan verme dedi.

Bilal, hayatının sonuna kadar Şam önlerinde murabata yaptı, savaştı cepheden cepheye koştu.

Hz. Ömer Şam’a gitmişti, vefatına az kalmıştı, bükülmüş kad ve kamet…Ömer araya adamlar koydu:

-”Ne olur Bilal bir ezan okusun!”..Şu coşkun Habeşli bir ezan okuyuversin!..Rasulü Ekrem’i yeniden hatırlayalım, bir daha hatırlayalım, hatıra getirelim…

Bilal kaddi bükülmüş, Allah Rasulünün bu ikinci halifesinin, içten bu arzusunu reddedemedi.

Ömerin de vefatına, evvelki iki dostuna kavuşmasına az bir zaman kalmıştı…onun için diyar-ı İslam’ı geziyordu… Herkes evlerinde rahat oturuyordu……………. ecnad ve kumandanlar, askerlerinin başlarında bulunuyorlardı……………… birdenbire Şam’ın…. yüksek bir kubbesinin…… başında göklere doğru……. bir sesin….. yükseldiği………… duyuldu…………… bu sesi 5-10 sene evvel…………. Medine’de sık sık duyuyorlardı………………….. yataktan fırlayan……….. yorganı atan kapıları çarpan koşuyordu………. olur mu olur, acaba Rasulü Ekrem mi dirildi?………….. Bilal ötüyor bülbül gibi……………

Ömer hıçkıra hıçkıra ağlıyordu………………

Ashab hıçkıra hıçkıra ağlıyordu……………..

Gönüller yeniden heyecanlanmış, müminler yeniden duygulanmış, Allah’ın huzurunda olma havası içinde yeniden kendilerinden geçmişlerdi……

Bilal ilk ve son bir kere daha ezan okuyuverdi. O, son, ilk ve son ezanı oldu Allah Rasulünden sonra…..

Ağlayanlar ağladılar, gözyaşı dökenler, gözyaşı döktüler…

Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali…cihana geldiler, hep ağladılar, az güldüler veya gülmediler…

Ulvî bir aleme gittiler…

Sizler de arkadan, önüne geçemeyeceğiniz bir kuvvet tarafından o aleme çekilmektesiniz…Gittikleri sofranın başına ister istemez gideceksiniz. Prangalı, boynunda tasma olarak gitmemeye çalışın, Allah’ın davetine tatlılık içinde icabet edin, döktüğünüz ter, döktüğünüz gözyaşı, duyduğunuz heyecan öbür alemde, uhrevi nimetler olarak tecessüm edecek size takdim edilecektir.

Öyle bir yola girin ki, sa’yiniz bâdı hevâ gitmesin, öyle bir savaş verin kavga edin ki, o kavgada hiç bir şey kaybetmiş olmayasınız, aksine kaybettiğiniz şeylere bedel bin kat fazlasını kazanasınız.

Bu yol Allah’ın yoludur…Bu yol, Allah’a inanma yolu, bu yol Rasulü Ekrem’in yolunda bulunma yolu, bu yol ahirete gönlünü kaptırma yolu, hayatını ölümün verasına göre tanzim etme yoludur.

Cenab-ı Hak, mürde gönüllerimize Bilal-i Habeşi gibi, onları ihya edebilecek bir duyurucu, bir mürşid göndersin

Rasulü Ekrem’den bu yana, tedricen öle öle gelmiş, kasvet bağlamış bütün kabiliyet ve melekelerini kaybetmiş, iç yapımızı yeniden ihya buyursun, sırat-ı müstakime hidayet eylesin…

HUTBE HAŞİR-7 (27 Ocak 1978)

AİLE VE TOPLUM BÜTÜNÜ, AHİRETE İNANAN SAĞLAM FERTLERLE SAĞLIKLI HALE GELİR…
ATININ ZİMAMI VE EĞERİ, KILICININ KINI OLMAYAN SAHABİ, ÜLKELERİ FETHEDİYORDU…

AFRİKA FATİHİ AMR İBNÜL-AS’IN, SON DAKİKALARINDA GEÇMİŞ HAYATINI ANLATMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“İnnallâ maallezînettekav,,,” (Nahl, 16/128)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Bütün, parçanın sıhhatiyle sıhhatlidir.

Bir cemiyet, o cemiyeti teşkil eden aile yapısının sıhhatiyle sıhhatlidir.

Fertler sağlam olduğu, sağlam ruh, sağlam karakter, sağlam maneviyat, aile kendi kendine sıhhat kazanacak ve bu sıhhat cemiyyetinin bütün tabakalarına sirayet edecektir.

Aşağıda mesele ihmal edildiği zaman, yukarda çare aramalar, kendi kendini aldatma ve oyalamadan başka bir şey değildir.

En basit şekliyle, sanayide montajın, milletleri nasıl batırdığını, yerin dibinege çirdiğini çok iyi bilirsiniz. Eğer meydana getireceğiniz mekanizma, bütünü teşkil edecek parçaların hepsi sizin tezgahlarınızdan çıkıyorsa ucuza mal edebilirsiniz.

Yoksa sanayi müessesesi kuracağım diye, kambur kambur üstüne iflahınızı keser. Belki bir reno gibi bir arabayı on bin liraya alırsınız dıştan, parçasını ona mal edersiniz. Ama sadece onun aküsü, bunu siz yapamıyorsanız, belki o arablanın fiyatı kadar bir fiyatla ancak alabilirsiniz. Sair şeyleri de ona kıyas ettiğiniz zaman, her şeyine bizzat mübaşeret edemediğiniz işlerin, sanayiin, tekniğin, sizi batırdığını göreceksiniz…

Cemiyet yapısında da mesele aynı şeydir. Onun için de dış bir müdahale, yabancı bir parmak, ayrı bir fikir, yanlış bir ideoloji bulunduğu müddetçe, siz hiç bir şey yapamazsınız, o cemiyyetle…O dupduru hale gelmedikten sonra, safîleşip berraklaşmadıktan sonra, o cemiyyetle hiç bir şey yapamazsınız.

Onun için hedefi bir şey yapmak olan bütün fertler ve cemiyetler, bir şey yapmayı hedef edinmiş bütün müesseseler, hususiyle maarif yuvaları ve hususiyle işi parlementer seviyede ele almak isteyenler dikkat etsinler!..

Bu İslamî cemiyet yapısının içine ağyâr parmağı girerse, ağyarın ateşine yananlar bunun içinde bulunursa, katiyyen bilsin ki bu, montaj sanayi gibi, neticesi iflastır, perişaniyettir, sergerdan olmaktır, dilenciliği arttırmaktan başka bir şeye yaramamaktadır.

Muhterem Müslümanlar!..

Heptencilik havası içinde, müminin bir iç duruluğu ile Müslümanlığa yeniden dönmesi, teşkil edeceği bütünün mükemmel bir parçası haline gelebilmesi için lazım gelen gayreti göstermesi gerekmektedir.

Niçin Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın maddi fakirlik içinde bulunan Ashabı cihanı fethediyor da kemmî ölçülerle Ashabının bin katı olan bizler de bugün küçük bir adayı dahi mükemmel fethedemiyoruz?..Ona ait meselelerin üstesinden gelemiyoruz. Devletler topluluğu içinde inanmış bir milletin, haysiyetine yakışır şekilde meseleye çözüm getiremiyoruz…

Atının eğeri yoktu…

Atının ağzında zimamı yoktu…

Kılıcının kını yoktu…

Fakir bir arap cihanı fethediyordu…

Dize getiriyor, beşerin müşküllerini hallediyor, yeni bir medeniyet temelini atıyordu…

Biz en küçük meselenin üstesinden gelemiyoruz, niçin?..

Siz isterseniz başka şeylere verin…

Ben, o cemaat içinde mükemmel bir kültür, fevkalade bir sanayi anlayışı falan filan görmüyorum…Görmedim ve bilmiyorum…

Belki bütün dinamizmin temelinde, iç ve dış safveti, gönül duruluğu, hakka bel bağlama, rabıtanın kuvvetiydi…Öldükten sonra dirilmeye hakikaten inanmanın tesiriydi.

Ve sadece bir misal…Belki size çok şey ifade edecektir. Kendi ağzından dinlemek…Ama onu benim ağzımdan dinlemek onun namına ne büyük talihsizlik!..

Rasulü Ekrem’in Nur Meclisi her gün inkişaf ediyor, arzettiğim; eğersiz atlılar, kınsız kılıçlılar, zimamsız atlılar gün geçtikçe çoğalıyor. Vaziyet ve gidişatı herkes anlamasa bile tohumu toprağa atan Zürra’ öyle anlamış ki onlara vaîdlerde bulunurken, işin encamından, lehlerinde olacağından gayet emindir.

“Allah bu işi tamamlayacak fakat siz acele ediyorsunuz!” buyurmaktadır.

Bu nurdan hâle’nin inkişafı bir kısım şom ağızlıları, kem gözleri, İslam aleyhine gayrete getirmiş, ona kötülük yapmaya sevk etmiştir. İçlerinde ilerde talihli, İslamın büyük yükünü sırtına alacak kimseler de vardır, bu muvakkat talihsizler arasında…Bunlardan bir tanesi de Amr ibnü’l-As’dır… Amr ibnü’l-As, vefat edeceği ana kadar, İslamından sonra, haysiyetli bir hayat yaşamıştır. Ecnad arasında sözü sazı, dirayet ve kiyasetiyle, daima düştüğü yerden toz kaldıran bir insan olarak yaşamıştır. Afrika’nın fetih vazifesi kendisine verilince, daha Rasulü Ekrem devrinden başlattığı bu fetih dönemini Hz. Ömer devrinde doruk noktaya ulaştırmıştır.

Afrika İslamın kılıcı karşısında dize gelmiş, ama onun da daha çocukluğunda içinde meydana gelen, yaşlatan ve öldüren hormon, nihayet Amr ibnül-As üzerinde hakimiyetini tesis etti, dizi yere gelmeyen, sırtı yere gelmeyen bu büyük kumandan, siyasî dahi, ölüm döşeğinde son soluklarını yastığa yutturmakta, son nefeslerini alıp vermektedir. Mevlanın huzuruna gidebilmenin heyecan ve helecanıyla rengi kaçmakta, dudakları burulmakta, ara sıra kendinden geçmektedir.

Bir miktarını oğlundan dinleyelim:

O, Sahabinin en sofisi, evlendiği zaman ancak babasının zoruyla haniminin yanına giden, “Bu kadın benim ibadetime mani olacak!” diye yanına sokulmayan oğlu:

- “Baba! Fazla heyecanlı görüyorum! Halbuki ölürken heyecan duyanları kınardın. Niye bu kadar heyecan?”

Hıçkırıklarını tutamadı………..yüzünü kaçırdı………bir miktar ağladıktan sonra döndü, bana sergüzeşt-i hayatını kısaca, hatlar ve çizgiler halinde takdim etti.

- “Hayatımın en bulanık bir noktası vardır oğlum! Bu noktada ben Allah Rasulünün, şu nurla irfanla gelen insanın karşısında daima yerimi aldım, O’nun karşısında olmayı bir vazife bildim. O kadar haşin o kadar hırçın, o kadar nankör, o kadar cüretkar, o kadar terbiyesiz idim ki, O’nun Habeşistan’a gönderdiği amcasının oğlunun başında olduğu o kafilenin bir Hıristiyan tarafından dahi himaye görmesine tahammül edemedim, gittim oraya. Necaşi’yi, Habeş hükümdarını baştan çıkarmak için ne diller döktüm. Ne gayretler sarfettim. Ama Allah Müslümanları himaye etti.

Ben yine Mekke’ye döndüm. Küfrüm, dalaletim, tugyanım, içimde ısdıraplar meydana getiriyordu fakat büyük hakitat karşısında buzdan dağların tahammül etmesine imkan yoktu. Nihayet benim de içim eridi. Adeta içimde çağlayanlar meydana geliyordu. İçimdeki bu şiddetli arzunun önüne geçemez oldum. Bir gece karanlıkta Mekke’yi terketmeye karar verdiğim zaman, çıktığım bir kalebendin deliğinden bir duvarın açığından ve gediğinden çıktığım zaman, uzakta Halid bin Velid’in de aynı heyecanla, Medine’ye doğru azm-ı râh ettiğini müşahede ettim.

Bin endişe ve korkuyla yşüzyüze geldim, bin endişe ve korkuyla içimizi birbirimize şerhettik. İkimiz de aynı niyetlerimizi gizliyorduk. İkimizin kanaatı da Medine’ye gitmekti ama neden sonra ancak açabildik ve sonra da sarmaş dolaş olduk. Küfürde bu iki candaş, iki yoldaş sarmaş olduk. Aleyhissalatü vesselam’a gitme yolunda… Dünya ve ahjreti mamur etme yolunda, ölümle bitmeyen bir hayatın müjdesine gidip inkıyad etme yolunda…

Biz Medine’ye doğru giderken zaman ve mekan meselesi

bahis mevzuu olmayan varlıklar tarafından haber çoktan ulaştırılmıştı.

Kuba’da Medine’nin çocukları O’nu karşıladıkları gibi, naatlarla bizleri karşılıyorlardı. Anladık ki Nebiler Nebisi hoşnut, anladık ki gönlü bizim için fethedilmiş. Yanına sokulduk, gittik bizi istikbal etti, tebessüm ede ede sinesine bastı…Ah o dakika ölseydik! Her şeyimiz mamur idi. Ben Rasulü Ekrem’in elini tuttum, biat ediyordum. Bu kuvvetli ele tutunduğum zaman biliyordum ki, cennete çıkacak, firdevse yükseleceğiz. sıktıkça elini sıkıyordum, o pehlivan ellerimle…

- “Mâ zâ ta’nî yâ Amr?”

- “Ne demek istiyorsun elimi sıkanken?”

- “En tagfiranî yâ Rasûlallâh!”

- “Beni bağışlayasın ya Rasulallah!” dedim.

Bu bağışlamanın manası, öbür alemde mesut olmak, şefaat elini uzatıp elimden tutmak, Cemalullah’ı müşahede edeceği ufka ulaştırmaktır.

- “Bilmiyor musun ya Amr! İslamiyet lailahe illallah Mhammedürrasulüllah deyiverince, geçmişte olan bütün günahları, seyyiatı sileceğini bilmiyor musun ya Amr_”

“Bu beşaret karşısında o kadar sevinmiştim ki, ah evladım! Keşke o zaman ölseydim!”

Bu ikinci devirde, Rasulü Ekrem devrinde o başımızdaydı, içimizi şerhediyorduk, fetih orduları içinde gidersek her emri O’ndan alıyorduk. Huzurlu bir dönem başlamıştı. Cennete dahi tercih edeceğimiz bir dönem başlamıştı. Aradan günler geçti, O, çekip içimizden gitti, her şeyde bir muglaklık, bir kapalılık meydana geldi, artık her şeyi olduğu gibi göremiyorduk, her şeyde bir bulanıklık müşahede ediliyorduk.

Biz bilmeyerek bir kısım hadiselere girdik, siyasettir idaredir dedik bir kısım hadiselere girdik. Şu anda halimin nerede olduğunu, benim nerede bulunduğumu bilemiyorum oğlum!. Ne kadar Rasulüllah’dan uzaklaştım, ne kadar cennete liyakattan uzaklaştım, ne kadar Allah’dan uzaklaştım demek istiyordu, bilemiyorum…….

Dedi ve son sözlerini söylemedi. Yine benden yüzünü kaçırdı öbür taarfa , duvara. Muhasebesini yaptıktan sonra, öldükten sonra dirilmeye harfiyyen inanmış olmanın havası içinde, muhasebesini yaptıktan sonra son soluklarını da yastığa yükleyiverdi ve mele-i ala’ya yükseliverdi”…Cenab-ı Hak öyle temiz akıbeti cümleye nasip eylesin…

Muhterem Mü’min!..

Herkes yaşadığı hayatta, bilemedği girizgahlarda nerede olduğunu merak ediyor…

Sen nerede olduğunu hiç merak ettin mi?..

Allah ile aranda olan mesafe bakımından nerede olduğunu hiç merak ettin mi?

Rasulü Ekremle aranda olan mesafe bakımından nerede oluğunu hiç merak ettin mi?

Cennet ile alakan noktasında nerede olduğunu hiç merak ettin mi?..

Hayatındaki seyyiatın ağır bir hamule halinde, sırtında br yük halinde mesuliyetini hiç hissettin mi?

Etmediysen aşman gereken çok daha uzun mesafeler var, etmediysen geçmen gereken çok mesafeler var..

Bu yol, çok uzak…

Çok menzili var…

Bunları aştıktan ve geçtikten sonra, huzur inşirahı içinde Allah’a vasıl olacak, gerçek saadeti elde edeceksin…

Nedir devleri dize getiren?

Nedir gözünü budaktan esirgemeyen insanların içinde endişe yelleri estiren?

Öldükten sonra dirilecekleri, var olacakları o hayatın hesabını hayatı bahşedene vermektir…

Size bu hayatı bahşeden Hz. Allah, bahşettiği hayatın her lahzasının hesabını sizden soracak, verdiği şeyleri teker teker alacaktır…

İşte bunun endişesini içinde taşıma…o devi dize getiriyor, bülbül-i ebkem hale getiriyor, koskoca Afrika Fatihini bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlatıyor…

Ama bu ağlama ne tatlı ağlama!..

Mevlaya hesap vermenin endişesini içinde duyup da ağlama!..Ne tatlı ağlama!..

Samimiyetle böyle ağlamayı Allah cümleye nasip etsin!..

Mevla’nın huzuruna çıkma endişesi kendilerine arz edilirken dahi, içinde bir ürperti, göz önlerinde bir yaşlık hissetmeyen belki yeryüzünün en talihsiz, bedbaht varlıklarıdır… Cenab-ı Hak onlara da irşad ve hidayet nasip eylesin!…

HUTBE HAŞİR-8 (03 Şubat 1978)

ÇEKİLEN SIKINTILAR ÇİLELER, AHİRETE İMAN SAYESİNDE BOŞA GİTMEZ…
BAŞTA NEBİLER, SIKINTI ÇEKENLER, KARŞILIĞINI ALACAKLARI BİR ALEM GELECEKTİR…

HZ.EBU UBEYDE BAŞKUMANDAN OLMASINA RAĞMEN DÜNYA KARŞISINDA HİÇ DEĞİŞMEMİŞTİ…
HZ.EBU UBEYDE’NİN, FEDAKARLIKLARI…HZ.ÖMER VE HZ.HALİD İLE OLAN DİYALOGLARI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Ve en leyse lil-insâni illâ mâ se’â” (Necm, 53/39-40)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Kıymetli şeylerin bâd-ı hevâ yok olmaması, en parlak en cazip şeylerin mesnetsiz solup gitmemesi, katlanılan meşakkatlerin, çekilen ısdırapların boşu boşuna olmaması ancak ahirete inanma sayesinde elde edilir.

Dökülen terler, akıtılan kanlar, çekilen ısdıraplar, ahiretin mizan ve terazisiyle tartılmakla ancak kıymet ve değer kazanır.

Nice emekler vardır ki dağları yerinden sökecek çaptadır ve fakat bu emeklere bir mükafat bir karşılık verilememiştir.

Dağı yerinden sökecek, küre-i arzın hareket devrini değiştirecek, insanlığın kaderi üzerinde tesir edebilecek en güçlü, en muktedir kimselerin hareketleri adeta boşuna gitmiştir.

Bu hareketlerin boşa gitmemesi ancak ahiret sayesinde olacaktır.

İç ısdırapları, bütün tessürler, telehhüfler ve hüzünler ancak ahiretle mükafata erecek ve kırık gönüller ancak ahirette tamir edilecek, huzura kavuşacaklardır.

Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam’ı düşünün! Beşerin en mümtüz varlığı, insanlığın daima kendisiyle iftihar ettiği iftihar tablosu, Fahrı Kainatı düşünün.

Düşünün ki 60 küsur senelik hayatı içinde dünya zevki namına bir şey tatmadı.

Düşünün ki Kisra’nın, Hİrakliyüs’ün saraylarının bütün zinet ve debdebesi, İslamın hazinelerine aktığı dönemde dahi Rasul-i Ekrem, eteğini dünyanın tozuna toprağına bulaştırmadı.

O sadece adeta, bu dünyada ısdırap çekmek, bir hamile gibi büyük bir hakikatı doğurmak için ısdırap çekti ama muttasıl ısdırap çekti.

Aç durdu, susuz durdu, ter kan içinde kaldı, cepheden cepheye koştu. İçindeki büyük hakikatı duyurmanın heyecanını yaşadı, sesi soluğu kesildi.

Ne elde etti?

Bu büyük ısdıraplı insan!..

Bu insanlığın en büyük çilekeşi ne elde etti acaba?

O’nun bütün sa’y ve gayretini hebâen mansur etmemek, ancak O’nu ahiretin Sultanı görmek sayesinde olacaktır.

Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam, iki gün üst üste karnını doyuracak kadar hayatında yemek yemedi.

Sahabi anlatıyor: Değil üst üste iki gün yemek yemek, Ebu Hüreyre:

“Yanına girdim” diyor, “Oturarak namaz kılıyordu. Otururuken dahi ısdırap dökülüyordu kendisinden. “Yanına sokuldum. Selam’dansonra:

- “Hasta mısın yâ Rasûlallâh?” dedim.

Kulağıma fısıldadı duyacağım şekilde:

- “el-cû’u yâ ebâ Hüreyre”

- “Açım yâ ebâ Hüreyre! Onun için kalkamıyorum” buyurdu.

Gözyaşlarımı tutamadım…

- “Lâ tebkî yâ ebâ Hüreyre! Feinne şiddetel-azâbi lâyüsîbül-câi’a” ferman etti…

- “Ağlama yâ Ebâ Hüreyre! Kıyamette azabın şiddeti, dünyada aç duran kimselere isabet etmez!” buyurdu.

Bâd-ı hevâ mı gitti Rasulü Ekrem’in ısdırabı?..Boşuna mı gitti açlığı ve susuzluğu?..

Mehalike göğsü gerenler, bela ve musibetleri merdiven merdiven aşanlar, dağları devirenler en büyük cihangirler, insanların efkar ve kalplerini tenvir eden Nebiler, çekmedikleri kalmadı…

Ama gördükleri de kalmadı…

Öyleyse çektiklerinin karşılığını görecekleri bir alem gelecektir. Burada her sa’y muhakkak neticesiyle sa’y yapanın karşısına çıkacaktır.

Ebû Ubeydetübn-ü Cerrah’a dikkat edin…

Bize Rasulü Ekrem’in tanıtması içinde “Ümmetin Emini” diye tanıtılmıştı…Necran vefdi gelmiş:

- “Yâ Rasûlallâh! Bize iyi bir adam gönder de dinimizi anlatsın, bize emin bir adam gönder yâ Rasûlallâh!”

- “Kum yâ Ebâ Ubeyde!”

- “Kalk ya Eba Ubeyde!..Bu size bir emindir, hakkıyla emindir!”

Vefd ayrılıp giderken arkadan Allah Rasulünün sesi geliyordu durmadan: Ebu Ubeyde hakkıyla emindir…

Halid bin Velid, Hz. Ömer tarafından azledilince, Ebû Ubeyde yerine kumandan olarak tayin edilmişti. Ama Yermük gibi İslam tarihinde ciddi bir vak’a olan Romalılarla Müslümanlar arasında kazanma ve kaybetmenin kavgası olan bir vakada kumandan değişmesi demek, her şeyin alt üst olması demekti.

Ebû Ubeyde’ye:

“Hz. Ömer’in emri geldi, kumandan sensin! Halid senin emrinde bir neferdir!” emri gelince vak’a bitinceye kadar sesini çıkarmadı. Vak’a bittikten sonra Halid’e varıp emri açıkladı:

- “Halifenin emridir yâ Halid! İster dinlersin ister dinlemezsin!” aldığı nameyi aldı başına koydu.

- “Ya Eba Ubeyde! Niçin baştan bana söylemedin?”

- “Ne demek ya Halid! Senin ne olduğunu, vak’anın ne olduğunu biliyoruz. Seni nasıl değiştirirdim ben o vak’ada?”

Eteği, Ömer’in ifadesiyle, dünyanın tozuna toprağına bulaşmamış Ebu Ubeyde, ondan sonra bütün Şam önlerinde, Anadolu içlerine kadar, İslam ordularının baş kumandanı…

Hz. Ömer son ziyaretinde, Şam önlerinde ecnân ile karşılaştı, veba salgını da ortalığı kasıp kavuruyordu:

- “Benim kardeşim nerde?” diye sordu.

- “Kim senn kardeşin ey Peygamberin Halifesi?”

- “Ebu Ubeyde!” dedi “Kardeşim!”…

Çadırına götürdüklerinde Ömer gözyaşlarnı tutamadı. Koca başkumandanın çadırının içinde sadece bir hasır vardı ve sadece bir öğün yiyecek kadar arpa unundan bir şey vardı, kırbası vardı, yayını okunu yapmakla meşguldü baş kumandan.

Ömer gözyaşlarını tutamadı ve:

- “Ya eba Ubeyde! Dünya herkesi değiştirdi fakat senin karşında dünyayı daima mağlub gördüm, o seni değiştiremedi” dediğini duyarız.

Veba tırmanıyordu etrafa. Ömer ordudan ayrılırken Ebu Ubeyde seslendi arkadan:

- “Nereye ya Ömer, nereye? Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? “

- “Allah’ın kaderinden Allah’ın kaderine kaçıyorum, gazabından affına sığınıyorum!” demek gibi bir şey deyip vebadan uzaklaşıyordu. Ve sonra da EBu UBeyde’ye mektup yazıyor:

“Mektubumu eline alır almaz derhal gel!”

Ömer’in Ebu Ubeyde’ye ihtiyacı vardı. Rasulün “Emin” dediği, “Emînün hakkun” dediği, tesbih gibi tekrar ettiği, böylece tavsif ettiği, göklerde adını anarken, çınıltı ve inleme meydana getirdiği bu büyük insana ihtiyacı vardı:

“Namemi alır almaz hemen gel!” diyordu.

Namenin arka tarafını çevirdi Ebu Ubeyde yazdı:

“Yâ Ömer! Biliyorum, ben şu anda ordumun içinde huzur içindeyim. Veba hastalığının kasıp kavurduğu ordunun içinde teselli verici bir kumandan lazım. Biliyorum ki beni ordumdan uzaklaştırmak istiyorsun, vebanın bana isabet etmesini istemiyorsun ama ben huzur içindeyim.”

Name Ömer’in eline geçer geçmez hıçkırıklarını tutamadı ağladı…

“Ebu Ubeyde öldü mü?”

“Ölmedi fakat ölmek üzeredir!” dediler.

Ebu Ubeyde’nin sa’yi boşuna mı gidecek?..

Ağlayanların gözyaşları boşuna mı gidecek?..

Gönüllerini bir mızrap halinde hak diye inleyen büyük insanların ısdırapları boşuna mı gidecek?

Ceyhun olan gözyaşları boşuna mı gidecek?

Eracif içinde canlı yaradan, en kıymetsiz şeyleri de değerlendiren, en adî seslere cevap veren, en ehemmiyetsiz ve hakir arzuları is’âf eden Allah, Ebu Ubeyde’nin sesine kulak vermeyecek mi? Ömer’in feryadını dinlemeyecek mi? Nebinin arzu ve isteklerini is’af etmeyecek mi?

Yığın yığın çilekeşler, yığın yığın musdaripler, yığın yığın hayatın yükünü sırtında taşıyanlar, dağları devirmiş büyük dev insanlar, iç yapıları itibariyle cihanlara sığmayan bu büyükler, sa’y etmişler:

“Ve en leyse lil-insani illâ mâ se’â…”

“İnsana sa’yinden başka ne vardır?..O yaptığı sa’yi görecek, neticesi ona gösterilecektir. En a’lâ şekilde, eksiksiz ve kusursuz…

Mevlayı Müteal sa’yeden herkesin sa’yinin karşılığını ifa edecek, yerine getirecek, o talihli kimseleri mesut ve bahtiyar kılacaktır…

Cenab-ı Hak, kulağı sağır, gözü kör, aklı gözüne inmiş, her şeyi maddede arayan şu 20′inci asrın materyalist insanlarına bu hak ve hakikatları duyursun, ölümden sonraki hayata göre hayatlarını tanzim etme imkanlarını bahşetsin. Secdesiz başlara, paslı vicdanlara, ölü duygulara Cenab-ı Hak hüşyarlık nasip eylesin!..

HUTBE HAŞİR-9 (10 Şubat 1978)

AHİRET SAADETİ, BİR TARLA DURUMUNDAKİ DÜNYADA KAZANILIR…SA’Y HEBA OLMAZ…

SIFFİNDE, HZ.ALİNİN YANNIDA YER ALAN AMMAR’DAN, HERKESİN KAÇMASININ SEBEBİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“İnnel-ebrâra lefî na’îm…” (İnfitar, 82/13)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Kalbin istikamet kazanması, hislerin ma’kul-i kalehinde hareket etmesi, insanın kendisine terettüp eden vazifeleri hakkıyla yapması, insanı iten ve dıştan bağlayan bir kısım kayıtlarla ancak elde edilebilir.

Bu kayıtlar, insan gibi aciz, zayıf, nehif beşer tarafından olamaz.

İnsanı bağlayacak, hissine istikamet, kalbine istikamet, ruhuna istikamet verecek, her şeyiyle onu uyanık bir varlık haline getirecek kayıt, Allah’ın elindedir.

Allah insanları öyle bir kayda bağlamıştır ki, cemaatin bir numunesi olarak onları dünyada yaşamakla mükellefg ve muvazzaf kılmasına karşılık, ahiret gibi bir prangayı, bir kaydı onların ayağına ve boynuna geçirmiştir.

İnsan burada Cenab-ı Hakkın kendisine attığı bu kayd altında, hayatını tanzim edecek, kabiliyet ve istidadlarını geliştirecek, mükemmel bir tohum halin gelecek, ebedi Saadeti sümbül verecek bir tohum haline gelecek, cenneti bütün güzellikleriyle semere verecek ve sonra kabre girecek, toprağa girecek, orada ferdi hayatında neşv-ü nema bulmaya çalışacak, mehşerde İsrafi Aleyhissalam’ın sûruyla bir ağaç gibi aşağıya kök salacak, yukarıya doğru ser çekecek, burada inkişaf ettirdiği istidad ve kabiliyetleriyle orada arz-ı didar edecektir.

Onun içindir ki Allah Rasulü Sallallahü aleyhi ve Sellem, sayıf bir hadiste:

“Dünya ahiretin mezraasıdır” buyurmuşlardır.

Her şey burada toprağa atılacak, her şeyin görümü bakımı tımarı burada yapılacak. Geliştirildikten sonra öbür alemde semere ve sümbül verecek…

Burada biz iki hususu öğreniyoruz:

Birisi müminin hiç bir şeyinin boşa gitmediğini, sesinden soluğundan tesbihatına kadar, davranışlarına kadar hiç bir şeyinin boşa gitmediğini, amelinin heba olmadığını, burada bir Allahüekber deyişi dahi orada baki semere-i cennet halinde kendisine takdim edileceğini görüyoruz.

İkincisi de Ahiret, bir müminin her şeyi olmalı, adımlarını dünyada ona göre atmalı, burada kabiliyetlerini köreltmede; şeytandan, cinden, yılandan, çıyandan kaçar gibi kaçmalı, öbür alemde hevam ve haşerat içinde haşrolabilirim endişesini ruhunda taşımalı, bir insan olarak, bir ahsen-i takvime mazhar insan olarak dünyaya gönderilmiş ve bu türlü şereflerle serfiraz kılınmış insan olarak, kendisine ilk planda bahşedilen istidad tohumlarını, yine insanlık istikametinde inkişaf ettirmeli, insanlık semasına yükselmeli; tâ ahirette insan muamelesi görsün, hutameye atılacak hataplar halinde, ağaçlar halinde; Kur’an’ın ifadeleridir bunlar, ahşab halinde cehenneme atılmasın…

Demek ki bütün ahiret, bütün ebedi saadet burada ayarlanıyor, burada hazırlanıyor. Şu kısacık ömürde, dümeni iyi idare eden, sahil-i selamete çıkacak Allah’ın avnine, inayetine, ihsanına mazhar olacak…

dümenini iyi kullanamayan, rotayı tayin ve tesbit edemeyen işin gayyasına gidecek, öbür alemde de kendisini cehennemin çukurunda başaşağı bulacak. Cenab-ı Hak kötü akıbet ve encamdan muhafaza buyursun…

Muhterem Müslümanlar!..

Sadece meselenin ciddiyeti sadedinde bunu arzt ettim.

Sa’yinizin heba olmayacağı bir yolda olun. Hissinize ve duygularınıza gem ve zimam olacak bir yolda olun, hayatınızı ba’s-ü ba’del-mevt hadisesine göre tanzim edin.

Bu, müminlik şiarıdır. Kalbinde iman taşıyan bir insanın yapacağı en mühim meseledir.

Burada ben hür değilim…Burada ben ahiretteki hesapların kaydı ve bağlılığı içinde hareket ediyorum.

Burada birine indireceğim bir tokat orada suratıma bir tokat halinde inecektir.

Burada ağzıma giren bir lokma, orada ağzıma giren bir zehir halinde beni kıvrandıracaktır.

Burada yaptığım bir haksızlık, beni orada dilgîr edecek, gözyaşı döktürecek, dilhûn edecektir.

Bu kayıtları düşünecek mümin, hayatını ona göre tanzim edecek, Allahın tevfik ve inayetiyle adımlarını ona göre atacak.

Her türlü sakatlık o zaman terk edilmiş olacak ve her türlü meziyete götürücü fazilete götürücü yollar denenecek, insan faziletli olma yolunda hiç bir şeyden dûn olmayacak, geri kalmayacak.

Cenab-ı Hak bizi sırat-ı müstakimde daim ve kaim eylesin.

Her iki yönüyle meseleyi tenvir için; sa’yin heba olmayışı, öbür alemde ayan beyan gözler önünde bir mihrab gibi, kulluk namazınızda daima kendisini hissettirmesini tenvir için bir misal arz edeyim.

Hz. Ali, Sıffinde hasımlarıyla mücadele ediyor Hak bir davanın hak bir temsilcisi oylarak, karşı tarafı haksızlık içinde görerek hakkın kavgasını veriyor.

Karşı taraf da kendi kendilerine ictihat yapmış olmanın havası içinde, onlar da kendilerini hak içinde görüyor, Hz. Ali’yi haksızlıkla ittiham ediyorhlar.

Ehl-i tahkik, Hz. Ali’nin hakkaniyetini, onların ise ictihadlarınını isabet etmediğini söyler. Ama bu iki durum, her iki tarafı da Sahabi durumundan düşürnmez. Onlardan sonra gelenler onları sadece tazim ve edeple anmaları gerekir.

Dolayısıyla arz ettim bunu; akla, kafaya, kalbe Sahabi hakkında bir şey gelmemesi için dolayısıyla arz ettim.

Sıffin’de savaş yapıyor. Hz. Ali’nin etrafında ilk safın en mümtaz kimseleri var. Selman-i Farisi, Habbab Ali’nin yanında. Daha nice fukaradan ilk planda Ashab safını teşkil edenler, Hz. Ali’nin yanında. Bütün mümtaz kimseler, Hz. Ali’nin yanında ve etrafında toplanmışlar.

O gün Ammar bin Yasir de Hz. Ali’nin yanında yerini almış. O gün sağa sola saldıran yaşlı bir insan, önünde saflar yarılıyor ve önünnden herkes kaçıyor. İki şeyden dolayı kaçıyorlar:

Bir, Ammar yaşarken. harbederken, nazarında daima ba’s-ü ba’del-mevt abideleştiği için, iki can taşıyor adeta, tek can taşıyanlar karşısında saaf saf yarılıp dağılıyorlar. Elinde iki can taşıdığı için, kaybolan dünyasıyla bir şey kaybetmeyeceği için, ukbasını mamur bildiği için, kuvvetli bir reca ile Allah’ın Rahmetini ümid ettiği için, karşı taraf önünde saf saf yarılıyordu.

İkinci saik ise, Ravza-i Tahira’nın kerpiçleri taşınırken, bütün Sahabinin kulaklarında, Rasulü-i EKrem’in ses ve soluğuyla çınlayan ber ses vardı. Herkes sırtına bir kerpiç alıp taşıyordu, gül devri teessüs ettiği devirdi.Rasul-i Ekrem de Ashabının içinde kerpiç taşıyordu. Bürokrasinin en küçüğünün bile fersah fersah uzak bir sistemin kurucusu büyük insan, her işte Ashabın önünde ve içinde…Emir yok, yazı yok, mescid yapmada sırtında kernpiç taşımada işin önünde, yanında ve içinde. Heandek kazmada elinde manivela, taş kırmada işin içinde, önünde ve yanında.

Rasulü Ekrem bize böyle bir hayat tarzı talim ediyor. Ve bürokrasinin bütününe lanet okuyor haliyle…

Rasulü Ekrem de kerpiç taşıyor. Ammar ibn-i Yasir de taşıyor. Dillerde tatlı nağmeler, Sahabi kendinden geçmiş, Mekke’de kefere ve fecerenin zulmünden kurtulmuş, Medine’de siteyi kurmuşlar. Ve ilk mescid yapılıyor.

“Efemen üssise bünyânehû elâ takvâ…” Tövbe, 90/109).

Nifak ve sıgar mescidine karşı ilk takva ve ihlas, samimiyet üzere tesis eden mescid, Kubbe-i Hadrâ’yı içinde barındıran mescid…Bakıyyesini, enkazını, bozulmuş şeklini bugün müşahede ettiğimiz mescid…

Herkes kerpiç taşıyor, Ammar da taşıyor, bir aralık Rasulü Ekrem’in yanına gelince diyor ki:

“Yâ Rasû lallâh! Arkadaşlarım bana zulmediyor. Herkes birer kerpiç taşıyorken benim sırtıma iki kerpiç koyuyorlar.”

Her hadise bir şeye delalet eder…Ammar’ın sırtında taşıdığını Rasulü Ekrem çok iyi görmüş ve idrak etmişti. Buhari ve Müslimin değişik lafızlarla ifade ettiği şu lafızlar sözler döküldü dudaklarından:

“Veyhake yâ Ammâr! Taktülüke el-fietül-bâgıyeh”

“Yazık Ammar! Seni bagî. hakka hakikate baş kaldırmış ber cemaat şehid edecek!”

İşte Sıffin’de Ammar’ın önünde yarılan saflar, bundan dolayı korkuyorlardı. Onun kanına girmekten korkuyorlardı. Çünkü onu şehid edecek cemaatin haksızlığı tebeyyün edecekti, onun için kaçıyorlardı.93′lük yaşlı insan…

Hz. Ali, Hakkın kavgasını verir. Zayıf bir hadiste Rasulü Ekrem’in şöyle suyurduğu gibi:

“Ya Ali ben kur’an’ın tenzili için savaştım, sen de te’vili için savaşacaksın”.

Ben gökten inen o kelamullahı insanlara teblig için kavga ettim, sen de onu yanlış tevillerle ele alacaklara karşı kavga edeceksin.

Kur’an’ın te’vil muharebesinin, hatalı ictihadların ortada dolaştığı bir dönemde, Hz. Ali’nin hak adına hakkın hakimiyeti adına Ammar bin Yasir’i tutmak bağlamak mümkün değildi. Tam 93 yaşında tarihin sabit bir rakam vermesine göre…Sağa sola saldırıyordu ve dudaklarından şu sözler dökülüyordu……………………………..

“Elyevme elkâkel-ehıbbeh muhammeden ve sahibeh”

“Ben bugün bütün dostlara kavuşacağım, Rasulüllah’a ve Ashabına kavuşacağım”

Bir aralık çok yanmıştı, kendisine bir bardak süt takdim edilince, hemen kalktı ayağa:

“Bugün son günümdür benim. Çünkü ben Rasullülahın yanında oturuyordum, bana ferman etti ki:

“Ammar! Senin senin dünyadan en son gıdan süt olacaktır!”

Ammar aslan gibi sağa sola saldırıyordu, bir an evvel dostuna Ashabına kavuşmak için sağa sola saldırıyordu.

Hz. ali’nin hak cephesinde yani ictihadda isabet cephesinde kavga ediyordu ve herkes saf saf yarılıyorlardı.

Sinesine saplanan bir mızrakla, süngüyle kılıçla yere yıkıldığı zaman, o gün batarken iki ordu tıblül-aramla birbirinden ayrıldılar. Hs. Ali gözyaşlarıyla yüzün yıkıyor, Allah’a hamd ediyordu.

“Allah’ım sana ham ederim! Korktum ki bu fie-i bagiye ben olurum. Ammar’ın buu cephede olması bana ümit verdi ki ben fie-yi bagiye değilim.” Yani ben hakka hakikata baş kaldırmış değilim. Ammar benim cephemde diyordu.

Ve her şeyi düğüm düğüm hak hesabına tohum tohum ahiret hesabına mezraaya atıyordu. Öbür alemde sümbül verecekti.

93′lük Ammar gençliği kazanmak için, fani bir tohum şeklinde değil baki hayatta baki çiçekler sümbül vermek, baki istidadları taşıyan bir tohum gibi o gün, kanıyla yunmuş yıkanmış olarak, kanını kefen olarak sarınmış olarak Allah huzuruna gidiyordu.

Ammar’dan sümbül verecek ağacın ne mükemmel ağaç olacağını, muhteşem ağaç olacağını tahayyül edin…

Her sa’y ebedi alemde, saadet aleminde baki meyveler baki sümbüller verecek mahiyette böyle izan ve kabul edilirse, insan en büyük mehalik karşısında dahi tereddüt etmeden, gözünü kırpmadan, hak ve hakikat bildiği istikametten dûr olmayacaktır. ve ilerleyecektir.

Bütün sefaletimizin, bütün miskinliğimizin, bütün uyuşukluğumuzun, metoddan uzak bulunuşumuzun, dünyayı her şey sayışımızın ve fırsat ele geçtiği zaman onu değerlendirişimizin altında ahirete olduğu gibi inanmama hastalığı, ruh haleti yatmaktadır.

Eğer bir Sahabi anlayışı ve idraki içinde, ahirete inanmış olsaydık, nefsim adına ötesini arz edeyim, nefsim adına arz edeyim de başkasının kafasına mızrak ve kılıç sokmayayım, başkasının hissiyatını ve ruhunu rencide etmeyeyim.

Ben rahat döşekte yatmazdım…

Ben nefsim adına en küçük mamelek sahip olmazdım…

Ben Rasulü Ekrem gibi hasır üzerinde yatar, üzerime bir battaniye alırdım…

Milletim sefalet içinde çırpınırken, milletim imansızlığın cenderesinde kıstırılırken, gençlik adım adım mahvedilirken, benim bir varlığım ve mamelekim olmazdı…

Soğkta emanet bir cübbe ile dolaşırdım…

Emanet bir ayakkabı ile çarşıda gezerdim…

Ve bu halimle Mevlanın huzuruna gidersem, kovulacağım endişesi vardır içimde…

Çünkü birinci bir işi ihmal etmiş bir insan olarak, manen kolu kanadı kırık bir insan olarak, Rabbimin huzurunda bulunmayı müdrikim..

Nefsim adına söyleyeyim: Derdin büyüklüğü, azamet ve ihtişamı karşısında, hala beşerî zevklerimi düşünmeyi terk edemedim…

Hala yemenin kavgasını vermeyi terk edemedim…

Hala gece yatarken altıma bir yumuşak döşek sermeyi tek edemedim…

Hala aklımdan kadını kızı çıkaramadım…çıkaramadım ve hicabı altında eziliyorum…

Düşünün…

Fani şeyleri vermeden baki şeyler elde edilemez.

Maddi ve manevi mahrumiyetelre katlanmadan, muvaffakiyet elde edilemez…

Ağlamadan gülünümez…

Isdırap çekmeden saadete erilemez…

Milleti kurtarmayı düşünüyorsanız, bürokratik yollardan millet kurtarılamaz…

Bu milletin başında, elbisesi, sadece sırtındaki elbisesi olan kimseler olduğu zaman millet kurtulacaktır…

Şahsi adına yatırımıyla, şahsı adına devlet kurmasıyla, şahsı adına tesisatıyla, aile efradı adına tesisatıyla milleti kurtaracağım diye kahramanlık sevdasıyla milletin başında arz-ı didar edenler, sadece sine-i millette ümit kırmış, onları bedbinliğe itmişlerdir…

Ömer gibi insanlar, giysisi sırtında, bineceği şey devlet hazinesinden…Gandi gibi insanlar!…Altında ot olan insanlar!…Milletleri kurtaracak olanlar bunlardır.

Ve bizi kurtaracak nesil bu nesildir.

Cenab-ı Hak bu nesbi bize bahşettiği zaman, bürokrasiyi rüyasında dahi görmeyen bu nesli bize bahşettiği zaman, milletimizin kurtarılması mevzuunda ümitvar olacağız.

Üniversite değildir bizi kurtaracak!…Gönüldür, aşktır, heyecandır!..İlim dediğin şey sonra ilim adamının yapacağı şeydir.Çok basit şeydir. Atom üssü kurmak da füze üssü kurmak da çok basit şeydir…

Ama ben görüyorum ki, gezdikçe görüyorum ki, 150 seneden beri çeşitli kimselerin elinde oyuncak haline getirilen Türkiye ve alem-i İslam, ileri götürelim diye her müdahale ve mualecede 10 sene geriye gitmektedir.

Siyasi gayrı siyasi her darbede ve idareye müdahalede 10 sene geriye götürdülmektedir. Bu kem talihliler, bu şom ağızlılar, bu yarasa bakışlılar, milletin kaderine vaziyet ettiği müddetçe bu millet bir adım ileriye gitmeyecektir. Belki her sene 10 sene geriye gidecektir.

İşte batı ve işte ağalanacak durumumuz!..Alem-i İslam ile beraber…

Öyleyse bizim asıl muhtaç olduğumuz şey aşktır, heypecandır imandır, hasbiliktir fedakarlıktır, milleti için yaşamaktır, kendisini feda etmektir… Varsa bu pazanrda bezi olan, varsa bu anlayışa iştirak eden, gelsin beraber çalışalım!..

Bırakalım bürokrasiyi…

Köy köy dolaşalım…

Hasbiliğimizi ve samimiyetimizi götürelim…Ve bu işi düzelteceğimiz ana kadar, söz verelim Allah’a..asulüllah’a söz verelim:

Sıcak döşekte yatmayacağız…

Ağlayacağız gülmeyeceğiz…

Isdırap çekeceğiz ve dinlenmeyeceğiz………………………………………………………………………………………………………………………………… Allah, Ümemt-i Muhammed’in yardımcısı olsun. Cenab-ı Hak tevfikatını Ümmet-i Muhammed’e versin! kefere ve fecerenin şerrinden Ümmet-i Muhammed’i masun ve mahfuz eylesin….

HUTBE HAŞİR-10 (17 Şubat 1978)

HER NAZARİ İNANÇ, MUTLAKA AMELİ DURUMLA, SALİH AMELLE TAKVİYE EDİLMELİDİR…
TÖVBE İLE HAKKA DÖNMEK GEREKİR…
CENNET, İMAN VE SALİH AMELLE KAZANLIIR…
KUDSİ HADİS: “KULUM BENİ NASIL ZANNEDERSE ONA ÖYLE DAVRANIRIM”

ZİNA EDİP ÇOCUĞUNU DA ÖLDÜREN KADININ TÖVBE ETMESİ, AFFINI DUYUNCA SECDEYE KAPANMASI…
YAŞLI GÜNAHKARIN TÖVBE ETMESİ, AFFINA SEVİNMESİ…
MAHŞERDE HESAP YERİNE BAKIP, AFFI UMDUĞUNU SÖYLEYENİN AFFEDİLMESİ…
HZ.ADEM’İN TÖVBESİ…
HZ.MUSA’NIN TÖVBESİ…
HZ.DAVUD’UN TÖVBESİ…
HZ.SÜLEYMAN’IN TÖVBESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“İllâ men tâbe veâmene ve amile amelen salihan…” (Meryem, 19/60)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Anlatılan her meselenin bir nazari yönü vardır bir de meselenin ameli yönü vardır. Nazari yönünde biz anlatılan şeye inanmaya çalışırız.

Safi temiz inancımıza mani engelleri bertaraf etmeye, kanaatımızı dupduru hale getirmeye çalışırız.

Bu kanaatı mücerret planda bırakmamak için ameli durumumuzla işin imdadına koşarız.

Her nazarinin yanında, ameli durum yoksa, o zayıftır devam etmez, kısa ömürlüdür çabuk söner.

Allah’a inanıyorsunuz, bunu sağlamlaştırmak pekiştirmek için, Mevlayı Mütealin kapısında, yüzünüz mütemadiyen onun kapısında, eşiğinde olması gerektir.

Bu sağlam kanaatinizin solmaması, itikadınızın ölmemesi, iç aleminizin sönmemesi için bunda zaruret vardır.

Rasulüllah’a inanıyorsunuz. Hakkında destanlar yazacak şekilde ona inansanız, fakat sünnetini kendinize rehber etmeseniz, o yolda bir müddet yürüseniz dahi, bir gün inhiraf edecek ve ayrılacaksınız.

Rasulü Ekrem’e kanaatiniz, Sünnet-i Seniyyesine ittiba ile olacaktır. Arkasından ayrılmayacak, dediklerini terk etmeyecek, kendisinin pişdar olduğunu bir an hatırdan çıkarmayacaksınız.

Öldükten sonrda dirilmeye mi inanıyorsunuz? Delillerle bürhanlarla bu meseleyi takviye ettikten, zıtlarını kalpten ve kafadan sildikten, aksine ihtimalleri yıktıktan sonra şayet, amelle işin imdadına koşmaz iseniz, bu dahi uzun ömürlü olmaz, silinir gider.

İşte bu büyük hakikatin dahi ameli bir yönü vardır. Bu ancak ameli yöne dayanarak yaşayacaktır.

Haşre, öldükten sonra dirilmeye yardım edecek ameli yön,

Onun için tevbev edenlerde, hakka rucu edenlerde aranacak vasıflardan bir tanesi bu idi.

“İllâ men tâbe veâmene ve amile amelen salihan…” (Meryem, 19/60)

Bütün bunlarda görülüyor ki, yıkıcı küfür, dalalet ve günahların yıkıcılığını müteakip mümin, Cenab-ı Hakka döndüğü veya döneceği zaman, imandan sonra salih ameli şart koşuyor.

Mümin salih amelle cenneti kazanır…

Mümin salih amelle cehennemden kurtulur…

Mümin salih amelle kıyametin dehşet saçan manzarasından masun kalır…

Mümin salih amelle kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe haline getirir…

Mümin vicdanlara cehennemin oturduğu, kalbi ve kafayı sardığı, etrafa salındığı o günde, bütün dehşet engiz manzaralarından ancak salih amelle kurtulur.

Binlerce âyâtü beyyinat bize bu husustaki birinci rüknü anlatıyor

“Ve en leyse lil-insâni illâ mâ se’â…” (35/39)

“İnsanın sa’yinden amelinden başka ne vardır?”

Öyleyse siz bütün kanaatlarenizi ameli durumla takviye etmek mecburiyetinde olduğunuza inanacaksınız. Allah7a imanınız amelle takviye edilecek.

Rasulüllah’a imanınız Sünnet-i Seniyye’ye ittiba ile takviye edilecek.

ÖLdükten sonra dirilmeye inanma kanaatı, sizde ebediyyen bir rehber olarak kalacak, fakat onun rehberliği salih amel sayesinde devam edecektir. Bu rehberi bu kaideyi bu esası ve bu rüknü bırakmayacaksınız. Birinci rüknünüz olarak temessük edeceksiniz.

Ebu Hüreyre anlatıyor:

Rasulü Ekrem Aleyhissalatü veseslam’a bir kadın geldi. Mescidde onu meşgul bulduğundan kendisini ben dinledim. kadına sordum:

- “Ne halin var?”

- “Ben zina ettim!” dedi…Zayıf vak’a…

- “Bir çocuk dünyaya geldi zinadan ve sonra onu öldürdüm…Benim için bir ferec bir mahrec var mı?” dedi.

Ben memnun olmadığımı ifade ettim sözlerimle, Rasulü Ekrem’in yanına da böyle çıkmasının uygun olmayacağını açıkladım. Sonra namaz kıldık. O da bir tarafta kırık kalbiyle, mahzun gönlüyle namaz kıldı. Namazdan sonra onu gördüm. Rasulü Ekrem’e sokuldum;

- “Yâ Rasûlallâh! Bir zaniye geldi, bir katile geldi, zina etmiş ve sonra doğan çocuğunu öldürmüş, munzam günahlar işlemiş bir mücrime geldi. Ben

“Hiç huzur-ı Rasulüllah’a gelme! der gibi bir şey dedim ona”…

- “Bi’semâ kulte yâ ebâ Hüreyre!”

- “Ne fena söz söyledin yâ Ebâ Hüreyre!”

- “İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen salihan…”

- “Bilmiyor musun, Kur’an bütün bu senin dediğin günahları saydıktan sonra diyor ki:

“Ancak tövbe eder, Allah’a döner, kalbiyle Allah’a teveccüh eder, iman eder, salih amel yaparsa Allah, onun şer kabiliyetini hayır kabiliyetine çevirir, deftei â’mâlindeki seyyiâtı hasenâta çevirir. En kötüyü en mücrimi ve ücrimeyi en masum, en safi hale getirir”…

Yerimden fırladığım gibi kadının yanına koştum, Rasulü Ekrem’in dediğini dedim…Kadın bir “Hey!” çekti ve secdeye kapardı…Allah’a rucû ediyordu…

Mekhûl, Tabiin imamı, bize ayrı bir vakayı anlatıyor. Bu vakayı mürsel olarak anlatıyor, çünkü doğrudan doğruya Allah Rasulü anlatıyor…

Allah Rasulü oturuyordu mescidde…Yaşlı ihtiyar biri, ayakları vücudunu zor taşıyan bir ihtiyar içeri girdi, kiprikleri dökülmüştü, gözleri göremiyordu, rasulü Ekrem’in dizlerine dizlerini karşı verdi ve oturdu:

- “Racülün şeyhun fecera ve gadera yâ Rasûlellâh! Hel min tevbetin lehû”

- “Gadretmiş, fücur yapmış, günaha girmiş, işi bitmiş bir yaşlı…Tevbe var mı ey Allah’ın Rasulü?” dedi.

Allah Rasulü Sallallahü aleyhi ve Sellem:

- “Eteşhedü enlâ ilâhe illallâh ve enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühû”…

“Sen bunu diyor musun?”…Adam içinden gele gele söyleyince Allah Rasulü:

- “Allah senin fücûrunu da gadrini de her şeyini bağışladı” buyurdu.

Yaşlı için gençlik bağışlanmış gibi olmuştu…kapalı cennet yolu, tıkanmış cennet yolu açılmış gibi olmuştu…Ayaklarına beline bir zindelik gelmiş gibi olmuştu… “Allahüekber!” deyip secdeye kapanıvermişti

Hakkın kapısı dönecek, kalbini düzeltecek, imanına salih ameli inzimam ettirecek, Rabbinin kapısında sağlam bir kullukla devam edeceksin…

Kanaatlerin de bu sayede kuvvet kazanacak, haşir akidesi rusuh bulacak ve sen onunla hayatını tanzim etme imkanını bulacaksın…İman ve salih amel…

Saniyen saniyen, Rahmet-i ilahi en son ve ilk menca ve melceğimiz…Ondan başka kuvvetle ümit bağladığımız, hiç bir yer yoktur.

Mevlayı Müteal okuduğum ayetle bizim nazarlarımızı ve hissiyatımızı, içimize inşirah hasıl eden bu ilahî ufka çekiyor, Rahmetini nazara veriyor…

Rahmet-i ilahi ile nmahşerde kurtulacaksınız…

Rahmet-i ilahi ile kabir koridorunu geçecek, Rahmet-i ilahi ile hesap cenderesinden çıkacak, Rahmet-i ilahi ile cennete vasıl ve yine Rahmet-i ilahi ile cehennemden masun ve mahfuz olacağız.

“Ene ınde zanni abdi bî ve ene ma’ahû haysü yezkürunî”

“Ben, kulum beni nasıl zannediyorsa öyleyim. Beni nerede nasıl anarsa orada öyle zuhur ederim, tecelli ederim. Kulum beni zannettiği gibi bulur”

Rasulü Ekrem tatlı bir tabloda anlatıyor:

“Kulun hesabı görülüyor, defteri dürülüyor,

“Vesîkallezîne keferû…” (39/71)

güruhu arasında yerini alıyor, ayakları kamçılaya kamçılaya: “Velteffetissâku bissâkı…” (75/29) ayetiyle ifade edilen dehşetli bir manzara içinde cehenneme doğru sevkediliyor…

Bir aralık dönüp de hesabın görüldüğü yere bakıyor. Rabîm ve Rahmân olan Allah soruyor. Rahmaniyet ve Rahimiyetiyle hazırladığı cennetten mahrum kalan bu zatın bakışına bakıyor da soruyor::

- “Sorun kuluma niçin geriye baktı?”…Soruyorlar:

- “Niçin dönüp de hesap mahalline baktın?”

- “Ben Rabbimi böyle düşünmüyordum!………………………………

Ben öyle düşünüyordum ki……………….

Ne kadar günahla gelmiş olursam……..olayım…………………….haydi seni affettim desin………..beni cennete koysun……………………..

Rahmet ihtizaza gelmişti, Gufran tepesinde onu örten bir perde halindeydi…

Allah ferman ediyordu:

- “Kulumun yüzünü cennete çevirin ve oraya koyun!”……..

Biraz evvel ayakları kamçılayarak yürüyen kul:

“Vesîkallezînettekav……” (39/73) ayetiyle anlatılan, tasvir edilen zümre arasına girmiş ve cennete sevk oluyordu…………………………

Rahmet-i İlahî’den…………………ümid ederim ki…………………… o kul ben olayım!……………….

O kadar cürmüme rağmen, Cenab-ı Hak bağışlasın, iyi insanların………… içinde, salihlerin içinde……….. bu bendeyi de cennete koysun ……………………

Müminin en mühim melcei, müminin en kuvvetli nokta-i istinadı Cenab-ı Hakkın rahmetidir ……………. Bu Rahmetten zerre kadar ümidinizi kesmeyin.

Cenab-ı Hakkın rahmetinden ancak kafirler ümidini keser (12/87).

Cürmünüze bakmadan gönlünüzü Allah’a verin. Cenab-ı Hakka çok itimad edin. Sizi mahşerin dehşetinden kurtaracağına itimad edin ve cennete koyacağına kavi bir iman ile iman edin.

Üçüncü nokta-i istinadınız sizin tövbe olsun. Mevlaya rucû’unuz olsun. Bin türlü günah işledikten sonra, yeniden ona dönme duygusu ve düşüncesi içinizde silinmesin.

Yolun neresinde olursanız olunuz, günah ne noktaya varırsa varsın, isyanlar nasıl sizi kaplarsa kaplasın fakat günahlarınızın ve isyanlarınızın, onun gufran deryası içinde daima bir köpük parçasından ibaret olduğunu düşünün.

Her şeyin bittiği ve tükendiği yerde::

“Ey Rabbim!” dediğiniz an, O’nun sizin içinizde inşirah hasıl edecek mübarek “Lebbeyk!” sesini duyacağına itimad edin…

Tövbe duygu ve düşüncesini, hayat yolunun hiç bir noktasında kafanızdan çıkarmayın. Bu yolda bu ebedi yolda önünüze çıkacak pek çok gaile, pek çok dehşet salıcı manzara vardır.

Kabirden, Rabbinizin cemalini göreceğiniz âna kadar, korkunç şeylerle karşı karşıya kalacaksınız ki bütün bu yollarda bir rehber olacak tövbeniz…

Hayatınızın belli safhalarında günah işledikten sonra, O’na dönmenizi ifade eden çeşitli varyantlar halinde, zikzaklar halinde “Tübtü ilallâh” sözleriniz karşınıza çıkacak, bu karanlık yolda size ışık tutacak ve her vadide, Nebilerin şefaat gamzeden soluklarını duyacaksınız. Mendinizi yanlız hissetmeyeceksiniz…

Hz. Adem günah işledi…

Günah hıristiyan anlayışı içinde Adem’den bize intikal etmedi. Cibilliyet-i beşeriyede vardı günah işlemek. Aka akıllı Nebi ne yaptı?

“Kâlû rabbenâ zalemnâ enfüsenâ…” (7/23) …………………

“Rabbimiz…………….nefsimize zulmettik………………

Eğer magfiret etmezsen. hüsranda olanlardan olacağız……………. diyordu………………

Bam teline dokunmuştu…………..

Gufranın kapısını güzel çalmıştı……………

Rahmete iltica etmesini güzel bilmişti…………….

“Fetelekkâ âdemü min Rabbihî kelimâtin fetâbe aleyh” (2/37)

“Rabbinden ilham alıp bellediği kelimelerle Rabbine tövbe etti”

“İnnehû hüvettevvâbürrahîm”

“O tövbeleri çok kabul edendir” ayeti karşısında bir ufuk gibi idealleşiyor, idealleştikçe Hz. Adem’in iştiyakını arttırıyor, bir abide gibi yükseliyordu.

Adem, Allah’ın Tevvâb ve Rahîm olduğunu görmüş, Nübüvvetin yüksek payesine yeniden yükselmiş, kendisinden istenen vazifeyi yapmıştı.

Kelimullah olan Hz. Musa, bir darbe ile birisini öldürdükten sonra:

“Kâle Rabbî innî zalemtü nefsî…” (28/16)

“Rabbim nefsime zulmettim, günah işledim, katl yaptım, beni magfiret et!” diyordu…

“Magfiret et!” diyen Hz. Musa’ya:

“Fe gafera leh!”

“Rabbi onu bağışladı” hitabı yetişiyor, magfiret ettiğini ifade ediyordu.

Hz. Davud… O kalbini mızrap haline getiren ve sinesinde bin insanın ısdırabını taşıyan Hz. Davud, “Fezanne Dâvûdü ennema…” (38/24)

Hz. Davud, Allah’ın kendisini imtihan ettiğini zannetmiş, isitgfar etmiş ve secdeye kapanmıştı…

Venab-ı Hak onu yeniden Peygamberlik payesiyle serfiraz kılmış, magfiret buyurmuştu…

Hz. Süleyman, “Fagfirlî…” (38/35) deyince Cenab-ı Hak, seni de “Magfiret ettim!” diye ferman etmişti. Tarihin hangi vadisinde olursa olsun, sözü sohbeti, edası, havası yerinde, kâmet-i bâlâsı mükemmel binlerce insan, binlerce vadide:

“Rabbim!” dediği an imdadlarına koşulmuş:

“Festecâbe lehüm Rabbehüm..” (3/195) Ferman-ı Sübhanîsiyle onlara mukabele yapılmış, muamele yapılmış, günahları magfiret edilmiş, eski payeleriyle serfiraz edilmişlerdir.

Bütün bunlardan şunu anlıyoruz:

Beşer nerede ne zaman ne yaparsa yapsın, elverir ki bütün kalbiyle yeniden Mevla’ya dönsün, düştü fakat yeniden doğrulsun; ekin gibi tıpkı…doğrulsun, Mevla’ya teveccüh etsin…

Çamura düştü; üstünü başını silsin…yeniden Mevlayı Müteala doğru koşsun.

Rabbini daima Gafûr ve Rahîm olarak bulacaktır…

20′inci asrın 500-600 milyonu aşkın, bütün günahkar Müslümanları, mücrim Müslümanları, Cenab-ı Hakkın bu engin Rahmetinden ümitlerini kesmesinler!

Dünyevî hapyatlarını Cenab-ı Hak mamur edeceği gibi, bu sayede uhrevî hayatlarını da mamur edecek, dünyada da uhrada da onları mesut ve bahtiyar kılacak, Nebilerin arkasında haşr ve neşr edecektir.

Allahü teala ve tekaddes hazretleri, bizleri yolunda daim ve kaim eylesin. Her türlü dehşetten kurtulmamızın vesilesi olan salih ameli yapmaya, tövbe ile serfiraz olmaya, Rahmete bel bağlağmaya bizleri muvaffak kılsın!..

HUTBE HUTBE-11 (24 Şubat 1978)

İNSAN YÜREKTEN ARADIĞINA VE İSTEDİĞİNE MUTLAKA ULAŞIR…
GÖZLERİ YAŞARMAYAN KATI KALPLER ASRIMIZDA GÖRÜLÜR….

NECAŞİNİN RAHİPLERİNİN, KUR’AN’I DİNLEYİP AĞLAMALARI…
HZ.ÖMER’İN NAMAZDA AĞLAMASI…
HZ.İBN-İ ÖMER’İN NAMAZDA VE EVİNDE AĞLAMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Ve izâ semi’û mâ ünzile ilerrasûli terâ a’yünehüm tefîdu mineddem’ı mimmaâ arafû minel-hakkı…” (Maide, 5/83)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

İnsanın Cenab-ı Hak ile alakası, onu her şeyin üstünde tutması, her şeye tercih etmesi, rızasını bütün meseleler üstünde âlî tutması, hiç bir şeye feda etmeme havasında bulunmasına bağlıdır.

Onu kaybetme bir mümin için, her şeyi kaybetmek manasında olmalı.

Cenab-ı Hakka ait bütün manalar, bütün hakikatlar, bir müminin kalbinde öylesine taht kurmalı, öyle oturmalı di, bunlardan bir tanesinin eksikliği müminin ruhi hayatında, kalbi hayatında büyük bir eksiklik olarak kendisini daima hissettirmelidir.

İnsan dünyaya geldiği andan itibaren, hakperestliği nisbetinde bu hakikatın arkasından koşacak, bu her şeyin üstünde matlub, her şeyin üstünde makbul, mahbub, mergub olan, Hz. Allah’a ait mana ve hakikatların arkasından koşacak, gönlünü onlarlma mamur etmeye çalışacak…

Bir gün gönlüne gelip oturacağına inanacak…

Ve geldiği zaman da “Geldi oturdu” diye ayrı bir iman izhar edecek

İnsan aradığı nisbette, arkasına düştüğü nisbette elde edecek bulacak. İnsan alakasız kaldığı nisbette de mahrmu kalacak…

Hak ve hakikatı ne zaman, hangi devirde olursa olsun, arayan insanlar bulmuşlardır.

“Men talebe ve cedde vecede”…Darb-ı mesel haline gelmiş bu söz çok büyüktür. Talep etme…Arkasına düşme…Ciddiyat izhar etme…Aradığın şeyi senin karşına çıkaracaktır…Sen ebediyyen mahrum kalamazsın.

Varsa içinde hakikata karşı bir arzu, bir iştiyak, o gelip seni bulacaktır deniz aşırı da olsa…

Deniz aşırı…

Deniz aşırı bir memlekette bir diyarda yaşayan Necaşi, hiç bekler miydi ve beklenir miydi ki, içinde yaşattığı, bir taht kurup üzerine oturttuğu hakikat arzusu ve iştiyakı, hakperestlik, taassubu bırakma, ona Allah’ın en büyük lutfunun gelip ulaşmasına vesile olsun…

Onun duygusundan ve düşüncesinden belki çok uzaktı, böyle bir şeyi elde etme…O samimiyetle sadakatla, Hz. Mesih’in ümmeti olma havası içinde yaşarken, Eshab-ı Rasulüllah deniz aşırı diyarına kadar gittiler. Onun tarafından orda izaz ve ikrama mazhar oldular. Ve bir gün âyât-ü beyyinatın huzurunda okunması lutfunu da Allah lutfediverdi. Hepsine birden lutfediverdi.

Hz. Meryem hakkında Kur’an ayetleri var mı diye talepte bulununca, Cafer ibn-i ebî Talib, Mute’nin kahramanı, yeşil kanatlarla semalarda göklere pervaz eden, Hz. Ali’nin kardeşi, kanat çırpıp uçuverdi Necaşi’nin karşısına. Uçuşu gibi süre-i Meryem’i okuyuverdi.

“Zâlike ‘îsebn-ü Meryem…” (19/34) ayetinegeldiği zaman Necaşi yere serilivermişti. Bütün uskûfenin rahiplerin gözleri yaşlarla dolmuştu……Ortalığı bir çağlayan almış gidiyordu………70 insanı Rasulüllah’ın huzuruna gönderdi. Bu hakikat menbağına gidin de dinleyin diyordu…………………..

Bu 70 insan Huzur-ı Rasûlüllah’a geldiler…………..Rasulü Ekrem’in huzurunda menbağından Kur’an’ı dinlediler……….. Necaşi’nin huzurundaki Kur’an gibi değildi bu……

Orada okuyar Cafer bin-i ebî Talib ise, burda okuyan doğrudan doğruya Mahbit-i vahy-i ilahînin makesi, kalb-i pake sahip olan Rasulü Ekrem ve Emced idi.

Bütün rahipler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Dönüp tekrar Necaşi’nin huzuruna gittiler.

Kur’an bu ağlayan cemaatin halini anlatıyor:

“Ve izâ semi’û mâ ünzile ilerrasûli terâ a’yünehüm tefîdu mineddem’ı mimmaâ arafû minel-hakkı…” (Maide, 5/83)

O şanı yüce Nebiye inen ayat-ü beyyinat kendilerine oknudu, onlar onu dinledikleri zaman, gözlerinin adeta çeşmeler halinde yaş bıraktığını salıverdiğini görürsün.

Haktan bildikleri şeyi bildiklerinden ötürü. Diyorlardı ki: “İnandık, hak gelecek, inandık gerçek zuhur edecek, inandık gün doğacak diyorlardı deniz aşırı…

İnandık elimizden tutacak halaskâr gelecek diyorlardı. Kapılarını önünde bulunca bu defa onlar, artık şimdi inandık geldi diyorlardı.

Rabbimiz iman ettik ikinci defa, Mesih’e imandan sonra, Kiliseye imandan sonra Rasulüllah’a iman ettik ya Rabbi diyorlardı. bizi de şahitlerden yaz Allahım diyorlardı. Kur’an bunların halini anlatıyor.

Acaba sadece Necaşi’ye, Necaşi’nin cemaatine mahsur mu kaldı âyât-i Kur’an, meâni-i Kur’an, mefhûm-i Kur’an?..

Kur’an’ın âyâtını dinleyen, onun içindeki hakperestliğin ifadesi, hakkın hakikatın ifadesi, kelimata şahit olan herkes kendinden geçiyor ve:

“Rabbenâ âmennâ…” diyor (5/84)

Devr-i Risaletpenahide hangi Sahabi vardır ki, bam teline dokunuyor gibi, âyâti Kur’âniyeyi dinlesin de yerinde rahat dursun. Adeta dalgaları dinmiş deniz gibi, camid ve hayatiyetini kaybetmiş insanların yaşadığı devir, ancak bizim içinde yaşadığımız devirdir. Bizde muttasıl bir iki asrın insanını böyle ölü ve ölgün görürsünüz.

Sahabi anlatıyor…Şeddad ibn-i Hâdî diyor:

Hz.Ömer camide namaz kılıdırıyordu. Ben arka saflardaydım.

“Ve izâ semiû mâ ünzile…” ayetinini okuyordu, hıçkırık sesini soluğunu kesiyordu.

“İnnemâ eşkû bessî ve hüznî ilallah…” (13/86) ayetine gelince, okuyacak hali kalmayınca arkasını getiremedi, “Allahüekber” dedi rukuya gitti.

Ebu Hüreyre Beyhaki’nin süneninde:
Bir aralık bir kütürdü duyuldu mihrapta. Yıkılan Hz. Ömer’di. Dayanamamış yıkılıvermişti. Sedyeye koyup evine götürürken götürenler hasta diye zannediyorlardı. Halbuki Allah’ın azabı gelecek çatacak, ferman-ı Sübhanisi karşısında kalbi çatlayıvermiş, ayakta duramamış yıkılıvermişti.

İbni Ömer âyât-i beyyinatı okuyor. Mutaffifin süresini okuyor.

“Yevme yekûnünnâsü lirabbil-âlemîn” (83/6) dediği zaman o da cemaatin önünde yıkılıveriyordu

O gün insanlar, hayatta yaptıkları şeyin hesabını vermek üzere Mevlayı mütealin huzuruna dikilecek, hayatın hesabını verecekler…

İşte bu ayetlere gelince, ayakta durmaya takatı kalmadı, yıkıldı.

Ayati beyyinat okununca o kadar ağladı ki, hayatının sonlarına doğru gözleri tamamen bozulmuştu, görmüyordu gözleri……..ve sürme çekiyor bunu kapamaya çalışıyordu…………..

Gün gelir ki Sahabi anlatıyor, evinin içine kapanır……………… saatlerce dışarıya çıkmazdı………………. kapısının sürgüsünü arkadan sürdüğü zaman, içerden hıçkırık …………. sesleri duyulurdu…….. evinin duvarları adeta beraber ihtizaza gelmiş gibi………….. inleyen bir gönül, kendisine dokunan tokmak karşısında……… ses çıkaran bir davul gibi ses çıkarırdı.

Ve dışarıya çıkarken de gözlerine sürme çekerdi……… bunu görmesinler diye sürme çekerdi…………..

İlham-ı ilahî, vahy-i ilahi, bir gönüle aksettiği zaman, gönülde öyle makes buluyor tesir ediyor.

Ölülerin ve ölgünlerin, yıkıkların ve döküklerin topyekün yaşadığı asır, tenzih edeyim cemaatimizi, sadece 20′inci asırda görülür bunlar.

Bütün kolu kanadı kırıklar, kalbî hayatını tüketenler, bitirenler, his hayatı duygusuz hale gelmiş olanlar, kafasında idraki kaybedenler, dünya tarafından esir ve zebun edilenler, bir tekmede rahatlıkla dünya ve mafihasını terkedemeyenler, bunlar, yobazlar ve softalar, sadece 20′inci asırda vardır, 19′uncu asırda vardır.

Göremezsiniz insanların yaşadığı asırda bu derece hamlığın hükümferma olduğunu…

“Ve izâ semi’û mâ ünzile ilerrasûli…”

Necaşi ağlıyor gözleri çağlayan gibi…

Eshab-ı sefîne ağlıyor gözleri çağlayan gibi…

Huzuru Risaletpenahiye gelen sefirler ağlıyor gözleri çağlayan gibi…

Ömer ağlıyor…

İbn-i Ömer ağlıyor…

Ebu Hüreyre ağlıyor…

Ümmü ebî Hüreyre ağlıyor…çağlayan agibi……….

Yığın yığın günahların kendilerini zebun ettiği, bellerini kırdığı, boyunlarını büktüğü, kalbî hayatlarını öldürdüğü cemaatimiz ne yapıyor acaba?…………….

Allah bunu size sorarsa ne diyeceksiniz?………………………

Rasulüllah sorarsa ne diyeceksiniz?………………………

“Ne yapıyorsunuz?…..Nerdesiniz?” derse ne diyeceksiniz………………………?

Ben kendi namıma diyecek bir şeyim yoktur; azmış, sapmış, tâgî nefsimle diyecek bir şeyim yoktur.

Yıkılışları adeta şiir söylüyor gibi, bütün çöküşlerin harabe haline gelişlerin destanını yazıyor gibi, her şeye karşı laubali kalan, gayr-ı ciddi kalan kem talih bana sorulacak olsa diyeceğim bir şey yoktur…………………………………………………….

Gidin şu cuma gecesinde, cumayı cumartesine bağlayan gecede…..

Hayatınızın hesabını yapın…….

Kazandığınız şeylerin Allah karşısında sizi nereye götürdüğünün hesabını yapın………………..

Müterakim seyyiatın sizin belinizi bükecek ma’sıyyetin, sizi nereye götürdüğünün hesabını yapın…….

Belki fevt ettiğiniz şeyi geriye döner bakarsınız da anlayıverirsiniz……

Anlayıverir de kervana arkadan katılıverirsiniz…………………………………………………………….

Ve benim bu sözlerim sizin içinizde…………………….. bu heyecanı………………….. bu aşkı uyarırsa………………

Bir gecede hayat muhasebesi yapmaya…………………… sizi sevkederse,

“Ve kelbühüm bâsitun….” (Kehf, 18/18)……ile Ashab-ı Kiram’ın arkasında yerini alma…………………… ümidi belirir içimde.

Bunu da Cenab-ı Hakk’ın Rahmetinden intizar ediyorum……….

Ne beni ne de sizi kalbi kırık ve münkesir bırakmasın……….

Kalplerinize sizin kalbî hayat, ruhlarınıza duygu, hissiyatınıza duyguluk ihsan eylesin………………………………………………………………………………………………….

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 33 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: